Türk ekonomisinin en büyük sorunu ne? Prof. Dr. Ufuk Akçiğit yanıtladı

Türk ekonomisinin en büyük sorunu ne? Prof. Dr. Ufuk Akçiğit yanıtladı videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=cfTI-Gw1P0M. Tek bir tek… Tek bir tek… Tek bir tek… Tek bir tek… Ufuk Hocam hoş geldiniz. SAHUR programına. Valla bizi bu saate attılar. Bizde ev çekmiş yok. Bilim uğruna katlanıyoruz. Kutluyorum bu arada. Bu arada muazzam…

Türk ekonomisinin en büyük sorunu ne? Prof. Dr. Ufuk Akçiğit yanıtladı

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=cfTI-Gw1P0M.

Tek bir tek… Tek bir tek… Tek bir tek… Tek bir tek… Ufuk Hocam hoş geldiniz. SAHUR programına. Valla bizi bu saate attılar. Bizde ev çekmiş yok. Bilim uğruna katlanıyoruz. Kutluyorum bu arada.
Bu arada muazzam bir ödül aldınız. Bu ödülü bildiğim kadarı 15 kişi aldı. 15 kişinin… Onu da Nobel’de aldı sonra. Evet. Önce Kiel ödülü diye geçiyor. Nedir bu ödül? Her yıl üç alanda verilen bir ödül. Bir politika alanında veriliyor. Bir iş dünyası alanında bir de bilim alanında veriliyor. Politika alanında Litvanya eski Cumhurbaşkanı’na verildi. İş dünyası alanında
ECO’nun partnerlerinden birisine verildi ve bilim alanında da ben aldım bu sene. Ödülün bu seneki… Daran da almış o ödülü galiba. Evet, Daran Hocam’ın oğlu da aldı bu ödülü geçmişte. Çok tabii ki onure eden bir ödül. Bu seneki tema, yerelde etkin politikaların düzenlenmesi, küreselleşme ve globalizasyon konseptiyle verilmiş bir ödüldü.
O konuda da zaten biliyorsunuz geçen programda çok detaylı olarak tartışmıştık bu konuları. Yaptığım araştırmalarda hep her ülkenin farklı bir hikayesi olduğunu altını çizmeye çalıştım. Yani Amerika’dan, Fransa’dan, politika… İtalya’dan eğiz aynı şekilde her ülkenin kendisine ait röntgenin çekilmesi gerektiği konusunda zaten çok detaylı, farklı farklı ülkelerde araştırmalar yaptım bugüne kadar. Sağ olsunlar onlar da beni bu araştırmalarıma… Bir de bir ödülde sakın savancı almışsın ama o çok önemli değil bunun yanında.
Yok estağfurullah. Yani Sakıp Sabancı Ödül’ün yeri tabii ki çok ayrı. Zaten toplumumuzda Sakıp Ağa’nın yeri hep ayrı oldu. Her konuda çok bize… Yani küçüklüğümden beri hatırlarım. Ben o zamanlar çocuktum tabii ki ama başarısının arkasındaki sır nedir diye sorulduğu zaman böyle yumruğunu sıkarak çalışmak, çalışmak, çalışmak demiştir. Yani o küçükken aklımda kalmıştı. O bile önemli değil. O yeri apaydı tabii Türkiye’de.
Hadi başlayalım. Bugün bize ne anlayacaksınız? Siz de programdan önce hiç konuşamadık. Ne konuşacağız bugün? Yani farklı farklı çalışmalar yaptık yine Türkiye özelinde. Zaten biliyorsunuz takımlar halinde farklı ülkelerde farklı araştırmalarımızı simulten olarak götürüyoruz. Türkiye konusunda da yeni araştırmalarımız var ve o araştırmalardan bazı bulguları sizlerle paylaşmak istiyorum. Hadi başlayalım. Şimdi aslında yani yaptığım araştırmaların temel özünde biz ülkeleri orta ve uzun vadede nasıl büyütebiliriz? Hep onu sorgulamaya çalışıyorum biliyorsunuz. Çünkü herhalde az önce de tahmin edeceğim üzere herhalde kısa vadede Türkiye’deki sorunlar nedir, nasıl düzeltilir şeklinde tarışmalar yapılmıştır. Ama yani benim yaptığım araştırmaların özünde hep orta vadede uzun vadede nasıl büyürüzün sorularını soruyorum. Ve orada da zaten biliyoruz ki 4 sene önce bunun Nobel ödülü verildi zaten. Uzun vadede büyümenin tek açıklaması var o da teknolojik gelişme ve inovasyon. Şimdi bizim için biraz lüks bir kavram gibi geliyor bu inovasyon ama yani eninde sonunda biz gerçekten bu orta gelir tuzağından çıkmak istiyorsak ülkeyi bir şekilde inovasyon… Ama siz ortaya koymuştunuz geçen programda Türkiye’nin yüksek teknolojiler yalı üretim ve ihracatı ilerlemiyor geriliyor.
Evet ne yazık ki işte zaten sorgulamamız gereken soru da işte bu durumdan nasıl çıkabiliriz? Hadi grafiklerle gidelim mi? Tabii ki kesinlikle. Şimdi yani büyük resimden başlamak gerekirse Türkiye isterseniz kişi başına gelir açısından ne durumdayız? Bir oradan başlayalım. Geçen seferde yaptığımız gibi büyük resimden küçüğe doğru inelim. G20’den çıktık şu anda. G23. yani en büyük 17. ekonomiydik. Şu anda 23. vesaire yerledik onu biliyorsunuz.
Yani işte yani buradaki asıl mesele yani bu 5 sene içerisinde ne olur, 10 sene içerisinde ne olurdan ziyade gerçekten Türkiye’nin yani… Geçen hafta Dünya Bankası’naydım bu arada. Dünya Bankası’yla da çok yakından ilişkilerimiz var. Yani Dünya Bankası’ndaki o üst düzey yönetimle de konuşurken hep söylediğimiz aynı yere varıyoruz. Yani bu orta gelir tuzağından ya da gelişmekte olan ülkelerin aslında yapması gereken yatırımlar hep sabır gerektiren uzun vadeli yatırımlar.
Ama onları işte hiçbir zaman sabır gösteremediğimiz için hep böyle kısa vadeli tartışmaların içerisinde… 20 yıllık bir ikiler bunun için en uygun zamanda ama… Yani işte görüyorsunuz 90’larda da yine çocukluk günlerime dönersem yani 90’larda da işte doları markı tartışıyorduk. İşte bugün geldik yine… Mark kalmadı euro var….doları ve euroyu tartışıyoruz. Çünkü yani bu bu şekilde gidecek. Eğer biz gereken yerlere uzun vadeli bu yatırımları yapmazsak…
Ve yani umarım bu anlatacağım şeylerde biraz ışık tutar bunlara. Hadi başlayalım. Bu problemlerin öncelikle masaya bir koymamız gerekiyor. İsterseniz birinci grafikte başlayalım. Birinci grafikte… Geldi. OECD ülkeler arasındaki kişi başına geliri gösteriyoruz.
İşte zaten bütün OECD ülkeleri sıralanmış durumda. Ne yazık ki Türkiye OECD ülkeleri arasında kişi başına düşen gelir açısından çok iyi durumda değiliz. Yani tabii ki buradaki amaç… Şirin gerisindeyiz. Yani bizim aslında burada ortaya koymamız gereken tabii ki şimdi bizi izleyen kişilere anlatabilmek için buradaki amacımız Türkiye’yi bu basamaklardan nasıl daha yukarıya çıkarabiliriz. Yani ortalardan ziyade daha da üstte nasıl çıkartabiliriz. Bunun da dediğim gibi uzun vadede açıklamasının tek tem… Orta dediğiniz Kanada. Evet. Yani sonuçta eğer doğru politikalar izlenirse yani şunu da ortaya koymamız gerekiyor. Peki Türkiye’nin daha yukarı çıkma potansiyeli var mı? Potansiyel tabii ki var. Potansiyel tabii ki var ama işte sabır gösterilip doğru politikalar uygulanır mı onu sormamız gerekiyor. Şimdi bu gördüğümüz zengin ülkeler yani Kalübeladan beri zengin değillerdi.
Sonuçta bu zengin ülkelerin temel özelliği son 200 senedir ya da son 100 senedir sistematik olarak bu teknolojik gelişmeyi sağlayabilirler. İrlanda son 100 senedir değil çok daha yakın zamanda İrlanda. Tabii ki yani sonuç olarak bu işte bir noktadan bazen böyle çok sprint atarak hızlı büyüyen ülkeler… İrlanda sprint’ler mesela. Güney Kore mesela. Bunun hep tartışıldığı bir örnektir ama yani biz bu sistematik olarak gelişmiş ülkelere baktığımız zaman yani bugünden yarın olmuyor böyle şeyler.
Mesela Güney Kore bile bütün başı yazı rağmen ortanın üstüne çıkamamış. Şimdi isterseniz Türkiye’ye yavaş yavaş daha mikro seviyeye inmeye başlamak, mikro verilerden ne öğreniyoruz? Şimdi dediğim gibi bizim yapmamız gereken aslında verimliği arttırmak. Peki verimli konusunda Türkiye’de ne durumdayız? Bir onu sorgulayalım.
Şimdi Türkiye’de tabii verimlik hesaplamasında işte burada dolarla mı deflate etmek gerekir yoksa işte bu tartışmalar her zaman dönüyor ama yani bu ikisi de aslında Türkiye’deki verimliğin hesaplanmasını gösteriyor. Ama burada işte exchange rate’i yani döviz kurunu hesaba katıp katmamanıza göre resim hep aynı çıkıyor aslında. Bizim verimliğimizdeki artışta 2013’den sonra bir kırılma yaşıyoruz.
Şimdi bir sonraki grafiğe geçersek sizinle daha önceki programlarda tartışmıştık bunu. Şimdi bir ülkenin verimliğini anlayabilmek için dinamizmini anlayabilmek için iş dünyasındaki dinamizmi anlayabilmek için iki şeye bakmanız gerekir. En azından iki şeye. Bir, piyasa içerisindeki mevcut firmalar arasındaki verimlilik nasıl artıyor? İkincisi de piyasaya yeni giren girişimcilerin yeni giren firmaların verimliği piyasadaki verimliği nasıl arttırıyor?
