Türkiye’nin ilk müzesinin hikayesi nedir? | Teke Tek Bilim – 6 Haziran 2021
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=_FyNdYCyYOM.
Evet değerli izleyiciler, bugün ilginç bir yerden tek tek yapıyoruz. İlginç bir yer derken bence İstanbul’un en güzel yerinden bir tanesi, hatta bana göre dünya da güzel yerinden bir tanesi İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeyiz. Ben bunu o kadar seviyorum ki evde derken düğünümü bile burada yapmak istemiştim ve izin alamamıştım ne yazık ki. Ve bu akşam burada bu güzel yeri konuşacağız, Türkiye’de arkeolojiyi konuşacağız, Türkiye’de müzeciliği, Türkiye’de arkeolojiyi konuşacağız, Türkiye’de arkeolojiyi konuşacağız, Türkiye’de arkeolojiyi konuşacağız,
müzeciliği konuşacağız. Çok değerli iki konuğum var. Doçent Doktor Şengül Aydıngün, Koca Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi, aynı zamanda burada da uzun süre görev yapmış bir isim. Bize hem burayı hem müzeciliği anlatacak. Ve Profesör Doktor Nevzat Çevik, Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Müzecilik Ana Bilim Dalı Başkanı. Hocam hoş geldiniz. Siz de hoş geldiniz. İkinci favori müzeli de Antalya Arkeoloji Müzesi, orayı çok severim. Harika. Hangisi daha güzel bu mu o mu hocam? Biz de öyle ayırmayız, ayıramayız. Çünkü evlatlar her birinin ayrı güzelliği var. Orası müthiş bir heykel koleksiyonuyla bambaşka bir dünya çapında müzedir. Burası zaten Müzey Hümayun’dur. Burası tartışılamaz bir başmüzedir. Burası ilk müze. İlk müze ve ilk müzedir. Dolayısıyla bu Metropol Müze yani dünya çapında, işte Lure’la, Hermitage’la, British Museum’la falan karşılaştırabileceğiniz ancak bir yerdir. Bence hepsinden de ayrıca. Bazı şeylerin öncesinden daha iyi olanların çoğundan. Hiç o konuda öyledir.
Ama bizim açımızdan da bizim kültür tarihi ve arkeoloji ve müzecilik tarihi özellikle olmak üzere, onun bütün yıllardaki damgasını bize gösteren bir şeydir. Çok önemli bir yer. Müthiş bir yer. Bu da bu müzedeki en önemli yapıt diye biliniyor. Sanatsal açıdan değil mi hocam? Baş yapıt. Evet, müzemizin baş yapıtıdır. Buna şey derler. İskender Lahti. İskendere’nin Lahti derler ama bu İskender’in Lahti değil aslında. İskender Lahti. İskender Lahti, evet. İskender’in değil. Özellikle İskender Lahti diye geçer.
Özelliği Osman Hamdi Bey, özellikle bizim Türk müzeciliğinin kurucusu, çağdaş anlamda müziği kuran olarak nitelendirilen Osman Hamdi Bey’in
Sayda’da, Lübnan’da, Sidon eski adı Sayda’da yapmış olduğu, 1887 yılında yapmış olduğu kazılardan gelen 22 tane eser, 22 tane lahit. Hepsi burada zaten. Burası lahitler geleriz. Evet, lahitler bölgesi. O Lahti’nin önündeyiz ve ben de gerçekten heyecanlıyım. Yıllar oldu bu müzeden ayrılalı.
Hocam arkada çıkartılışının zaten canlandırılması var. Belki arkadaşlar gösterirse şu arkadaki görüntüyü. Evet. Şu duvar arkadaşlar, duvardaki görüntüyü. Şu kamerayı seçerse. Bakın şu sarı duvar. Bunun teşhümin hikayesini konuşuruz sonra isterseniz. Bu İskender Lahti. Şu en başta atın üstüne duran da verdiği de İskender’in ta kendisi.
