Aydınlanma düşüncesi nasıl gelişti? Celal Şengör ve Ahmet Arslan Teke Tek Bilim’de değerlendirdi

Aydınlanma düşüncesi nasıl gelişti? Celal Şengör ve Ahmet Arslan Teke Tek Bilim’de değerlendirdi videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=gBnxOrkUdjo. İyi akşamlar değerciler herkese, iyi bayramlar. Bayramınız kutlu olsun. Biz de size bu akşam bir bayram hediyesi hazırladık. Çok keyifli bir program için çok sevdiğimiz dostlarımızla beraber bu akşam karşınızdayız. Aynı zamanda bu bir…

Aydınlanma düşüncesi nasıl gelişti? Celal Şengör ve Ahmet Arslan Teke Tek Bilim’de değerlendirdi

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=gBnxOrkUdjo.

İyi akşamlar değerciler herkese, iyi bayramlar. Bayramınız kutlu olsun. Biz de size bu akşam bir bayram hediyesi hazırladık.
Çok keyifli bir program için çok sevdiğimiz dostlarımızla beraber bu akşam karşınızdayız. Aynı zamanda bu bir anlamda pandeminin sona erişiminde ilan etmek oluyor. Çünkü Celal Şengör bizimle 2019’da pandemi ortaya çıktığı günden beri evinden dışarı çıkmasına evdeki diktatörlük tarafından izin verilmeyen Sayın Şengör bugün Uzun Bereden Sonra bizle beraber ve Ahmet Hocamız da bizle.
Hocam hoş geldiniz. Güray Bey Uzun Bereden Sonra hoş geldiniz efendim. İzin aldığın için teşekkür ederim. Vallahi yani nasıl oldu da izin verildi ben hala anlamış değilim. Dedim ki herhalde Oya’nın kendine ait bilim kurulu bu iş tamamdır diye düşündü ve öyle gelebildim buraya yani. Bilmiyorum vallahi ama çok kolay. Ama Oya’ya da söyleyeyim son saniyede maskeni çıkarmadık. Program başlarken çıkardı. Şay içerken bile maske de işleteceğim derdi.
Herkes sizi özlemişti. Ahmet Hocam da sizin yokluğunuzda ben durumu ilerlemeye çalıştım ama tabi sizin verdiğiniz lezzeti verme mümkün değil. Burada işte bir çömez olarak böyle yandan. Estağfurullah. Hoca ile konuştuk. Bu programlar senin de hamil eseridir. Ben her zaman söylüyorum bunu. Çok iyi görünüyorsun. Yanmışsın. Tatiğine mi gittin? Ne yaptın? Hayır ben bahçeme çıkıyorum. Ha bahçede. Çünkü hava almam lazımmış. Oya öyle diyor.
Bahçeye çık. Ben bilgisayarın arkasından dolanıyorum. Bahçeye çıkıyorum. Biraz oturuyorum. Sonra gir diyor. O gir demeden ben giriyorum. Yapacak çok iş var. Of be. Çok şey yaptın mı pandemide? Çok. Uf. Neler neler yaptım. Şimdi Afganistan’ı bitirdim. Afganistan üzeri Pamirler üzerinden Tibet’e doğru gidiyordum bugün ki. Buraya geldin. Buraya geldim. Yolculuk yarım kaldı.
Evet. Yalnız çok çok çok ilginç şeyler bulduk. Of be kardeşim. Yani ne buldum mesela? İran’dan başla. Afganistan üzerinden Tibet’e doğru aşağı yukarı popon ıslanmadan yürüyebilirdin. Permiyen ile Jura arasında.
Yani aşağı yukarı bir yüz milyon yıl o benim Kimer kıtası adını verdiğim kıta birliğini korumuş. Onu şimdi iyice ispat edebildik. E şimdi de orada popon ıslanmadan yürünür. Evet. Şimdi başka tarafımız ıslanır. Ama bu denizin ortasında bir kıta. Ha denizin ortasında.
Yani değil mi? Kuzeyinde paleotetis, güneyinde neotetis iki tane dev okyanusun arasında bir şerit halinde bir kıta bu. Tek başına bir kıta. Tek başına bir kıta ve bu Afganistan. Romanyadan başlar. Şeye kadar Taylanda kadar. Bizim buralara dahil olunca. Tabii tabii tabii. Hangi dönem bu?
İşte bu permiyenin ortalarında başlıyor rifleşmeye yani şöyle diyeyim sana iki yüz seksen milyon yıl önce başlıyor. Ondan sonra aşağı yukarı iki yüz ile pangeyadan sonra pangea zamanında başlıyor. Pangea parçalarırken bu geliyor aşağı yukarı yüz seksen yüz elli milyon yıl önce Asya ile çarpışmasını tamamlıyor.
Paleotetisi kapatıyor. Hocam gördüğünüz gibi felsefede konuşuruz biz. Böyle bir enteleklerim. Bu akşamki konumuzu siz verirsiniz. Benim konuya hiçbir dahlim yok. Ben değil. Hocam beni elime çok da güzel bir konu. Bana dikti. Dediniz ki aydınlanmayı konuşalım. Konuşmasına konuşalım. Ama çok geniş.
Bu akşam üç saat beraberiz. Yetecek mi diye düşünerek ilk pası size vereceğim. Madem konunun sahibi sizsiniz. Celal Bey ile başlayacaktım. Siz de başlayın hocam. Aydınlanma deyince herkesin kafasına türlü türlü şey gelir. Ama bana göre aydınlanma on altıncı yüzyılın on yedi yüzyılın başı başlar mı? Ben bana göre çünkü bu. Sen dersin ki Fatih yanılıyorsun olabilir. Bana göre biraz Alman biraz Fransız işidir.
Sonra İngiltere’ye ve İskoçya’ya doğru gider ama başlangıçı sanki kıta Avrupası’dır. Ve bana göre Fransızdır. Sen Alman diyebilirsin. Kantman da diyebilirsin. Nasıl başlar bu iş? Nereden başlar? Niye başlar hocam? Evet şimdi aydınlanmayı ben teklif ettim. Birileri bir grup benden aydınlanma üzerine bir konuşma yapmamı istedi.
Tabi ben daha evvel bir felsefeci olarak aydınlanma ile ilgili epey ilgim ve bilgim de var. Ama yeniden yani şu anda içinde bulunduğum yaş itibariyle durum itibariyle hatta Türkiye’nin içinde bulunduğum itibariyle buna geri dönmek doğru ise beni heyecanlandırdı.
Dedim ki artık aydınlanmaya bir ciddi olarak geri dönmemizin onu değerlendirmemizin onu konuşmamızın onu ne diyelim yani onu tekrar gündeme getirmemizin zamanıdır.
Nasıl ki Türkiye’de felsefeye artık insanların ciddi bir ihtiyacı olduğunu gördük. Ciddi bir ihtiyacı olduğunu gördük görüyoruz zaten ortada görüyoruz.
Dolayısıyla felsefenin bir türevi olarak hatta felsefenin 18. yüzyılda bir taşlanması olarak da aydınlanmaya tam işte şu anda bütün ciddiyetimizle eğilmemizin zamanıdır. Aydınlanma batı için aktüel bir şey değildir bugün ama neden aktüel bir şey değildir? Çünkü aydınlanmanın bütün ürünlerini bizzat günlerlik hayatında yaşamaktadır.
Volter için söylenir yani Volter’in söylediği şeyler işte hoşgörü fikri efendime söyleyelim dine karşı yaptığı eleştirirler bütün bunlar bize bir felsefeci den çok işte bir edebiyatçının veya bir şeyin ne diyelim kültür.
Bir aydının çok güzel bir aydının sözleri gibi gelir ama birisi zannediyor Vildiran’dır çok güzel bir şey söylemişti. Yani bugün artık o konuları ele almamızın içinde üzerinde konuşmamızın nedeni ve Volter’i de birazcık bundan dolayı işte bir Kant gibi bir Mars gibi bir Hüm gibi görmememizin nedeni.
Onun söylediği şeylerin ortaya getirdiği şeylerin kabul ettirdiği şeylerin hepimizin günlerlik hayatında artık su gibi hava gibi alıştığımız bir parçası olmasıdır. Bence bu çok güzel bir açı. Şimdi aydınlanmayı o zaman çok bir kaç sene genel kavrandan bahsedelim.
Şimdi aydınlanmanın bize hediye ettiği batıya hediye ettiği batı dolayısıyla da işte ta 19. yıldan itibaren bizim dünyamızı hediye ettiği hatta 20. yılda da Aytatürk’ün yaptığı hareketin adına hediye ettiği şey nedir? Şöyle çok basit bir kaç kavram söyleyelim. Akılcılık. Hocam müsaade eder misiniz?
Birinci diapozitifi alalım. Sapeere aude ile. Alalım. Oradan devam edin. Ama ben şeyi söyleyeyim bir kaç sene. Tamam tamam. Akılcılık. Anahasar yönetim. Anahasar yönetim. Aydınlanmanın fikri. Dinle. Sekülerizm. Sekülerizm. Dinle devlet ayrımı. Aydınlanmanın fikri. Hoşgörü. Aydınlanmanın fikri.
Aydınlanmanın fikri. İlerleme. İlerleme kavramı. Aydınlanmanın fikri. İşte sen söyleyeceksin muhtemelen. Sapeere aude. Sapeere aude. İnsanın aklını kullanma, cesaretini göstermesi. Aydınlanmanın fikri. Ya özgürlük kavramı. Özgürlük kavramı. Aydınlanmanın fikri. Fransız ihtilali.
Aydınlanmanın fikri. Amerika’nın ihtilali. Aydınlanmanın fikri. Daha doğrusu Aydınlanmanın fikrin bir şey. Metne dönüşmesi. Yani bağımlısılık bildirgesi. Yani Aydınlanma haklısın. Biraz evvel Avrupa’da olduğunu. Ama Amerika’da da etkilemiş. Yani Benjamin Franklin’ler. O Anahasar yapıcılar, kurucu babalar. Jefferson’lar, Thomas Jefferson’lar. Orayı da etkilemiş. E bize, bize.
İşte Cumhuriyet’in ana ideası, öyle diyen veya temel ideaları. İşte gene akılcılık. Dinle Devlet’in ayrılması. Ana eser yöneti. Özgürlük. Bireysellik. Buna hepsi Aydınlanman fikri. Onun için Aydınlanmaya dönen bunları artık Unuttuk biz. Bir kısmımız artık bunları çok aşina olduğumuz için Unuttuk. Bir kısmımız da Bunlarla hiç de mahsetmediğimiz için. Unutmadı bile. Bilmiyor bile. Artık bunları gündeme getirmenin zamanıdır. Doğru. Bir şeyi düzelteyim yalnız. 17. yüzyıla ama esas itibariyle Aydınlanma 18. yüzyıla. 18. yüzyıla. İkinci bir şey. Söylediğin şeylerin içinde Doğruların payı Eksiklerin payından daha fazla. Bir İngiliz Aydınlanması var. Bir Fransa Aydınlanması, bir
Alman Aydınlanması var. Zaman bakımından İngiliz Aydınlanması Fransa Aydınlanmasından biraz daha Sonra geliyor. Alman Aydınlanması da Ondan sonra geliyor. Yani Almanların pek Aydınlanma ile ilgili Şeyleri yok. Belki bir Kant var işte. Belki bir Kant var. Ama İngilizlerde işte İskoç Okulu var. Çok önemli hocam. Tabii ki önemli. İskoç Okulu çok önemli. Yani ben onun üzerinde biraz konuşacağız tabi hocam. Üst saatimiz var.
Bol bol konuş. Fransızların Ansikopedistleri var. Anlatabildim mi? Peki hocam. Şimdi şöyle diyebilir miyiz? Aydınlanması Aslında sadece bir felsefi mesele değil. Ucunda siyasi bir mesele var. Ucunda bilimsel bir mesele var. Sonuçları açısından. Ama Aydınlanma doğru söylüyorsun. Esas itibariyle Dar anlamda Felsefi değil. Entelektüel bir hareket. Sen söyle şimdi aklıma geliyor. Sen dedin ya Amerikan
Gayet tabi. Şimdi mesela Şey okudun mu? Federalist Papers diye. Evet. Oraya baktığınız zaman ciddi ciddi Çok ağır bir felsefi tardişon var. Siyasetin dibi ne kadar etkiliyor. Evet. Evet evet evet. Fransızlar. Ben Aydınlanma nedir Dediğimiz zaman. O da hoca ya. Hazırlığını yaptı. Sen dedin Talebe gibi çalıştı o şimdi. Muazzam bir hazırlık yaptı. Sürekli telefonda Şunu getiriyorum. Bunu yapıyoruz diye. Şuraya arkadaşlar yansıtır mısınız arkamızı? Orada duruyor.
Oraya da yansıtacaklar şimdi. Öyle mi? Şey derya Derya buraya. Al. Şurayı da al arkadaşlar. Ya bu da Solvay konferansı. Neyse. Ha nedir? 1927’dir. Ay Yani Bak Hendrik Lorenz. Geldi. Geliyor geliyor gelecek. Evet. Aydınlama nedir? Başlayalım. Şimdi bak burada Aydınlanmanın parolası Şimdi Kant 1784’te
Bir makale yazıyor. Be antvurdunde Fragge. Rasi Sauf klang. Aydınlanma nedir? Sorusuna cevap. Bunun özeti Ta bak Horace’ın Yani tam adıyla Quintus Soratius Flaccus’un. 1700 sene önce. Yani değil mi? Bu adam Cas’ın o meşhur mektuplarının Birinci dildinde geçen
Bir şey. Aslında Horace Diyor ki Aklını kullanmaya cesaret et diyor. Akıllı olmaya cesaret et diyor. Kant bunu alıyor Diyor ki Aydınlanma Dediğin diyor. Aklına Güvendir diyor. Sorunlarını diyor Aklınla çözersin diyor. El alemin diyor sana ödünç verdiği Akıllarla değil diyor.
Kendi aklınla çözersin. Şimdi bunun. Hocam gayet iyi biliyor. Müthiş etkisi Olur. Bir şey soracağım. Aradaki 1400-1500 Ne olur mu? 1700 sene Gecikmenin sebebi. Kilise olabilir mi? Evet. Kesin. Kesin. Kesin. Yani mesela Biz hep İslaniyetle ilgili bunu konuştuk ama Hristiyanlık’a da bir şey yok mu? Kilise aklına güvenliği yasaklamamış. Evet. Felaket. Fakat kilise derken şunu unutmamak lazım. Roma imparatorluğu Çökmeye başlıyor. Neden çökmeye başlıyor? Kavimler güçünün getirttiği Cermen istihyaları. Roma Ordusunun çözülmesi Neden çözülüyor? Bu Cermenleri Asker diye kullanmaya başlıyorlar. Bu adamlar cahil adamlar. Romanın zenginliğini Gördü mü ordu kendi devletini Soymaya başlıyor. Ya imparatorları Öldürüyorlar. Sebebi Yeni imparator
İmparator olabilmek için rüşvet Veriyor. O rüşveti Alıyorlar. Sonra adamı bir müddet sonra Öldürüyorlar. Yenisinden rüşvet alıyorlar. Açık arttırmayla Roma imparatorluk Tahtı satılıyor. Antoninlerden sonra. Korkunç bir şey yani. Bu keşmekeş içerisinde Hristiyanlık ortaya çıkıyor. Ve Hristiyanlık Roma’ya Geliyor. Ve Hristiyanlık Önce nereden başlıyor? Romanın en gariban nüfusundan başlıyor. En zavallı En okumamış nüfusundan başlıyor. Ondan sonra Romanın içine Önce köleler de geliyor. Oradan Kadınlara sirayet ediyor. Yani dikkat et. Ezik sınıflardan başlıyor. Sonra orduya Sirayet ediyor. Sonra imparator bunu kabul ediyor. En sonunda Konstantin Bakıyor orduya kumanda edebilmek için
Bu iyi bir silahtır diyor. Fakat tabi bunun Getireceği sıkıntıyı Göremiyor. Sıkıntıyı yaratan da Hocam Ambrosius’tur değil mi? Roma Psikoposundur. Çünkü Roma Psikoposu Ambrosius Çok ilginç bir şey yapıyor. Şimdi biz aydınlanmanın Getirdiği bir şeydir dedi Hoca. Din devlet ayrımı. Bu din devlet ayrımı Ambrosius’un fikridir.
Milano Psikopos Ambrosius Ne zaman yaşamıştır? Ta git Geriye üçüncü yüz. Ambrosius diyor ki Din ve devlet Ayrıdır. Ama din Devletin üstündedir. Onu dediğin an Devletin Dine teslim ediyorsun. Ve ondan sonra Bin sene
Devlet Avrupa Din Avrupa’ya idare ediyor. Yani Küyükhan’ın Piano Del Carpini’ye sorusudur. Piano Del Carpini Roma’nın Papa’nın elçisi olarak gidiyor. Küyükhan’a Anlatıyor. Biz savaşları Durdurmanızı istiyoruz. Efendim sizi Hristiyanlığa davet ediyoruz. Küyükhan dinliyor. En sonunda diyor ki dur dur dur. Bir dakika.
Şimdi bak diyor. Savaşları durdurmak kolay diyor. Hemen yaparım diyor. Şimdi sen bana söyle. Biz de diyor biliyoruz Avrupa’da kaç kral var, kaç prens var. Kaç baron var. Bunların birbirleri ilişkileri nedir? Bunların hepsini biliyoruz. Bir de Papa var diyor. Şimdi Avrupa’da en güçlü kim diyor? Piano Del Carpini diyor ki Tabiki Papa diyor. Papa diyor bir adımı aforoz ettiğimi, herifin hayatı kayardı. Küyükhan diyor ki O zaman çok kolay işimiz diyor.
Papa diyor bana Avrupa’yı teslim etsin. Hemen orduları durdurayım diyor. E burada Papa’nın gücünü Çok enteresan, sembolize eden bir şey bu. Fakat bu güç aynı zamanda İki şeye neden oluyor. Bir, halk arasında Cehaletin yayılmasında çok önemli bir rol oynuyor. Fakat niye önemli rol oynuyor? Çünkü Klisenin izin verdiği şeylerin dışında konuşmana mani oluyor. Bu bir, Bu iki, Bu üç, Kakinin dışında konuşmana mani oluyor. Bu bir, iki. Kliise çok yozlaşmıyor. Yani 11. yüzyıla kadar değil mi hocam? 11. yüzyıl Renesansına kadar Klise iyice çözülüyor. Yani papazlar evleniyorlar Halkı soyuyorlar felan filan bir felaket. Halk son derece fakir. Yani Roma’nın düzeni parçalanmış vaziyette. Ya bugün sen bir Roma Senadörünü al Kral Arthur’un İngiltere’sine koy.
eline ödü patlar. Bu kadar yabaniyilik olur mu diye. Bu fakirlik düzenin çözülmesi, eğitimin çözülmesi tabii ilerlemeye mani oluyor. Fakat bir de manastırlar var. Hocam biraz adınlanmaya geçelim gene. Ya hayır ben şu şeye eee kantın devam etsene sen. Şu şeyden geleceğim. Iıı Fatih
sordu ya. Orta çağda manastırlar aslında pozitif rol oynuyorlar. Ve bir sürü şeyi muhafaza ediyorlar. Kulture kültürü. Ha on birinci yüzyılın renesansıyla metinler ortaya çıkıyor. De renesans. Fakat hocam kanta gelmeden Fatih bir on yedinci yüzyıl lafı etti. Ben onun çok önemli olduğu kanaatindeyim. Çünkü o on yedinci yüzyıldaki bilim devrimi olmasaydı arkasından aydınlanma gelemez. Güzel. Yani bilim ilk defa güzel. Dine Güzel. Yani Galile Belermino’yu rezil etti. Gel bak teleskopa dedi. Belermino bakmam çok zeki bir adam. Bakmam çünkü içinde şeytan var dedi. Şimdi aklı başında herkes Belermino’nun ödünün patladığını anlamıştır orada. Çünkü baktığı an sırtındaki kırmızı cıbbenin hiçbir anlamı kalmayacağını biliyor. Arkadan Newton’un gelmesi yani Alexander Pope ne diyor? Nature and nature’s laws were hid in the night. God said let Newton be all was light. Tabiatın ve tabiatın kanunları tabiat ve tabiatın kanunları
gecede gizliydi. Tanrı Newton’a ol dedi. Her şey aydınlanmadı. Şimdi bu inanılmaz bir zafer. Tabii bu zaferi hazırlayan adam da meslektaşımız dekart. Evet. Şimdi istersen ben dekarttan alayım mı diyeceksiniz? Hayır dekarttan almayacağım. Şu bilimle aydınlanma arasındaki ilişkileri eee daha geniş perspektife sokacağım. Tamam. Şimdi bakın eee büyük aydınlanma bu. Renesans gibi. Nasıl ki renesans terimi hem büyük harfle yazıldığı zaman tarihte belli bir döneme belli özellikler olan belli bir döneme işte belli bir zamanda ortaya çıkan belli bir döneme işareti derse aydınlanmadı öyle. On yedinci yüzyıl on sekizinci yüzyıl ama başlangıcı on yedinci yüzyıl dediği gibi olabilir. Ve bilimle ilişkisi var. Doğru söylüyor. Çünkü bilim aklın gücünü gösteriyor. Aynen öyle. Şimdi Yunan’da da bir aydınlanma var. Yaa. Yunan aydınlanması diye bir kavram var. Eski Yunan’da. Eski Yunan’dan bahsediyorum tabii. Antik Yunan’da. Orada bir Yunan aydınlanması var. Yani çok kullanılır. Nasıl ki on ikinci yüzyıl renesansı da kullanılır. Hatta belki biraz daha eee az güçlü olmakla birlikte Türk
renesansı terimi bile kullanabiliriz. Evet. Eee. Cumhuriyette tabii. Cumhuriyette. Cumhuriyet için tabii. Ya bunlarda mahsur yok. Anlamamıza imkan verir. Aynı şekilde Cumhuriyet için Türk hümanizmi terimi de kullanabiliriz. Sinan Bey’in sizin değil mi? Biliyorum. Biliyorum. Yani bunlardan korkmayalım. Bunları kullanalım. E canım öyle bir şey yok. Bu başka bir dünyaya ait. Hayır, başka bir dünya ait ama o dünyanın iyi kötü karakterlerini gösteren, ona özenen bir dünyaya da ait.