Sizinle bir önceki programda piyasadaki firmaların arasındaki verimliği tartışmıştık. Türkiye’deki rekabet ortamını tartışmıştık ve ortaya çıkan sonuç bizim için 2012’den sonra 2013’den itibaren Türkiye’deki rekabet ortamında bir zayıflama gözlemlemiştik. Ve bunun çok fazla 10 tane göstergesini ortaya koymuştuk. Bunu da zaten bir uluslararası akademik bir dergide yayınladık bunları. Hangi göstergeye bakarsanız, bakın örneğin işsizlik oranı, ortalama, istihdam yaratma oranı, piyasa yoğunluğu yani piyasadaki en büyük firmaların pazar payı vesaire, hangi cinsten bu piyasadaki dinamizm göstergesine bakarsak 2013’den sonra kırılma yaşanıyor. Bunu bir ortaya koymuştuk. 2013’den sonra Türkiye çok işe geçiyor yani. Evet. Şimdi en azından rekabet açısından ciddi bir zayıflama görüyoruz. Şimdi sorulması gereken soru her zaman budur zaten.
Biz bir ekonomide eğer teknolojik atılım ya da verimlik artışı yaratacaksak oyuncularına bakmamız gerekir. Sonuçta gökten düşmeyecek bu verimlik. Yani teknolojiler gökten düşmeyecek. Ya piyasadaki şu anda mevcut firmalar kendi aralarında onu ortaya çıkaracaklar ya da yeni girişimciler onu getirecekler. Bu arada bu iki farklı modeldir. Yani bir tanesi Alman modeli. Alman modeli nedir? Piyasadaki mevcut, yaşlı ama hala dinamik kalabilen firmalar arasında rekabeti canlı tutabilmek Alman modeli.
Boştu, Merses’te, BMW, Vosfagende falan filan. Kesinlikle, Adidas, Puma’sı. Yani bunlar yılların firması. Dünden bugüne gelmediler ama ilk girişimcileri ilk bu hani işte Unicorn’ları falan Almanya’da duymazsınız. İlk teknolojiler Almanya’dan çıkmaz ama en sağlamları Almanya’da üretiliyor. Almanya ve Japonya orada birbirine benzerler. Evet işte orada bir Alman modeli diye bir şey var. Çünkü piyasadaki firmaların arasındaki rekabete sıkı tutabiliyor.
Ya da işte Amerika modeliyle daha böyle işte popülerleşen bu girişimciler yeni start-uplar üzerinden venture capitalında finansladığı bu yeni girişimciler üzerinden bir büyüme yaratabilmek. Şimdi tabii burada bir iki farklı model var. Dolayısıyla ekonomik büyümeyi siz ya piyasadaki firmalar üzerinden ya da yeni girişimciler üretinin üzerinden yaratabilirsiniz. Şimdi biz bir sonraki grafiğe geçersek orada enteresan bir şeyden bahsetmek istiyoruz. Bir Türkiye için hangisi bunlardan daha uygun görülüyor model olarak? Bunu tabii ki tartışmamız gerekecek. Ama geçen yaz Haziran ayında Fransa’da bir konferans düzenlemiştim. London School of Economics’ten John Van Ryn’le birlikte bir konferans düzenledik. Hatta konferansın kapanış konuşmasını da Macron yaptı. Dört günlük bir konferansı ve konferansın tek bir konusu vardı. Orada Yaratıcı Yıkım. Yaratıcı Yıkım’ın ekonomideki rolü. Yani 11 tane Nobel’li geldi konuşma yaptı, 100’den fazla konuşmacı hep Yaratıcı Yıkım üzerinden konuştuk. Şimdi Yaratıcı Yıkım’ın arkasındaki fikir nedir?
Creative Destruction. Exactly. Creative Destruction. Kesinlikle tam o şekilde. Yani piyasada artık hantallaşmış ya da verimsizleşmiş firmaların yeni girişimciler tarafından alaşağı edilip daha verimlerin piyasaya girip verimsizlerin elenmesi. Yani kötü meyvelerin elenmesi. Yani bu… Kasarlayışma hükümetinin kesilmesi gibi. Aynen öyle. Aynen. Şimdi dolayısıyla burada sorgulamamız gereken sorulardan bir tanesi. Eğer Türkiye’nin durumunu anlamak istiyorsak bir mevcut firmalar arasında bir dinamizin kaybolduğunu zaten bir ortaya koyduk az önceki grafikten. Şimdi girişimcilere, yeni girişimcilere bakalım. Bunu daha önce konuşmamıştık. İlk defa konuşacağız bugün. Şimdi bu grafiğe baktığımız zaman 3 tane farklı firma grubu var. Yerleşik firmalar, kapanan yani çıkan firmalar ve yeni kurulan yeni giren firmalar.
Ve bu 3 grubun da farklı farklı grubun verimliklerini hesaplıyoruz. Bu arada Sabancı Üniversitesi’ne Emre Akgündüz, Sina Ateş Amerikan Merkez Bankası’ndan Seyit Celal Sun, Sıla Erikçi ve Hamza Kayrici ile yaptığımız, yakın zamanda yayınlayacağımız bir Türkiye verimlik raporu üzerinde çalışıyoruz şu anda. Onu yayınlamak üzere oradan bir grafik paylaşıyorum burada.
Burada ne gözlemliyoruz? Normalde yaratıcı yıkım çalışıyor olsa yeni girenlerin verimliliği en azından şu mavi çizginin üzerinde olması gerekiyor. Yani hatta gönül istiyor ki normal mevcut firmaların da üzerinde olabilirsin ama diyebilirsiniz ki yeni kurulan bir firma biraz da piyasayı öğrenecek, learning by doing dediğimiz yapa yapa öğrenecek vesaire. Bu TWF dediğiniz ne? Toplam faktör verimliliği yani verimlik göstergesi. Eski oturmuş firmaları daha verimli Türkiye’de. Eski oturmuş firmalar daha verimli ama bence daha… O yüzden koç grubunun liderliği değişmiyor, o yüzden hala eski pek çok firma piyasadaki öncü rollerini ve güçlü rollerini koruyorlar. Evet. Ama burada işte asıl… Özür dilerim lafınızı kesin. Mesela burada bu yeni inovasyonla giren teknoloji bazı firmalar mesele, trend, yol, getir, götür falan gibi şeyler de bunun içinde var mı yoksa onlar hariç mi? Şimdi onlar aslında apayrı bir tartışma konusu. Normalde bunlar hepsinin ortalamasını gösteriyoruz burada ama dijital sektörlerde isterseniz yani konu açılırsa onu daha da detaylı, o konuda da bazı çalışmalarımız var.
Dijital sektörler konusunda çok daha dikkatli olmanız gerekiyor. Yani biz hani şey diyoruz ya işte firmalar dinamik olacak, yeni teknolojiler getirecek, kurumlar da dinamik olacak. Yani buna mesela işte eğitim kurumları da, hukuk kurumları da ama rekabet kurumları da aynı şekilde. Yani ben IMF’nin araştırma departmanıyla bir rapor hazırlamıştım iki sene önce. Orada da yaptığımız çıkarım listelerinden bütün dünyadaki ülkelerin verimliğinin resmini çektik ve orada yaptığımız politik önerileri vardı. IMF’nin araştırma departmanıyla o yayınladığımız raporda ve söylediğimiz şeylerden bir tanesi ülkelerin acilen rekabet kurumlarına yatırım yapması gerekiyor. Alt yapı yatırım yapması gerekiyor. Rekabeti ortadan kaldırmayacak bir şekilde.
Çünkü ama şu açıdan, çünkü rekabetin düzeni o kadar değişmeye başladı ki artık veri sizin üretim teknolojiniz. Ve dijital sektörlerde artık istihdam büyümüyor, satışlar patlıyor. Siz normalde rekabeti nasıl inceliyorsunuz? İstihdamı artıyor mu artmıyor mu? Piyasadaki işçilerin yüzde kaçı bu firmada? Yani market gücüne bakarken eskiden istihdamın oranına bakardınız. Artık bu dijital piyasalarda, dijital firmalarda istihdam diye bir şey yok.
Ciro var, istihdam yok. Ciro var. Dolayısıyla mesela örneğin baktığınız zaman, cirolarda patlama var, istihdam da yok. Siz istihdama bakarsanız biliyorsunuz ki orada sıkıntı yok gibi görünüyor ama yani cirolara baktığınız zaman çok daha farklı değişimler. Dolayısıyla orası da çok bilmediğimiz bir alan aslında. Dolayısıyla işte firmaların verilerinin didik didik incelenip, kendimizi sıcak tutmamız gerekiyor ki. Yarın çok geç olabilir bazı şeyleri. Yani piyasalar ne kadar sıkışıyor? Firmalarla konuşuyorsunuz. En büyük söylediklerinden bir tanesi, isim vermeyeceğim tabii ki ama en büyük söylediklerinden bir tanesi diyorum ki yani altyapıya, yani özellikle yazılım altyapısına ihtiyacınız var. Verinizi, müşterilerinizin verilerini işlemenize ihtiyacınız var bir an önce. Bunu söylüyorsunuz. Onlar da evet biz de biliyoruz ama yazılımcı bulamıyoruz diyorlar. Ya da elimizdeki yazılımcıları dışarıdan gelen firmalar dört beş katı maaş da alıyor diyor ve kalamıyoruz. Dolayısıyla şimdi ama buradan çıkan iki sonuç var Fatih Bey. Bir tanesi rekabet politikalarında dikkat etmemiz gerekiyor. Yani transferler, işçi transferlerine dikkat etmemiz gerekiyor. Bu bize bir sinyal olabilir. Bilgi transferi. Bilgi transferi tabii ki kesinlikle yüzde yüz. İkincisi de dikkat etmemiz gereken eğitim kurumlarımızın dinamik kalması gerekiyor. Şimdi yazılımcı ihtiyaç var. Eğitim üretilmesi. İsterseniz bir tane grafik göstereceğim. O bilgisayar mühendisliğiyle ilgili bir grafimiz vardı. Onu göstereceğim size. Yani mesela şu anda yeterince insan yetiştiremiyoruz Türkiye’de. Şimdi. Yani ıvır zıvırın kontesini arttıracaksan oraya. Evet. Nereye girse öğretim üyesi ithal edin, oraya arttırın.
Laf lafı açıyor. O yüzden şimdi bence. Ben de programın kötü tarafı o işte. Hayır işte aynen öyle yani yerindeyken konuşalım. İsterseniz 16. grafiğe bir atlayabilir miyiz? 16. grafiğe. Şimdi bu dijital ekonominin yükselmesi aslında bir fırsat yaratıyor. Özellikle gelişmekte olan ülkeler için çok iyi bir fırsat yaratıyor. Çünkü yeni bir oyuncu olabilirsiniz siz bu ortamda. Yani eski teknolojilerle Almanya’yla işte Japon’la rekabet etmek belki zordu. Ama dijital bir anda kartları yeniden dağıtıyor.