Evet. Ve bu hangi savaş hocam? Bu İso Savaşı, İskender’in Makedon ordusuyla gelip 200 yıldan fazla Perslerin Yunanistan’a kadar yapmış olduğu, Yunanistan, Anadolu ve bütün İran’a kadarki bölgedeki bir işgali vardır. Yani 200 yıldan fazla 546 da girer. Ve İskender’de 333 yılında Persleri hem Yunanistan’dan hem Anadolu’dan kovmak için yaptığı savaştır. İsoz Hatay’da tam da şeydedir. Dört yolda. Dört yolda. Ve İsoz’da yapmış olduğu savaşla Feniken’in, Lübnan’ın, Mezopotamya’nın sınırları açılmış olur.
Ve bu savaşın anısına yapılmış bir lahit, Lahit’in hikayesini daha sonra anlatalım istediniz. Peki hemen isterseniz bu müzeriye geçelim. Bu müze Osmanlı’da ve Türkiye’de ilk müze olarak yapılan bina değil mi hocam? Evet tabii ilk müze yani bir imparatorluk müzesi olarak kurulan ilk müzemiz bizim Osmanlı-Handi Bey marifetiyle kuruluyor. 1887-1888’lerde başlıyor tabii hikayesi. Mimarvalori’ye çiziliyor özel bir proje olarak. Ve buradaki Lahit anlayıcından yola çıkarak mimarisi de biçimlendiriliyor. Ve içeriyle dışarıdan aynı dili konuşacağı bir müze oluşturuluyor. Ve zaten müzenin oluşturulmasının temel nedenlerinden bir tanesi, Saidadan çıkarılıp getirilen muhteşem Lahitler. Onlar için özel bir bina lazım oluyor. Biraz da bir şey söyleyeyim mi? O Konya’dan çıkarılan Lahit de aslında bu…
O da dahil olabilir ama özellikle ama o Saidadan gelmedi Konya’dan. Erekten geldi o Sidemeralah’ta biliyorsunuz. Arada zaman da var. O zaten Ortonba dönemi. Bunlar biliyorsunuz erken. Helenistik dönem. Dördüncü yüzyılın Helenistik dönem genellikle. Yok müzenin kuruluşunda onun da önemi var. Çünkü o müze yapılmadan konup dışına müze işe edilmiş. Tabii 1900’de geldi çünkü o da Konya’dan yanlış akıtsamıyorsam. 1900’sü ya da 1903 gibi. Tabii 1900’de geldi galiba. Sidemeralah’ta. 1900’sü de bulunup 3’de geliyor hocam sanıyorum. Ha buraya taşınması öyle.
Çok ağır yani 35 tonluk. 32 ton. Ve onları 40 tane katarla katar diyorum herhalde öküz sürdülerim ama onunla çekmeye çalışıyorlar. Uzun süre onun bir sıkıntısı oluyor. Tren denemeleri oluyor çok zor. Onlardan batıyor. Tabii şöyle bir şey var. O dönemlerde mesela British müziği vesaireyi de düşündüğünüz zaman yani saray müzeleri hariç onlar zaten varlardı. Hermitage, Lure ya da Topkapı gibi.
Ama bu yoktu yani. British de yoktu. Onu niye yaptılar? İşte Lykya mermerleri taşındığında, nereyitler anıtı vesaire. Onlar için nasıl bini yaptılar? Arada Berlin’e Bergamo Müzesi’ne Bergamo Altarı gittiğinde onun için nasıl müze yaptılarsa? Aslında burada da benzer bir hikaye var. Yani Sayda layıtları geldiğinde muhteşem eserler ve sahiplenmek için herkesin yarıştığı yabancı elçilerin falan üşüştüğü üzerine Osman’ın dininin bayağı kalkan olduğu ve vermediği bu ünlü layıtlar için bu müze aslında yapıldı. Ve böyle hikayesi başladı. Sonuçta da imparatorluğun müzesi olarak tabi bugünkü Türkiye Cumhuriyet sınırları için düşünmememiz lazım. Osmanlı imparatorluğu o dönemdeki sınırlarını düşündüğümüzde de işte Suriye’nin İtlallı sayıları burası başkent müzesi olduğu için de her yerden eser. Dolayısıyla içine gelmeye başladı ve bugünkü haline geldi. Evet, burayı yapanlara Osman Hamdi Bey’den de biraz bahsediriz. Yapanlara teşekkür etmek lazım ama bugün de hakikaten çok iyi bir renovasyondan geçti. Güçlendirildi, depreme karşı dağardıklarına geldi. Bu sınırı izleyiciler görmedi bile ki etrafında hep demir destekler ve ton destekler yapıldı. Milanın dış cephesi etkilenmeden ve pek çok yeni sergi salonu açıldı. Ben buraya hemen hemen her sene bir iki kere gelirim. Giderek güzelleşen, giderek gelişen bir müze haline geldi. Kocam Osman Hamdi Bey’i anlatır mısınız bize? Osman Hamdi Bey niye bu işe girmiş, neden müzeci olmuş, nereden aklını esmiş? Sanatçı tarafı da var ama biz müzeci tarafından bahsedeceğiz.