Şimdi Yunan aydınlanmasına geleceğim ve bu olayı toparlayacağım. Şimdi Yunan dünyasında önce bilim var. Fizikçiler, daha bilimcileri. Yaklaşık yüz elli yıl. Sonra beşinci yüzyılın ortalarına doğru sofistlerle başlayan harekete Yunan aydınlanması adı verilir. Niye? Çünkü fizikçiler yani yani bunların meselesi doğa nedir? Doğa
nedir? Doğa yasası nedir? Değişme nedir? Varlık öz. Oysa ki şeye geldiğimiz zaman beşinci yüzyıla geldiğimiz zaman insan nedir? Toplum nedir? Din nedir? Ahlak nedir? Politika nedir? Bak doğa üzerindeki ilgiden beşinci yüzyıla sofistlerle birlikte insan üzerinde ve insani olan
şeyler üzerinde kültürel ve toplumsal olan şeyler üzerine ilgiye döneriz. Onun da en iyi örneği işte protagorastır. Cübbe. Değil mi? Insan her şeyin ölçüsüdür. Şimdi ne olmuştur? Bu geçişin nedeni nedir? Birçok nedeni vardır ama senin açtığın yoldan yerlermek istiyorum. Önce akıl kendini doğa araştırmaları incelemelerinde gösteriyor.
Akıl derken çok genel bir şey kastediyorum. Yani bizim yeteneklerimiz, bilgi yeteneklerimiz. Akıl, gözlem, duygu, tecrübe. Kafi derecede yüz elli yıl orada kendini gösterdikten sonra orada kendini egzersiz ettikten sonra müma maalesef ettikten sonra eskilerin deyimiyle yavaş yavaş akıl bu varmış olduğu, keskinleştirmiş olduğu,
geliştirmiş olduğu alet var ya alet akıl denilen alet var. Bilgiden aleti yavaş yavaş kendine uygulamaya başlıyor. Yani kendisiyle ilgili şeylere. Sadece doğa değil. Doğadaki hareket değişme varlık yokluk değil. Insan din siyaset ahlaka uyguluyor. Bilmem anlatabildim mi? Şimdi çok enteresan. Aynı
süreç. Aynı süreçte Batı’da var. On yedinci yüzyıl Batı’da on yedinci yüzyıl Batı’da bilim yüzyıldır. Tabii. Bilim yüzyılı. Kopernik bir yüzyıla evvel. Ama Kepler. Evet. Ama Newton. Ama Harvey. Ama Galile. Evet. Bilim yüzyıl. Yani büyük doğa sistemlerinin yüzyıldır o. Şimdi yavaş yavaş tekrar
yani deyim yerinde ise kendisini doğada doğa biliminde, doğa araştırmalarında çok başarılı bir şekilde kanıtlayan, gösteren insan aklı, insan yeteneği yavaş yavaş kendine dönerek bu sefer kendisini anlamaya, aydınlatmaya, ciharetin göstermeye başlıyor. Orada temel o. Yunan aydınlanmasından işte Batı aydınlanmasına. O çok doğru. Descartes’in rolü hocam orada şu. Descartes bu bilimsel gelişmelerin içinde bir adam. Evet. Çünkü anayotigometriyi de icat ediyor. Hocam Descartes’iz modern bilim düşünülemez. Evet. Yani Descartes o kadar önemli bir herif ki modern dünyayı yaratan adam bu adam. Önemli şurada Descartes’in. Descartes modern bilimden ortaya çıkan insan aklının ne kadar değerli olduğunu kendi tarzında felsefi olarak kanıtlayan bir adam. O zamana kadar hakikatlerin kaynağı Tanrı. Öyle diyorum çok basit. Onların da temsilcisi kilise. Descartes neye arıyor? Bir önce şunu yapıyor. O zamana kadar doğru olarak bilinen şeylerin
hepsinden şüphe ediyorum diyor. Eee doğru olarak birine her şeyden şüphe ettiğiniz zaman hem duyulardan, tecrübeden şüphe edersiniz. Hem de kilisenin sözlerinden şüphe edersiniz. Güzel. Ne arıyorum diyor? Kesin, apaçık, kendi kendine yeten ve bütün diğer hakikatleri kendisinden türetmek için hareket edebileceğim, bir temel doğru arayacağım. Şimdi Agustinus o doğru itanı da buluyor. Evet. Descartes diyor ki hayır diyor. Kendimde bulacağım. Buluyor hakikaten. O da şu biliyorsun. Şu meşhur laf. Düşünüyor mu halde varım. Gojito Ergo. Düşünüyor mu halde varım? Şu demek. Ben bir düşünen adam olduğumun kesinliğinden eminim. Ben bir düşünen varlık olarak şu söz olarak varım. Şimdi düşünen bir varlık olarak kendi varlığından emin olmasının arkasında artık Tanrı’ya inanç artık Tanrı’ya inanç Tanrı’nın o hakikati desteklemesi Tanrı’da teminat falan yok. Anladınız mı? Akıl, bireysel akıl, insan aklı kendisi dayanacak bir nokta olarak yine kendisini buluyor. Hakikatlerinin kaynağı. Insan aklı. Ben varım diyor. Ha. Çok güzel. Ben varım diyor. Yani ben varım. Hocam
müşterden bir şey olarak. Bakın Williams vardı. Hatırlar mısınız? Cambridge’deki felsefe profesörü. Onun bir kitabı var. Evet. Deckard’ın bu çalışması için diyor ki pür araştırma. Saf araştırma. Evet. Işte akıl. Evet. O kadar ilginçti. Yani bu saf araştırma. Neyi araştırıyor? Ben var mıyım, yok muyum araştırıyor herif ya? Şimdi bundan sonra, bu noktadan sonra hareket noktası insan artık. Insan kendi yeteneğinden kendi yetilerinden kendi yetileri hakkındaki bilincinden bilincinden hareketle dünyayı inşa edecek artık. Bilmem anlatabildim mi? Şimdi iki yüz yıl sonra şeye geldiğimiz zaman ııı on sekiz yüz yıla geldiğimiz zaman işte bu akıl kendine olan bütün güveniyle Kant’ta ne olarak ortaya
çıkıyor? Yahu biz kendi hatamız sonucu akıl kendi kendine diyor. Insan kendi hatası sonucu düşmüş olduğu çukurdan aklını kullanma cesaretini göstermek suretle çıkabilir. Evet. Ne demek bu biliyor musun? Bilimi yaptığı gibi siyaseti de yapar. Akılla her şeyi. Akılla ahlakı da yapacağız. Ahlakın da akıldan başka insani yetenekler, insani argümanlar, insani hakikatlerinden başka bir temminatı veya bir kaynağı
yok. Kiliseye ihtiyacım yok benim. Bak ne kadar önemli bir şey. Şimdi bu güven kendine duyduğu bu güven ilerleme olan inanç olarak güven olarak ortaya çıkıyor. Sarhoş on dok on sekiz yüz yıl Avrupa aydınlar sarhoşlar yani kendi güçlerinden kendi güçlerinden sarhoşlar. Buna şere de katılıyor. Hükümdarlar. Evet evet. Bak. Yalnız burada ben bizim saplama yapmam lazım. Sapla. Eğer şey yaparsanız. Bundan sonra. Hayır bundan sonrasını alalım. Şimdi hocası çok güzel bir yere getirdi. Bundan sonra bir soru. Şimdi bakın. Newton’un ölümüyle eee Ahmet Hoca’nın dediği. Hocanın şerisi. Dikkat et. Arkaya çok fazla gitme. Pardon. Insan aklı her şeye kadirdir. Bu yani bu sarhoş lafı o kadar güzel ki. Yani bu inançla sarhoş insanlığın önüne birden bire Hüm çıkıyor. Bu çok önemli. Hüm diyor ki tecrübe ettiklerimizin henüz tecrübe etmediklerimize benzemesi gerektiği konusunda hiçbir kesin ispat yapılamaz. Yani diyor şunu söylüyorum diyor. Kepler bu yörüngeleri ölçtü biçti gayet güzel. Newton’da
bunlara bir kanun buldu. Bu kanun elmanın düşüşünü izah ediyor. Ayın dünya etrafında dönüşünü izah ediyor. Gezegenlerin dönüşünü izah ediyor. Ama bu bütün kainata genellenebilir demek değil diyor. Çünkü bütün kainatı bilmiyoruz. Hüm’ün nedir haklı olduğunu Einstein kınıtlıyor sonra. Evet. Kim? Einstein. Einstein. Newton’un yanıldığını görüyor. Anladım anladım. Şimdi Hüm’ün buradaki önemi bu sarhoşluğun önüne geçiyor. Ama o sarhoşluğa geçiş de akılla. Tabii tabii yani. Yani burada yapılan akla yapılan eleştiri veya tecrübe yapılan eleştiri. Bu genel çizgisi karakterini özelliğini değiştirmiyor. Tabii. Çünkü akıl sadece kurucu değil. Akıl aynı zamanda analiz edici. Evet. Akıl eleştirici. Bu yöntemi eleştiriyor. Anaşist. Efendim? Anaşist. Yani anaşist biraz fazla. Yani olumlu bir eleştiriyor. Bak. Bu aklın kullanılma yönteminde yöntemlerinden birini eleştiriyor. Şimdi o zaman hoca biraz önce deyindi. Bir Dekart var. Dekart diyor ki o diskur ile metodu biliyorsun. Bir şey soracağım. Ha. Aydınlanmanın fikri kurucusu Dekart diyebilir miyiz? Ben olsam Dekart ve Galile derim ama Dekart’ın önemi çok büyük. Yani Dekart belki de denebilir. Yani biraz önce hoca da dedi ya Dekart’ın Kojito Ergus’u düşünüyorum. Öyleyse varım. Kimseye de ihtiyacım yok bunu bilmek için. Kimseye de ihtiyacım yok. Abi bu. He. Yani çok önemli bir şey. Yani illa bir mot da var. İlla kurucu arıyorsan. Anlatabildim mi? Diyebiliriz. Ama yani gereğinden fazla da ona yer vermiyorum. Çünkü daha ne adamlar gelecek. Neler gelecek?
O kadar hocam çok ilginç bir şey var. Hı. Mesela ııı klasikçiler Thales ve Anaximandros’tan bahsederken. Hı. Aynı şeyi söylüyorlar. Diyorlar ki ilk defa Thales ve Anaximandros. Ulan biz Tanrılara mandırlara ihtiyac duymadan bilebiliyoruz bazı şeyleri. Evet. Sizin dediğiniz Yunan aydınlanması orada başlıyor. Evet. Yani tabii haklısın. Yani şöyle istiyorsan Yunan’ın kendisi bir defa aydınlanma
demek. Evet. Evet. Hani ne diyordu şey? Niçin? Öbür tarafın doğruların peygamberleri vardır, Yunanların bilgeleri. Yani Thales tamam doğa bilimcisi, öbürleri de doğa bilimcisi ama aynı zamanda kendi ülkelerine kanunlar koyuyorlar. Evet. Çünkü Yunan insanı çaresiz, Yunan insanına yukarıdan yukarıdan yardım yok. Yukarıdan yardım yok. Ellerinde bulunan bütün imkanlar hani deyimlendirince Japonlar gibi. Maden yok, bilmem mi? Tarım bile adam gibi. Tarım yok, bilmem ne yok. Eee başka çaremiz yok. Hadi kalkıp yapacağız bunu. Evet. Adam gibi yapmak zorunda. Yani çok geniş alırsan ama kavramları da o kadar çok sulandırmamaya ihtiyacımız var. Bilmem anlatabildim mi? Yani ilk dönem için Yunan aydınlansın derim. Çok genel olarak kültür olarak tabii ki Yunan dünyası zaten bir aydınlanma demek. Ama o kadar
da geniş almayalım. Benim yaptığım tahlile sen şey yap. Katıl gene. Evet evet evet evet. Yani beşinci yüzyıl, beşinci yüzyıl yani oradan artık. Fakat ondan sonra bakın aynı o yüzyıl nasıl ki Fransız ihtilali işi raydan çıkarmıştı. Sokrat. Raydan çıkarmıştır. Diniz olmuştur. Peki Platon’da raydan çıkarmıyor mu biraz? Ya Platon Sokrat’ın öğrencisi
denir. Tabii Platon inanılmaz zeki bir adam. Yani Yunan felsefesinin en büyük talihsizliği en büyük filozofunun Platon gibi inançlı bir adam olması. Yani Platon mistiktir. Mistisizm işin içine girdi mi aydınlanmayı öldürüyor. Hocam mistik de değil de adam politikacı. Çaka falan etmiyorum. Yani kötü anlamda politikacı değil. Adamın derdi politika. Tabii tabii. Yenemiş ama onu biliyor musun?
Sitenin, sitenin kurtuluşu. Kurtuluşu. Nasıl yönetilir? Çünkü site bozulmuş artık. Site bozulmuş. Site alıştığı geleneksel ııı temel kavramlar üzerinde artık devam etmiyor site. E nasıl ne yapacağım buna? Siteyi yıkılıyor. Hiç savaş var. Site içindeki site var. E bu sofisler denen adamlar da çok ahlaksız bunlar. Yani felsefi olarak konuşuyorum. Yani bunlar da hiç ortada sağlığa güvenli bir şey bırakmadılar.
Şimdi ne yapayım ben? Siteye ezeli, ebedi, evrensel eee şey yapılamayacak, şüphedilemeyecek hakikatler vereyim. E o hakikatler nerede? Ve o hakikatlerin kaynağı ne? E Tanrı. Evet. Bilmem anlatabildim mi? Yani adam gene filozof. Adam gene adam gene akılcı. Yani siteye Tanrı verelim derken adamın Tanrısı ile. İsa’nın Tanrısı aynı. Tabii tabii. Fakat giderek fakat hocam giderek eee neoplatonistlerle falan iş iyice. Hatta epey zaman geçti artık. Evet ama çok raydan çıkıyor. Yani eee çekerim artık bunu sadece bir filozofun niyetiyle. Hayır hayır. Veya bir sofislerin. Fakat şu şey fikri. Yani dünyada başka genişler oluyor. Ben de Ahmet hocam bir şey vereceğim. O dönemde Yahudiliğin Anadolu’da bir etkisi yok mu? Yahudiliğin hiçbir etkisi yok. Hayır hayır.
Ve. Yahudi şeyden itibaren başlayacak artık. Eee söyle. Hristiyanlıkla. Tabii. Asıl etki. Zaten Yahudiler de. Evet. Etkileri olsun istemiyorlar. Evet. Ha çok. Kapalı kalmak. O da doğru. Evet. Diyorlar ki biz ve bilhassa bu şey Yahudilerin bu dışa kapalı tutumları eee esaretle başlanır. Yani Babil’e bu katte sonra bunları tutup Babil’e götürmesi orada milli birliklerini koruyabilmek için dışarıya kapanmayı düşünmüşler. O rabinik ııı şeylere metinlere falan filan bakarsan mesela koşunuzdur bazı şeyini pardon Babil Talmud’unu falan bakarsan kapanmayı tavsiye ediyor. Diyor ki sen gentillerle evlenmeyeceksin. Müslümanlarda şu anda böyle bazı yani paganlarla putperestler evet. Hı. Putperestlerle yani senin dışındakilerle ııı hı.
Kitaba ve kanuna inanmayanlarla evlenmeyeceksin. Hı hı. Derse Hüma dönemimiz tekrar. Evet. Bak abiciğim. Bu çok önemli. Bu çok çok önemli. Hüm nereli? Hüm İskoç. Ha şimdi Hüm’le beraber İskoç’a İskoç aydınlanmasına geldik. Tamam mu? Şimdi Hüm diyor ki Newton yazısı genellenemez. Yani öyle bir öyledir ifadesinden öyle olmalıdır çıkmaz. Şimdi bundan sonrasını alalım Bu David Hume. Hiç belli değil adamın böyle şeyler söyleyemez değil mi? Harika değil mi? Hiç iyi. Ama bak belli ki hayatından memnun bir adam. Eee. Belli ki zengin. Yok değil. Hali vakti
geri demiş. Hayır hayır değil. Tarihçili falan oluyor da. Bundan sonrasını alalım. Oradan fazla para kazanamıyor. Eee ondan sonra işte buralara geçiyor. Hı. Bir sonraki yaşa Bu eee Hüm’ün eserleri. Burada a treatise on human nature yayınlanmış Fatih. Kimsenin pek umurunda olmamış. Hüm da demiş ki yazık demiş bu yüz üstü düştü bu kitap demiş.
Fakat ondan sonraki eserleri insan anlayışını anlık eyleyen idrak insan kavrayışı üzerinde. Evet. Ondan sonra oradaki üç eserin dikkatini çekiyorum bak. Birisi insan aklı üzerine. Evet. Ikincisi ahlaklar üzerine. Evet. Sonunda üçüncüsü dinin doğal tarihi üzerine. Bak şimdi dinin
doğal tarihi. Sofislerin din hakkında yapmış oldukları analiz eleştiriyle aynı paralelde. Evet. Dinin doğal tarihi. Dikkat et. Ve bu adam sonunda. Hım. Din dediğin diyor batıl inançtır. Ve ölürken Buzwell gidiyor bakıyor acaba son nefesini verir ki vazgeçecek mi diye. Evet. Hayır. Diyor ki Hüm ölürken en üzüldüğüm şey diyor vatandaşlarımı diyor bu Hristiyanlık denen batıl inançtan kurtaramadım diyor. En son söylediği. Şimdi bundan sonrasını alalım. Bu Fransız aydınlanmasının önemli kişilik bu çok güzel bir bu
İsveçre’dir bu şu an Überg bunu yapan ve Voltaire’nin de çok yakın bir arkadaşı şu an Überg. Hatta Überg Voltaire diyorlarmış ona. Çok yakın olduğu için. Dekat’ta istişledi mi zaten? Ha? Dekat’ta istişlediğim değil mi? Dekat değil. Hayır değil yani. Dekat Fransız. Hayır hayır. Dekat Kuzeyli. Fransız. Dekat Kuzeyli. Bak Voltaire orada görüyor musun? Condorcet bu adam dediği papaz. Fakat bunların arasında dikkat et. Bak Didro Didro’nun ya bir yanında veya
öteki yanındaki Dalenbeer. Emin değiller. Kim? Dalenbeer. Hı hı. Dalenbeer. Şimdi bu Didro ve Dalenbeer aydınlanmanın abi çok önemli iki adamı hoca biraz önce ansiklopediden bahsetti. Şimdi bunu al. Ansiklopedistler. Evet. Bunlar ansiklopedistler. Evet. Tabii. Şimdi bak bunu bundan sonrasını alalım.
Şimdi bak bu iki adam Deniz Didro ve Jean-Baptiste Laurent Dalenber. Bu Dalenber bayağı ciddi bir matematikçi. Bu ikisi şöyle bir şey düşünüyorlar. Diyorlar ki bütün kavramları halka anlatabilecek bir kitap olsun. Bir sözlük diyorlar ama bu sözlük Fransızların çok güzel bir lafı var. Başka hiçbir
dilde de yok. Olsun. Yani anote edilmiş açıklayıcı olsun. Bundan sonrasını alalım. Bu kitaba Yunanca bir isim buluyorlar. Ansiklopediyi her şeyi yuvarlak bir şekilde içine alandırarak. Veya diksyona rezoni desyons,
dezer edemek. Yani bilimleri ve zanaatların rezoneyi söylemek mümkün değil. Nasıl dersin onu Fatih? Düşünüyorum. Bulurum birazdan. Değil mi? Yani bu bunları açıklayan. Nedelleştiren. Nedelleştiren açıklayan bir sözlük diyor. E
şimdi bunu tek adam yazamaz. O biraz önce masa etrafında gördüğümüz ve onun gibi daha bir sürü adam oturuyorlar buna maddeler yazıyor. Ansiklopedik kelimesi bundan icat. Evet. Bunlar maddeler yazıyorlar. Mesela Volta’ya din maddesini yazıyor. Zaten birinci fazukut diyoruz. Ha. Iki Volta’nın ilk din maddesine yazdığı ilk şey batıl inançtır. Ve tabii derhal yasaklanıyor. Tabii. Fakat bunlar yılmıyorlar. Götürüyorlar işçiliğe de basma ona devam ettiriyorlar. Ve ansiklopediyi bundan sonrasını alalım. Kardeşim burada gördüğün gibi otuz küsur cilt üç tane de bunun şekil cildi var içinde. Bu quarto edisyonu. Bende var mı? Bende var mı? Bende bunun bir küçük maskısı var. Yani şey olarak küçültülmüş. Fotoğrafla küçültülmüş. Ya ben bunu almaya kalkarsam o ya beni öldürür çünkü evde yer yok.
Ben eee Fransızadayken, kolejde Fransızadayken bir gün Bibliotek Nasyonel’e gittim. A bir baktım orada dört tane devasa cilt. Üzerinden silip eyi yazıyor. Ne dedi bu? Hemen kız getirdi açtı. A bir baktım Oxford English Dictionary’ın yaptıkları gibi. Küçültmüşler sayfaları ama gayet rahat okunuyor. Hocam bütün bu ciltleri beş ciltte toplamışlar.