Ve ayak uyduramayan firmalarda koca dev firmalar kapanmak zorunda kalıyorlar. Şimdi böyle bir ortamda eğer masada yerinizi almak istiyorsanız işçiye yetiştireceksiniz bu ortama. Şimdi Amerika’dan bir örnek vermek istiyorum. Şimdi bu şöyle enteresan bir çalışma yaptık. Amerika’daki araştırma ekibimizle birlikte. Amerika’da mezun olan öğrencilerin tezilerinin konularına baktık. Şimdi burada enteresan bir şey var bu grafiğe baktığınız zaman. Karanlık ve bilgisayar çok yukarıda enteresan.
Bilgisayar 70’lerde çok arkadayken bilgisayarı görüyorsunuz. Bilgisayar şu anda en çok tez yazılan ikinci alan haline gelmiş Amerika’da. Şimdi bu yani Amerika’da… Amerikan firmaların yani bu durumda olmasını herhalde çok şaşırmamamız gerekiyor. Bu kadar fazla insan yetişirken. Bir sonraki grafiğe geçebilir miyiz? Bundan bir sonraki. Türkiye’de aynı resme bakalım. Şimdi Türkiye’de 2010’dan sonra yüksek lisans ve doktor ve tezleri hangi alanlarda yazılıyor diye bakarsak işletme birincisi. Hocam ben buna yıllarca uğraştım. Kardeşim hepiniz işletme okuyorsunuz sonunda birbirinizi şaşıracaksınız diye. Şimdi dolayısıyla burada işte görüyorsunuz ziraat, tarih, psikoloji, ekonomi, din diye gidiyor. Bilgisayar mühendisliği çok gerilerdi. Yani dolayısıyla bunları da tartışmamız gerekiyor. Amerika’da bir numaralan biyoloji, bizde sonuncu. Yani bir büyüme hikayesi yazacaksak, bir büyüme hikayesi yazacaksak yani eğitim kurumlarından bağımsız bir sanayi politikası olamaz. Çünkü firmalara siz sübvensyon verirseniz, işte diyeceksiniz ki Arge sübvensyonu veriyorsunuz ve diyorsunuz ki daha fazla Arge yap. Hocam bir de tarih çok önemli çünkü herkes dizi yazıyor televizyonlara. Para orada.
Şimdi yani siz firmalara eğer Arge teşvihi verirseniz ve inovasyon yapmalarını beklerseniz, az önce de söyledik yani gökten düşmeyecek bunlar. Sonuçta birileri oturacak. Ama Türkiye’de inovasyona ayrılan para, daha doğrusu Arge’ye ayrılan parayla çıktısı kötü değilsin söylemiştiniz. Evet, evet bunu görüşmüştüm. Normal çıktısında sıkıntı var. Evet çıktısında sıkıntı var. Çıktısında sıkıntı var yani girdikten sonra çünkü mesele aslında şurada yatıyor. Yani bu kadar çok ekstrem bir örneğe gidelim. Bir ülkede hiç mühendis olmasın. Siz mühendis olmayan bir ülkede firmalara ne kadar teşvik verirseniz verin bir şey çıkmaz. Yani ben piyano çalmayı bilmiyorsam bana istediğiniz kadar yani deli gibi para vereceğim sabahlarında bir kadar çalmak. En güzel piyano yazsak. Çalamam. Evet olmaz. Olmaz. Yani bunun bir eğitim kısmı var, bunun bir yetişme kısmı var. Dolayısıyla beşeri sermaye ve eğitimi birlikte tartışmamız gerekiyor ve hep bunu söylemeye çalışıyorum. Geçen programda da söylemiştim yine altını çizmek istiyorum. Yani bence gelişmekte olan ülkelerin en çok atladıkları hep çok fazla firmalara odaklanıyoruz. Ama firmaların birilerinin işi alması gerekiyor, birilerinin çalıştırması gerekiyor. Dolayısıyla bu işte biz kimleri yetiştiriyoruz toplumda? Yetiştirdiğimiz çocukları acaba doğru mesleklere getirebiliyor muyuz? Yani o skill mismatch dediğimiz yani eşleşme yetenekle iş yetilerinin eşleşmesini doğru yapıyor muyuz? Yapmıyor muyuz? Bunları çalışıp yapmadığımız yerde tıkanan sistemin tıkanan yerinde orada bir pansuman uygulamamız gerekiyor. Bunlar da çok yapılabilecek şeyler zaten dışarıda diğer ülkelerde verilerle sistematik olarak çalıştığımız konular bunlar. Yani bizde de veriler var sonuçta. Hocam ben sizin insicimi bozdum, siz tek ayısınız. Tekrar dövünelim. Yok böyle daha belki de verimli oluyor. Şimdi beşinci grafiğe dönersek. Beşinci grafiğe dönersek. Şimdi beşinci grafikte az önce hatırlarsanız şey göstermiştik işte giren firmalarla çıkan firmaların verimliliğini kıyasladığımız zaman girenler çıkanlardan daha verimsiz. Daha verimsiz. Onlara batmasak açılamaz yani görünüyor. Şimdi bir de zaman içerisinde ne oluyor diye bakalım. Şöyle bir şey yaptık diyelim ki işte 2011 yılında giren firmalara bakalım dedik. Acaba zaman içerisinde piyasadaki firmalara yaklaşabiliyorlar mı?
Bu piyasadaki zaten mevcut firmaların verimliği bu da giren firmaların 2011’de giren firmalar. Şimdi farklı farklı gruplara böldük. 2-4 yıl hayatta kalan, 5-7 yıl hayatta kalan, 8 yıl hayatta kalan diye böldüğümüz zaman görüyorsunuz ki hayatta kalan firmaların verimliği de yakın sayamıyor. Yani 2011 yılında giriş yapan firmalar piyasadaki firmalara yakın sayamıyor.
Dolayısıyla benim daha önceden de söylediğim gibi yani yaptığımız araştırmalardan hep ortaya çıkan konu aslında bu girişimciliğe belki de biraz fazla kafa takıyoruz. Yani bu işte yeni mikro firmalar, yeni girişimci oluşturma vs. Ben gelişmekte olan ülkelerin girişimci eksikliği yaşadığını düşünmüyorum Fatih Bey. Ben bunu tekrar edeceğim ama yani Dünya Bankası’nda orada da anlatmaya çalıştım geçen hafta. Söylemeye çalıştım Hindistan’a da bakarsanız, Meksika’ya da bakarsanız. Yani zebille şey var, girişimci var. Çünkü insanların problemi şu. Eğer büyümesi gereken firmalar büyüse, iş yaratsa, iyi maaşlar ödeyebilse zaten o kişiler de gidip yani seyyar satıcılık yapmayacak zaten gidip orada çalışacak. Ama asıl işte istihdam yaratabilecek firmalar büyüyemediği için bu sefer onlarda aç kalmayacağı için… Yani yeni girişimlerin büyüme oranı düşüktü. Yani işte evet çok küçük, çok fazla zaten mikro ölçekte kalıyorlar ve büyüyemiyorlar o yüzden de bir dolu küçük mikro ölçekte kalmış. Herimlik sorunu yaşayan küçük firmalar oluyor. Kesinlikle yani yapılması gereken işte bu ulusal şampiyonlar yaratabilmek. Peki mesela bu Almanya’da falan nasıl orada da böyle? Yani Almanya’da tabi ki firma büyüklükleri çok çok yüksek. OECD’nin diğer ülkelerinde nasıl bu durum?
Şimdi örneğin Almanya’ya baktığınız zaman Almanya’da yeni girişimci oranı Amerika’nın %50’sinden düşük. %50’sinden düşük yani Almanya o şekilde büyüyen bir ekonomik değil. Amerika’da ise işte yeni girişimci oluyor ama yeni girişimciler o kadar up or out dediğimiz ya yukarı gideceksin ya da silineceksin. Dayanmıyorsun yani. Çok fazla rekabetçi bir ortamdan geçtikleri için firmaların büyümesine bakarsanız hayatta kalanların büyümesi çok daha hızlı oluyor. Yani ikiye ayrılır. Tabii ki tabii ki onlar çok çok daha yukarı doğru gidiyorlar. Şimdi ben hani az önce siz de referans vermiştiniz Türkiye’de ya da gelişmekte olan ülkelerde genelde şöyle bir problem var. Kaynak problemi değil aslında. Ya tabii ki kaynak da limitli ama kaynakların kullanımında sorun olduğunu düşünüyorum genel olarak. Dolayısıyla bizim eldeki limitli kaynakları nasıl daha etkin kullanabiliriz bir an önce bunu çalışmamız gerekiyor.
Bir tanesi sadece sırf izleyenlerin hafızasını tazelemek için 6. grafiğe bakabilirsek 6. grafikte bunu daha önceden konuştuğumuz bir hikaye de bu Türkiye’deki RG’ye kamu destek oranı OECD’nin çok üzerindeydi. Ama firmalardaki RG’nin gayrisafi milli haslığı oranı olarak OECD’nin çok arkasındaydık.
Aynı şekilde kamu’nun yüksek öğrenime harcadığı para olarak gayet yukardayız ama üniversitelerimizin verimliği yine çok arkalarda. Yani olay kaynak ayrım… Çünkü üniversite üniversite gibi değil yüksek liseye bakıyoruz ondan. Şimdi işte bunu incelememiz gerekiyor yani verdiğimiz ayırdığımız kaynaklardan ne kadar geri dönüşüm alabiliyoruz. Ama bunlar da böyle şey değil yani bir küreye bakılacak bir şey değil verilere baktığımız zaman zaten bunu sistematik olarak çalıştığımız şeyler bunlar. İsterseniz burada… Üniversitelerimiz de verimli değil bu onu gösteriyor. Evet. 8. grafiğe geçebilirsiniz. Burada yeni yaptığımız bir çalışmadan size bahsetmek istiyorum. Şimdi diyorum ya aslında yapılması gereken şeylerden bir tanesi işte Türkiye’de verilen desteklerin ne kadar işe yarıyorlar bakacağız. İşe yaramayanları da kapatacağız ve oradan çıkan kaynakları daha etkin kullanmaya çalışacağız. Ama nasıl kullanabiliriz soru bu. Şimdi şöyle bir çalışma yaptık. Sırf örneklemi olsun diye söylüyorum bunu.
Kamu Garanti Fonu destekleri çok fazla tartışılan bir konu. Biliyorsunuz 2017’de Türkiye’de çok ciddi bir KGF desteği yapılmıştı. Şimdi onun çok detaylı bir çalışmasını yapmıştık. Yunal Seven, İbrahim Yarbe ve Fatih Yılmaz ile birlikte. Ve bu grafikte Türkiye’deki kredilerin büyüme oranlarını gösteriyorum size. Kredilerin büyüme oranları. TRY demek Türk Lirası cinsinden FX demek yabancı para cinsinden. Gördüğünüz gibi 2016’da çok ciddi bir daralma vardı. Kredi daralması vardı ve o yüzden de piyasaya müdahale edebilmek için Kamu Garanti Fonu üzerinden bir destek verilmeye çalışıldı ekonomiye ve ciddi bir destek de olundu. Bir sonraki slayda geçersek şimdi burada sorulması gereken soru şu. Bu KGF destekleri işe nasıl yaramış ya da nasıl daha etkin kullanılabilir?