Kimdir Osman Hamdi Bey, necidir, niyedir? Osman Hamdi Bey tabii dönemin çok ünlü bir ailesinden geliyor. Babası İbrahim Edem Paşa’dan geliyor. Pek çok bakanlıklar yapmış, nazırlıklar yapmış İbrahim Edem Paşa. Aynı zamanda Osmanlı’nın yurt dışına eğitime gönderdiği dört gençten bir tanesi. Madem mühendisi olarak yetişip geliyor ve burada önce sarayda görev yapıyor.
Sonra da sadrazamlığa kadar yükselen birisi böyle bir ortamda büyümüş. İbrahim Edem Paşa nazırlık yapmadığı zamanlarda da büyükelçilik yapıyor. Viyana büyükelçiliği var, Belgrad büyükelçiliği var. Böyle bir ortamda büyümüş, kültür ortamında büyümüş birisi. Babasıyla beraber de Belgrad’a ziyarete gidiyor. O sırada Tuna Nehri üstünden Avrupa’yı kesiyor, Viyana’ya gidiyor.
Bir de babasının kendisi gibi yurt dışında okutulmasını istiyor. Ve 18 yaşına geldiğinde Osman Hamdi Bey hukuk okumak üzere Paris’e gidiyor. Paris’te hukuk onu sıkıyor, içinde bir şey var, coşku var.
Zaten küçük yaşlardan beri resim yapan, kara karem çizimler, karakürtürler yapan birisi. Paris’teki ortam sanat ortamından çok etkileniyor, daha çok güzel sanatlarla ilgileniyor. Güzel sanatlar dersleri, arkeoloji dersleri de alıyor. Bu arada bir sergi açılıyor Paris sergisi, 1867 Paris sergisi.
O sergiye Sultan Abdülaziz ziyaret ediyor ve o sergide Uluslararası Fuardır bu çok önemli. Abdülaziz’e de eşlik ediyorlar, üç tane genç var kendisi gibi. Bir tanesi de Şeker Ahmet Paşa. Oda Rezlam mı? Oda Rezlam. Osman Hamdi Bey’in üç tane tablosunu sergilendiğini biliyoruz. Bir tanesi Çingenekızı, Zeybeğin Ölümü, Zeybeğin Dansı gibi tabloları sergileniyor.
Böylece zaten bir Uluslararası sanat olayının içine girmiş durumda. Aynı zamanda 1865 yılında Osman Hamdi Bey Paris’te okurken yurt dışından yurt dışındaki müzeleri dolduran Osmanlı eserlerini görüyor. Osmanlı’nın sınırlarından götürülen eserlerin ne kadar çoğaldığının farkında.
Ve bunun üzerine Makaleler Kalemi alıyor. Ceride-i Havadis ve Huznami-i Ceride-i Havadis gazetelerinde 1865 yılında yazıları var. Ülkemizden giden eski eserlerin vahim durumu konusunda ve bunların önlemlerinin başlaması, bunlara önlem alınması konusunda yazıları var. İlk başta arkeoloji ve müzecilikle ilgili başlangıcını bu olarak kabul edebiliriz.