Ben onu aldım. Yani onu aldım diye dahi. Şey eklemek istiyorum buyurun. Bu kitabın adı bakın. Yani on sekizinci yüzyılda bu adamların ııı sadece bilimler değil. Sanatlar ve zenaatlar. Hepsinin ııı yani insan ııı insan ııı aklının insan emeğinin insan bilgisinin o zamana kadar üretmiş olduğu bütün bilgileri içinde toplama iddiasında olan bir kitap olmak. Şimdi burada bir kaç unsur var burada. Üzerine dikkat edin. Bir şu güvene bak. Iki imserliğe bak. Imserliğe bak. Yani akıl sadece bilim yapmıyor. Akıl aynı zamanda rezone bir sanat yapıyor. Rezone bir metiye sanat yapıyor. Müthiş bir şey bu. Bir başka unsura dikkat edin. Hocam bu var ya bunu kaptan Nemo’nun ağzından çok iyi söylüyor. Aynen öyle. Aynen öyle. Biliyorsunuz kaptan Nemo işte kütüphaneyi gezdiriyor, müzeyi gezdiriyor falan. Profesör Aaron Aks hayran. Falan kaptan diyor bu müthiş zenginlik. Müsye Aaron Aks diyor. Henüz insanlar arasındayken ben diyor bir zamanlar insan aklının ve insan elinin yaptığı en güzel şeyleri toplamaya karar. Işte. Bakın Yülvern. Işte. Şimdi siz dediniz ya. Evet. Yülvern ansiklopediyi yansıtıyor. Evet. Ya müthiş bir şey. Kulturen böyle mi alabiliyor? Aynen öyle. Kültüre böyle mi alabiliyor? Bir unsura daha dikkat edelim. Şimdi bu kim için yazılıyor?
Filosoflar için yazılmıyor. Bunlar vulgarize edilmiş olan bilgiler. Bunlar sıradan insan için yazılıyor. Halk için yazılıyor. Halk için yazılıyor. Halk için yazılıyor. Avamlaştırıyor. Ve onun için yasaklanıyor. Halkı uyandırmak istiyor bu adamlar. Şimdi anlaşılıyor ki iki şey var gene burada. Bir halk artık bunlara talep gösteriyor. Yani felsefenin veya bilimlerin filozoflar ve bilim adamları
tarafından ortaya konan önlerine konulan şeyleri halk talep gösteriyor. Evet. Yani bir iyimserlik, iyimserlik, ilerleme fikri sadece filozofta yok. Tabii. Halkın kendisine de var. Şimdi hocam bundan sonrasını alalım bakın. Ahmet hocanın dediği bak bak. Bu asiklopedinin serlevhası. Yani kitabı açıyorsun karşına bu çıkıyor. Bak bunu yapan adam
koşan, meşhur. Burada bak ortada gerçek bir kadınla temsil etmiyor. Onun üzerindeki örtüyü çeken iki kişi var. Bak bir tanesinin kafasında taç var. O akıl, rezon. Gerçeği örten örtüyü çekiyor. Öteki o da asılmış örtüye. Felsefe. O
Ahmet Hoca. Gördün mü? Felsefe. Fakat on sekizinci. Akıl sen mi oldun? Ha? Akıl sen mi oluyorsun? Abi o kadar küstahlaşmadım daha. Anlamadım ne değil? Akıl sen mi oldun diyor da. Ha ha. Ben de dedim ki o kadar daha küstahlaşmadım. Birisi Ahmet Hoca dedi, ben de öbürü sen misin dedim. Ben takip etmedim. Ben bu resmi bilmiyordum da onun için takip etmedim. Bu asiklopediniz hocam serlevhasıdır bu. Bu resim çok hoşuma gitti. Değil mi? Şimdi bak ve gerçeğin
etrafındaki ışığa bak. Ve gerçeğin kadın olarak tasvir edilmesindeki güzelliğe bak. Cazi beye bak. Evet. Kadın cazip bir şey. Yapan da Fransız tabii hocam. Doğru. Onu konuyu burada kesip bir reklama gidiyorum. Şeyde cumhuriyeti de kadın temsil şey yapar. Tabii. Hürriyeti. Hürriyeti. Tabii. Unutma. Özgürlüğü. Evet özgürlüğü kadın. Şu işe bak. Ya bu çok güzel bir resim. Hı. Şahane. Biz bu resmi biraz daha seyrederken izleyicileri de reklamları
izleyelim. Tamam. Kısak. Derya. Evet Denizli reklamlardan döndük ve hemen hocamla reklam arasını sana soracağımı söyleyeyim şey ııı ondan ikinci bölüme ııı girmek istiyorum. Aydınlamadan bahsedelim. Alman aydınlanmasında Kantın önemli bu orgaları. Kantın çok
kıymetli bir ııı yaklaşım var. Dinin yerine ahlak koyuyor. Iıı yerine değil ama ııı yanına yani ııı aslında olan ahlaktır. Iıı bu daha iyi. Aslında olan ahlaktır. Bu daha iyi. Iıı diyor. Ama yanında bir kural koyuyor. Iıı. Ahlak için özgürlük şart. Otonomi. Doğru. Şart mıdır? Gayet tabii. Özgür olmayan insan ahlak var mı? Gayet tabii. Gayet tabii. Şarttır. Şimdi gene biraz ben her zaman olduğu gibi biraz geniş açtığına layığım. Şimdi bu ahlakla ııı şey arasındaki ııı özgürlük arasındaki ve otonomik arasındaki ilişki ııı sadece şeyden şeyde normal şeyde. Stolar da vardır. Stolar da vardır. Iki efendim ııı ahlakın deyim yerindeyse dinden
üstündür demeyelim ama bağımsız kendine mahsus bir alanı moral alanı yasalar alanı olan bir alan olduğu fikri yine orada var. Ve nitekim işte Sokrates ahlakın bir bilim olarak kurma projesinin sahibidir. Bak ahlakı bir bilim olarak. Yani gelenek değil, görenek değil, atalar
değil. Anlatabildim mi? Bir bilim hakikat olarak kurma geleneğini sahibi odur. Şimdi hatta Platona gelelim o projeyi o da devam ettirir. Yani bu idealar dünyası değişmeyen mutlak hakikatler dediği zaman o hakikaten işte ahlak hakikater de var. Tabii. Yani o hakikaten de fizik hakikatler var. O hakikate güzellik var. Ha estetik hakikatler de var. Estetik değerler de var. Ama esas itibarıyla ahlak
hakikatler de var. Hatta yine diyaloğullarından birinde konusudur. Iıı tartışır işte ıvti fron. Ha. Dine esas alan diyaloğullarından birisidir. Konusudur. Yani bir arasını anlatıyorum. Bu önemlidir. Kavranması lazım. Işte bir adam babasını şikayet eder. Niye şikayet eder? Babası dinsizdir. Anlatabildim mi? Şimdi babası dinsizdir. Ahlaksızdır. Dinle ahlak arasındaki problemi orada
çıkar. Mesele şudur. Tanrılar Tanrılar Tanrı değil, tanrılar. Bir şeyi ahlakın yasası olan, ahlakın temelde olan, iyi. Iyi olduğu için mi emrederler? Yani iyi, Tanrı’nın iradesinden üstün müdür? Bak dikkat et. Yoksa ona Tanrılar emrettiği
için mi ona iyi deriz? Şimdi bak şeyi burası hazurlarının dediği delik bu. Iyi, iyi olduğu için mi Tanrı onu emreder? Veya Tanrı’nın her emrettiği şey iyi midir? Öyle diyelim. Veya şimdi vaz ettiği, emrettiği şeylerin tersini vaz etmiş olsa. Iyi olacak. O iyi mi olacak? Bak problemi nasıl görmüş adam? Yani şimdi buna çeşitli cevaplar verilir, biliyorsun. Ona hiç onların teferratına girmiyorum. Şimdi geldik Kanta. Kanta’nın meselesi de o. Yani ahlak bir dinden bağımsızdır. Bu din ahlaksızdır demek değil. Ahlakın yasası başkadır. Dinin işleyişi, mekanizması, amacı, işlevi başkadır. Ama şunu da söyler. Ahlaksız olan bir din olmaz. Bilmem anlatabildim mi? Ama bu çok ince bir ayrımdır. Kant dindardır. Kant Hristiyandır ve piyatisttir. Yani adam dine karşı ahlakı ortaya koymuyor. Ama şunu fark ediyor adam. Insanı insan yapan şeyim daha doğrusu moral alanın varlığını eee yaratan şey moral alanın ahlak alanın varlığını
yaratan şey onun meşruiyetini veren şey sorumluluktur. Kant çok enteresandır. Yani eee sorumlusun, yapmak zorundasın. Şeyce İngilizce konuşuyorum. Neden? Neden? Çünkü efendim özgürsün der. Bak bu bu bu tam tersi bir şeydir. Yani madem
ki kimseye bağlı değil. Madem ki sen yapmak zorundasın eee o zaman özgür olman gerekir. Yani özgür olmayan özgürlükten kaynaklanmayan bir seçim zaten ahlaki bir seçim değildir. Yani gelenekten kaynaklanan emirden kaynaklanan isterse o emir tanrı olsun. Bilmem anlatabildim mi? Isterse o emir tanrı olsun. Çünkü biz otonom varlığımız bağımsız varlığız.
Burada Atatürk’ün dediğini hatırlatabilir miyim? Nedir? Tehdit esasına dayanan ahlak ahlak değildir. Ve güvenilen. Doğrusu bunu bilmiyordum ama. Demiş mi? Evet. Evet. Bilmiyordum. Olur. Yani sen söylüyorsan inanırım. Hayır öyle. Ama bak biraz evvel söylediğim bir şeyle bu doğru oluyor. O da şu. Ne dedim? Aydınlanmanın. Türk aydınlanması. Aydınlanmanın bu bir serpintisi de demeyelim. Hatta eee o kadar bile demeyelim. Daha iyi diyorum. Bak bizim o Cumhuriyet döneminin aydınları entelektüeller hatta namık kemalar vesaire bile aydınlanmadan ne kadar etkileniyorlar? Peki o zaman mesela Türk aydınlanmasını belki tanzimatla başlatmak mümkün mu? E gayet tabii. Biraz daha önce gayet tabii. Gayet tabii. Kulluşuna git. Her şeyde teklif. Hayır bak abi bu çok önemli. Çünkü biraz önce hocanın dediği de dedi ki önce
bilim geliyor. Bilim akla güveni getiriyor. Arkasından aydınlanma çorap şekil gibi açılıyor. Sonra arkasında ne geliyor? O aklın insanı işlerde kullanması gerekiyor. O aklın insanı işlerde kullanılmasını arkasına getiriyor. Ahlakın da şeyin de yasanın da hukukun da siyasetin de temelde akıl karşısında meşrulaştırılmasının gerekliği geliyor. Arkasında da
o geliyor. Buna birbirine bağlı bir şey. Cebine koy. Pardon. Buna birbirine bağlı bir şey. Tabii tabii tabii tabii. Yani Fatih önce dedi ya sen Havam Teknik Üniversitesi’ye getiriyorsun. Mühendis Hanenin kuruluşuyla ilk defa Türkiye’de dinden falan tamamen bağımsız bir eğitim kurulu geliyor. Ya neden? Gayet basit. Çünkü dine bağımlı olan bir silah ve ihtiyaç yok. Çeşme savaşı olmasa ihtiyacı yok. Tabii. Mecbursun sen. Türkiye’de bu bir hatta hatta bir dakika dur. Önce silah diyorlar. Sonra tıp diyorlar. E tabii tıbbiye geliyorlar. Sonra diyorlar ki ya meclis meclis yönetim. Anayasa yönetimi, tanzimat, ıslahat. Sonra ne oluyor? Atatürk geliyor. Öyle diyelim. Yahudiyor buralarda uyguladığımız, kullandığımız, kendisine refera ettiğimiz şu akıl var ya, e aklı e artık getirin de yani medeni kanunda da uygulayalım bunu anlatabildim mi? Hukukta da uygulayalım bunu. Müzikte de uygulayan bunu. Bak mantık var. Orada bir geçiş var. Ha batıdaki kadar şey değil tabii. Çünkü batıda bu işi. Her taraftan destekleniyor. Yani bir taraftan İngilizce bir taraftan Almanya. Ya bir taraftan eee şeyse Papaz’ı. Evet. Evet. Aydülhan Hoca Papaz da var. Bir an. Yakından Papazlar. Ben bir o peğ adamı gösterdim ya. Volterle bilmem neyle aynı masada oturuyor. Condorse. Condorse. Condorse var. Yanında peğ adam var. Ya. Yani peğ adam bir de papaz jüneyformasıyla orada oturuyor. Bizde gariban, zavallı, bizde işte bir Atatürk var. Etrafında birkaç tane ona inanan adam var. Bir de o tanzimatçılar da o tabii saygıdeğer adamlar.
Onlar da şu meseleyi fark ediyorlar. Yani tanzimat, istahat, ırz namus, özgürlük, emniyet, ııı masuniyet, yasal yönetim anlatabildim mi? Bak bunların hepsi bunların hepsi aydınlanmanın sonuçları bunlar. Onu anlatmaya çalışıyorum. Yani aslında Türkiye’de çok geç kalmadan geliyor ama kurumsallaşmadığı için çok güzel. Zayıf çünkü.
Hayır temir yok çünkü. E şimdi alki yok. Ya alki yok. Çiftçi Mahmut şeyi ilkokul mecburiyetini getiriyor. İstanbul’dan başka bir yerde uygulayamıyorlar. Adam yok. Adam da yok, okulda yok. Evet. Hayır okulu yaparsın. Içine koyacak adam yok. Adam yok. Felaket yani. E şimdi yapıyorsun da içine koyacak adamın var mı? Yok. Ikiyüzden üniversite açılsın da var mı? Var mı? Veya açtığın üniversitedeki adamlar işte on sekiz yüzldeki ııı aydınlanma hareketinin temsilciler ona adamlardan benziyor. Hayır tövbe. Onlardan benziyor Allah’ın sebebi. Ezyende vardır ama çok az. Ha var tabii. O kadar karamsal karamsal. Sen biraz önce dedin ya kurumsallaşamamış. Aynı sıkıntı devam ediyor kardeşim. Hadi senin şeylere geçelim, görselere geçelim tekrar. Tamam geçelim. On bir numarada devam edelim. Evet. Hocanın da onun hakkında söyleyeceği önemli laflar var. Aslında bir Alman. Evet. Paul
Heinrich Dietrich Freyher von Holbach. Fakat bu adam hayatının çok önemli bir kısmını Paris’te geçirmiş. Fransızlaşmış diyeyim sana. Adını da zaten Polenri Tiri Baron Dolbach yapmış. Şimdi bunun bir kitabı var. Bundan sonrasını alalım. Bu sistem de la nature. Şimdi Baron Dolbach ateist. Tam. Hiç tabi siz ateist. Tabii böyle bir kitap yayınlanınca Voltaire dahi buna karşı çıkıyor. Çünkü Voltaire dini kurumlara karşı ama Tanrı fikrine karşı değil. Bu öyle değil. Bu bu tam lükreste gibi. Diyor ki bütün bundan saçmadır diyor. Hatta büyük Fredri’nin bu kitabı okuduktan sonra büyük
Frederick demiş ki umumu hitap ederken batıl inançları olanları da hesaba katmalı. Kimse şoke edilmemeli. Bazı şeyleri söylemek için yeterince aydınlanmış bir zamana kadar beklenilmek. Bak aydınlanma terimini kullandı. Tabii tabii. Tabii. Frederick için de denir ki aydınlanmış despot. Evet. Despot eklere. Evet. Evet. Katerina için de denir. Atatürk için de denir. Atatürk için de denir. Aynen benzetmeye
Atatürk’e Atatürk’e Petro için. Büyük Petro için söylenir. Büyük Petro için söylenir. Yani modern Rusya’yı yaratan adam ya. Evet. Şimdi Bahon Dolbach’la beraber aydınlanmanın bir başka ilginç yani ortaya çıkıyor. O da çok şiddetli bir şekilde diyor ki şu dinden bir kurtulalım. Fakat ilginç olan
şu. Fransa’da önce bir ateizm dalgası geliyor fakat arkasından bu Robespierre’in falan yaptığı gibi işte büyük yaratıcı biliyor musun? Bizi saçma sapan şey çıkıyor orda ya. Ve işte Fransa’nın ihtilali. Sivil din. Sivil din. Sivil din. Ama Fransa’nın. Nedeni din? Ya. Ve Fransa’nın ihtilali orda sapıtıyor. Hı. Saçma sapan Biblilerini öldürüyorlar bilmem ne falan. Hı. İskoçya’da bu böyle olmuyor. Hı hı. Şimdi
İskoçya’da Adam Smith’e bakıyoruz. James Hatt’ına bakıyoruz. Onlara gelelim gelebilirsek öncelikle. Fakat onlar gelmeden. Dur şu. Oraya James Cook sokmuşsun. O ne? O çok önemli. Hocam. Dur şu adamdan biraz ben bahsedeyim. Ha Holbach pardon hocam. Evet. Şimdi yine dikkati çekeceğim. Bakın. Premier Parti birincisi Dolan Atürk ııı Adı. Delua.
Delua. Ha. Iıı yani şey. Ondan sonra delam. Evet. Doğa ve kanunlar hakkında. Insan hakkında. Ruh hakkında. Ve fakülteleri yetenek hakkında. Ölümsüzlük doğması hakkında. Bir bonur. Mutluluk hakkında. Unuttum ben onu söylemeyi. Bak ilk defa olarak insanların mutluluk hakkı vardır. Evet. Insanların mutlu olma hakları vardır. Yani yine bu
aydınlanan bir fikir. Aydınlanan bir fikir. Anladın mı? Gene ortaya çıkıyor. Hocam onu daha önce Hristiyanlılık şeyine göre çok mutlu olmak günah. Yahu çilek. Evet. Evet. Niye? Dünya sonrasına. Evet. Hayır İsa’da çilek çekmiş ya. Adam çarmıha gelirmiş. Acı çekmiş. Kendini kırbaşlayanlar var. Evet. Yani orada bir öyle bir takım şeyler var. Şimdi bir buna dikkatinizi çekerim. Ikinci bu adam materyalist hocam. Evet.
Yani bu adam o ııı şey gibi lüklet yüz gibi doğru söyledim orada. Yani bu ölümsüzlük doğmasına inanmadığı gibi gelecek hayata inanmadığı gibi onun insanın mutluluğuna engel olan bir şey olduğuna inanıyor. Aynı lüklet yüz gibi. Aynı lüklet yüz gibi. Efendim anlatabildim mi? Şimdi bu bunun hakkında şeyini ben bir kitap ııı çevirmiştim. Matalizm
tarihi diye. Iıı o kitapta buna ezel bir bölüm ayrılmıştır ve mükemmeldir. Ha. Son nokta. Şimdi bizim ııı neydi o? Tevfik Fikret. Evet. Tarihi kadim. Ve ona zeyn. Evet. Bu ııı sistem Döl’ü Anatürk’deki fikirleri anlatabildim mi? Toplumuna anlatmaya kendi toplumuna anlatmaya çalışır. Ama bu da
çok güzel bir şey. Şu manada güzel bir şey. Yani bak aralar çok fazla zaman geçmemiştir. Yani Bonser 19. Yüzyıl’ın başıdır. Sevgi Fikret onları bilir. Onları bilir. Onları anlatmaya çalışır. Yani takip ediyorlar o zaman şeyi. Voltaire takip ediyorlar. Holbağ takip ediyorlar. Didro’yu takip ediyorlar. Onu söylemeye çalışıyorum. Hatta pek çok eserlerinde bunlardan ağır esinlenme var diyebilirim. Fakat bir ansiklopedi yaratamıyor Osman. E hocam ne istiyorsun?
Allah’ını seversin. Yaratıcı kalem var. Şimdi biz şimdi yaratabiliyor muyuz? Doğru. Hocam cumhuriyet. Şimdi yaratabiliyor muyuz yani? Cumhuriyet bin dokuz yüz otuz larda siz hatırlayacaksınız. Hayat ansiklopedisi. Evet. Bilmiyorum. Bitirtmiştir. Niye ben hatırlayayım yahu? Bin dokuz yüz otuz larda. Hayır. Ama yani bende yok. Yeşil yeşil ciltleri yok muydu? Hayır. O ikinci bu gregili. Gregili olan. Atatürk zamanında başlıyor ve bitiriliyor. E yahu sen zenginsin. Senin evinde var. Benim evimde ansiklopedi değil mi o? Allah’ını seversin. Benim evimde kitap yok. Allah’ını seversin. Neyse boş ver. Ondan sonra Hasan Ali’yle şey başlıyor. İnönü ansiklopedi. Hı hı. Değil mi? Demokrat Parti ona epey bir sekte vurduydu fakat seksen üçte nihayet tamamlayabildiler. Adını da değiştirdiler. Türk ansiklopedi yaptılar. Fakat o bayağı da faydalı bir eser olmuştu. Evet. Gayet tabii. Yani kaç yıktır böyle kocaman. Türk ansiklopedi. Yani belki belki şeyin. Böyle bir ansiklopedi. Hasan Ali Yücel’in dünya edebiyatından çevriler dizisini bizim ansiklopediğimiz gibi düşünmek mümkün. Babam da hep öyle diyordu. Neden? E çünkü dünya edebiyatı derken. Beyaz tepeli. Hayır dünya edebiyat derken kastettiği şu hem doğudan hem batıdan. Evet. Esas itibarıyla da felsefe eserlerdir. Evet. Ben onlar üzerine epey çalıştım. Bin altı yüz elli falandır orada. Çevrilen eserlerin sayısı. Zannediyorum altı yüz ellisi.