Aslında bütün bu sadece bu arada KGF bir örnek olsun diye burada anlatıyorum. Yani bunun her program için uygulanabilecek bir şey bu. Şimdi şöyle bir şey yapıyoruz. KGF desteği alan firmalarla KGF desteği verilmesinden önce ona çok benzeyen bir ikiz firma buluyoruz. O da şu kırmızı çizgi. Dolayısıyla bir kontrol grubumuz var bu kırmızı çizgi kontrol grubumuz. Bizde mavi çizgimiz var. Şimdi şurada destek aldıktan sonra mesela toplam varlıklarına ne olmuş ya da toplam satışlarına ne olmuş diye baktığımız zaman KGF kullananlar almayanlara göre daha iyi durumdalar 2017’den sonra. Şimdi sorulması gereken soru şu. Biz bu pozitif, aslında pozitif olması bizi çok şaşırtmaması gerekiyor. Çünkü siz bir gruba destek veriyorsunuz. Ayakta kalmalarını beklersiniz tabii ki. Ama soru şu. Biz bunu nasıl daha etkin hale getirebiliriz?
Yani sorulması gereken her zaman soru bu işte bu yüzden verilerin incelenmesi çok çok önemli. Çünkü siz sadece KGF desteği alan firmalara bakarsanız pozitif etki yaratmış dersiniz ve arkanızı dönüp gidersiniz. Ama asıl yapılması gereken daha etkin. Şimdi bir sonraki grafiğe geçelim. Şöyle bir şey yaptık. Yine örnek olsun diye söylüyorum. Türkiye’deki firmaları dört gruba böldük. Büyük ölçekli, mikro ölçekli, küçük ölçekli, orta ölçekli. Dört gruptalar.
Ve her grup için alan, desteği alanlar ne kadar istihdam cevabı vermişler ya da ne kadar satış cevabı vermişler onları hesapladık. Buna esneklik hesaplaması denir iktisatta. Şimdi baktığımız zaman gözlemlediğimiz en küçük cevabı, aldıkları kaynağı en küçük cevabı büyük firmalar vermiş. Enteresan bir şekilde ikinci en düşük cevabı veren mikro firmalar. Sonra küçük, en çok pozitif cevabı veren orta ölçekli firmalar. Yani dönüp dolaşıp aslında yani Türkiye’deki firmaların verisine bakarsanız dönüp dolaşıp hep aynı hikaye geliyoruz. Orta ölçekli firmaların kaynağı ihtiyacı var. Ayakta tutulmaya ihtiyacı var. Şimdi ortada böyle bir hikaye varken Fatih Bey, burada çok basit bir hesaplama yapabiliriz aslında. Biz şuradan kaynakları alıp buraya atlarsak… Çok daha avantajmış olur. Bir sonraki grafiğe geçebilir miyiz? Öyle bir beyin jimnastiği yapmak istiyorum şimdi. Örneğin KGF’den aldıkları payı büyük firmalardan yüzde bir azaltsak ve bunu orta ölçekli firmalara aktarsak, istihdam açısından ne kadar bir değişiklik olacak diye bakarsınız. Muazzam bir değişiklik oluyor. Yani burada 5 bin kişilik bir… İki katından fazla. 5 bin kişilik bir istihdam farkı yaratabiliyorsunuz. Bu kadar basit bir müdahaleyle. Ama işte bu işin arkasındaki sır ne? Bu işin arkasındaki sır toplanılan verilerin işlenip hesaplanması. Yani bunu çok standart bir şekilde artık bir reflekslerimizin… Yani büyüklerden yüzde bir alıp küçük, orta boylara verince istihdamma katkısı iki misli oluyor. Evet. Yani buradan işte 4 bin 600 kişi eksilecek büyüklerden. Orta ölçekler 9 bin 900 kişi artıyor. Dolayısıyla net aynı kaynak bu arada. Aynı miktarda kaynaktan konuşuyoruz.
Yaklaşık 5 bin kişilik ekstra istihdam yaratabiliyorsunuz. Böyle bir pansumanla. Bunu tabii ki farklı farklı oranlarda yapılabilir. Dolayısıyla benim az önce söylediğim gibi düşünmemiz gereken… Ölçek bazında yapılabilir bu. Bölgesel bazda da yapılabilir. Siz Marmara’ya verirseniz, Ege’ye verirseniz ya da… İç Anadolu’ya verirseniz nereden cevap alabiliyorsunuz? Sektörel bazda yapabilirsiniz bunu. Farklı farklı sektörlerde yapıldığı zaman nereden daha fazla cevap alabiliyorsunuz? Dolayısıyla bu şekilde işte buna etki analizi diyoruz tabii ki.
Etki analizleriyle bu vergi veren insanların paralarından… Yani nasıl daha iyi geri dönüşüm alabiliriz bunu hesaplamamız gerekiyor. Şimdi benzer bir çalışmayı da bir sonraki slayda geçersek… Benzer bir çalışmayı da yakın zamanda CosGap destekleri üzerinde yaptık. Ve şöyle çok basit bir kıyaslama yapmak istiyorum size. Girişimci destekleri var. Yeni girişimciler için yapılan destekler var. Ve nitelikli eleman istihdam desteği. Şimdi hatırlarsanız bir programda Danimarka’yı tartışmıştık sizinle. Danimarka’da yapılan şeylerden bir tanesi Beşeril Sermayen’in çok altını çizmişlerdi. Ve yaptıkları iki şey vardı. Bir üniversitelerini fonlamak. Daha sonra da firmalara gidip üniversite mezunların işi alması için maaşın belli bir miktarını karşılamak. Yani hem arz yaratıyorsunuz hem talep yaratıyorsunuz. Dolayısıyla insanlar ortada kalmıyorlar ve firmalarında işi görülüyor. Şimdi benzer bir şeyi aslında Türkiye’de de görüyoruz bu yaptığımız egzersizde. Biz girişimci destekleriyle nitelikli eleman istihdam desteklerini kıyasladığımız zaman görüyoruz ki istihdam açısından da, dış ticaret, ihracat açısından da girişimci destekleri Türkiye’de çok fazla işe yaramıyor. Hatta bu arada ben yani istatistiksel olarak tabi konuşmak gerekirse bunların etrafında bir hata oranları da normalde koyuyoruz.
Yani sıfırdan farklı olmadığını yani bir pozitif etkisi istatistiksel olarak olmadığını gözlemliyoruz. Ama şeye bakarsanız nitelikli eleman istihdam desteğine bakarsanız yani orada bir kalp çarpıcısı var. Yani burada bir ümit var gördüğünüz gibi. Dolayısıyla aslında işte farklı farklı programlar içinde işe yaran analizini yapıp onları ortaya çıkarmak. Hocam bunu tam anlamadım. Bu ne diyor?
Yani girişimcileri desteklersek istihdam biraz… Biraz şey yapıyor. Yani aslında istihdali olarak artmıyor. Ama biz nitelikli eleman istihdam desteği uygularsak… İstihdam da artıyor. Sıfırlar da artıyor. İracat da artıyor. Maddi duran farkların artmasına ne demek o? Yani burada işte asetlerinin artmasından bahsediyor. Şimdi buradaki işte söylemek istediğim şey beşeri sermaye takılını geliyor.
Yani firmaların da o nitelikli insanları işe almayı teşvik edilmesi çok ciddi bir geri dönüşüm sağlıyor. Dolayısıyla işte bu şey konularında yani beşeri sermayenin sürekli altını çizmek istemiştim. Şimdi isterseniz bu beşeri sermayeden konuşurken bir sonraki analizlerimizde de şeye dönelim.
Bu hatırlarsanız yani Türkiye’de işte üniversitelerimizde madem işte bu insanlar yetişecekler, firmaların işe alacağı insanlar yetişecekler, üniversitelerimizin durumu ne? Bir onun resmini de çekmiştik. Bu neden önemli? Şu açıdan önemli Fatih Bey. Şimdi siz kaliteli bir büyüme yaratmak istiyorsanız, zayıf üniversiteleriniz olursa kaliteli… Hocam ben otururken otur diyorum ya. Ben de bayağı kalpitsizim oturacağım. Yok, yok estağfurullah.
Şimdi eğer üniversiteleriniz güçlü değilse kaliteli büyüme yaratamazsınız. Yani buna baktığınız zaman zaten verilerde bu iyi büyüme yaşayan ülkelerin en büyük özelliklerinden bir tanesi de güçlü üniversitelerin olması. Şimdi sorgulamamız gereken şeylerden bir tanesi bu kadar beşeri sermayeden falan konuşuyoruz. Ama bir taraftan da üniversitelerimizin durumunu da sorgulamamız gerekiyor.
Neden bu önemli? İki sebepten ötürü önemli. Bir tanesi tabii ki, yani en azından iki sebepten ötürü önemli. Bir, verimlik açısından. Bir, tabii ki inovasyonlar. Çok daha üniversite firma işbirliği olursa çok daha yüksek değerli oluyor. Amerika’da yaptığımız bir araştırmada şunu gözlemledik. Eğer bir patent üniversiteden çıkan bu basic research araştırmalarına ne kadar yakınsa, yani bir akademik makaleye atıf yapıyorsa bir patent… ortalama değeri beş milyon dolar daha yüksek. Bu korkunç bir rakam aslında düşünürseniz. Bu size diyor ki, patentler, yani firmaların yaptığı inovasyonlar ne kadar üniversiteyle dirsek temasındaysa, o kadar daha değer yaratabiliyorsunuz. Türkiye’ye de bunu sormamız gerekiyor. Yani biz ne kadar üniversitelerle firmalar arasındaki işbirliklerini ne kadar teşvik ediyoruz, ne kadar ortaya çıkıyoruz?
Bu ortaladaki üniversite bu teşvikler demek, bu işbirliklerinden milyarlarca dolar para alıyor. Türkiye’de böyle bir şey yok. Evet, evet. Yani işte burada aslında şeyi de sorgulamamız gerekiyor. Yani üniversitelerin bağımsız karar alabilmesi Amerika’da onlara çok fazla imkan sağlıyor. Yani ben geçen hafta yine seyahatimden bahsediyorum ama yani Dünya Bankası’na gittim ama gitmeden önce New York’a gittim.