Sonrasında yurda döndükten sonra 8-9 yıl kadar kalıyor. Önce Bağdat’a gidiyor, Bağdat’a görev yapıyor. O sırada da Bağdat’taki bütün arkeolojik alanları, onların hep tabloları vardır. Nipur’dan arkeolojik alanlar eski kalıntılarını hep resimlerini yapmıştır. Çok değerli tablolardır.
Pennsylvania Üniversitesi’nde bu tabloların bir kısmı ve döndükten sonra da daha çok protokol işleriyle görevlendiriliyor. Bir müddet en son döneminde devlet görevinde Galatasaray, Pera bölgesinde belediye başkanlığı da yapıyor. Bu başkanlığı sırasında… Galiba o sırada tek bir hediye orası, başka hediye yok galiba İstanbul’da. Galiba öyle çok farklı fikrim yok. Burada, Müze-i Hümayun’da da bir heyet kurulmuş, bilim heyeti. O bilim heyetinde de yer alıyor. Profesör, pardon, doktor Anton Detiyer var, müzenin ikinci müdürü resmi olarak. Detiyer’in kurulmuş olduğu bir müze-bilim heyeti var. Müze-bilim heyetinde de görev alıyor Osman Hamdi Bey.
Fakat sonra Abdül Aziz’in tahttan indirilişi ve sonrasında gelişen siyasi olaylarda kendisinin de biraz pasif görev alınmasından dolayı emekliliğini istiyor. Kocaeli’nin Eskisar ilçesindeki evine çekiliyor, resim yapmaya başlıyor. Fakat bu uzun sürmüyor. O sırada Anton Detiyer’in 1881 yılında vefatıyla boşalan bir müze müdürü katlusu var.
O zaman müze bu müze değil ama. En son karşıdaki Çinili Köşk. Şuradaki arkamızdaki Fatih’in alköşkü 1472’de yapılmış. Şimdi galiba İslam eseri müdesi değil mi? Türk İslam eseri, pardon eski şarkı eserleri. Pardon şarkı eserimiz. Çinili Köşk çok özür dilerim. Çinili Köşk olarak adlandırılan köşk müze oluyor, ikinci müzemiz. Ve o da Selçuklu üslubunda yapılmış bir müzedir. Onun da hikayesini isterseniz ayrıca anlatırım. Osman Hamdi Bey 1881’de müze müdürü olmadan evvel yine bir Alman Milhofer’la anlaşmalar sağlanıyor.
Çünkü yabancılar, büyükelçilikler müzeye kendi tarafından yetişmiş, kendi milliyetlerinden insanları müdürü yapmak için çok uğraşıyorlar. Osman Hamdi Bey son anda yine babası ve arkadaşların desteğiyle artık bir Türk insanı… Bu arada Abdülhamid’in de çok önemli oldu. Abdülhamid’in çok önemli kararı son anda değiştirerek Osman Hamdi Bey’i müze müdürü yapıyorlar. Ve birdenbire de Türk müzeciliği anında…
Abdülhamid’in sevimin temel nedeni bu müzedir. Çünkü burayı o yaptırmış. Evet, haklısınız. Bu müze… O yokluk zamanlarında… Zor şartlarda 73 bin kuruş değil mi? 730 bin kuruş. 730 bin Türk lirasına mı geliyor? O zamanki şeyde kuruş. Evet, evet birazcık. Buraya tahsisat sağlıyor.
O valöreye yaptırdığında iki katlı ve alt katta 10, yukarıda da 26 bölümden oluşan bir müze planlanıyor. Hemen şurada gördüğümüz bir ağlayan kadınlar lahti var. Yine bu grup içerisinde yer alan, Said’a’dan gelen… O lahtin cephelerinden yararlanarak dış cephesini valöre ile beraber hazırlıyorlar. Valöre hakkında hiç fikriniz var mı?