İşte birinden fazla felsefedir. Cumhuriyete bak. Ve çok da güzel çevrilmiş. Evet. Çok güzel. Ama bugün gençler okusaydı anlamazlıkta yaparım. Işte sana asiklopedi. Maalesef. Evet. Onun şeyi. Ama şimdi cumhuriyetin eseri. Onu da küçümseme ha. Hayır. Neden? Çünkü o zaman o zaman yetişen işte Aydın nesil, Aydın nesli, Münevver nesli ve ondan ne ortaya çıkmıştır? Evet. Ondan mesela. Mesela ben onun
eseriyim. Açıkça söyleyim sana. Ben onun eseri. Bir daha ben yapı kredi yayınlarım var. Yapı kredi basıyor. Efendim? İşbankası. İşbankası. İşbankası. Evet. Şimdi bak ben eğer izin verirseniz eee şeyi almak istiyorum. On sekizi alalım. On sekiz arkadaşlar. Adam Smith. Adam Smith. Ne oldu? Saranın dışına çıktın. Hayret. Evet. Hayır neden? Şimdi geri döndük. İskoç aydınlanmasından bahsettik ya. Bak. Adam Smith.
Adam Smith şey olarak ekonom olarak biridir. Fakat aslında şimdi bundan sonrasını alalım bak. O milletlerin zenginliğinden önce yazdığı kitaba bak. The Theory of Moral Sentiment. Adam önce Fatih, bireyi ele alıyor. Marks gibi efendim bütün toplumu için kanunlar falan. Adam
Smith diyor ki önce bireyi tanı. Ünvanına baktım adamın ünvanına. Efendim? Ünvanına bak. Evet. Professor of Moral Philosophy. Tabii. Ahlak felsefesi. Glasgow ünivergesinde. Şimdi bunu yayınlıyor. Tabii burada şunu söylüyor Adam Smith. Hiç kimse diyor çok zorlanmadıkça. Toplum tarafından da zorlanmadıkça. Kötülük yapmak istemez diyor. Çünkü akıllı bir insan diyor. Kötülüğün sonunda kendine gelip vuracağını bilir diyor. Mesela diyor bir toprak ağası işte onlar da lordlar ve şeyler İskoçya’da. Iıı bu diyor köylüsünün midesi ne kadar büyükse bununki de o kadar büyük diyor. Daha fazla yiyemez. Şimdi bu adam mutlu olmak istiyorsa diyor. Çevresindeki köylülerini de mutlu etmek zorundadır diyor. Ki diyor onlarla ilişkiler iyi
olsun. Onlar iyi çalışsın. Dolayısıyla diyor servetini onlarla paylaşmak ister. Kendi mutluluğu için hani çok iyi kalpli olduğu için değil diyor. Kendi mutluluğu için. Ondan sonra bundan sonra. Peki üretim yetmiyor sana çok o zaman? Yet işte. Yetmesine gayret edin diyor. Hayır üretim yeter şundan. Aynı zamanda ekonomist ya. Doğal şeye bırakırsan yani insan ekonomik bir varlıkta doğal haline bırakırsan piyasa kendisi zaten o dengesini bulup zaten bu kitapta onun hakkında. Milletlerin zenginliği ortaya çıkarsın. Evet. Bu kitap onun hakkında. Burada Fatih bu adam tek tek ulusların zenginliği. Evet. Yani bu nasıl oluyor? Mesela nehirlerden başlıyor. Hani Nil Nehri üzerinde nasıl büyük imparatorluklar olur? Avrupa’daki nehirlerin etkileri fakat diyor. Şimdi
biz hep şey olarak duyarız. Eee Erdem Smith’e benim babam iki de birde söylerdi. Eee bırakınız yapsınlar bırakın geçsinler ha. Öyle değil. Erdem Smith burada diyor ki devletin de diyor yapması gereken şeyler vardır. Bunlardan bir tanesi eğitim eğitim tamamen diyor özel ele bırakılamaz. Burada bu
adamın sunduğu tamamen seküler bir devlet yapısı. Ve bu devlet yapısı bireyden başlıyor. Ve burada Erdem Smith ekonomiyi anlatırken akıllı birey çıkarlarını kollayan birey ve çıkarlarını kollamanın toplumun çıkarlarını da kollamaktan geçtiğini bilen birey. Homo ekonomik. Ve burada ve burada Erdem Smith diyor ki sanki gizli bir el diyor.
Toplumu yönetir diyor. Daha önceki yazılarında Jüpiter’in eli diyor. Zeyus’un eli. Bak çok enteresan. Hristiyan tanrısını atif yapmıyor. Hı hı. Fakat sonra ondan da vazgeçiyor. Sanki diyor bir gizli el. Burada adam şunu söylüyor. Cemiyetin yapısı diyor. Eğer rasyonel bir şekilde yönetilirse zaten kendi kendini düzeltir diyor. Şimdi Erdem
Smith’in bir de arkadaşı var. Müsaade ederseniz şey alalım. Yirmi bir numarayı alalım. James Hutton. Bu adam modern jelolojinin kurucusu. Öyle biliriz. İşte bak burada James Hutton’un yanında meşhur meşhur kimyacı sohbet ediyorlar falan. Şimdi bundan sonrasını alayım bak ne çıkıcak karşımıza. Filosofların yemeğini hatırladınız değil mi hocam? Bak Edinburgh’da aynı hava. Iı. Tiplere bak. Adam Smith, Joseph Black, James Hutton, Adam Ferguson, Robert Burns şair meşhur. Karşısındaki çocuğa bak, Walter Scott, milli şair ve yazar. Romancı. Biscuitler’in romancı. Kahramanlık. Kahramanlık romanları. Bunlar Edinburgh’da aynen Fransa’da
olduğu gibi salonlar halinde toplanıyorlar. Sohbet ediyorlar. Ve bundan sonrasını alayım. Bilginin prensipleri burada James Hutton alıyor, jelolog adam. Bildiğimizi nasıl biliriz sorusunuz? Evet. En ön solan
bir de. Abi müthiş bunu okuduğun zaman mesela human etkilerini görüyorsunuz hocam. Adam diyor ki bu diyor Tümevar’a falan olacak değil diyor. Insan diyor kendi aklını kullanır. Tabiata diyor bu soru da eski günlere kadar gitmiyor mu aslında? Bu soru da eski günlere kadar gitmiyor. Tabii tabii tabii. Persefrakçilere gidiyor. Insan diyor burada aslında bütün felsefah aydınlanma. Aynen. Bak geldik oraya. Tabii
oraya. Bütün felsefah aydınlanma. Burada diyor insan diyor tabiata çeşitli giysiler giydirir. Ama diyor bundan hepsi olmaz. E ne yapacak? O zaman diyor o giysinin orasından, burasından çertmeye başlar. Yani bir yerde popelin modelini sunuyor adam burada. Ben hayret ettiydim. Bu üç koca cilt hocam. Hı hı. Fatih hiç unutmuyorum ben Oxford’tayken Bodley’in kütüphanesinden bu kitabı istedi. Geldi. A bir
vaktin kutu içinde kitap. Karton bir kutu. Dedim açtılar. Niye dedim kutu içinde? Ya dediler cildi. Çok harap. Kapaklar kopmuş. E dedim ya kardeşim tamir ettirsenize ayıp değil mi dedim. Hı hı. Paramız yok. Oxford Üniversitesi’nin ana kütüphanesi söylüyor. Dedim kardeşim ne kadar bunu tamir ettin? Onu da sen mi yaptın?
Hocam. Büyük adamsın. Ne kadar dedim bu? E dediler bu eski kitap falan. Bu dediler bin paonda olur. Dedim hemen Oxford’un bin paonda yok mu yoksa oraya haracağın bin paondum yok. Ha bilmiyorum. Aslında tabii yani. Paraların olmadığını söylüyor. Ya da seni yolmaya çalışıyorlar. Veya beni yolmaya çalışıyorlar. Neyse. Yok. Ben ben hemen dedim ki hemen verebilir miyim bu parayı dedim. Dediler çok memnun olduk. Hemen orada çeki yazdım verdim. Bir müddet sonra baktım. Başka
kitaplar mı çıktı önce? Hayır. Bir zarf. Evet. Benim bölümdeki şeyime açtım. Işte teşekkür ediyorlar. İçinde iki etiket var. O etiket şunu söylüyor. Bu kitap boşluk tarafından tamir ettirilmiştir. Hı hı. Oraya ben adımı yazacakmışım. Hı hı. Onu kitabın içine yapıştıracaklardır. Hı hı. Onu ben aldım. Gittim Bada yanı müdürüne. Hı hı. Dedim ki ben bunu
yapmam. Hı hı. Bu ayıptır. Hı hı. Yani dedim Celal Efendi geldi de lütfedip tamir ettirdi. Bu dedim ne size yakışır. Ne hatına yakışır. Ne de bana yakışır. Siz dedim benim parayı verdiğimi de unutun dedim. Siz tamir ettirmiş olun ama kitap tamir edilmiş olsun. Bence doğru değilsin sen. Öyle mi? Yani yakışma meselesi yok burada. Bence doğru. Hocam bu arada çok önemli bir felsefeci mizası. Adını vermeyeceğim. Diyor ki hoca diyor ııı Kant’ın diyor felsefesini diyor yanlış değerlendiriyor. Din ve din ceza ve ödülle sınır koyar. Oysa akılın böyle bir sınırda ihtiyacı yoktur ahlaklı olması için. A a a aklın ahlakı sınır tanımayan bir ahlaktır diyor. Hoca diyor bunu diyor yanlış anlattı. Olur yanlış söylerdi canım. Hocanın da
yanlış olabilir mi? Bilmem. Düşürmedim üç üzerinde. Cevabı beyesi ne dersiniz? Ben eee beyefendinin söylediğinin tamamen yanlış olduğu kanaatindeyim. Çünkü akıl sınır koyar. Aklının dışına çıktığın zaman da başına neler gelir dünya tarihi gösteriyor. Dinler her zaman aklın dışına çıkmışlardır. Dinin koyduğu sınırların bazı akılcıdır.
Bazı için zırvadır. E zırva biraz önce hoca söyledi. Tam da aynı şey söylüyordu. Iyi de yani din bunu koydu diye ona peki mi dememiz lazım? Hayır tam aksini söylüyor. Ne diyor? Ben yanlış anladım o zaman. Diyor ki Ahmet Hoca kaantın özgürlüğünü tam olarak değerlendirememiş. Din, ceza ve ödülle sınır koyuyor. Evet. Oysa aklın böyle bir sınırda ihtiyacı yoktur diyor. Ha. Ama hatta hatta sana da açıkta bulunuyor. Diyor ki aslında diyor Ceyloca’nın diyor yıllarınca söylediği bir cümle vardı diyor. Hiç unutmam. Beni ceza ve cehennem beni ceza ile tehdit eden birine inanmak benim için çok kolay değil demişsin sen. Ha tabii. Yani Atatürk’ün dediği bu işte. Tehdit’e dayanan ahlak ahlak değildir. Şimdi burada ııı aklın sınırları vardır. Aklın sınırları neyle belirlenir? Aklın kendi koyduğu modellerle belirlenir. Yani aklın sınırı nedir? Şimdi biz seninle beraber gidelim Empire State Building’in en tepesine. Ben sana dedim ki Fatihciğim dışarıya doğru bir adım at. Atmazsın. Çünkü bana dersin ki yarat çekimi kanunu diye bir şey var. Oradan atladığım an bak şimdi şöyle söyleyeyim. Sen dersen atabilirim. Dedim ki Ceylin bir bildiği vardı. Beni öldürmek istemiyordur. Burada muhakkak binanın duvarına çarpıp yük gelen rüzgar veya bilmem ne hırsızlısı beni havada tutacak. Ama bak o yanlış olur. Neden? O dindar bir insanın inancına benziyor. Ben sana ama zaten dindar bir insanın inancıyla inanıyorum. Ama işte o hata. Onu yapmayacaksın. Yani burada verasitas deyi var ya o sen dekarta döndün. Çünkü dekarta ne diyor? Ben diyor çok açık ve iyi düşünebilirsem gerçeği bulurum. Çünkü diyor bana bu aklı veren tanrı beni yanıltmaz diyor. İşte bu verasitası değildir. Ondan sonra bunu malum Bacon alıyor. Tabiat bizi yanıltmaz. Tümevarım’ın temeli olarak. Halbuki tabiat da bizi yanıltıyor. O verasitası natüreeye geliyor. Bacon’ın dediği. Ikisi de yanlış. Bence ikisi de doğru. Akıl da bizi
yanıltmaz da o da bizi yanıltmaz. Yani illat çok spesifik anlamda alma aklı. Aklı yani doğru bilginin ölçütü kriteri alıklı. Içerisine her şeyi kaybettim. Yani hocam doğru bilginin doğru olduğunu nerede bilir? Akıl derken domatik bir şey konuşmuyoruz yani. Ama doğru bilginin doğru olduğunu nereden bileceğiz? Bilmiyoruz ki. Neyse geçmeyelim oralara. Yani bizim derdimiz şu. Biz aslında bilmiyoruz.
Ignorami buz. Bilmediğimiz için ne yapıyoruz? James Hutton’un ta zamanında dediği gibi biz tabiata başka şeylere elbiseler giydiriyoruz. Bu elbisenin hepsi olmuyor. Aklımız bu elbiseyi giydir diyor. Teşebbüs ediyoruz, bakıyoruz. Ondan sonra akıl diyor ki bak olmadı. Şimdi diyor. Bir de şundan göre. Orada evet. Orasını burasını düzelt diyor. E güzel. Yani giydiren de akıl. Tabii. Giydi elbisenin uymadığını gören de akıl. Ama ilk seferde. E o başka ilk sefer. Yani ben çok açık düşünürsem mutlaka doğruyu bulurum o doğru değil. Bir şey ne kadar açık düşün. Yani Descartes’ın filozofiyi bilirsiniz. Orada bir dünya modeli sunuyor Descartes, bir
kainat modeli başlanacak zırva. Ama niye mesela çok açık düşünerek Einstein buluyor bazı şeyleri? Ama bulamıyor. Bazı şeyde bulamıyor. Değil mi? Yani mesela onun fotoelektrik modeli bin dokuz yüz beşte yayınlanmıştır. Bir yıl sonra düzeltme yayınlamak mecburiyetinde kalmış Einstein. Veya sabit evren modeli. Veya sabit evren modeli veya şeye karşı. Kandumu, kandum mekaniğini beğenmiyor adam. Anlamıyor. Anlamıyor. Anlamıyor. Anlamak da istemiyor. Çünkü diyor ki onu meşhur lafı de heyecot ve öfet nişt. Tanrı zaratmaz diyor. Böyle bir inancı var Einstein. Ne yalan söyleyeyim ya ben de onun gibi düşünmek istiyorum. Çünkü ben de yani kvantum mekaniğini anlayamamış durumdayım. Fakat ben ne zaman fizikçilerle konuşsam onlar da tam anlayamadıklarını itiraf ediyorlar. Ve diyorlar bu anlayamadığımız evren gerçek. Ben de diyorum nereden biliyorsun kardeşim anlamadıysan? E çünkü diyorlar bu modele dayanarak ne deney yaparsak yapalım. Hepsi tutuyor. Hepsi tutuyor. Hepsi. Yani şu anadır yapılan hepsi tutuyor. Evet. Hepsi tutuyor. O bir gün onu da mesela Big Bang’in ilk başlangıcına geldiğin zaman Einstein’ın modeli çözülüyor. Tutmuyor. Ama kvantum devam. Tamam ediyor. Kvantum tutuyor.
Neyse dönelim biz aydınlanmaya. Tabii konuştuğunuzun hepsi aydınlanmanın ürünleri ama olsun. Evet. Ya abi aydınlanma eee hocam biraz önce söyledi ya bu on sekizinci yüzyılda hakikaten bir patlama oluyor. Ve bu patlamanın en önemli nedenlerinden bir tanesi de bir kere okuma yazma oranı ağırlıyor. Şimdi mesela İskoçya’yı ele alalım.
İskoçya’nın aydınlanmasının bu kadar kıta aydınlanmasının önünde olması, aşırılığa kaçmamasının sebebi bir adam. John Knox. Peki bütün bunlar arkasında mesela Gütenberg olabilir mi? Tabii kesin. Kesin. Kesin. Yani düşün ki Avrupa bin dört yüz elli yılında işte matbaa başlıyor çalışmaya. Avrupa’nın nüfusu altmış milyon. Hocam bin beş
yüze kadar Avrupa yirmi milyon kitap. Yani her üç kişilik ailenin evinde bir tane kitap var. Ben sana bir başka bilgi vereyim. Elli yıl içinde beş bin tane ayrı kitap basıyor. Sen miktarını söylüyorsun. Evet. Ben basılan kitapların konularını söylüyorum. Inanlım efendim da her zaman söylerim. Biz matbaayı alıyoruz. Seksen yıl içerisinde ve yetmiş il içerisinde kaç tane kitap basıldığını biliyoruz. Yılda bir kitap basıyoruz. Felaket bir de yani. Yahu sormayın. Başka bir rakam daha vereyim sana. Buyurun. Eee Orter’in kitapları veya broşürleri, polemikleri eee ne kadar Avrupa’da satılıyor veya yayılıyor biliyor musun? Yani şeyleri iki yüz bin. O zaman.
Inanılmaz rakam. Aynen öyle. Iki yüz bin, iki yüz bin. Bütün Avrupa bir okur çünkü. Yalnız Fransa değil. Orter’in kitaplarını Almanlar da okuyorlar, Ruslar da okuyorlar. Romanyalılar da okuyorlar. Bu adam İngiltere’ye gidiyor. Evet. İngilizler bir deniz subayını idare mahkum etmek istiyor. Mm-hmm. Volter diyor ki haksızsınız. Mm-hmm. Volter İngiltere’de terk edene kadar herifi asamıyorlar iyi mi?
Hı hı. İngiliz bu be. Hı hı. Volter’in korkusundan herifi asamıyorlar. Yani müthiş bir eğitim dediği gibi okuma yazma oranı, kitaplara duyulan ilgi, kitapların basılan kitapların sayısı ve hoca kitapların kitap kulüpleri, hükümdarlar, aydınlatılmış hükümdarlar. Ve yirminci yüzyılda kadar bu böyle sürüyor. Efendim. Ve o kitapların boyutlarını bilir misiniz? Evet. O kitapların çoğunun boyutları küçük oktav. Kütür diyorsun ha. Ancak tepki kitaplar var ya. Işte ondan da o. Herkes tarafından okunsun diye. Evet. Herif yanında taşısın diye. Okusun diye. Ama çok büyük kitaplarda yok mu? Var. Başka da var. Ama ekseriyeti. Öyle mi? Küçük oktav odur. Ve tepte taşınsın diye yapılmış. Yani önce akıl kendisini görüyor aydınlatılmış olarak. Sonra akıl şeyleri
aydınlatıyor hükümdarları, yetki sahiplerini. Sonra akıl şunu fark ediyor. Halkı da aydınlatmak lazım. Halkı da aydınlatılmak lazım. Ve o halk içinde işte ansiklopediyi basılıyor, işte 200 bin kitaplar basılıyor. Halk halk. Halka güven de var burada. E o halk da kendisine duyulan güveni yerine getirmiyor mu? Fransa’da ihtilali yapmıyor
mu? İngiltere’de ihtilali yapmıyor mu? İngiltere’deki ihtilali çok değişik. Hayır hayır. Ama neticede ihtilal. Ama çok zarar vermiş. Evet. Yahu o başka mesele. Fransa’daki de aslında hocam çok zarar vermiş. Hocam o da ayrı mesele. Fransa’daki tamamen raydan çıkmıştır. Yani sen yakın sonuçlarını evet. Pratik ve somuz sonuçlarını söylüyorsun. Evet. Ben uzak sonuçlarını genel ve çağları aşağı
sonuçlarını söylüyorum. Onun için dedim ben biz aydınlanman ürünüyüz. Aa doğru. Anlatamıştın mı? Tabii tabii tabii yani. Mesela. Hepimiz aydınlanmış. Onun için dedim Walter’in o bütün fikirleri işte hoşgörü, işte ilerleme, işte şey din devlet ilişkileri, ayrımı, özgürlük, bireyselik, mutluluk, mutluluk hakkı. Bakın bu fikirlerin hepsi içimize yaşıyor. Evet. Bu fikirler yaşıyor. Yani o
fikirlere karşı entelektürel olarak geliştirilen daha doğrusu aydınlamaya karşı geliştirilen eee teorilerin ister romantizm, ister Alman idealizmi, ister başka bir şeylerin bunları ortadan kaldırması söz konusu değil. Değil. Bunlar bilmem şey yani onlar toplumun topluma artık inmiş aşağıya kültüren. Romantizm, romantizm, felaketle neticelenmiş. Yani buradan şeye geçiyorum yani
ne zaman bitti, nasıl bitti, o ayrı bir mesele. Tabii yani her bir şey. Hocam ama mutluluk hakkı enteresan mesela. Ya o gayet bugün İslam’ın içindeki bazı şeyleri de anlatıyor. Hani. Ya o gayet tabii. İslam’da yozlaşma dedikleri ya da işte ha bunlar nasıl İslamcılıklardır meseleyi de anlatıyor. Onlar da aydınlanıp mutluluk hakkına sahip olduklarını görüyorlar belki. Şimdi bu Müslümanlar da tabii mutluluk hakkını istiyorlar da ama mahcup bir şekilde istiyorlar. Evet. Bilmem anlatabildim mi? Çünkü mutluluk hakkı demek. Mutluluk bu dünya ait. Sözlerden mutluluk öbür taraftaki mutluluk değil. Bu dünya ait. E bu taraftaki bu dünyada eğer mutluluk hakkı, mutluluk arayışı söz konusu ise öbür taraftan öbür laflar ne olacak hani? Bilmem anlatabildim mi? Mutluluk, dünyevi, dünyevi. Dünyevi. Hayyam ne diyor? Ha. O diyor. Dünyevi. Huriler, şaraplar, güzellikler. Onları diyor sen al. Bana diyor burayı ver.
Çünkü diyor davulun sesi uzaktan hoş gelin. Şahane bir rüba et. Devam edelim mi? O zaman şunu da yapabilirsin. Şu kaptan Kukla’yı de diyeceğin çok merak ediyorum. Ya bir dakika bir şey söyleyeyim mi sana sen söyle. Ömer Hayya Müslüman dünyası içindeki aydınlanma bir örneği. Evet. Evet. Ve ben size bir şey diyeyim mi? Bence de en parlak yıldızı. Evet evet.