Çünkü üniversiteye bağış yapabilecek birisiyle bir görüşme yaptım yani orada. Ve yani biz üniversite olarak aktif bir şekilde üniversiteye kaynak yaratmaya çalışıyoruz. Bu sadece yani iktisat alanında değil, diğer alanlarda da bu şekilde gelişiyor ve sadece şeyler değil yani üst düzey yöneticiler değil üniversitelerdeki. Akademisyenler de işte fellik fellik dışarıdan kaynak getirmeye çalışıyorlar. Yani bu kadar bağımsız bir şekilde hareket edebilen kurumlar halinde çalışıyoruz.
Yani bize merkezi bir yerden şöyle yapılacak böyle yapılacak denmiyor. Şimdi bu aslında bence önemli bir gözlem. Şimdi Türkiye’deki üniversiteleri bakarsak ne yazık ki yani son yıllarda ciddi bir kan kaybı var. Onunla ilgili bir grafik göstermek istiyorum size. 14. grafiğe bakarsak burada Türkiye’deki üniversitelerin verimliğini zaman içerisinde nasıl değiştiğini gözlemliyoruz. Normalde 2006 senesine kadar artış gözlemlenen bir üniversitelerde en azından şimdi bu artış yeterli bir artış mı onu da sorgulamamız gerekiyor bu arada.
Çünkü verimlik artışı diğer ülkelerde de yaşanıyor aynı zamanda. Ama burada dikkat çeken şey 2006’dan sonra bir anda verimlik artışı tamamen duruyor. Yani bir sonraki grafiğe geçersek o yani yüksek öğretim politikaları açısından bence bir açıklama getiriyor. Her bir kutucuk Türkiye’de açılan bir üniversiteye gösteriyor. Şimdi bakarsanız en çok üniversite ne zaman açılmış diye şu anda mevcut olan üniversitelerin
%50’den fazlası tam işte 2006’dan sonra açılmış üniversiteler. Şimdi işte aynen o şekilde bu arada bir politika olabilir. Yani bunun bir açıklaması olabilir bir politika olabilir. Şimdi denilebilir ki işte ekonomik açıdan belki böyle bir şey yapıldı denilebilir. Ama bir taraftan da şeyi de sorgulamamız gerekiyor. Mevcut üniversitelerin verimliliği nasıl değişmiş?
Çünkü her zaman bir ödünleşme var. Yani trade off dediğimiz İngilizce’de ödünleşme yani siz bir yere bir yatırım yapıyorsanız bir yerden de gelmek zorunda. Gelmek zorunda. Çünkü kaynaklar sonsuz değil. Dolayısıyla bunları da masanın üzerine koymamız gerekiyor. Yani her yaptığımız analizde, her yaptığımız politika düzenlemesinde artıların da masanın üzerine koymamız gerekiyor. Eksilerin de. Dolayısıyla gözlemlediğimiz Türkiye’deki mevcut üniversitelerin özellikle devlet üniversitelerinde ciddi bir zayıflama gözlemliyoruz 2006’dan sonra.
O yüzden de dediğim gibi yani beşerî sermaye bu işin bir önemli tarafı ama güçlü üniversiteler de bunun çok çok önemli bir tarafı. Peki… Başka bir konumuz daha var Fatih Bey isterseniz. Olam ben size bu arada bir güzel müjde vereyim size. Müjde derken şu dala geçerek söylüyorum.
Son zamanlarda bilmiyor musunuz dikkat ediyor musunuz? Ben çok üniversite öğretim üyeleriyle, genç öğretim üyeleriyle konuşuyorum. Son zamanlarda şöyle bir şey çıkmaya başladı. Özellikle Avrupa Üniversitesi’de. İlana çıkıyorlar. Şu şu şu alanlarda araştırmacı alınacaktır. Araştırmacı aranıyor diye. Yandan ot düşüyorlar. Türkiye’ye kapalıdır. Türkiye’den araştırmacı kabul etmemeye başladılar.
Bu son bir buçuk, iki yılın gelişmesi. Yani işte uluslararası işte aslında tam da bizi bir sonraki konuya getiren bir hikaye bu aslında Fatih Bey. Yani Türkiye’deki üniversitelerin, araştırmacıların mevcut durumunu sorgulamamız gerekiyor. O zaman 20’ye mi bakacağız?
20’ye bakacağız ama burada bir 18.slide bir getirebiliriz. 18’e bakalım. Beyin göçü mü, beyin gücü mü? Burada bir giriş yapmak istiyorum. Bu beni çok heyecanlandıran, çok yakın zamanda tamamlamış olduğumuz, uzun zamandır üzerinde çalıştığımız bir proje.
Şimdi eğer Türkiye’deki üniversiteler yeterince güçlü bir durumda değilse ya da dünyada çok daha farklı bazı alanlarda geride kalıyorsak, bazı alanlarda dünyada başka ülkelerde çok daha fazla yetişmiş insanımız varsa onlardan faydalanmak da bizim için önemli bir politika. Biz sizden faydamız mesela böyle. Niye bunu daha sistematik halde yapmayalım? Yani bana başbakan ol. Artık başbakanı kalmadı söyleyeyim. O sizin kararınız ama Fatih Bey. Hep beraber bu işi toparlayalım. Siz sanayi bakanlığı teklif etse yapar mısınız Türkiye’de? Elimizden gelen bir şeyler yapıyoruz yani sonuçta burada. Önemli olan burada Türkiye’ye faydalı olabilecek şeyler sunmaya çalışıyoruz Fatih Bey.
Yani yıllardır biliyorsunuz beni tanıyorsunuz yani 5 senedir artık verileri didik didik inceleyerek nerelerde sıkıntılar var, nerelere müdahale edilmesi gerekiyor. Şahane röntgenlere çekip koyuyorsunuz ama tabii oraya röntgenlere bakacak hekim var mı Türkiye’de? Yani bir taraftan da şunu düşünüyorum. Bir yerde denize iyilik yap, denize at. Evet yani onun karşılığında bir beklentimiz tabii ki yok. Yani önemli olan doğru konuların tartışılması yani kısır tartışmalarda sıkışılmaması gerektiğini düşünüyorum.
Önemli olan verimli Türkiye’ye gerçekten fayda sağlayacak Türkiye’nin asıl problemlerini tartışmak istiyorum Fatih Bey. Yani yıllardır diyorum ya böyle kısır problemlere sıkışıyoruz ve Türkiye’nin gerçekten ihtiyacı olan şeye bir şekilde evrilemiyoruz. Yani başka ülkelere baktığımız zaman yaptıkları en iyi şeylerden bir tanesi de uluslararası ağlardan faydalanmak. Yani bu adım JAPAN’lı bir dükkanlar açısındandı bu şekilde. Yani dışardan teknoloji getirmek. Güney Kore’ye bakarsanız büyüme hikayesinin arkasında ilk yaptığı dışardan teknoloji lisanslama var. Japonya Güney Kore’nin atılımı için çok çok önemli bir ülkeydi. Güney Kore bir gün aşırı inovatif bir ülke olmadı. En önce dışardan beslendi. Çin’e bakıyorsunuz o kadar dışarıda yetiştirdiği insanlar var.
bir yerlere geldiler ve daha fazla taşan insanlar artık Çin’e geri dönmeye başladılar. Şimdi Çin’e katkı sağlamaya başladılar. Türkiye için sorgulamamız gereken şeylerden bir tanesi de bu. Hani bu beyin göçünden hep dert yakınırız ya. Bu beyin göçünü aslında nedir? Yani gerçekten arkasında ne gibi bir hikaye var? Türkiye bir fayda sağlayabilir mi? Ya da ne gibi politikalarla bunu gerçekten faydalı hale getirebiliriz? Bunu bir sorgulamamız gerekiyor. Yani ben de aslında bundan biraz muzdaribim. Neden? Çünkü ben Amerika’ya ilk gittiğim zaman on yedi yıl önce yani çok eee enteresan hikayeler de duyuyordum. Yani işte gidiyorsun işte vatanı terk ediyorsun falan gibi şeyler. Ya bunlar aslında çok kısır yaftalamalar ya. Aynen öyle yani dolayısıyla bu işi aslında yurtdışındaki insanlarla nasıl bağlantı kurulabilir ve nasıl faydalanılabilir? Bunu sorgulamamız gerekiyor ve sistematik bir şekilde bunu firmalar için de önemli, araştırmacılar için de önemli, politika yapıcılar için de önemli. Yurtdışında
bu işte uzman olan insanlardan nasıl faydalanabiliriz? Yani hem yurt içindekilerle hem de yurt dışındakilerle ya da onları nasıl dirsek temasına sokabiliriz? Bu tabii ki yurt dışında gittikten sonra iyice böyle hassaslaştığınız bir konu haline gelmeye başlıyor. Çünkü yurt dışındayken bakıyorsunuz memlekete uzaktan ve yani yapabileceğiniz şeyler var. En sonunda da taşın altına elini koymak istiyorsunuz. Ve ben de beş sene önce böyle bir heyecan duydum. Son yaptığımız araştırma bence işte dediğim gibi bu
konuda çok önemli bir aşama kaydediyor ve orada da Türkiye Bilişim Vakfı’nın da bize verdiği desteği söylemem gerekiyor. Türkiye’den zehir gibi bir takımla Amerika’dan ve Türkiye’den zehir gibi bir takım kurduk ve buradan bu az önceki grafiğe tekrar gelirsek isimlerini de sayayım. Çağatay Koç, Sinan Parmar, Jeremy Pierce şeyden, Şikago’dan, Yon Hunşim, Nil Taşpınar ve Deniz Tokmakoğlu. Bu arkadaşlar, bu gençler Koç Üniversitesi’nden, Boğaziçi Üniversitesi’nden, ITÜ’den
yani pırıl pırıl gençler, iktisat öğrencileri, bilgisayar mühendisliği öğrencileri şöyle enteresan bir şey yaptık Fatih Bey. Biz yurtdışındaki diaspora’nın bir haritasını ortaya çıkarmak istedik. Ama bu çok kolay bir şey değil. Çünkü elde sistematik veriler yok bu konuda. Peki nasıl çıkarabilirsiniz bunu? Son teknolojileri kullandık. Yani makine öğrenmesi vesaire kullanan şöyle bir şey yaptık. Dünyada yapılmış bütün akademik yayınların veri setini bir aldık. Nasıl bilim raporunu yaptıysak bu araştırma içinde