Benim var da izleyicinin yoktur. En azından birbirine yok. Valöre İstanbul’da yaşayan bir Fransız ailesi çocuğu. Galatasaraylısınız, bilirsiniz. Galatasaray’ın karşısında bir pastaneleri var. Postane? Postaneleri var diyebilirim. Postaneleri var ama postane binası var ödülü değil midir? Pardon? Postane binası olan değil midir? Evet, postane binasının olduğu yerde.
Yine Paris’e mimarlık eğitimine gittiğinde Osman Hamdi Bey ile de oradan arkadaşlar. Osman Hamdi Bey 1881’de müze müdürü olur olmaz. Aslında bir taraftan da Paris’teki almış olduğu eğitimin gereği bir güzel sanatlar okulu açmak istiyor. Ve yine Abdülhamid’e bunu ikna ederek kabul ettiriyor. Burada Erküç Müzesi’ne girerken ilk bina vardır. Sanayi Nefise Mektepi olarak açılıyor.
Sanayi Nefise Mektepi’nin de mimarı Valori’dir. Valori sanayi nefise mektebin ilk hocalarından mimarlık. Yani Güzel Sanatlar Okulu yani? Evet, ilk Güzel Sanatlar Okulu. Bu Güzel Sanatlar Okulu daha sonra günümüzde mimarsından Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin temelini oluşturuyor. Valori’de mimarlık bölümünün ilk hocası bölüm başkanı. Böylesine önemli birisi. Ve çok da az bir ücretle çalışıyor. Neredeyse gönüllü gibi. Gönüllü gibi, yarı yarıya bir ücret alarak çalışıyor. Ocak’ta tekrar müzeye gelin Valori’den çıkma. Özür dilerim. Ama bunlar da tabii ki bu kişilikler de çok önemli müze için. Osman Hamdi Bey’in şedini gösterdik orada az önce. Müzenin giriş kapısının karşısında bir Osman Hamdi Bey bölümü var, ana kapıların karşısında. Ve Osman Hamdi Bey’in tablosunun bir replikası var. Keşke orijinalleri de burada olsa meşhur Kaplumbağa terbiyesinin terbiyesilerinden birinin replikası var orada.
Yazı takımları var. Çok da güzel bir şey var orada. Osman Hamdi Bey bu müzeyi, pardon, bu lahitleri buraya getirirken bir yandan da bunun kitabını hazırlamış. Evet, Sidon… Reinhardt’la beraber. Reinhardt’la beraber. Muazzam bir kitap hazırlamış. Keşke o kitabın da bir tıpkı basımı yapılsa ve müze… Doğru doğru, çok haklısın….satılabilse. Onu da konuştuk. İnşallah böyle bir şey belki olacak. Peki hocam şimdi bu müzedeki, müzeyilik açısından baktığın zaman.
Burayı nasıl değerlendirmek lazım? Yani dünyadaki benzerleri karşılaştırıldığında hem o dönemde hem bu dönemde gelişmesi nasıl olur bu müzenin ve diğer Anadolu’daki benzer müzelerin? Türkiye’de müzeciliği bize biraz anlatır mısınız bize? Türkiye’de müzeciliğin tabii temel taşlarında bu erken dönemler, geç Osmanlı döneminden atılan bu temel taşlarıyla başlıyor. Ve en büyük taşın da tabii İmparatorluk Müzesi kuruyor. Ondan sonra tabii esas mesele bina yapmak, mekan yapmak değil. Yani önemli olan bir şey eski eserlerin, o tarihin bütün o belgelerinin önemli bir şey olduğunu fark etmek ve bunları korumaya alma bilincini yükseltmek. Bunun karşılığı olarak bu binalar yapıldığı için önemli esasında. Dolayısıyla o güne kadar çok da hani farkında olunmayan ve hatta işte Türk kültür tarihinin belki de karanlık yüzyılı dediğim benim 19. yüzyıldaki felaketi bir daha yaşamamak için de işte bu günlerin başında…
…başlaması gerekiyordu. Yani kültür varlıklarına karşı yüksek bilincin oluşması gerekiyordu. Onun karşılığı olarak aslında bu bina Osmanlı Hamdi Bey ile başlayan bu ateş öyle devam etti. Biz Osmanlı Hamdi Bey’in öncesi ve Osmanlı Hamdi Bey sonrası deriz. Millattan önce ve sonra gibi. Türkiye arkeolojisi’nde yani karanlık dönem ve aydınlık dönem. Ama öncesinde Osmanlı müze şimdi ben müze deyince yanlış anlayanlar oluyor ilk müze deyince ilk müze olarak yapılan bina. Evet. Daha öncesinde bina var. Aya Irini de başlıyor.