Yani Müslüman aydınlanmasının o ve razı. Bu iki adam. Ibn Adı’nı unutma. Ibn Haldun’u pardon. Evet. Ibn Haldun’u dahil. Hatta İbn Rüşt belki de. Ha İbn Rüşt’ü de unutma. O zavallı çok etkisi olmuş ama. Ya İbni İbni Rüşt’ün etkisi Avrupa’ya olun. Avrupa’ya olun. Evet. Bizden ziyaret. Hayırlı onlara da okunmuş. Aynen aynen. Hayırlı okun. Onlara da okunmuş. Urfa’da onu mu konuşacağız? Hayır. Değil. Tamam. Urfa’da başka bir şey konuştum. Ama yani bir İbn Rüşt programı yapacaktık. Onu yapacaktık. Onu yapalım. Ben Fatiha’da söyledim. Ne zaman istersin? İleride bir tarihte yaparız. Nasıl senin yasakların kalktı? Evet. Yaparız. Evet. Yapalım onu. Yani bunun kadar iyi olur ha. Evet. O çift. Bu kadar gereklidir. O dople vaa hayt falan filan Paris Üniversitesi’nde. Ben sana söyledim ya gittim evine evde baktım bir rüşt çalışıyor. Hoca nereden çıktı? Vallahi seversin dedim. Anladım ki şimdi eee Hatun, Cemil Sattın nereden çıktıysa oradan çıktı. Evet. Adam oraya gidiyor. Cemil Sattın. Yani benim aklıma şey gelmez. Gidip de işte bir
geoloji kitabını Oxford’da alayım da bakayım diye gelmez. Eee bu fenomen. Genel hakikaten fenomen. Eee o yüzden fenomen değil. Ne kadar fenomen? Sağ olun. Vallahi fenomen. Sağ olun. Sağ olun. Ben sizden öğreniyorum. Estağfurullah. Ya estağfurullah değil hakikaten. Hayır. Siz beni çok dürttünüz. Ha dürttüm ben seni. O ayrı mesele. Ama fenomen. Evet. Çok çalışkan hala çalışıyor. Müthiş ya. James James hatına dönelim. Hatına mı dönelim? Evet. Ama şey ha. Kameraya gidiyorum. Evet. On üç numarayı alalım. Iıı. On üç numarayı mı? Evet on üç numarayı alıyor. Yoksa on günden başlayalım. Yok onu konuşurken. Şimdi bak. Kaptan Kuk havaydı. Etrafında burada bizi Kaptan Kuk. Önce bize Kaptan Kuk’un bir önümünü anlat. Doğru. Kaptan Kuk. Kimdir nedir? Kaptan Kuk bir İngiliz deniz subayı üç tane büyük dünya gezisi yapmıştır. Bunların birincisi bin eee
yedi yüz altmış sekizdir. Sonuncusu da işte bin yedi yüz yetmiş bir ümüne ve öldürülmüştür havayyıda. Bir yanlış anlama neticesinde öldürülmüştür. Fakat bu üç gezi esnasında mesela Antarktika’yı ilk gören adamdur. Iıı açık denizde boylam tespitini ilk yapan adamdır. Harris’ın kronometresini kullanarak. Çünkü kronometre bir
İngilizce. Evet. Değil mi? Ya müthiş yani. Iıı çok ve eee her gittiği yeri bilimsel olarak incelemiş bir adamdır. Mesela Lord Morton’un ona yazdığı bir mektup var. Diyor ki siz diyor yeni bir kıta bulursanız veya adalar diyor eğer diyor içeri girecek vaktiniz yoksa nehir ağızlarına bakın diyor. Onlar diyor içeride ne var ne yok getirirler diyor. Hı hı. Oradan anlarız diyor içeride ne var ne yok. Ve çok önemli bir bilim
adamı ve eee denizcidir. Eee kaptan Kuk için derler ki hocam sadece yelken kullanarak bir gemiyi Temmuz nehrinde rıhtıma yanaştırabilmiştir. Öyle iyi bir kaptan. Püü. Müthiş yani. Müthiş. Mesela onun adamlarından William Bly vardır. Bu Bounty’deki isyanın kahramanı. Hı hı. O adam altı bin kilometre hocam. Yirmi metre uzunluğunda bir sandal on sekiz adam. Sadece bir adam o da tesadüf su alayım derken yerliler öldürüyor. Sadece bir adam kaybederek altı bin kilometreyi geçiyor. Ellerinde harika yok hiçbir şey yok. Yani yorgunluk ve açlıktan ölecek hale geliyorlar. Eee cavaya vardıkları zaman. Fakat hocam adam her geçtiği yeri haritalayarak gidiyor. O şartlarda düşünebiliyor musunuz
harita yapmayı? İşte bu kokun yetiştirmelerinden biridir William Bly. Müthiş bir adamdır yani. Ve William Bly’in o defterleri bugün Avustralya’da saklanıyor. Çünkü ııı Güney Galilerin şeyliğini yapmış. Iıı genel valiliğini yapmış orada. Şimdi bakın burada Neyse yediği var. Devam et boş ver.
Neyse. Eee burada etrafında bir sürü adam görüyorsunuz. Yerliler. Yerliler. Hepsi aslan gibi. Bu ta on yedinci yüzyılda Rus’u da falan çok önce hocam. Şu fikri Bonsovaş. Yani efendim sen iyi varsın. Eee tabiatın içinde yaşıyorsan
medeniyetten uzaksan o zaman mutlu yaşarsın, rahat yaşarsın, uzun yaşarsın. Bak. Bunu göstermemin sebebi bu fikrin kaynağı James Cook’un kitabındaki resimler. Fakat şunu düşünmüyor bu fikirleri üretenler. Burada gördüğün adamların yaş ortalaması yirmi beş ve otuz arası. Ondan sonrası ölüyor adam zaten. Güzel. Bundan sonrasını alayım. Niye mesela Leonard Da Vinci kaç sene yaşamış? İyi de bu mu yani? Leonard Da Vinci. Ama kral bakmış ya. Fransuva bakmış herife. Şimdi bak Rus’un bu asil yabani Bonsovaş terimi hiçbir yazısında yoktur. Hı. Tamam mı? Ama bu arada sana Rus’u yanlış almışsın. Hayır, çardaşları gibi insanın aslında
temelde iyi olduğuna inanıyor Rus’o. Dolayısıyla medeniyetle tanışmamış yabaniler iyilirler diyor. Ya burada çuvallıyor Rus’o. Bunun için Volter kızıyor Rus’a ya ve diyor ki insanları mağaralara dönmeye mi teşvik ediyorsun? Kızılkımarlar diyorsun. Ya değil mi abi? Felaket yani. Ya burada Rus’onun meşhur yazısı vardır. Bilimler hakkında. Nurtuk. Evet. Bir herif bütün bilimlere karşıya. Dijon Akademisi’nin açmış olduğu. Evet o yarışmada. Evet. Bilimler ve sanatlardaki ilerleme ahlaka aykırı sonuçlar yaratmıştır. Ahlakın aleyhine yeryan etmiştir. Tamamen zırvaya saçma sapan bir şey yok. Bunu bugün savunanlar da var biliyorsun. Türkiye’de var. Yani onu savunanlara selam söyle, telefon kullanmasın, televizyon seyretmesin, otomobile binmesin, hastalandığı zaman ilaç almasın, bunları yapmasın da göreyim ben onu. E yapanlar var ya işte. Ilaç almıyorlar şu şey meselesinde. Evet. Kusura bakmayın. Şey yaptım da. Eee söyle. Tutuldu mu? Evet. Epeyleri oturuyorsunuz da ondandır hocam. Peki neyse. Evet. Anlatabiliyor muyum? Yani bu saçma sapan bir şey. Hı. Şimdi bu fikir hocam biraz önce
işte aydınlanmanın neticeleri dedi ya. Yani aydınlanmacı da söylediği her şey de doğru ve iyi değil. Hayır aydınlanmaya reaksiyon başlıyor. Işte reaksiyon. Romantikler. Romantikler başlıyor ve bu romantiklerin verdiği zarar korkunçtur. Yani bu romantiklerin içinde kimler vardır? Mark’s vardır. Hitler vardır. Mussolini vardır.
Çünkü bunların hepsi irrasyonel fikirlere dayanarak insanları daha iyiye götürmek istiyorlar. Yani bu saydığımız adamların hepsinin eserleri neticesinde insanlık büyük sıkıntılar çekmiştir. Fakat amaçları o değildi. Yani hiç kimse diyemez ki ııı Karl Marx ııı efendim Das Kapitali veya Grundsüge’yi veya Komünist Manifesto’sunu falan
insanların kötülüğü için yazmadı. Tam tersine. Daha iyi olsunlar diye yazdı ama rasyonel bir temele oturmadığı için yani bir Adam Smith’inki gibi olmadığı için iyi düşünülmediği için neticesi felaket olmuştur. Hocam ben biraz seni düzeltmek zorundayım kusura bakma. Buyurun. Tabii buyurun. Şimdi daha iyi yani şey olarak ifade edeyim. İyi tarafından alalım. Bu romantikleri ve idealistleri. Şimdi bunlar ııı soyut bir insan kavramına hareket ediyor yani. Evet. Bu evrensel. Evet. Soyut. Kavramı. Idaide romantikleri pek karıştırmamak lazım. Eee ben şimdi söyleyeyim de sen sonra onun üzerine düşün. Şimdi on dokuzuncu yüzyıl ııı on sekizinci yüzyıl tarih yüzyılı değil. Ilerleme ııı kavramı ııı şey değil. Yani tarihten alınan örneklerle vesaire desteklenen bir şey değil. Soyut olarak insan aklı. Evet. Kavramsal olarak felsefi olarak entelektel olarak işte her alanda ilerlemeye giden imser mutluk hakkı yol açabilir. Fakat şimdi on dokuzuncu da tarih çağı geliyor. Yani tarih çağı geldiği zaman ııı bir defa farklı topluluklar keşfediliyor. Evet. Ben genel romantik ve idealist diyorum şu. Özellikle bu işte Almanların büyük rolü var. Hı hı. Almalar da şunlar hatta bence bunların geri kalmış olmalarından ötürü Almanlar bu evrenselci ve soyut ııı insan anlayışına karşı ilerlemeyi soyut insan anlayışına karşı biraz bugün post modernistlerin söylediği gibi. Bak post medenistleri. Evet. Yahu toplumlar ayrıdır. Fis teyre başlayalım diyeceksiniz. Tarihleri ayrıdır. Kültürleri ayrıdır. Onlar birbiriyle değil. Ölçülemez. Öyle bir evrensel insan yoktur. Alman halkının Alman tarihi belirlemiştir. Fransız. Bunu da anlatabildim mi? Evet. Şey kırıldı. Yani bir insan ııı kavramına hareketle insan kavramına dayanarak bir ilerleme, gelişme şeyi kırıldı. Yerini aldı. E hakikatin toplumdan topluma, çağdan çağa, zamandan zamana değişti. Şimdi Mark’s aslında romantik midir çok önemli ama maçında görüşü var. Şimdi her çağın işte üretim araçlarına ııı şeyin ııı malikiyetin ve ortaya çıkan sınıflaşma tarzının sonuçları olarak deyim yerindeyse
hukuku ayrıdır, ahlakı ayrıdır, burjuvanın ahlakı ayrıdır. Bilmem anlatabildim mi? Şimdi birdenbire doğru değil mi peki bu? Efendim? Doğru değil mi bu bölgede? Şimdi doğru olabilir. Şimdi ama şimdi bir dakika hemen sen de hemen götürüyorsun. Doğru mu değil mi? Doğru mu değil mi? Bu işler o kadar basit değil. Yanar. Hatice söyleyeyim. Basit değil. Bence doğru değil. Iki bin sene düşünüyorsunuz. Bir dakika bence doğru değil. Doğru değil yani tarihi tabii ki bir takım
şeyler var. Durumlar var. Kültür var. Hiçbir itirazım yok. Efendim ııı sınıftan sınıfa, altyapıdan üst yapıya, Almanda Türkiye bir şeyler değişir. E ama gene de bir insan bütün bunların altında bir insanın bir şeyi var. Aklı var. Değişmeyen ve esas itibariyle aklı tarafından tecrübeleri, birikimi hatta ahlakı tarafından belirlenen bir gidiş var. Onu demeye çalışıyorum. Sen kestirmeden
gitmeye çalışıyorsun oradan. Evet. Neyse neticeye gelelim. Evrensel bir ahlak var mıdır? Bence vardır. Tabii vardır. Ben de aynı fikirdeyim. Ya ben de kantla aynı fikirdeyim. Ben de kantla aynı fikirdeyim. Isterse bu evrensel ahlakı insandaki vicdan fikrine insansa istersen duygu fikrine dayandır. Istiyorsan şu meşhur sana yapılmasını istemediğin bir şeyi altın kurar. Başkasına yapma fikrine dayandır. Bence
vardır. Evet. Ha. Zaman dan zamana o ahlakın görüntüler değişebilir. O aynı mı? Ama özde aynıdır diyorsun. Evet. Ahlakın özelliği. Ben buna inanırım. Ben de ona yani ben evet ben hatta ben o manada şeyim. Yani imserim. Yani bu kendine yapılmasını istemediğine başkasına yapma. Bence evet. Ahlakın en temel kuralı. Bence de öyle. En temel kuralı. Bence de öyle. O çok çok önemli bir kural. Bence de öyle. Şimdi ben mesela sadam oda sapkınlık sahipleri ne
olacak onu? Hayır. Bir dakika anlamadım. O kendisine bunun yapılmasını istiyor. Fakat. Ya bir dakika bir dakika. Tüm muamele adamları ölçü mü alacağız Allah’ını seversen? Hayır hayır hocam. Ölçü olarak alsak bile. Böyle saçma şey yok. Hayır hayır. Ölçü olarak alsak bile bakın adam başka türlü davranayım sana desen hayır diyecek. O zaman ona diyeceksin ki bak bana da başka türlü davranma. Evet. Yani
temelde gene sana yapılmasını istemediğini bana yapma. Yani orada değil. Sana nasıl? Sen sadabaşkası bir seviyorsun, güzel onu yap. Ama onun dışında bir şey sevmiyorsun. Ben de onu seviyorum. Bana sen sevdiğine empoze etmeye kalkma. Yani bundan başka bir ilke yok. Açıkça söyleyeyim sana. Ahlakın kaynağı esas olarak eğer bir evrensel ve bütün insanlar için kadın erkek çoluk büyük olmak zorunda ise senin söylediğin gibi kendine yapılmasını istemediğin bir şey. Veya kantın ifade ettiği gibi öyle davran ki davranışın evrensel bir maksim bir kural olarak herkes için korulana korunabilirsin.
Evet. Başka çaremiz yok. Şimdi sen çağdan çağ yere değişir. E siyaset de çağdan çağ yere değişir. E yok. Değiştiği bir vaka. Şimdi bakın vaka başka bir şey. Değişmiş olması doğru olduğunu göster. Hah. Hah. Aynı onu söylüyorum. Vaka başka bir şey. Dünyada çok hitler de var. O da bir vaka. Evet. Yani ne yapalım? Anlatabildim mi? Ama bu bizim için bir ölçü olamaz. Yani biz eğer tabii istiyorsan Tanrı’dan evrensel hakikatin ölçüsü var. Ama din artık benim için bir şey vaat etmediğine göre dinin kaynağını gene veya ahlakın kaynağını veya okum kaynağını ııı akılsal ııı şeyimizde, özümüzde, akıldaracağız. Tözümüzde. Şimdi hocam burada ben bir hesaplama yapacağım. Bulmak zorundayız. Senin hesaplamadan önce bir reklamansı verebilir miyim Cener Bey? Bu arada hocam biz bir iki tur atarız, bacaklarımızın uyuşukları. Evet. Tamam ben abi yürümüyorum.
Niye yürümüyorsun? Çünkü bir sigara içeceğim. Iıı. Ne de öyle bir şey yok. Söt öt. Bu güzel kız var. Yok yok yok. Reklam reklam reklam. Bu kadar çok sigara içmezdin sen. Şaka değil. Yok içmiyorum hocam zaten. Kontrolmatik teknolojinin sunduğu teke tek bilim devam edecek.
Allah’ın önemi. Evet evet. Biraz. Evet. Tekrar döndük. Bu arada hocam yürüdü. Hocam ııı. Kıran kılıyor. Hocamın bacağıma kıran. Hem belinde bir sorun var. Hem bacağına kıran kılıyor. O yüzden biraz böyle oturuyor. Sen saygısılıktan değil. Evet. Sadece yaştan ııı. Ya bir de bacaklarım kısa ne yapayım yahu? Allah Allah. Hep bana söylüyorlar saygısılık falan değil. Kız ha. Allah vermemiş. Ne yapayım? Ayrıca da saygısılık yapmakınızda var yani. Bu yaş ve bu bilgiden sonra yani. Beğenmeyen seyretmez. Değil mi ama? Böyle basit bir seçenek var yani. Iıı ya iki şeyden bahsetmedik bir türlü. Yani geldik geldik. Kuka bile geldik. Lok’a gelemedik. Şimdi hocam. Hatta Kant’a da tam gelemedik. Aslında doğru. Evet ama Kant’a epey yani önemli. Etrafında dolaştık Kant’a ama içine giremedik yani. E ama biz yani felsefe dersi yapmıyoruz burada. Doğru söylüyorsun evet. Kusura bakma. E o zaman Lok’tan
bahsetmedin mi? Eee hay bahsedelim. Çünkü çok önemli bir haydan bahsettin. Gayet de bir bahsedelim. Sen mi konuşacaksın? Ben mi konuşacağım bilmiyorum. Sen başla hocam. Hocam siz başlayın. Hı. Eee ondan sonra belki Kant’ın bahsetmediğimiz bu niçin başarısız? O da güzel. Ama ben hep aydınlanma şeyiyle. İşte ama yani Kant’a göre. Evet. Aydınlanmanın bir ürünü niye çuvallamıştır? Evet. Onun o çok önemli bence. Şimdi benim kanaatime göre hep aydınlanmanın açısından bakıyorum. Yani perspektifin problemi açısından bakıyorum. Bir defa Lok ııı aydınlanmanın İngiltere’deki ııı ilk önemli ilk önemli adamı. Ortaya koyduğum kriterler açısından da söyleyeyim sana. Bir ne dedim ben? Aydınlanma neyle başlıyor? Önce doğada, doğa biliminde başarılı olan Newton’la ve diğerleriyle başarılan doğa biliminde başarılan aklın önce bir defa kendisini ortaya çıkması var. Yani bakın akıl önce doğaya gidiyor, doğada başarılı oluyor. Sonra şöyle düşünüyorlar. Yahu bu doğada bu kadar başarılı olan akıl nedir? Bak o kitapların hepsi gördün. Hüm de öyle. İşte inquiry into human understanding. Inquiry into hep böyle başlıyor değil mi? Yani insan idrakine üzerine bir investigation, bir inquiry yani bir araştırma. Araştırma. Anlatabildim mi? Şimdi bunları başlatan mesele şey işte. Look. İngiltere geleneği, İngiltere geleneği buna çok da uygun. Yani on yedinci yüzyıl felsefesi efendim Hobbes’dir. Hı hı. Efendim.
Spinoza’dır. Böyle genel dekart gibi ve dekarttır. Yani böyle büyük sistemler inşa ederler. Doğa bilimlerine paralel sistemler inşa ederler. Yani doğa bilimlerini elde edilen başarıları işte insan zihni veya evren tasarımı içinde paralelini yaratırlar. Ama tefallok. Hani durun bakalım şu insan zihni bir konuşalım falan demeye başlar. Insan
zihni bir konuşalım demenin arkası şeyde gelir, yımda gelir, kantta gelir. Evet. Ha. Birincisi bu. Ikincisi ne dedim? Hoşgörü fikri. Hoşgörü fikriyi kurucusu gene lok. Çünkü hoşgörü üzerine mektupları var adamın. Adı da bu zaten. Ve İngilizlerin büyük kazancıdır o. Tabii. Bak hoşgörü üzerine mektupları var. Efendim ııı tabii o yani hoşgörü bir kamp gibi vesaire akılsal olarak temellendirmez. İngiliz fesafetleri gene en peristtir. Peki bir şey soracağım. Bu araya lafını unutmadan. Evet. Bugün anglosakson demokratik anlayışın oraya geleceğim. Tamam. Oraya geleceğim. Oraya geleceğim. Doğru. Hoşgörü üzerine mektubunu yazdı. Yani insanların hoşgörülü olması gerektiği dinlerle dinle Monarch’ın diniyle efendim insanların inançlarının ruhsal inançlarının birbirlerinden ayrılması gerektiği hatta işte Monarch’ın kendi dinini insanlara empoze etmemesi gerektiğini çünkü empoze edemeyeceğini. Mesela şey der ki Hops şeyin dini eee tabağının dini Monarch’ın dinidir. Leviathan. Anlatabildim mi? Devlet. Evet. Dev bir güç gibi. Yani devletin dini ve Monarch’ın şeyin dinidir. Anlatabildim mi? Öbürü gelir der ki bu proje bir işe yaramaz. Çünkü vicdan veya bilink veya ruh zorlamaya gelmez. Anlatabildim mi? Yani Monarch onun vücuduna hükmedebilir. Tabanın. Ama ruhuna hükmedemez ki. Şimdi artık daha öbür taraflara gelmiyorum. Hristiyanlıkla
ilişkilerine falan gelmiyorum. Hoş görü. Geldik şimdi şey yani yönetim üzerine iki eserine yönetim üzerine yönetim üzerine iki eserinde ne gidiyor? O zaman o zamana kadar o zamana kadar yönetici yönetiminin ve egemenliğinin meşruiyetini ne ile tesis ediyor? Tanrının Adem’e Adem’e bilmem yetkisini
devretmesiyle vesaire vesaire yani efsanelerle. O işte ki adam geliyor diyor ki bunların hepsi hava gazı. Yani lok. Bu yönetimin meşruiyetinin bir tek temeli vardır. Bugün de onu kabul ediyoruz. Rıza, rıza. Kimin rızası? Yönetilenin rızası. Yani buradan ne gelecek? Ya o demokrasi gelecek. Evet. Buradan cumhuriyet gelecek. Yönetimin rızası, yönetilenin rızası.