ve isimlerini tarattık. Yani Fatih Altaylı ismini gördüğümüz zaman ya da John Griggs bir ismini gördüğümüz zaman işte Fatih Altaylı’nın Türk ismi olduğunu ya da Türkiye orijinali bir isim olduğunu anlayabilmek için işte makine öğrenmeleri vesaire bunlarla uğraştık. Bütün makalleri taradınız. Bütün makalleri taradık. Hatta Wikipedia’nın bütün altyapısını indirdik. Arkasındaki veri setini indirdik ve onları da kullandık. Çünkü orada da çok da kıymetli bilgiler var. Ve dolayısıyla elimize çok uzun uğraşılar sonucunda çok kıymetli bir veri seti çıktı. Şimdi bu şekilde dünyadaki Türk bilim insanları, bilim insanları aynen o şekilde. Umarım yani bir sonraki adımda da işte dünyadaki Türk girişimcilerin resmini ortaya çıkarmak istiyoruz. Daha sonra işte sanatçılık Peki bunların hangi dallarda oldukları ne yaptığını hepsi çıktı. Şimdi de onların biraz detaylarından konuşmak çok önemli. Çünkü enteresan grafikler var. Şimdi isterseniz yirminci grafikte sırayla başlayalım. Heyecanla onu bekliyorum. Şimdi yirminci grafikte ilk gözlemleyeceğimiz verimizin genel yapısına baktığımız zaman verimizin yüzde 70’inde erkekler var, yüzde 30’unda kadınlar var ve bütün tabii ki Türkiye’deki araştırmacılar da verimize dahil olduğu için verimizin yüzde 95’i Türkiye’deki araştırmacılar yüzde beşte yurt dışındaki Türkiye orijinli araştırmacılar. Bunlar Türk bilim insanları mı? Türk bilim insanları. 220 bin kişi var mı? Hayır, 220 bin kişi Türkiye’dekiler. Dünyadaki bizim şu anda ortaya çıkardığımız, çok dikkatli bir
şekilde ortaya çıkardığımız on bir bin kişi dünyadaki akademisyenler. Şimdi bir sonraki grafiğe bir şey soracağım. Yukarıdaki sayıyla aşağıdaki sayı arasında bir tutarsızlık var. Bir arkadaşlar durur musunuz? Yirmi de tekrar yirmi. Ben mi anlamadım? Ben mi yanlış bakıyorum? Iki yüz on üç bin doksan beş bin deniyor. Yani toplam üç yüz küsür bin kişi oluyor. Değil mi? Nasıl? Bir daha söyler misiniz? Dinziyet. Erkek iki yüz on üç bin kişi. Kadın doksan beş bin
kişi. Evet. Eee aşağıda ise iki yüz otuz bir bin kişi var. Oradaki fark ne? Nereden kaynaklanıyor? Bir saniye. Yani eee şuradan kaynaklanıyor. Şimdi bu buraya gelebilmek için araştırma o yayın yapmış kişilerin nerede çalıştıklarını belirlemeniz gerekiyor. Ve verilerde tabii bazen problemler olabiliyor. Örneğin yayın yapıldığı zaman
o yayının nerede yapıldığı tam olarak belirtilmemiş oluyor. Dolayısıyla onların lokasyonunu belirleyemediğimiz durumlar oluyor. Yani o yüzden bu ikisi birbiriyle tam. Tutmuyor. Çünkü kadın erkek olduğunu tabii ki anlayabiliyorsunuz. Ama coğrafi lokasyonuna baktığınız zaman bir de şuna da çok dikkat ettik. Yani bu makine öğrenmesi vesaire kullanırken elimizden geldiği kadar. Yani yüz bire yakın bilimcisine kayıp gibi duruyorlar. Yani. Yüz bire de seksen bin civarı. İşte onların sadece hangi kurumlarda ya da hangi ülkede çalıştığının ııı ortaya çıkaramadığımız. Bu tabii ki bir bu arada şunu da söylemek istiyorum. Bu umarım yaşayacak bir proje olacak. Yani ben ileriye dönük bu projenin Türkiye ııı fayda sağlayacağını düşünüyorum. Buradan esas edinmemize gereken bilgi şu. Yurt dışında yaşayan on bir bin yüz altmış sekiz adet makale üreten, bilim üreten Türk bilim insana var. Kesinlikle. Esas mesele bu. Evet. On bir bin tane dışarıda beynimiz var. Evet. Evet. Tamam. Bir sonraki eee bir sonraki eee kurafiye geçelim şimdi. Şimdi bu
normalde Türkiye’den nerelere gitmişler? Onların bir eee yani her bir çizginin kalınlığı o ülkeye ne kadar fazla. En çok Amerika’ya sonra Avustralya gitmişler. Şimdi bir bir sonraki grafik bunu daha netleştirecek. Bir sonraki grafiğe eee gidersek orada daha net bir şekilde. Şimdi yıl yıl onar onar yıllık bölümlerde hangi ülkelere gidilmiş ona baktık. Şimdi bin dokuz yüz seksen doksan arası. En çok Amerika’ya iki bin arası evet. Iki bin iki bin on arası ve iki bin on
iki bin yirmi arası. Şimdi baktığınız zaman Amerika, Kanada tabii ki çok uğrak yerler ama son on yıl içerisinde özellikle Avustralya’ya çok ciddi bir yükselme gözlemliyoruz. Almanya’ya yükselmiş, Fransa ve hatta İskandinav ülkede yükselmiş. Evet. İsveç falan yükselmiş. Bir sonraki grafiğe geçersek bu direkt net bir şekilde göstereceğiz burada. Yani bizim şu andaki elimizdeki veri de yurt dışındaki araştırmacılarımızın dağılımı en çok eee çok ciddi bir şekilde Amerika’da ve hala İngiltere’de. Ve
İngiltere’de daha. Bir sonraki grafiğe geçelim. Almanya tahminimden az. Peki Almanya’daki yerleşik Türkler de bunun içinde mi? Onlar da eğer dediğim gibi isme isme olarak baktığımız için. Bunlar ben Almanya’ya az yani Almanya’da daha çok olsun diye umarım. Yani orada tabii ki yani akademisyen sayımız özellikle yani bu high skill dediğimiz
yani eğitimli eee göçmen sayısı Amerika şey Almanya’da göreceli daha az. Bu arada aslında Almanya doğumlu olduğum için ben de o o o insanlarda orada durdum aslında evet. Şimdi Amerika’daki Türklere baktığımız zaman işte hangi eyaletlerde ve hangi alanlarda çalışıyor diye baktık. İyi üniversitenin olduğu alanlar yerlere daha çok. Evet. Belki Texas bunun bir adı şimdi. Burada enteresan bir şey yani eee gözlemli dikkatli baktığımız
zaman örneğin Kaliforniya’daki Türkler hangi alanlarda çalışıyor diye baktığımız zaman daha çok işte mühendislik alanda daha çok çalışıyor. Sağlık alanda göreceli daha az. Texas’a gittiğimiz zaman tamamen yerleştiriyor. İki katına çıkıyor ve yarısına iniyor. Yani sağlık alanda çalışan Türkler daha çok Texas’ı. Houston. Houston doğru. Haklısınız. Bir problem olan hepsi Houston’a gidiyor zaten Türkiye’den de. Bir de şey vardı değil mi? Rabbim Cleveland dedi vardı. Eee ve mühendislik açısından da Texas’ta gördüğünüz gibi yarı yiyen bu şekilde bir değişim olur. Peki bir şey
merak ettim hocam. North Carolina şimdi North Carolina önemlidir. Eee research triangle dedikleri yer. Orada yok mu hiç kimse? Yani tabii ki oradaki eee Türk araştırmacılar var ama göreceli olarak göreceli olarak o kadar fazla yoğun değil. Bir sonraki ne geçelim? Bir sonraki grafiğe. Şimdi bu enteresan bir grafik. Türkiye’den yurt dışına giden araştırmacıların zaman içerisinde gitme olasılığına baktığınız zaman aslında işte. Yani ne kadar ekonomiyi yaparlar gitmiş ya. Çok enteresan yani. Yani eee işte verilere baktığınız zaman aslında yani neye cevap verdiklerini de gözlemleyebiliyorsunuz aslında yani eee araştırmacıların. Şimdi normalde Türkiye’den gitme oranı bir azalma trendine girmişken ne zaman duruyor? 2006. Yani neye denk geliyor? İşte hani üniversite politika eee politikalarında bir değişiklik var olduğunu göstermiştim. Hatırlıyorsunuz. Yani işte üniversite bozulmaya başlayınca gitmeleri başlamış. Bunun işte bu etkileri de oluyor. Yani ben hiçbir politikanın art niyetle düzenlendiğini düşünmüyorum. Yani her politika tabii ki. Ama ne sonuç vereceği hesapla ama. Ama işte ne sonuç vereceğini gerçekten detaylı bir şekilde. O yüzden. Ya sonucu değerlendirip politikadan vazgeçmek gerekiyor bazen belki. Fatih Bey o yüzden Amerika’daki Fed’de iki yüzden fazla doktoralı insan var. Orada benim üç tane öğrencim şu anda ııı çalışıyorlar. Yani bütün harıl harıl ııı iş yapıyorlar.
Arıları verileri inceleyip yukarıya eee not gönderiyorlar. Bilgi notu gönderiyorlar. Yani yani dolayısıyla aslında işte baktığımız zaman Türkiye’den yurt dışına gitme oranı iki bin altıda duruyor ve eee gördüğünüz gibi tabii ki de iki bin on yedi ay sonra. Yine aslında özgürlüklerle alakalı, yine aslında hukukla alakalı, yine hepsi iç içe. Evet. Şimdi. Bakın iki bin on sekizin itibaren nasıl hızlı artmış. Preziden sistem. Şimdi eee yani tabii ki Türkiye’nin yani son yılları eee malum çok eee kolay geçmiyor ama işte eee dediğim gibi. Tablo ortada. Sonuç olarak. Değil göçünün tablosu da bu. Yani sonuç olarak da işte dediğim gibi yani eee önemli olan. Neyse ama yine de onlar bizim çocuklarımız. Veri bazlı işte politikadan eee şaşmamak gerektiğini vurgulamak istiyorum. Bir sonraki grafiğe geçeriz. Bir
sonraki arkadaşlar. Şimdi işte gidip de dönmemek var. Cümlesi var biliyorsunuz. Burada da şöyle bir araştırma yaptık. Şu şu soruyu sorduk. Acaba hangi ülkeye gidip geri dönmüyorlar? En çok gidip geri dönülmeyen ülkeler Avustralya isyircek. Uzak zaten Avustralya dönemedi. Yani geri dönmesi uzun sürüyor olabilir diyorsunuz evet. Bir gittin mi? Ama tabii ki vatandaşlık almanın göreceli olarak eee kolay olduğu ülkeler.