Aya Irini de 1846’da esas başlıyor Ahmet Fethi Başa tarafından. Bizim ilk müze dediğimiz aslında orası Aya Irini’deki müze başlıyor. Sonradan gelişiyor. Tamam buraya taşıyor. İthiyaca karşılık olarak tabii esas müze binası yapılıyor. Aslında Çemberli Taş’ta daha önce proje vardı yapılsaydı çok daha büyük bir müze olacaktı. Öyle mi? O başaralamadığı için daha sonraya kalıyor ve bu yapılıyor. Hikaye tabii erken zamanlar hep meşakkatlidir yani zordur ve şimdiki düşüncenizle bakmayın. Yani işte 100 yıl 150 yıl önceki ortamlar düşünerek düşünmeniz lazım. O gün için neredeyse imkansız işlerden bahsediyoruz. Hem aslında Osmanlı’nın tabii düşüş dönemi ekonomide kötü bir problem dönem vesaire. O dönemlerde bunu yapmak, bütçe ayırmak ve eski eserleri toplamak falan mucize gibi bir şey aslında. Yani biraz da böyle bakmamız gerekiyor. İşte o mucizenin üzerine yeni bir mucize daha geliyor. Cumhuriyet kuruluyor tabii ve erken cumhuriyetteki Atatürk’le beraber. O zaman da hep yeni bir bilinç dönemi başlıyor ve sayıda, çok sayıda, müze her yerde açılmaya başlıyor Bursa’da, Konya’da vesaire bütün müzeler çoğalmaya başlıyor. Ve Anadolu’nun bütün o dünyanın özeti gibi olan Anadolu ki Akdeniz’den, Karadeniz’den, Transkafkasya, Orta Asya, Yakun Doğu, İran vesaire Balkanlar hepsinin özetlendiği bu büyük toprakların içeride
inanılmaz zenginlikteki ve her dönemde katman katman zenginliği olan sadece bir dönemde değil ve bütün bu on binlerce yıllık zenginliğin karşılığı olan objeler toplanmaya başlıyor. Ve bunun yanında da esas ne bileyim antropoloji vesaire diğer bilim dalları da tabii gelişe gelişe bu müzelerin içi dolmaya başlıyor. Peki hocam izleyiciler hep şunu merak ederler. Türkiye’den çalınan tarihi eserler. Evet. Birisi en önemlisi birisi British Museum’da yani ufak tefek çok şey çalınmış ama Çok evet. British Museum’da Halikarnas şeyde de Bergama Bergama Bergama Bergama müze üstünde Berlin’de de Zeus Altari Zeus Altari. Bu ikisi nasıl gitmiş? Hangi dönemde gitmiş? O zaman henüz daha bu bilgi yok muymuş? İşte yoktu. O az önceki hikayenin devamı bu sorunuz. 19. yüzyıl. 19. yüzyıl. 19. yüzyıl. Yani 1800 esas 30 civarlarından kabaca alırsak Osman Hamdiye kadarki o yarım yüzyıl, aradaki yarım yüzyıl felaket bir dönem ve o dönemde her şey gidiyor. Yani Batı Anadolu’dan, Doğu Anadolu’dan, Orta Anadolu her yerden gidiyor. Sadece şeyden değil ama daha çok böyle estetik değeri yüksek, görsel değeri yüksek böyle hani görkemli eserlerin bulunduğu mermer uygarlıkları Batı Anadolu, Akdeniz ve Ege sahillerindeki müthiş kentlerdeki müthiş anıtlar gidiyor önce yani. Onun için bu mesela British Müslüma gideni düşünün işte Kisantos, likyanın başkenti oradaki en önemli anıtların üstelik de kabartmaları kesilerek. Evet. Çünkü hepsi taşınamıyor. Kabartma kısmı önemli onlar için. Onları kesip kesip taşıyorlar. Ya dağlardan yollar yapıyorlar mesela. En önemli anıtlardan biri de hani hep de Alman Fransız olmasın diye biraz da belki Avustralılar falan da çok yani Alman, Avustrali, İngiliz, Fransız en çok böyle sırayla sayarsak. Hepsi çalmışlar. Hepsi çaldılar. Evet.