Yönetilenin rızasına dayanmayan uzaktan Tanrı’ya gönderilen meşruiyetini Adem’den alan her türlü teorinin hiçbir anlamı yoktur. Müthiş bir fikir bu. Işte onun için buradan şey gelecek. Fransız Amerikan İstiklal şeyi bağımlısılık savaşı bildirisi. Şimdi bak hoş görüyor. Burada hocam bir saplama yapabilirim. Ama az şey mi bak bir düşünün bunları bak. Az şey mi bunlar? Ne kadar inanılmaz şeyler söylüyor. Bak Lokla ilgili ben bu ne? Bir saplama yapmıyorum. Ya reklamda neyse. Saplaman daha vardı. Onu da unuttuk bak şimdi. Hayır onu yaparız. Iıı Amerikan şey istiklal bildirgesi yazılıyor. Thomas Jefferson yazıyor. Benjamin Franklin’a gönderiyor. Şuna bir bak diyor. Orada bir laf var. Işte insan haklarını falan anlatıyor. Evet. And these are god given diyor. Tanrı’nın verdikleri. Hı hı. Bence Tanrı tarafından verilmiş
olarak. Evet. Benjamin Franklin bir tek onu düzeltiyor. Çiziyor üstünü. Hı hı. These are self evident. Ha. Apaçık. Evet. Apaçık açık seçik. Orada bunlar dediği gibi hocanın kendinden açıktır diyor. Loktan geliyor çünkü. Ha. Onun için söyledim. Ha. Onun için şimdi bu saplamayı yaptım. Evet. Evet. Anlatabiliyor muyum? Tabii Benjamin Franklin az bir adam değil. Eee çünkü lockdown ben Cahin Fırat değil mi? EPM mesafe var da onda.
Evet. Yani. Ama Benjamin Franklin. Peki mutluluk fikri. Ki Amerika Anayasası’nda da var. Mutluluk. Herkes, herkes kendi mutluluğunu arama hakkına sahiptir. Tabii Amerikan eee arayasası bir yerde çuvallıyor. Hı. Onu da Humbold söylüyor. Yani öyle. Kölelik. Ha. Kölelik. Humbold’u çok
rahatsız ediyor. Hı hı. Yani gidiyor, bakıyor diyor ki şahane bir sistem bu diyor. Ama. Demokrasi mi? Ama. Hı hı. Bu adamlar ne olacak diyor. Hı hı. Ve eee Thomas Jefferson bunu biliyorsunuz davet ediyor işte. Beyaz Saray inşa halinde. Hı hı. Falan de Humbold’un çok hoşuna geliyor. Bataklık içinde bir şehir çıkıyor falan. Humbold bakıyor o Beyaz Saray’ın inşaasında çalışan zencilerin hepsi köle. Köle. Humbold
diyor ki şimdi bu diyor ııı işlikler beyanı namisiyle bu nasıl uyuşuyor bu diyor. Hı hı. Ama bunu Humbold çok politik bir adam. Jefferson’a bir türlü söylemiyor. Hı hı. Araları bozulmasın diye. Çünkü çok iyi araları. Hı hı. Fakat söylemiyor. Ama onun sıkıntısı elli yıl sonra çıkıyor. Hı hı. Amerikan içerisinde. Hı hı. O çözüyor mu sorunu? Hayır. Hala devam ediyor aynı şey. Hı hı. Hala da. Hoca başka bir şey söyle. Önemli olan ilkedir. Tabii. Şimdi ilke bütün insanlar doğal olarak veya doğadan vazgeçilmez, devredilmez, haklara sahiptir dediğin andan itibaren kölelik meselesi gayri meşhudur. Tabii tabii. Fiyilen Osra’da aktüel olarak tarihsel olarak kölelik devam ediyor. Devam ediyor olsa bile. Gayrimek şu anda orada dinamit var. Işte felseferinin güzelliği buradadır. Hocam orada dinamit var. Ve burada şimdi tekrar loka gelelim. Hı. İngiliz imparatorluğu. Orada şey var mı? Bütün insanlar derken kadın, erkek ayırıyor mu orada? Hayır. Ama sistemin kendisinde uygulamasında Amerika’da da ayrım yok mu? Var. Eee ne olacak? Hiçbir şey fark etmez. O oraya girer. İlkeyi koymuş oraya uğraşır sonra. Buradadır. Evrensel ve genel düşünmek
sonucu budur. Önce kabul etmesin Kur’an’ırsın. Önce kabul etmesin Kur’an’ırsın. Ama bir süre sonra işte İngiliz imparatorluğu mesela o. Bin ya bin sekiz yedir, bin ya bin sekiz sekizdir yasaklıyor. Hı hı. Köleliği. Z diyor. Ben diyor donanmaya emir veriyorum diyor. Hı hı. Köle taşıyan her gemiye el koyma hakkımız vardı. Hı hı. Ve İngiltere, İspanya’nın
Afrika’dan İspanyol kolonilerine köle taşıyan gemilerine el koyacağım. Hı hı. Çok da meşhur bir olay, amistat olayı vardır. Bilmem onu. Biliyorum ya. Filmen filmi. O. O. O. Ne kadar filmet alındı o. Yani Anthony Hopkins’ın orada John Quincy Adams’ı oynadı. Hı hı. O şahane ve o gerçek bir olay. Evet evet. Biliyorum. Yani İngiliz donanması ııı İspanyolların köleleri götürüp biriktirdikleri kaleyi topa tutmuşlar. Hı hı. Geldik mi loka? Hı hı. Siz dediniz ya bir kere fikir ortaya çıktı mı? Kavram. Evet. Kavram. İngiliz parlamentosu diyor ki bununla biz devam edemeyiz. Aynen. Amerikalılar kuduruyorlar. İngiliz diyor ki topa tutarım demin. Hı hı. Çok önemli bir şey. Işte bunun sanayi devriminden sonra söylemeleri daha da önemli.
Evet. Yani bunun şey şartları tarihsel şartları hiç bunların bir önemi yok. Yani şunu da diyebilirsin. E canım bunların ııı gerçekten uygulama imkanı bulması tarihsel olarak şu şartlardan ötürü olabilir. Biz şeyden konuşmuyoruz zaten. Iıı bu ııı işin ilkesinden konuşuyoruz. Bu işin özünden konuşuyoruz. Bu aydınlanmaya uygun mu? Evet. Rıza kavramı,
hoşgörü kavramı, efendim doğal haklar kavramı. Bak onu da hiç konuşmadık. Doğal haklar diyorlar bunlar. Şimdi sen söyleyebilirsin ki ya Ahmet ama şimdi doğal haklar diye bir şey var mı artık? Yani insanlar doğal haklar falan kabul ediyorlar mı? Önemi yok. Ama doğal haklar doğal olmamakla birlikte evet. Aynen öyle. Bak şimdi. Bir ordu diyecek. Doğal haklar doğal olmamakla birlikte doğal bir şekilde bir hukuk sisteminin temelini tepki eder. Tabii. Bir sosyal
kontrak bir sosyal kontrak. Hep bunlar log dan. Tabii. Hep bunlar log dan. Ve şimdi isterseniz Kant’a doğru gelelim. Niye gelmek istiyorum? Şimdi bütün bu fikirler ortaya çıkarken İngiltere’de size çok güzel bir şey söylediniz. İngilizler pratik adamlardır. Hı hı pragmatik. Pragmatiktir. Hı hı. Şimdi Kant iyi bir Alman olarak. Hı hı. Bakıyor diyor ki gerçeği nasıl buluruz? Geldik de kartın sorusuna. Ve diyor ki bu gerçeğin bulunduğunu biliyoruz. Bunu Newton’a dayandırıyor. Evet. Diyor ki Newton gerçeği buldu. Kesin. Fakat şunu da biliyor Kant. Ama diyor Hume’un da dediği çok mantıklı. Hı hı. Arkadaşlar on altı numaralık şey yansıya alabilir miyiz? Eğer diyor Hume’un dediği doğruysa ki mantırken hayır demek mümkün değil. E o zaman Newton’un yaptığı mümkün olmamalı diyor. Ama mümkün. Bu nasıl oluyor diyor. Bunu süreyi unuttun sen de ben söyledim. Ha. Tamam mı? Şimdi çok teşekkür ederim. Rica ederim. Hoca dikkat etsin. Ha. Tamam mı? Evrende kesin olarak doğru diyor bu Newton’un bulduğuna. Şimdi bunu peki diyor Newton nasıl buldu? Orada Kant malum
apriori. Yani bizim doğuşla birlikte getirdiğimiz bilgiler var. Örnekleri meşhurdur. Işte bir üçgenin iç açıları yüz seksen derecedir. Bunu diyor öğrenmeye lüzum yok. Bunu diyor herkes gördüğümü bilir. Yani bir üçgen aslında iki dik açının toplamadır. Üçgenin iç açılarının değeri falan.
Şimdi burada önemli olan bir şey var. Aslında Kant, Aristo’ya geri dönüyor. Hiç istemese bile. Aristo’nun Nus kavramına geri, idrak kavramına geri dönüyor. Ve insanın diyor bir idrak yetisi var. Biz diyor bir şekilde doğruyu buluyoruz.
Şimdi buradan ben Wilhelm von Humboldt’a geleceğim. Wilhelm von Humboldt’un şahane bir makalesi vardır. Prusya Bilimler Akademisi’ne bin sekiz yüz yirmi bir de takdim etmiştir bunu. Tarih yazıcının görevleri. Burada Humboldt diyor ki tarih
dediğin zaman diyor herkes zannediyor ki işte Sezar onu yaptı bu bilme bunları kesin biliyoruz. Hayır diyor. Bunlar hakkındaki bilgilerimizin hepsi büyük pörçük diyor. Biz diyor kafamızda bunları tamamlıyoruz. Ve bir hikaye uyduruyoruz. Ve bu hikaye diyor her zaman yanlışlanmaya müsait bir tarihi olayı sen kafanda kurarsın. Ya bu böyle olmuştur dersin.
Fakat bir belge çıkar. Onun öyle olmadığını gösterir. Şimdi siz Alman romantiklerini savunurken şehit ediniz işte fichteyle beraber değişik milletler, değişik kültürler falan diye aklıma Leopold von Ranke geldi. Şimdi Leopold von Ranke bugünkü tarihçileri de söylesen modern tarih yazıcılığının başlangıcı derler. Bence öyle değil. Modern
tarih yazıcılığı eee ne yazık ki onun peşinden gitmiştir. Fakat aslında gitmesi gereken adam Humboldtur. Ranke diyor ki model falan yoktur diyor. Tarihin görevi nedir? Şunu söylemektir. Vies eigentlich gewesen. Nasılsa öyle anlatmaktır. Şimdi bunu eee biliyorsunuz bizim Samsatlı Lükyanos da söylemiştir
daha ne zaman. Fakat bu mümkün değil. Şimdi Ranke aptal bir adam değil. Bunun da mümkün olmadığını biliyor. Peki ne yapacak? Ranke diyor ki ben diyor model falan yapmıyorum. Her kişiyi kendi başında ele alıyorum. Bunların ilişkilerine bakıyorum. Fakat diyor bunların hepsi diyor bir yerde tanrıda birleşiyor. Ranke çok dindar bir adam.
Tanrıyı model olarak alıyor. Tabii tanrıyı model aldığınız an sizin kurduğunuz modeli kontrol etme imkanınız kalmıyor. Ve onun için romantik Alman tarihçiliği çuvallıyor. Halbuki Humboldt’un tarihçiliği aydınlanmanın tarihçiliği. Onu takip etmiyor. Bugün dahi hocam tarihçiler farkında olsalar
olmasalar Ranke’nin peşinden gidiyorlar. Humboldt’un peşinden gitmiyorlar. Bunun sıkıntısını inanır mısın Fatih? Jeoloji çekmiştir. Yirminci yüzyılın başına geliyorsun. Yirminci yüzyılın başında Emile Augg gibi ki Alsaslıdır aslen. Hanştille Alman, Leopold Kuba, Avusturyalı bunlar çeşitli modeller
kuruyorlar. Bu modellerin hepsini var saymış o hocam. Gerekli bütün bilgilere sahibiz. Halbuki değilsin. Gerekli bütün bilgilere sahipsen kurduğun model yanlışlanamıyor. Daha doğrusu tenkit edilemiyor. Ve bu dokomatizme götürüyor. Tarih dokomatizme gittiği zaman karşımıza Marx çıkıyor, Hitler çıkıyor, bilmem ne çıkıyor. Marx’la Hitler’i birleştirmen de enteresan ha. Hayır neden? Çünkü çok basit. Hocam. Bence haklı tarafı var. Peki. Tabii neden? Çünkü Marx ne diyor? Tarihin yanılmaz kanunları vardır. Güzel. Bunu dedin mi? Zaten yapıyoruz. Bittin. Hı hı. Hitler ne diyor? Biolojinin yanılmaz kanunları vardır. Hı hı. O da yanlış. Hı hı. Şimdi neden beklediğini anladın. O biyolojinin yanılmaz
kanunları altı milyon insanın fırınlanmasına yol açtı. Hı hı. Marx efendinin o yanılmaz kanunları bir Timoşenko yarattı. On milyon insan açtıkları öndü Ukraya’nın hocam. Hı hı. Bu herifler o Stalin salağı yüzünden. Şimdi romantizm dogmaya götürüyor. Historisizm. Historisizm çok güzel. Dogmaya götürüyor. Hı hı. Halbuki aydınlanma bunun önüne geçecek kuralları çoktan koymuş. On dokuzuncu yüzyıl giderek bu kurallardan sapmış. Içinde sapmayan adamlar var. Bunların hemen hemen hepsi doğa bilimleri. Sadece geolojide bir zübüryü. Şimdi ilginç bir konuya geldin sen. Yani biraz sonunu konuşalım. Yani aydınlanmanın
etkileri, sonuçları bizim hayatımızda, toplumların hayatında, batıların hayatındaki önemli anlarda, önemli yerlerde, önemli kavramlarda gördük. Aydınlanma aydınlanma olarak bir bitişi var mı? Onu soracağım bunu böyle daha farklı bir işe sormayı planladım. Nasıl istiyorsan öyle sorarım. Bir reklam arası vereyim. Sonra aydınlanmayı konuşalım. Hem de şimdi Ceylin’in şimdi şu bahsettiği konudan yola çıkarak şurasındaki madalye var onu
soracağım. Hemen söyleyeyim mi? Söyle reklamdan sonra. Söyle hemen. Hemen söyleyeyim. Oraya bir normale takmadığın iki kere takmış. Evet. Bilim cemiyetinin özeti bu. Bunu buraya takmamın sebebi bu cemiyet Almanya’da muazzam bir imza kampanyası başlattı. Iıı Şansölye Şultz’a gönderilecek bir mektup. Mektupta şunu diyor. Lütfen Ukrayna’ya silah vermekten vazgeçin. Yani diyorlar savaş
kışkırtıcılığından vazgeçin. Elinizden geldiği kadar barış görüşmelerinin başlaması için çalışın. Bu o kadar güzel bir laf ki. Yani bu Amerika’nın savaş kışkırtıcılığına mani olun diyorlar. Ben de aynı fikirdeyim. Onun için bu bildiriye değerli imza. Sen zaten galiba bunu Fatih’e yazdın. Fatih de o mektubu yayınladı. Şu tam tam bu değil.
Ama espri aynı. Bu Almanlar oturmuşlar şahane bir mektup yazmışlar uzun bir mektup. Hı hı. Şansölye’ye hitaben. Arkasında hocam sayfa sayfa. Bana yazdığı mektubun özü şuydu. Bir tarafın haksız olduğunu düşünmek diğer tarafın haklı olduğu anlamına gelmez. Aynen öyle. Biliyorum anladım hatırladım. Aynen öyle. Aynen öyle. Yani Putin’in haksız olduğunu düşünmek Amerika’yı haklı yapmaz. Biliyor. Aklı düşünmek Putin’i haklı yapmaz. Iıı dediği bir
yani ortadan dünyayı ateşe atacak iki akılsız var. Yani siz şeyi çok iyi hatırlarsınız Küba Krizi’yi. Hatırlıyorum. Orada Bertrand Russell çok ağır bir mektup yazmış. Hatırlıyorum. Onu da hatırlıyorsun. Hatırlıyorum. Kennedy’ye ağır bir mektup yazmış. Deli graf çekmiş. Aynı durumdayız ya. Öyle. Yani lütfen aklınızı başınıza alın. Hı hı. Üzerinde oturduğunuz cephanelikler çok tehlikeli. Şu anda biliyorsun Avrupa’da pek çok ülke özellikle ııı
Ukrayna’ya yakın ülkelerde sürekli olarak nükleer tatbikat yapılıyor. Yani nüklerden korunma. Abiciğim korunamazsın. Çünkü bu mele yani Japonya’da Hiroshima’ya ve Nagasaki’ye atılan bombaların tesirleri ya inanır mısın Fatih hala sürüyor be. Korunamazsın. Yani o an için hayatta kalırsın fakat radyasyon öldürür. Ve şu anda dünyayı öldürür. Dünyayı öldürür. Hocam şu havuzları şöyle yapmışlar. Iyo topları
dağıtmışlar hastanelere ııı eczanelere ücret sorarak vatandaşlara verecek bir nükleer saldırı olursa değil. Abiciğim ne işe yaradı? Hiç. Hiç. Bir ara. Ceyhan Hocam Kant’tan da yetince bahsettik mi sizce? Iıı
hayır. Çünkü şimdi biz ııı Kant’ın Aristo’ya dönmek zorunda kaldığını söyledik ve dedik ki bu aydınlanmayı tehlikeye atmıştır. Evet. Ve romantizm buradan açılmıştır. Mesela Russell falan gibi adamlara okursan Kant’ı idealist olduğu için eleştiriyorlar. Bir yere kadar doğru fakat Kant’ın idealizmi
bir fihtenin falan idealizmi gibi değil. Kant ııı aslında diyor ki biz yani human dediğini söylemek istiyor Kant fakat human vardığı neticeyi de varmak istemiyor. Yani Russell’ın çok güzel bir lafı vardır. Diyor ki eğer human mantığını sonuna kadar götürürsen birim birim yapamayız demektir diyor. Yani tümevarım hiçbir şey dayanam, ne derler mantık idayanağı yok.
Ama kullanmak zorundayız diyor. Şimdi Kant ııı bunun hiçbir yani tümevarımın hiçbir mantık i dayanağın olmadığını fark etmiş. Çok zeki bir adam. Human koyduğu bariyeri görmüş. Derdi bu bariyeri nasıl yıkarım? Fakat bulduğu çözüm Aristo’ya dönüş. Fakat aslında Kant diyor ki biz kainatı
aklımızda yaratırız baştan. Yani biz diyor şu şuna bir şey diyoruz. Kupa diyoruz. Niye biz buna kupa diyoruz? Çünkü benzer kupalar görmüşüz. Bir kupalılık kavramı var. Ama bu ııı Platon’un idayası gibi değil tam. Fakat kökü oraya dayanıyor aslında. Üniversallere dayanıyor. Değil mi? Buna ben niye kupa diyorum? Çünkü kupa görmüş. Fakat bir vantuz aletini göstereyim sana. Bir neydi? Buraya geleceğimizi getirirdim bir tane. Amerikan vantuz aleti. Bak bu nedir diye sorayım sana. Dersin ki ya bu kokteylerde içki dağıtmak için herhalde icat edilmiş bir şeydir. Bir bardaktır. Neden? Eee çünkü aklına gelmez onun vantuz aleti olduğu. Eee hakikaten de çok şeye benziyor o. Kokteylerde kullanılan güzel
kadehlere benziyor. Şimdi orada bir yanlış modelleme var. Eee bu yanlış modellemeyi kontrol mümkün. Gider bakarsın, sorarsın derler ki kardeşim bu vantuzdur. Kusura bakma. Dolayısıyla senin dediğin yanlıştır. Kant buraya varamıyor. Kant diyor ki işte bu bir ııı kupadır. Içkidir veya bir bir kupadır. Bu bir ııı kadehtir. E dolayısıyla ben
bunu nasıl biliyorum? Çünkü apriori bilgilerim var. Eee apriori bilgin ne? Onun veya onun benzerlerinin kadeh olduğu. Ama yanlış o apriori bilgi. Peki sen doğarken tabiatın sana verdiği bilgi yanlış olabilir mi? Evet olur. Çok basit. Ben ııı bunu okuduydum birkaç kere de fakat Asım doğduğu zaman
kontrol etme imkanı buldum. Asım doğdu. Doğuştan çekiyor. Sorma Asım doğdu. Oya’ya getirdiler. Hocam sanki birisi öğretmiş gibi meme arıyor. Hıh. Ve kendi kendine ıh ıh yapıyor. Nereden biliyor bu herif bunu? Bu bir içkütüç. Ve hemen oya yani sütünü verdi. Çok daha düşük zekalı yaratıkların ya köpek yavruları aynısını yapıyor. Şimdi şunu düşün. Annesi öldü. Vahşi tabiatta cereyan ediyor bu olay. Ne olacak? Romus’la Romulus olacak. Yani ııı o olmuyor ne yazık ki değil mi? Yavru ölüyor. Yani hipotezi yanlışlanıyor. Demek ki o apriori bilgi dediğin şey de bir hipotez. Bunu ilk defa bu açıklıkla Konrad Lorenz söylemiştir. Riksait
de Spieglis diyor. Onun şahane bir kitabı vardır. Aynanın arka yüzü diye. Yani onu bütün seyircilerimize tavsiye ederim. Onu mutlaka okusunlar. Bütün seyircilere. Bütün seyircilere tavsiye ederim. Eğer çevrilmediyse de birisi çevirsin. Ayıp yani. Konrad Lorenz’in kim olduğunu bilmiyorlarsa yani ııı hayvan davranışı biliminin yaratıcılarındandır ve bu yüzden Nobel almış. Bayılıyor
senin bu imsali yani. Yani bunu herkesin okuması lazım. Çünkü Lorenz orada aslında bütün yaşamın hocam bir bilgi oluşturmak ve bilgi transfer etmekten ibaret olduğunu söylüyor. Bizim yaşam dediğimiz şey diyor. Bir bilgi oluşturma sürecidir ve bilgi transfer sürecidir. Şu an biz transfer aşamasındayız. E şimdi hayır yani biz şu anda
böyle transfer ediyoruz ama bir dişi bir erkek çiftleştiği zaman onlar da bilgi transfer ediyorlar. Çocukta çocukta bu birleştirilen bilgi tezahür ediyor bir şekilde. Değil mi? Veya tek bir hücreyi al, vitoz yapıyor, ayrılıyor. Aynı bilgi ikisinde de var. Aynı bilgi ikisinde de var. Değil mi? Ya bilgiyi çoğaltıyor bu şekilde. Dolayısıyla Kant’ın apriori
görüşü kurtarmıyor iş. Onun için işte Russell gibi adamlar dönüyorlar ama biz tümevarıma mahkûmuz diyorlar. Işte ilk defa Popper diyor ki hayır değiliz diyor. Popper diyor ki şu sıkıntıdan kurtulalım diyor ki ben aydınlanma ııı tartışmamızda herhalde orada noktalarız diye düşündüm.