Çünkü İstitüfe pek kolay değil de vatandaşlık ama bir şey de kalmışlar. Kanada da eee onu mesela. Kanada kolay evet. Evet. İstitüfe de kalmışlar çok. Ve gidip daha sıklıkla geri dönülen ülkeleri genelde işte Japonya, İtalya ve Belçika eee olarak eee gözlemliyoruz. Bir sonraki grafiğe geç geçebilir miyiz arkadaşlar? Şimdi bu da eee aslında önemli bir grafik. Neden? Yani ilk bakışta belki o kadar çarpıcı değil ama yani dünyadaki Türklerle Türkiye’deki Türklerin
araştırma yaptığı alanların dağılımını gösteriyorum size. Şimdi kırmızı sadece Türkiye’de mevcut araştırmacılarımızın çalıştığı alanlar. Sağlık alanında Türkiye’deki araştırmalar oldukça fazla. Çok fazla. Ama doğa bilimlerinde özellikle sosyal bilimlerde iki katı görüyorsunuz. Yani dünyadaki eee Türkler eee Türkiye’dekilere göre iki katı daha fazla
göreceli sosyal bilimlerde. Şimdi bu bu neden önemli? Aslında bir taraftan da kaynakların etkin kullanılması açısından önemli. Yani bazen işte hangi alanları güçlen, hangi alanlarda geride kalıyoruz. Yani dünyayı takip edebilmek açısından araştırmaları takip edebilmek açısından bence bu kompozisyon da o açıdan mühendislik de durum vahim tabii. Evet yani işte eee dolayısıyla bu bu kıyaslamaları yapmak bence evet kesinlikle eee burada da mühendislik açısından da
önemli. Yani kaynak aktarımı diyorum ya olay aslında sadece kaynak miktarı değil kompozisyonu da önemli. Kompozisyonu. İşte nereye aktaracağız? Eee özellikle mesela sosyal bilimlerde ben kendi alanım olduğu için görüyorum yani eee kaynak eee elde edebilmesi araştırmacıların gerçekten çok zor. Gerçekten çok zor. Çünkü genelde sizden şey bekleniyor. Yani bir laboratörünüz olacak. İşte deney yapacaksınız. Türklerden biri sokacaksın falan bir şey patlasın. Yani şu anda harıl harıl veri işliyoruz. Ve bu
veri işlemek için işte bilgisayarlar, serverlar vesaire ekip eee kurmak çok çok önemli. Bir sonraki eee grafiğe geçelim arkadaşlar. Şimdi bu da çok enteresan. Beni beni en eee etkileyen grafiklerden bir tanesidir bu. Bu grafikte araştırmacıların yaşam döngüleri üzerinden verimliliklerine baktık. Dört gruba böldük ııı araştırmacıları. Sadece kariyerlerini Türkiye’de
geçirenler. Yurt dışına taşınmış ve dönmemişler. Sadece yurt dışında olanlar ve yurt dışında taşınmış ve daha sonra geri dönmüşler. Şimdi bir şu grafiğe bir bence biraz bir yavaş bir şekilde ilerleyelim. Genelde insanların ortalama taşınma yaşı Türkiye’den şu civarlarda. Akademik yaştan akademik yaş. Akademik. Üniversite bildikten dokuz sene sonra taşınmaya başlıyor. Işte genelde tam bu yılda ııı gözlemliyoruz. Daha sonra geri dönüş olarak da işte on altı yıla tekabül ediyor yaklaşık olarak. Yurt dışında bir yedi sekiz sene kalıyorlar. Evet. Şimdi baktığımız zaman ilk ııı çarpıcı buradaki ııı sonuç nedir? Ilç çarpıcı sonuçlardan bir tanesi. Sadece yurt dışında verimlik sıralamasına baktığımız zaman sadece yurt dışında ki akademisyenlerin yani hem okulu yurt dışında okumuş hem de yurt dışında
devam etmiş. Şimdi verimizin doğası gereği ilk yayınını yaptığı anda. Onun taşınması o gayet yurt dışında. Evet. Yani ilk yayınını yaptığı anda bizim ağamıza takılıyor bu araştırmacı. Dolayısıyla ilk yayınını yurt dışında yapmış ve yurt dışında kalmış. Şimdi baktığımız zaman sadece yurt dışındaki insanların verimliğinin. Ne kadar yüksek olduğunu görüyoruz. Yüksek olduğunu görüyoruz. Bir ikincisi de daha uzun diğerlerine göre daha ııı uzun devam ediyor. Bu birincisi. Tabii verimlik sıralamasına baktığımız zaman en düşük hangi grup o diye
baktığımız zaman sadece Türkiye’de ne yazık ki ne yazık ki şimdi bunu da yanlış anlaşılmasını istemiyorum. Çünkü hassas konular bunlar insanlar hassasiyet gösterebilirler. Ben burada insanlar işte eee oturuyorlar da tembellik yapıyorlar falan demek istemiyorum. Yani bunların hepsinin sebebi var tabii ki. Yani kaynak eksikliği olabilir, üzerlerindeki ders yükü olabilir. Yani benim burada yani bizim ekip olarak yaptığımız nasıl ülkelerin kişi başına gelirlerini hesaplarsınız ve onu kıyaslarsınız ilk grafik öyleydi. Burada da kişi başına
yayına bakıyoruz. Ya da hayatları boyunca yayına bakıyoruz. Ve onları kıyaslıyoruz. Arkasında bunun tabii ki bir dolu sebep var. Yani bu bu insanlar da çok verimli olabilecek insanlar. Ama yurt dışlayınca verimli olmuş. Baksanıza aynı adam yurt dışında gitmiş verimli olmuş. Onlara bakalım Fatih Bey. Yani orada enteresan şeyler var. Şimdi yurt dışına gittikten sonra şimdi şu mavi düz çizgiye bakalım. Mavi yurt dışında taşınmış ve geri dönmüş insanlara bakalım. Şimdi yurt dışına gittiği zaman yani şu
iki grup aslında yurt dışında taşındığı zaman verinlik bir yukarıya gidiyor. Türkiye geri döndükten sonra aynı yere geliyor. Aynı yere geri dönüyor. Yani sorgulanması gereken mesele bu. Yani sorun tavukta mı kümesle mi? Yani bunu sorgulamam. Sorun kümesle belli ki. Aynı kümesle geri dönünce tavuk yoğurtlamaya başlıyor. Hatırlarsanız bu geçen programda şöyle bir analiz de yapmıştık biz. Yani eee iki bin bir senesinde ya da iki bin altı senesinde işte araştırmacıların verimliği verilen iki bin bir senesinde hatırlarsanız bu işte birisinde doçentlik ııı kriterlerinde bir değişiklik vardı. Birisinde de işte yayın yaparsınız. Yayın başına işte size maddi destek vereceğiz. Iki bin birde ve iki bin altı iki regulasyon geçiyor. Ve o regulasyonlar geçtiği anda tabii insanlar bir anda yayın sayılarını arttırıyorlar. Ama kalitelerinde çok düşüş var. Yani işte kalite bazlı ve sorgulamamız gereken verilen kaynaklardan ne kadar güçlü geri dönüşüm alabiliyoruz. Bir sonraki grafiğe geçebilir miyiz arkadaşlar? Mesela bir bak yurt dışına gidip de dönmeyenler de yüksek. Verimlilik devam ediyor. Evet evet. Yani eee. Mesela kümesli kümes kötü. Şimdi. Kümesli tavukları yiyen verilmiyor adım kadarıyla. O yüzden yumurtlama yiyorlar. Yani sonuçta insanlar tabii ki eee ellerindeki kaynaklarla iş yapacaklar. Motivasyonla yapacaklar. Ya yumurta almak istiyorsan mısır vereceksin, arpa vereceksin, burda vereceksin. Yani yani en en basiten en temel şeyi sorgulayalım Fatih Bey. Yani eee maaşlar açısından makas o kadar açılmış durumda ki yani yurt dışındaki Türkleri eee yani Türkiye’ye gelebilmek için ikna edebilmek mümkün değil şu anda. Hocam sizin üniversitedeki odacı herhalde yılda bir otuz bin lira alıyordur değil mi? Alıyordur. Alıyordur. Eee bizde profesör parayı almıyor. Doğru mu? Yani bin dolarının altında tabii ki. Bin doların. Şu anda profesör marşı bin doların altında. Yani bunları sorgulamamız gerekiyor. İşte yani bizim akademisyenlerimiz üniversitemiz güçlü olmadığı sürece çocuk yetiştirecek. Bu adam nasıl yayın takip edecek? Bu adam nasıl yayın takip edecek?
Gençler yetiştirecekler yani. Hayır gençler yetiştirecekler. Ve bu gençler daha sonra ya onlar bilim yapacaklar ya da gidip firmalarda çalışacaklar. Öğrendiklerini firmalara yansıtacaklar. Şimdi şu ııı şu enteresan bir vaka analizi şöyle bir şey yapıyoruz. Sıfır noktası bir akademisyenin Türkiye’den yurt dışına taşınma noktası taşınma anı. Ve daha sonra verimliğine bakıyoruz bu akademisyenin. Aynı akademisyen yurt dışına takışındıktan sonra verimliğinde ne gibi değişiklik oluyor diye baktığınız
zaman yaklaşık yüzde yirmi yirmi beş civarında bir artış gözlemlemeye başlıyoruz. Özellikle on yıl ııı boyunca tabii ki verimliğinde bir artış ııı devam ediyor ve yüzde yirmi yirmi beşlere çıkıyor. Şimdi bu enteresan bir sonuç. Ama size daha enteresan bir şey söylemek istiyorum. O da sizin programın bir önceki programın en sonunda biraz o konulardan konuşmuştuk ama burada ııı direkt onun ııı analizini yaptık. Bir sonraki grafiğe geçerken şunu söylemek istiyorum. Sorulması gereken soru sizle ben Türkiye’de
birlikte çalışıyoruz ve siz Tasıtarağı toplayıp gidiyorsunuz yurt dışına. Bana ne oluyor? Soru aslında enteresan soru. Arkada kalana ne oluyor? Bir sonraki grafikte onu cevaplayacağız. Eş yazarı yurt dışına çıkan Türk araştırmacının verimliği. Bunu ikiye böldük. Bir eğer sizle ben dirsek temasımızı devam ettirirsek bana ne oluyor? Devam ettirirsek benim verimliğimde yüzde on on beşler civarında bir artış gösteriyor. Yani sizinki kadar artmıyor etkileşim oluyor. Ama bir etkileşim oluyor. Çünkü yani sizden öğreniyorum beni de sıcak tutuyorsunuz vesaire. Peki iletişim dirsek temasında kalmazsak önceden sizinle çalışıyorduk ama siz gittikten sonra bağımız kesildi. O zaman ne oluyor diye sorarsak bir sonraki grafiğe geçelim arkadaşlar. Hiçbir şey olmuyor. Hatta düşüyor biraz. Yani hiç çünkü yani o normal zaten yani o özellikle biz birlikte iyi çalışıyorsak ve siz giderseniz bunun benim verimliğime eğer
hele dirsek temasında kalmıyorsak negatif bir etkisi olması bile beklenebilir. Yani buradan çıkan sonuç az önce ilk girizgah yaparken konuştuk ya işte yurt dışındaki Türkler faydalanmak bu grafikler zaten bize onu söylüyor. Yani siz dirsek temasını sıcak tuttuğunuz sürece olay sadece o insanların buraya getireceği bilim bilgi vesaireden hariç buradaki insanları da sıcak tutması açısından, belinde tutması açısından tabii ki çünkü onu yurt dışındaki ağlar ağların
içerisine dahil edecek tabii ki. Vay anam vay. Bir isterseniz bir sonraki grafiğe de geçelim. 32’ye mi? Evet. Bir 32’ye geçelim. Şimdi bu da aslında çarpıcı grafiklerden bir tanesi. Şunu sorguladık. Çalışma arkadaşlarımla birlikte. Türkiye’ye geri dönen araştırmacıların verimliğini sorguladık. Şimdi sıfır noktası az önce gidenleri sorgulamış. Evet evet ama
sıfırdan önce yurt dışı ekeler verinlik düşmeye başlamış. İşte neden yani? O yüzden mi dönüyor Türkiye’ye? Yani eee olabilir. Olabilir. Postlanıyor yani. Yani o bil, yani eee onun net bir açıklamasını yapmak istemiyorum ama bu da yani imkan dahilinde. Yani döneceğim diye tembeleşiyor belki de. Bunlar imkan dahilinde. İşte bunların sorgulaması. Ama sonra biraz artıyor verimlik galiba. Şimdi ona geleceğim. Ona ona ona çok dikkat etmemiz gerekiyor. Yani bu grafikler gerçekten bence çok aslında ııı arkasında eee öğretici grafikler. Birincisi direk sizin eee söylediğiniz nokta. Buradan aşağıya doğru verimlik aşağıya döner eee düşerken Türkiye’ye geri dönüş sağlanıyor. Yani bunu bir sorgulamamız gerekiyor. Yani yurt dışından gelen eee araştırmacılarda niye verimlik gelmeden önce aşağıya doğru düşmeye başlamış? Bu birincisi. Ikincisi geri geldikten sonra. Hocam o kadar çok tebrik şey var ki yani eee insanlar çok tebrik eder. Onlara bakıyorum bir yandan da. Aşağı. Eee daha sonra daha sonra burada ne gözlemliyoruz? Türkiye’ye geldikten sonra memleket avası bir şekilde yayınlar yukarıya gitmeye başlıyor. Ama şu anda sayı olarak gösteriyorum. Bir de kaliteye göre bakalım. Bir sonraki grafikte kaliteye göre bakacağız. Geri dönenlerin yayınlarına. Uy. Görüyorsunuz yani. Uy. Işte aynı kişiler. Dışarıda daha kalite geliyorlar. Türkiye’de daha. Yine bir şekilde yayın yapıyorlar ama. Kalite düşük. Kalite düşük. Işte bunu sorgulamamız gerekiyor. Bunu her seferinde
dön dolaş dön dolaş ve dilimdeki tüy bitene kadar söz veriyorum size. Bunu söyleyeceğim yani. Hocam ben de sizi her seferinde tüy bitene de buraya davet edip bunları anlatıracağım. Yani. Belki birisi duyar yani. Birbirisi bir yerde duyar. Ve hep farklı konularda aynı yere evriliyoruz. Yani firmalara verilen desteklerde de aynı şeyi görüyoruz. Araştırmacılara verilen de aynı şeyi gözlemliyoruz. Ve yani gelen insanların burada verimliğinin niye düştüğünü bir sorgulamamız gerekiyor ve bu konuda niye bir oturup bir diyalog yaratmıyoruz, bir tartışma ortamı yaratmıyoruz.
Nedir insanların der? Bir tartışalım. Hocam bu arada bazı üniversitelerden girip bunları biz de üniversite tartışabilirsiniz isterseniz ufuk hocayla beraber diye de davet var. Harika harika. Yani ya önemli olan zaten işte bu tartışmamız gereken konular bunlar Fatih Bey. Yani bunu söylüyorsunuz gerçekten tüylerim diken diken olur. Çünkü yani ben ekibim adına çok mutlu oluyorum. Çünkü kimse bize hadi gelin bunları araştırın demedi yani. Bunları ekibimizle düşündük. Yani neler önemlidir Türkiye için? Asıl tartışılması gereken konu. Ve biz yani ilk ben beş sene önce inovasyon demeye başladığım zaman inovasyon nedir ki diye yani Türkiye için tartışılması gereken konular inovasyon değil ki yani faizdir işte diğer meselelerdir dendi. Yani ama Türkiye’nin asıl problemi buralarda yatıyor. Bir bahçenin verisinden de bir davet geldi şimdi. Sağ olsunlar, sağ olsunlar. Dediğim gibi yani biz bunlara amaç bu arada yani kendi adıma konuşayım. Yani
amaçlarından bir tanesi Türkiye’deki bu tartışmaları doğru yöne evirebildiğimiz bir platform yaratabilirsek ne mutlu bize. Ve bunun bunun için de işte dediğim gibi yaz için bir web sayfası da kurmak istiyoruz bu arada. Yani beni az buçuk artık tanımınız Fatih Bey görüyorsunuz. Yani elimden geldiği kadar taşın altına elimi sokmaya çalışıyorum. Ben yurt dışından öğrenilmesi gereken şeyler olduğunu düşünüyorum. Buna çok inanıyorum. Çünkü bunu kendim yaşıyorum zaten.
Ve bunu arttırabilmek için de yapmaya çalıştığımız şeylerden bir tanesi Türkiye Bilimçi Vakfı da destek olacaklar. Sağ olsunlar. Bir web sayfası kurarak dünyadaki bu akademisyenlerin bir listesini çıkarabilirsek bu şekilde işte firmalar da bunu görebilsin, akademisyenler de bunu görebilsin, öğrenciler de görebilsin. Yani ya örnek alırlar kendilerine. Ya onlarla bir işbirliği yapabilirler. Yani dolayısıyla işte bu işbirliklerini yaratabilmek için bir platform
yaratabilmek en büyük hedeflerimden bir tanesi. Açınca mesela ki weblerini biz karşılıklısı kuracağız diyor. Ne istiyorsa hizmet ediyoruz diye. Şimdi söz verdiler buradan. Enver Yücel’in. Bu arada şunu da yani madem laf lafı açıyor, madem laf lafı açıyor. En büyük sıkıntımız kaynak sıkıntımız. Yani buraya kadar getirdik bir şeyleri. Yani benim bir amacım da şuydu, Şuydu Fatih Bey. Bunu da söylemek istiyorum size artık. Hem samimiyetimize güvenerek. Tabii ki.
Yani insanlara gelip dışarıdan işte şunu yanlış yapıyorsunuz, bunu yanlış yapıyorsunuz demek hiçbir zaman işe yaramıyor. Hiçbir zaman işe yaramıyor. Ama gelip insanlara örnek olursanız o zaman bir şeyler değişiyor. Yani çünkü bir şeylerin nasıl yapıldığının yolunu gösteriyorsunuz. Hocam 34.e baktık mı? 34. şeye baktık mı? Yani 34. artık şey yapmak istedim ama 34.de de kısaca konuşabiliriz. Yani 34.de de bakabiliriz tabii ki.
Yoksa bu arada sizi bekliyor dışarıda. Ben buradan sahura gideceğim hep beraber. Şimdi bu grafikte de şeye baktık. Yani yurt dışından dönen araştırmacılar acaba bulundukları ağdan ne kadar kopuyorlar? Yani çünkü bir an içinde kalınılması gerekiyor. Yani benim yaptığım araştırmalarda Almanya’dan da araştırmacılar var. Fransa’dan da Türkiye’den de. Sürekli zaten görüyorsunuz. Ekipler zaten gelecek hafta bayramın birinci günü Almanya’ya gideceğim. Almanya’daki ekibimle bir hafta çalışabilmek için. Bayramı onlarla kutlayacağız yani. Şimdi
buraya baktığımız zaman yurt dışından dönen Türk araştırmacıların Türk eş yazarla çalışma oranına bakıyoruz. İşte yurt dışındayken işte %70 oranındayken geldikleri zaman bir anda Türkiye’deki araştırmacılar gibi çalışmaya başlıyorlar. Yani ağdan kopuyorlar. Bu da aslında sorgulanması gereken bir şey. Yani belki de işte… Haa yurt dışındaki ağlarından kopuyorlar. Evet yurt dışındaki ağlarından. Çünkü direkt Türklerle yani buradaki Türkler de direkt çalışmaya odaklanıyorlar. Ve o ağ sıcak kalmıyor. Bunun için ama
yine bu da aslında politika geliştirilmesi gereken şeylerden bir tanesi. Örneğin siz… O ağı saklamak lazım. O araya fölü korumak lazım. Evet. Uluslararası araştırmalara fon ayırabilirsiniz örneğin. Yani siz yurt dışından bir araştırmacıyla yapacağınız bir projeyle başvurun. Onu destekleyelim. Tarzı, fonların ayrılması bu yurt dışıyla iş birliklerini ayakta tutacaktır. Bu da çok önemli bir nokta. Ufuk hocam sağ olun. Vallahi bunlarla uğraşıyorsunuz. Biz de hayran dinliyoruz.
Elinize sağlık. Çok teşekkür ediyoruz. Karşıksız yapılan işler bunlar memleket aşkıyla. Sağ olun. Ben teşekkür ederim. Biraz daha araştırma yapalım. Biz yine burada ağız alalım bunları. Bitti mi derya? Derya’nın bitti diye zaten demin emir işaret ediyor. Bilgi ilması hocamız dışarıda zaten bizi bekliyor. Sağ olun. Son derece bilgilendik. İzleyenler de bu saatte hala izleyen var. O da şaşırtıcı. Çok da tebriklerini etiyor herkes. Derziciler, Türkiye’nin dertleri, dertleri insanlar var böyle. Ben de ucundan kenarından Türkiye’nin dertleri, dertlerinden biri burada sizlere buluşturmaya çalışıyoruz. Üzülüyoruz. Hakikaten üzülüyoruz. Memleketin hali için üzülüyoruz. Yani yağ var, un var, ateş var, tencere var, her şey var. Bir türlü helvayı karamadık burada. Sürekli bir şeye eksik kalıyor. Bazen iyi niyette, bazen kötü niyette artık kimsenin niyetini okuyacak halimiz de yok. Ama ne diyelim? İnşallah bir gün iyi olur diyelim. Türkiye direniyor. Türkiye direnmeye devam edecek. Türkiye kolay kolay yıktırmıyor kendini. Türlü badire atlatıyor, türlü badireciler görüyor. Sonunda ayakta kalmayı başarıyor. Yine kalır, merak etmeyin.
Yarın görüşürüz, hoşçakalın.