Kesin bilgi arzusu var ya bu kesin bilginin elde edilebileceği düşüncesinden kurtulmamız lazım. Bizim insanlığın her şeyin teorisi fikri yanlış fikir. Her şeyin teorisi fikri yanlış olabilir. Bilmiyoruz. Ya bütün sıkıntı şu. Bilmiyoruz diyebilmemiz lazım. Değil mi? Bizim belimizi büken kesin bilgi istememiz. E kesin bilgi niye istiyoruz? Çünkü bu evrimin bize verdiği bir huy. Çünkü kesin bilgi olursa ben hayatta kalacağım. Mücadele edebileceğim. Kesin bilgim yoksa ben çuvallayabilirim. Niye hiç bilgi aramadan geçen hayatlar?
Fatih biraz aydınlanmaya dönelim mi? Ben şöyle dönelim. Hocam başka bir yere gelmek için şimdi eee Celal’i serbest bıraktığımız anda değerli hocamızı o böyle uçup gidiyor. Ama bak yok bu bu aydınlanmaya gelip bağlanıyor. Tamam şimdi ben onu bir yerden bağlayacağım sen merak etme. Bağlayabilirsem. Hocam şimdi çok konuşan şeyden bir tanesi. Eee yine konuyu biraz eee dine getireceğim. Aydınlanma ile din arasında muazzam bir çelişki var gibi geliyor. Sürekli olarak bir çelişki var. Yani inan eee dogma ile eee akıl arasındaki çelişki var. Şimdi hep bahsedirken şöyle işte. İslam başlangıçta çok iyiydi. Hakikaten baktığı zaman bir İslam’ın bir altın çağ var gerçten. Bilime önem verildiği katkı sağlandı falan filan. Başlangıç değil o. Birkaç yüzyıllık bir süreç. Başlangıç değil. Mesela orada bir İslam aydınlanmasından bahsetmek mümkün mü? Ve oradan yola çıkarak aydınlanmaların sonu nerede geliyor? Mesela bu
batıdaki aydınlanma da bir yerde. Safatmaya başlıyor. Patina çekmeye başlıyor. Ya da patina çektirilmeye başlıyor. Nerede patina? Bahsettiği romantikler, bahsettiği aynı yoldan yola çıkarak gelen eee bir takım eee diktatörler eee aydınlanmacı diye yola çıkan ama sonra aydınlanmacı olmayan diktatörler gibi. Neyse girmeyelim oralara. Peki. Peki. Eee İslam’da aydınlanma var mıdır o dönemde? Şimdi eee
İslam dünyasının başlangıçta değil. Onu söyleyelim bir defa. Ama işte üç dört yıldır sonra özellikle dokuzuncu, on ikinci yıllar arasında eee şeyden gelen esas itibariyle Yunan’dan gelen kitapların hem bilim hem felsefet kitaplarının çevrilmesi ve onların problemlerini onların tarzında işlenmesinden ötürü yani çok ayrı tecrübeden söylüyorum bir hareket var. Evet. Felsefet bilim hareketi var.
Eee şimdi bu felsefet bilim hareketine kayıp aydınlanma diye bir kitap var. Evet. Kayıp aydınlanma daha yeni yayınlandı. Evet. Orta orta orta asyada Timur aydınlanmasından bahsediyor. Hayır yani işte o şey ne ııı Doğu Doğu İslam dünyasında daha baştan itibaren bir aydınlanmanın olduğu ve bu aydınlanmanın bir süre sonra kaybedildiği. Evet kaybedildiği ha kayıp aydınlanmış. Güzel bir kitap. Müthiş bir kitaptır bir
olay. Iki eee İslam hümanizmi diye de bir kitap var. Iıı. Hatta ben çevirdim onu. Yani İslam dünyasındaki işte hümanist diyebileceğimiz çeşitli alanlarda efendim tarih alanında edebiyat alanında ııı mizah alanında da var. Yani bir aydınlamadan bahsedilebilir mi? Eee tabii ki bahsedilebilirim. Tabii canım. Neden işte o aydınlanma yani neydi bu
aydınlanmayı nasıl tanımladık? Şimdi bu aydınlanmayı ııı baktı da tanımladığımız şekilde. Toplumun bütün alanlarına, bütün kurumlarına, siyasete, efendime söyleyelim ııı yalnız siyan bir aydınlanma görmüyor muyum? Ama bilim var mı? Bilim var. Peki aydınlatılmış despotlar var mı? Var. Var var. Kapasiyon kim daha? Memur. Memur. Evet. O da var. Damlatabildim mi? Eee. Hocam bunu şu yüzden soruyorum. Yanlış anlamayın. Yani dedik ya az önce İbni Rüşt’en bahsedik mi? Batı aydınlanmasının arkasında eee önemli bir fonksiyon olan İbni Haldun’dan bahsedip İbni Rüşt’ten bahsedip. Ya İbni Rüşt o kadar ilginç ki o eee Atina ekollü diye. Şimdi gene şey. Rönesansın adamlarını gösteren tablo da. Vurunca
öldürmeyelim. Öldürmeyelim. Vurunca öldürmeyelim. Vuralım ama hafif bir darbe vuralım. Yani tutup da şeyi karşılaştırmayalım. Batı aydınlanması. Karşılaştırma. İzlam aydınlanması karşılaştırma. Ama şimdi aydınlanmanın ölçütlerini söyledim. O ölçütlerin bir kısmı var. Yani bilim hareketi var. Arkasından felsefe var. Felsefenin eee şeye eee siyaset felsefesi diye bir şey var. Eee bilim felsefesi bir ahlak felsefesi de var. Neden?
Gene yani dine dayanan bir felsefenin yanında Aristeres’ten gelen Aristeres’ten gelen akılcı akılcı bir felsefede var. Ahlak felsefesi hareketi de var. Eee siyaset felsefesi Farabi de var. Eee siyaset bilimi ve felsefesi İbn-i Haldır’da da var. Ve hatta işte bu dönem için kullanılan da tekrar ediyorum kaybolan aydınlanma diye bir
terimi de var. Var da hiçbir zaman için eee çeşit nedenlerle onu da söylemeyeyim. Her zaman konuştuğumuz şey. Yani batıdaki gibi bir topyekun. Toplum sallaşmış. Üteli kavramış. Kendi kendini beslemeyi sağlayan ve ürünleri işte tolerans fikriyle meşruti hükümet ve anayasal hükümet
fikriyle eee otonom insan fikriyle. Peki acaba hocam mesela şimdi. Sonuçlarına bir şey yok. Peki acaba o dönemde? Evet. Gütenberg o sırada ortaya çıkmış. Ve yani Gütenberg’tir de şimdi bilmem kim diye biri çıkıyor bu matbaa içerisi değişir miydi Kadir? Zannetmiyorum. Bu olay o kadar basit bir olay değil. Yani tabii ki matbaanın önemi çok önemli ama mesele o kadar basit değil. Bu mesele yani çok zor bir mesele. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. İslam dünyası
niye geri kaldı? Başlangıçta bu tür bir ııı harekete ııı neden oldu? Kilisede bin sene bastırmış. Evet. Aklı, İslam’da o kadar bastırmaya çalışıyor. Yani mesela bu daha da doğru söylüyorsun yani bu daha Saudi’ya uygun bir cevap. Yani bu nasıl? Bize İslam’ın başına gelen felaketler var yani o Türk Moğol istilası. Hocam onlar da var. Şimdi yine aynı noktaya
geleceğiz. Fakat Avrupa öyle bir yıkım görmemiş. Yani o Türk Moğol istilası korkunçtur. Yani hiçbir şey ayakta bırakmamış adamdan. Yani meşhur laftır Bağdat Dicle üç gün siyah aktı der. Moğol istilası geldiği zaman zaten tükenmiş artık şeyler. O o kaynaklar tükenmiş. Zaten bitik bir şey üstünden geçiyor. O kaynaklar tükenmiş. Gene bana burada en içsel neden yani İslam dünyasının kendi teorisinden, mantığından, özünden gelen içsel nedenler dışsal nedenlerden ekonomik, siyasi daha güçlü dürüst. Daha güçlü dürüst. Evet. Doğru ben de katılıyorum. Yani ona hiç girmek istemiyorum. Yani orada başka olaylar var. Ya ya hocam Allah aşkına HAYYAM ölüyor. Hı. Adamı gömüyorlar doğduğu yere Nişabura. Hı.
İzfahan’dan. Meşhede giden hacılar. Hı. Sırf Nişabur’a uğruyorlar adamın mezarına tükürmek için. Hı hı. E böyle bir toplumda aydınlanma pek olmaz. Yani HAYYAM gibi bir adamı kullanamayan bir toplum. Şimdi bu İbrül Rüşt ile İbrül Rüşt konuştuğumuz zaman. Evet. Bu meseleye en azından bir cephesiyle daha derinden nüfus etmemiz lazım. Doğru. Çünkü İbrül Rüşt filozof gazali kelamcı. Çatışma. Iki dünya arasındaki ilişkileri yani şu anda konuştuğumuza göre çok daha derin çok daha genç şekilde alma imkanını buluruz. İster neden derken bunu kastediyorum ben. Yani çok ilginçtir o. İbrül Rüşt’ün Avrupa’yla ilişkisi İbrül Rüşt’ün Doğu İslam’ı ile ilişkisi. Ayrı çok birbirine
ters yahu. Yahu o bile bir işaret değil mi? Evet. Bin yüz doksan altıda falan ölür sanıyorum. Emin değilim ama veya bin iki yüz altıda ölür. E şimdi adam eee on üç on ikinci yıldadır ve doğu dünyası İbrül Rüşt’ün farkında bile değildir. Evet. Anlatabildim mi ne demek istediğimi? Ama o sırada İbrül Rüşt üzerinde İbrül Rüşt’ün eserleri hemen o
tarafta çevriliyor ve kavgalar veriliyor. Ne kavga? Adamlar öldürülüyor. Ne kavgalar veriliyor? Siyasi kavgalar veriliyor. Eee kelami veya teoloji kavgalar veriliyor. Burada kavga mavgayı yok artık. Evet doğru. Daha muhal istirahsı başlamadı. Bu istirahsı yok ortalıkta. Doğru doğru. Muhal istirahsı yüz sene sonra. Ya yani onun için hiç oralara girmeyelim. Yani Paris Üniversitesi birbirine giriyor
ya. Iğmur’un üçün yüzünden. Evet evet. Peki üniversite deyince eee aydınlanma da üniversitlerin dolu nedir? Yoktur. Ha şeyde Batı’taki aydınlanma da. Batı’taki aydınlanma da. Güzel bir soru. Bence de yoktur. Niye yoktur? Çekelim üniversite teolojinin yapıldığı yer. Aynen öyle. Humboldt Üniversitesi. Sonra da öyle. Sonra da öyle. Humboldt’a kadar yani böyle bir ikilik devam ediyor. Yani adeta bizim dünyamızda efendim şeyle medreselerle Batı’dan elde gelen kurumlar gibi. Yani bu şey Newton Üniversitesi de değil. Anlatabildim mi? Kant da üniversitesi değil. Hüym de üniversitesi değil. Walter de üniversitesi de değil. Ama neler var? Iıı akademiler var. Yani ııı şeyin Burcuvaziyenin çok yeni bir terim olarak kullandım söylüyorum. On altıncı yıldızdan on yedinci yıldızdan itibaren ııı akademiler var. Bunlar kulüpler de var. Kulüpler ve akademiler. Akademiler özel özel. Evet devlet de hiçbir ilgisi yok. Evet. Işte İngiliz yani adını İngiliz Kraliçeli Akademisi diyor ama kral ona bir lütfen vermişler. Ha bakış veriyor. Şey gibi. Kendisine bir şey veriyor. Teşvik ediyor. Bu Almanların Leopoldinası gibi. Ha aynen öyle hiç alakası yok. Ismimi
kullanabilirsiniz diyor. O kadar. Yetmiş civarında akademi var. On yedi on sekizinci sıra geldiğimiz zaman Rusya’da akademi var, Avusturya’da akademi var, Fransa’da var, Almanya’da var, Rusya’da var, İngiltere’de var akademiler var. Yani bilim orada yapılıyor. Orada gelişme imkanı. Bilimler bayağı doğa bilimlerinden bahsediyorum. Tabii tabii. Bayağı doğa bilimlerinden. Peki öbür tarafı ne yapıyor? Öbür taraf
teolojiyi devam ettiriyor. Yani biraz ondan etkileniyor, biraz etkilenmiyor. Eee çünkü o geleneğin devam ediyor. Hocam burada bir saplama yapayım. Kampla ilgili. Fakültelerin çarpışması diye bir kitabı vardır. Orada diyor ki biz üniversitelere bakıyoruz diyor. Bir üst fakülteler var, bir
alt fakülteler var. Üst fakültelerde üç tane fakülte var. En tepedeki ilahiyat. Onun altındaki hukuk, onun altındaki tıp. Şimdi bunda ne öğretiyorlar? Bir, Allah’ın emirleri. Iki, Allah’ın kanunları. Üç, Allah’ın nimetleri. Bu üç fakülte. Onun altındaki ikinci fakülteler, o kadar kıymetli olmayan fakülteler ne öğretiyor?
Politika öğretiyor. Fizik öğretiyor. Bioloji öğretiyor falan. Kant diyor ki bu diyor çarpık bir sistem. Aslında diyor ikinci denilen fakülteler diyor. Birinci olmalı. Çok daha önemli bunlar. Bak Kant bin yedi yüz seksenler, doksanlardan bahsediyoruz. Yani o kadar uzun bir zaman. Evet. Hatta Türkiye’ye gelelim şimdi. Cumhuriyet dönemi hariç. Atatürk’ün yapmak istediği şey hariç. Yani dil tarzı çare fakültesi. Bilim fakültesidir. Evet. Arkeolojidir, sümerolojidir, sosyolojidir, psikolojidir vesaire vesairedir. Şimdi bütün Türkiye’deki fakülteler ilahiyat fakültelerinin benzeri bir fakülte kuruluşuna doğru götürülmeye çalışılıyor mu? Çalışılmıyor mu? Şöyle bir düşün. Geniş düşün gene. Gene geniş düşün. E canım öbürler da var. Ama öbürleri var ama Kraliçe fakülte öyle diyelim. Teoloji fakültesi. Hocam bunu Kemal Gözler Hoca çok açık biçimde yazıyor zaten bakaylarında. E tamam. Ülkeli gidiyor fıkıkçı sayısı fıkıkçı profesör sayısı. Eee. Tamam işte. Kat de kat üstüne. E tamam. E tamam. E demek ki yani bu dünyada olan, batıda olan gelişme en azından orta çağdan modernin çağ geçirirken karşımıza çıkan gelişme bizde de şu anda oluyor. Onun için anakronik ve arkayık. Ha ney bekliyoruz bizde? Bir kısmen var. Onun dışında, devletin dışında bir takım üniversiteler, enstitüler, araştırma enstitüleri, bilimsel araştırma enstitülerinin olmasını bekliyoruz. Yok değil. Çok az. Ama az. Fakat hepsi de
yozlaştı zaten. Yani bir felaket oldu. Onu da bildin mi? O da az. Yani henüz şey yok Türkiye’de. Yani o burjuvazi dediğimiz ve bu hareketlerin temelinde olması gereken kurumlar falan filan yok. Kurulan kurumlar da gene şey fakültesi devlet şeyse. Yani Tübitak’ı kuruyorsun. Tübitak’ta aynı şeyi yapmaya başlıyor. Eee zararsız şeyleri destekliyor ama. Yani zararsız şeyler eee hatta bunların
içerisinde mümkünse projeler ver de evrim teorisinin yanlış olduğunu kanıtlayacak şeyler de yapalım. Bak şunu da eee bak ama teknolojiye önem veriyoruz. Anladın mı? Aynı Osmanlı’nın. Ama teknoloji demek bilim demek değil. Eee yani. Abi bilimin olmadığı yerde teknoloji olamaz. Çok çok komisyon. Yani o da başka mesele. Bilim esas itibariyle bilimsel yöntemdir. Tabii. Bilim bilimsel zihniyettir.
Anladın mı? Hocam ben burada ilahiyat fakülteler hakkında bir şey söylemek istiyorum. Biliyorsunuz Avrupa’da on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında mesela bir Tübingen ekolü. Bir dakika bir dakika bir şey daha söyleyeceğim. Ama sana şunu söyleyin. Bin dokuz yüz ellilerde altmışlarda her zaman söylüyorum. Ilahiyat fakülteler de bilimsel fakültelerdi. Ya Şerafettin Yaltkaya gibi bir adam. O nasıl
oluyor hocam? Yani fıkıhı bilimsel olarak incelerlerdi. Tepsiri buna İslami bilimler. Ama o İslami bilimlerin incelme metotları, incelme yöntemleri, incelme şeyi Batı tarzındaydı. Onu söylemeye çalışıyorum. Ya bu Tübingen ekolü. Onu da söyleyelim. Mesela Avrupa’da İncil tenkidini adam gibi üniversite seviyesinde rasyonel temele oturtmuştur. Bir David Friedrich Strauss’un yazdığı bir İsa’nın hayatını düşünün dört baskı yapmıştır. Hı hı. Avrupa’yı birbirine kattı. Adam diyor ki bize diyor bugüne kadar işte bu Tanrı’nın emri Tanrı’nın ilhamı diye öğretilen şeyler mitolojidir. Yani teoloji de gerçekten çağdaş bilimsel metotlarla yapılmaz demem istemiyor. Dedi işte verdiği örnekler onlar. Tabii. Yani içinden veya dışından. Yani dinin tarihsel olarak Hristiyan
ya Hristiyan dini hakkındaki bütün o yapılan çalışmalar İnciler üzerinde yapılan çalışmalar ilk Hristiyan üzerinde yapılan çalışmalar. Bunlar bilimsel çalışmalar. Evet. Yani dini bir apolojitik veya savunmacı zihniyetle bak ne kadar doğru söylemiş ne kadar harika diye yapmak var. Dini insan bilimi olarak. Çünkü insan aktivitelerinden birisi. Evet. En önemli sosyal kurumlardan birisi. Yani din
sosyolojiden bahsediyorum. Din tarihinden bahsediyorum. Karşılaştırma din araştırmalarından bahsediyorum. Onu da yapmak mümkün. Tabii. Bunlar aslında cumhuriyetin o döneminde yavaş yavaş yapılmaya başlamıştı. O adamlar adamı söylemeyeyim şimdi. Bir takım adamlar da vardı. Şimdi o tekrar neye döndü? Şeye döndü. Yani eski medreseye döndü. Ama yani
işlerinde tabii özel olarak şey yapamam. Yani şu şöyledir bu böyle de demem ama havası bu. Hatta bir ara biliyorsun şeyi kaldırmaya çalıştırar. Bundan üç beş sene evvel eee felsefeyi, mersefeyi eee ilayat vakitelerinden kaldırmaya çalıştırdı. Kaldırdı galiba. Ben emin değilim. Bilmiyorum. Birkaç tane şey yaptı. Yani dost bizi alışverişte görsün diye. Eee böyle. Ama bundan da ümitsizliğe var mı? Bunların hepsi gelir ve geçer. Şeyin dediği gibi hocanın neler atlattı? İstanbul Teknik Üniversitesi. Evet. Yüz elli sene. Ha Türkiye’de neler atlatacak? Neler atlatıyor? Orada kimseye ümitsizliğe kapılmasın. Ha yalnız başımıza biz olsak derim ki o kadar hocam yani kısa vadede ve orta vadede ümitli olma. Ya dünya var dünya. Bizim dışımızda bir
dünya var. Yani biz derken kastettiğimi anlıyorsun. Eee bizim dışımızdaki bir dünya bizimle aynı yerde gitmiyor. Aynı flakanstan gitmiyor. Orada pek iyi gitmiyor sanki. Efendim? Orası da pek iyi gitmiyor sanki. Neyi kastediyorsun burada? Dünya da çok iyi gitmiyor gibi. Başka alanlarda iyi gitmiyor. Ama bu konuştuğumuz alanlarda gidiyor. Yani bu konuştuğumuz alanlarda kimse o konuları tekrar dönmeyelim. Yani kimse hadi din devleti kuralım. Hadi şeriatla idare edelim memleketimizi. Hadi eğitime ve
siyasete dingene girsin. Hadi ne olsun öyle bir şey yok yani. Bitti onlar. Onlar orada bitti. Bizde ise din merkezli projeler, dine dayalı kültürler, dine dayalı bilmem bilimler. Bunlar şeyler yok, bunlar geleceği yok. Merak etme ama. Bunların geleceği yok. İla hayatlarını da buna buna inandıklarından zannetmiyorum. Bakın açıkça söyleyin. Vallahi ilaçlarla hepimizde çok sen beraber. Eee tanıyorum yani onların zihin dünyasını tanıyorum. Yani zannetmiyorum onların. Çünkü birçoğu Avrupa’ya gidiyor, orada eğitim görüyorlar. Diyor ki sonra geliyorlar eee buranın şartlarına tabi. Peki o zaman şunu söyleyeyim. Aydınlanma aydınlanma aydınlanma bahsediyoruz. Bir süre üstünden bahsettik. Alman, Fransız, İngiliz, İskoç çevresi. Bir başka yerde aydınlanma süreci yaşamamış bu. Bu çok Avrupa’ya ait bir kavram gibi duruyor ve biz bunu konuştuk da bizi hep ya bunlar Avrupa aşığı kardeşim işte. Çin’de bir medeniyet orası da
var. Burası da var. Şimdi aydınlanma yok. Yahu. Bak gene aynı noktaya geldik. Her zaman konuştuğumuz şeylere gelelim. Yahu bu kavramlar kaynağı batı olabilir. Batlı başlamış olabilir. Aydınlanmanın sonuçlarını Türkiye Cumhuriyeti hatta tanzimat yaşamadı mı? Bunu İran’da yaşıyor. Aynı ölçüde olmadı. Eee Japonya yaşamıyor mu zannediyorsun? Hem de yaşıyor. Çin yaşanıyor mu? Ne demek seni anlatabildim mi? Çin’de demokrasi yok mu? Veya
cumhuriyeti yok mu? Çin’de din, devlet ayrımı yok mu? Japonya’da yok mu? Hukuk sistemi, medeni hukukları adamların şey mi? Şey yap mı? Yahu biraz şey yapmayalım yani. Biraz akıllı olalım. Kendimizi şey yapmayalım. Yani Avrupa’da tabii aynı ölçüde olanmak üzere Yunanistan’a da belli bir ölçüde sirayet etmiş. Yani on dokuncu yüzyılda Yunanistan’da da aydınlanma izleri var. Bizde olduğu gibi. Polonya’da da var. Romanya’da da var. Yani tek tek isim isim saymayacağım bunları. Amerika’da zaten ne kadar önemli olduğunu söyledik. Uzak Doğu’da yani bu harekete tekabül edebilecek yani onların da kendi aydınlanmaları diyebileceğimiz ve bu kendi aydınlanma içerisinde batıda ortaya çıkan kurumlara, değerlere, kavramlara, paralel kavramların inşa edildiğini seyredecek bir durum yok. Yani mesela Mao’nun kültür
devrimini bununla paralelleştirecek. Hayır hayır. Hayır hayır. O zaman her şey birbirine benzer. Yok yok. Hayır Mao’nun kültür devrimi yıkım yaratmıştır. Evet. Ben gördüm onu yani korkunç bir şey. Onu yaşayanlarla da gerek yok ayrıca buna canım. Aydınlanan batıda o ki meyci meyci imparatorunun Japonya’da yaptığı o şu demek biz çuvalladık.
Düzelmek için de Avrupa’yı örnek almak zorunda. Güzel. Almanları çağırmışlardır. Şöyle şey yapmıyor. Holandalar çağırmışlardır. Evet. Tıpkı Tıpkı Çin’de Holandalar da yanlışlardır. Japonya’nın ilk geolojisi şefi. Evet. Ne olmandır? Evet. Almandır. Evet. Ama Japonya bunu büyük ölçüde sürdürebilmiş. Mesela bakın biz sürdüremiyoruz. O çok büyük bir sıkıntı. Aynı mesele. Geri aynı şey
geleceğim. Yani o biraz belki de şeye dayanıyor. Ekonomiye dayanıyor. Ekonomiye dayanıyor ama ekonominin içinde de başka olaylar var. Japon dini başka bir din. Evet. O şintoizm. Doğru doğru. Doğru. Tabii. Yani dünyada aydınlanmayla batıdaki aydınlanmayla nasıl ki batıdaki kapitalizmle nasıl ki batıdaki merkantinizmle batıdaki hümanizm hareketiyle batıdaki reform hareketiyle karşılaştırılabilecek bir takım
şeyler yoksa o da yok. Yok. Bütün bunlar batı fikirleri. Evet. Yani bunlardan bahsetmeyin. Özgün, kültürel, Asya toplumlarının kendi bünyeye, kendi özlerinden çıkan. Bunların hepsi boş laflar, boş. Ve yani bu efendim bu Avrupa merkezindir falan diyenler de. E tabii ki. Saçma sapan bir şey yok. Geçen gün de hatırlıyorsun seninle konuşmuştuk. Geçen seferde yaptığımız. Orientalizm tenkit
lerini konuşmuştuk. Ya o bir felaket. Yani bakın rahmetli Fuat Sezgin. He. Bu oryantalizmi tenkit edenlere çok ağır laflar söylüyordu. E ben de ağır laflar söylüyorum. Yani Fuat Hoca o müzesine Şükran duyduğumuz oryantalistler diye liste astırdı. E bir şey söyleyeceğim sana. Sen sana sallayanlar var ya. Diyorlar ki hoca ona selam bile vermezdi.
Aha. Hoca’yı Türkiye’ye ilk getiren benim. Hoca. Biliyorum ben ben biliyorum ama. Hoca buradaki bazı işlerini bana takip ettirir de hatta kız kardeşinin bazı işleri olduğu zaman o telefon ederdi, Celal derdi. Sen şuna bir ilgileniver. Biz hocayla çok yakındık. Yok. Ben gayet iyi biliyorum. Yani inanmayan gelsin imzalı kitaplarına baksın benden. Ya Fuat Hoca çok zeki bir adam ya. Bunlardan hiç mukayese edilmez.
Tövbe ya. Yani Fuat Hoca. Göçen seninle yaptığınız programda da söylediğim gibi. Eğer bu oryantalistlere kaldırırsanız İslam fıkhı üzerine İslam eee mezhepler tarihi üzerine. Hatta Muhammed’in biyografileri üzerine. İslam tarihi üzerine genelde. İslam tarihi üzerine. Yani İslam tefsiri üzerine. Hiçbir şey kalmaz. Çalışma yapamazsınız. Evet. Ya mesela İslam ııı Kur’an tefsirinde İgnat Golciyar’ı kaldırır. Ne kalıyor geriye ya? Onu kaldır, şahtı kaldır, ben bunu kaldır. E ne bulacaksın? Şeyi kaldır, öbür eee Rozun talları kaldır. Yaa. Erbin Rozun kaldır kaldır. E kim koyacağız onun yerine? Öyle bir İbn-i Haldun tercümesi yok ya. Evet. Evet. Onu söylemeye çalışıyorum. Bunların hepsi boş la. Boş. Bunlar fakir tesellisi. Işte biraz aslında oraya gelecektik ama zaman kalmadı. Var var zamanımız. Hayır. Postmodernizm. Postmodernizm de bir bela var. Evet. Şimdi postmodernizm Avrupa’da modernizmin veya aydınlanmanın o yaratılmış olduğu dünya içerisinde doğal olarak bir eleştiri olarak çıkıyor. Anlatabildim mi? Yani diyor ki işte bu akla karşı duyulan güven toplumları incelediğimiz zaman böyle bir evrensel şey yok vesaire. Olur.
Bunlar da mağdurlukla incelemiyor. Yani aynı aklın ürünü. Bizde postmodernizm şu. Şu batılarda nasıl kurtulacağız? Şimdi aydınlanmanın değerlerinden nasıl kurtulacağız? Bilmem anlatabildim mi? Avrupa yani. Hatta şu vardı bir zamanlar. Bir zaman şu vardı. Ben severdim. Bundan yirmi sene evvel. Şimdi o bile yok. Hep şöyle yapılırdı. Modernizm’e atlamak için postmodernizm savunmak. Şimdi modernizm işte
biraz evvel söylediğimiz modernizm bunlar. Modernist dünyanın yaratığı kurumlar. E ne yapalım bunları eee bunları postmodernizmle bak ama bütün bu tedzeler bu tedzenin hepsine karşı postmodernist tedzeler var. Anlatabildim mi? Ne demek istediğimi? O postmodernist tedzenin yüzde doksanı zırva. Ha yüzde doksanı zırva olması başka bir şey. Eee postmodernizmi şu anda modernizm kadar veya aydınlanma kadar veya evrenselcilik kadar ilerleme kadar insan mutluluğu
doğal haklar eee efendime söyledim cumhuriyetçilik hoşgörü. Bunlar ortadan kalkmadı ki bunlar hala batıda. Bunlar hala batıda. Yani öbürü bir takım ince ayarlar deyim yerindeyse. Hocanın Kanta İlyas söylediği gibi ya o kadar da damatist olmayın. Bakın bizim yapılan çalışmalarımız bunların bu kadar büyük evrensel ııı aksiyonlar olmadığı
yönünde bize sonuçlar versin. O başka mesele. Şimdi temel değerlerin, temel kurumların bir takım orasından burasından ince ayarla eee düzeltilmesi başka bir şeydir. Ama bitti bu. Hepsini çöpe atalım. Bak bunun yerine size bir post modernist dünya kuralım. Hadi kurun. Inglitar’a, Inglitar’a postmodernist bir dünya mı? Çöve be. Amerika postmodernist bir
dünya mı? Sözünü ettiğim şeyler açsından. Karanlılık açsından. Anlatabildim mi? Bunlar bunlar zavallı fakir tesellisi bunlar. Peki başka bir şey söyleyeyim mi hocam? Böyle konuşacak aklıma geliyor. Lüter olmasaydı. Hı. Aydınlanma nasıl olurdu? Olur muydu? O kadarını bilmem. Ama Lüter’in Hristiyan kilisesinin birliğini parçalama ulusal kiliselere doğru götürme. Bir de ııı işte ııı dini esas itibariyle akılsal değildi. Sentumanı yapmaya çalıştığı akılsal değildi. Değim yerinde ise içsel, duysal bir tecrübe haline getirme ve İsa’nın İsa’nın efendim dinine geri dönme bakımından
önemli bir şey olmuş. Yani kilisenin bir yerde o kurmaya çalıştığı meşruiyetini ortadan kaldırmış. Anladın mı? Bir başka bir başka bir başka alan bir başka konu kendisine vererek Lüter’in büyüklüğü burada. Anlatabildim mi? Ve onun yaptığı neticede kiliseler hocam dediği gibi tek tek devletlerin devletin ütüvarlığına girmiş. Evet evet.
Yani eskisi gibi Ambros’un hayal ettiği ben sizin tepenizde değil mi? Tersine çevirmiş. Evrensel kilise gitmiş. Yine milli kiliseler başlamış. Ve o milli kilise de. Milli kiliseler devletlerin emrine girmiş. Bak devletle din arasındaki kilis arasındaki ilişki tamamen değişmiş. Tabii. Evrensel olan şey artık kiliseler ve onların mesajları değil akıl,
bilim, matematik, niton sistemi, kan sistemi, doğa bilimleri, insan bilimleri, aydınlanma, ansiklopedik. O yüzden Lüter etkisi ne olmuştur dedim. Sen de onu bilmem ama deyip çok güzel anlattın. Çok güzel anlattın. Eee ben öyle söylerim. Bazen senin ne ne bildiğini anlamak için senin ne bilmediğin konusu seni tuttuk demek gerekiyor. Yanımda var bak yanımda var. O çok bilmediği onun yok benim var. Ben birçok şeyi
bilmem ben. Evet. Ama bildiğim şeyi bilirim. Bildiğim şeyi bilirim. Evet. Ya Lüter olmasaydı bugünkü Avrupa olamazdı. Müthiştir yani onun papa’nın Afaroz emrini gelip kilisenin kapısına çakıp hadi oradan demesi. Ya müthiş bir şeydi. Ama imparatorun onu kollaması. O çok hani. Niye kolluyor?
Değişine geliyor. Aptal değil de ondan. Imparatorun da işine geliyor. Aptal değil de onun. Topraklarını alacak şeylerin. Papa’nın topraklarını alacak. Devlet artışı çıkıyor ortaya. Evet. Yani iradeye, toplumsa sözleşmeye, rızaya, konsensus’a, insani olan bir devlete alan açıyor adam. Anladın mı? Bunlar
ufak şeyler değil. Bunlar. Ya bakın bu gelişmeler mesela biraz önce John Knox’tan bahsettik ya. Bir John Knox olmadan İskoç aydınlanması olmazdı. John Knox kimdir? Hocam niye locks diyorsun? Nox. Nox. Hayır. Nox. Nox. Anladım. John Knox papaz. Anladım anladım. Biliyorum. Papaz. Ha. Yani bu Kırınç’e eee İngiliz. Mary of Scots’un karşısında duran adam. Hı hı. Bu diyor ki her mahalleye bir okul. Hı hı. O kadar önemli
ki bu. İskoç halkı bu adam sayesinde okur yazar oluyor. Hı hı. Ondan sonra da çorap çekiyor gibi geliyor. Hı hı. Şimdi bir izleyici sormuş hocam. Eee köye enüstleri kapatılması ve Türk aydınlanması üzerindeki iltisinde olur. Ve belki halk evleri. Efendim? Köye enüstleri ve halk evleri Türkiye aydınlanmasına önemli bir unsur olur muydu kalsaydı?
Biraz şüpheciyim ben. Biraz şüpheliyim. Değerli bir şey ama. Karşımızdaki canavar çok büyük. Yani bir köye enüstüyle bu sözünü ettiğim şey olmazdı. Efendim ben söylemiyorum. Gelişmeyi sağlayamıyorum. Her şey bir küçük küçük nüvelerden çıkmıyor. E peki. İlla istiyorsan. Yok istiyorum değil değil. Hayır ondan ondan değil. Ondan değil. Ben bir hocaya biraz katılıyorum. He yani. O da şu nedenden ötürü katılıyorum. Bu köye enstitüeliyen. Hayır karşı değil
harika bir şey. Ama bu işler köye enstitüeli falan olacak işler değil. Tamam bir dakika. Onu anlatmaya çalışıyorum. Köye yönetellerin de çok dogmatik. Ay şunu ama sonra verirsin bana bak Fatih. Atatürk ölmeseydi. On beş sene değildi. Elli sene Türkiye’yi idare etseydi. Bambaşka bir şey olmadı. Bambaşka bir şey. Edebilseydin. Edebilseydin. Vallahi. Edebilseydin. Sütçe gibi olur. Ama şunu da yok yok. O kadar değil. Vallahi olurdu kocam. E sen tamam. Ama yani böyle de olmazdık. Anlatabildim mi demeyi istedim? Ama Atatürk özel. Atatürk çok özel. Yani çok özel. Çok özel. Çok özel. Çok özel. Yani bu işleri şey yapar mıydı? Eh şimdiye göre biraz daha iyi durumda olurduk. Ya benim karar edip epey iyi durumda olurduk. Efendim? Epey iyi durumda. Işte bilmem. Yani bir kere iktisadımız epey toparlanırdı. Iıı Atatürk
İngilizler gibi pragmatik bir adam. Hı hı. Hiçbir dogmaya bağlı olmayan bir adam. Hı hı. Dolayısıyla gemiyi zamanın şartlarına göre iyi götürürdü gibi geliyor bana. Olabilir. Aklıma geldi de onun için söylüyorum. Peki kapatalım mı neresi? Kapatalım. Hadi. Sen bilirsin. Yani epey konuş. Sabah da da konuşuruz da eee yok. Bence. Ben de seyretmem bu saatte. Üç saat yordum diyeniyorum. Epey güzel
konuştuk yani bence. Tabii emniyete çok hoşuma gitti. Esas noktalarını. Yani ben aydınlanmaya ve de Türk aydınlanmasına olan ahlaki görevi yerine getirmek istiyorum. Peki biliyorsunuz bu ayın yirmi yidisinde mi? Yirmi üçünde mi? Yirmi üçünde bir programımız daha var biliyorsunuz. Beraber yapacağım. Biliyorum biliyorum. Ama o uzakta. Uzakta ııı onu olay yerinden yapacağız. Evet. Hı. Ya ufada dedin ya biraz evvel niye? Olay yeri ne? Cine et yeri mi o? Eee harana yapacağız. Ha. E güzel. Harana gidiyoruz. Evet. Oradan yapacağız inşallah. Eee hocam niye söylemiyorum? Ne var? Planların bozulması istiyorsan söyle demişler ya. Ha. Ne bilmem. Bak o kadar ne bilmem. Eee neyse. Eee. Bozulsa bozuluruz. Bozuluruz. Çok da umurunda değil. Aynen benim çok umurunda değil. Eee harana yapacağız. Haranın önündür. İlk üniversite orada mıdır? Harada mıdır? Girmeyelim o işe. O işe hiç girmeyelim. Orada gireriz zamanımız olur. O niye girmemizin? Evet. Evet. Fakat Güneydoğu, Anadolu önemli bir yer. Çok acayip bir. Medeniyeti başladı yeri mi? Hayır. Nasıl hayır? Kültürlerin gelişti. Yani büyük kültürlerin geliştiği yer medeniyeti uğramamış Güneydoğu, Anadolu’ya. Ama medeniyetten ikinizi kastettiği başka şey. Ikiniz başka şey kastliyorsunuz. Ben yerleşik düzene geçiş tarihi. O medeniyet değil babacığım. O kültür, büyük kültürler gelişiyor. Hı. O
o medeniyeti cihayet gibi kültür ayrı, medeniyeti ayrı. Evet. Yani zihnin yüksek ürünleri. Evet. Esetinin yüksek ürünleri olarak. Farklı düşünüyor. Eee hoca yüksek onlar da şeydir be. O zamanı için. O zamana göre. O zamana göre. O zamana göre. Fakat eee orada heykelcilik var. Var var. Var. Ama göbegide bir göreceksin. Fakat hocam bakın. Orada heykelcilik var. Medeniyet dediğiniz zaman. Tek dişi kalmış canavar. Eleştiri lazım. Eleştiri ve akılcılık lazım. Yani o toplum ne doğu toplumlarında var ne orta Amerika’da var. Hadi yeter kapatalım artık. Bence de kapatalım. Kapatalım. Bence de kapatalım. Evet. Ciddi tehlikeli yere gidiyor. Evet. O yine yine zapt edemeyeceğiz onu. Evet. Gülme gülme. Gülme. Dersciler ııı saati on iki yaptık ııı belki biraz daha uzarız diye düşünmüştük ama üç saat yeter size de yeter bize de yeter ııı ama hocam bir de
zaten İzmir’den getirdik onu. Sağ olsun. Sağ olsun bizi kırmadı. Iıı geldi. Gerçi çok da memnun oldum. Iki de bizden başka yerlerde de kendini gösteriyor. Bir de yarın akşada gösterecek. Kıskancım bu konularda. Tabii tabii tabii. Eee Ducane Cündoğlu’yla çok muazzam bir dostlukları var. Tabii o felsefeci o felsefeci birbirine yaklaşıyorlar. Siz gene yarın programında mısınız? Yok yok. Ama bayramda bir
programınız var galiba. Yok yok. O programa iki program olarak yaptık. Ha. Bölüp beğeniyorum. Evet. Senin yarın programın vardır Allah bilir. Benim yarın programım var evet ama başka bir eğlenceli bir program. Başka bir dizi de. Yok yok başka bir dizi. Siyaset konuşmadık yine yarın şey konuştuk. Iıı İstanbul Türkiye’nin üç önemli rehberiyle nerede gezilir, nerede eee hangi kültürel faaliyette bulundu. Hakikaten bu güzel. Hangi gören yerlerinde ne olur falan onu konuştuk. Güzel olacak o da eee yarın akşam eee çarşamba akşamıda Bloomberg’te Cem Yılmaz’la beraberiz. Eee Cem Yılmaz eee Zafer Algöz, Nil Perişan’ı kayıla beraber olacağız. Ne anlatacaksınız? Gırgır yapıyoruz. Gırgır yapıyoruz. Gırgır. Eee Cem’in filminden falan bahsettik. Eee hocam sağ olun. Siz yorulduk etkittik ama rica ederim. Siz ikinizi belirtmek çok çok. Ya hocam sağ olasın. Ben de sizi görmeyi çok istedim. Önce ben
sana pek olmaz dedim ama sonra tabii bu Celal de gelecek denince evet. E özlemiştim ama. Sağ olun hocam. Ben de sizim. Hakikaten. Vallahi ben de özledim. Oya bizi görüştürmüyor. Kıskanıyor. Vallahi çok güzel. Hastalığı bahane eti kıskınıyor. Ben oralara karışmam. Hastalığı bahane eti kıskınıyor. Bizim eee Cehal hocam da aşkımızı kıskanıyor. Vallahi billahi ya. Neyse değerli sizler eee bu ekibi sevdiyseniz eee yirmi üç akşamı yine beraberiz. Devam. Yirmi üç akşamı yine
beraberiz. Eee zaten galiba eee sezonun da herhalde son programı olacak benim açımdan. Eee çünkü sonra Haziran’da bir ay program yapmayacağım. Belki daha biraz daha uzatabilirim de Haziran’da. Peki bize gelecek mi? Asos ama. Asos ha. Haziran ayı içerisinde memlekette yokum. Hayır hayır sonra. Sonra geleceğim tabii. Ha yazın gelin yani. Geleceğim. Ama Hande’yi falan Zeynep’i alıp geliyorsun. Hep beraber. Maazüle aleyküm. Iıı yarın akşam görüşmek üzere efendim.
Herkese iyi geceler. Hoşça kalın.