Mesut Hesatuliza, gölbaşı, Heroğlu çok ünlüdür. O Viyana müzesinde şimdi. Bütün o yüzlerce metre kabartma kuşağı, mükemmel kabartma kuşakları, klasik çağın eseri olduğu gibi Viyana müzesinde. Şimdi biz Yunanistan’dan soymuşlar, bizde soymuşlar. Yunanistan’da Yunanistan’dan da almışlar. Elgin Mermelileri mesela ünlü hikayedir. Bizim Kisantos Mermelileri gibi onlarda Elgin Mermelileri meselesi vardır. Ve o zaman da Osmanlı orası. Osmanlı. Yunanistan yine bizden gidiyor yani aslında.
Osmanlı egemenliği Yunanistan’da bittikten sonra Yunanistan o yıllarda karar alıyor ve bir daha bir şey göndermiyor ve çok keskin bir karar alıyor. Elgin Mermelileri de müthiş bir hikayedir. Aslında o da bizim hikayemiz. Bakmayın şimdi hani. Aslında hepsi Osmanlı topraklarından çalışıyor. Ama tabi burada yasaların eksikliği olmamasından karar veriyor. Yasa mı bilinç mi acaba? Bilinç yoksa yasa yok zaten. Bilinç yoksa yasa yok. Bazen yasa oluyor ama bilinç olmuyor. Ama bilinç varsa yasa yapılıyor. Tabi bilinç varsa yapılıyor.
Ama mesela eskiden bilinç oluyor yasalısıyla yapılıyor ama sonra o bilinç kaybolup yasa uygulanmadığı da oluyor zaman zaman. İşte bilinçe bağlı oluyor. Tugay Bey şöyle örnek vereyim. 1840’larda ilk kazır usatları alınmaya başlıyor yabancılardan ve bu usatlarda o zaman henüz müze kurulmadığı için eskeser yasamız da yok. İşte marif vekaleti eliyle sultandan ferman alınıyor.
Çünkü bu asla şart namelerde sınır yok. Başladığınızda hani sonuna kadar götürebilirsiniz. Sonradan bunlar her sene yenilenmesi gerekiyor. Şu var sadece diyor ki kazı yapan kişi eğer ikili bir şey çıkarsa birini devlet aliyyeye bırakacak diyor. Yani böyle olunca tabii ki olmuyor. İlk yasa ne zaman çıkıyor biliyor musunuz? 1869’ta biz bu yasayı çok sonradan fark ettik.
Uğur Mumcu’nun abisinin yayınladığı, hukuk litarör tümünü de kullandıkları için sonradan fark edildi. 1869 yılında bir yasa çıkıyor. Bu da aynı zamanda Müze-i Hümayen adı aldığı zaman müzenin hemen yayınlanan bir tüzlükle beraber.
Ve bu yasada şu var, şey kesinlikle yurt dışına eser çıkarılmayacaktır, devletin malıdır, sikkeler haricinde ama yurt içinde onun satımı serbesttir. Burada şeye getirilecektir, müzeye getirilecektir ibaresi de yok. Ama 1874’teyse ikinci müze müdürü, Anton Detjer’in müzeye gelmesinden sonra 1872’de göre başlar,
çıkan bir nizamname var. Asar-i Atika nizamnamesi, bu korkunç. Üçte bir, üçüncü ve otuz ikinci maddeleri, bunlar bizim açımızdan çok ağır maddeler. Zaten bu dönemde de çok rahatlıkla götürüyorlar. Kazı yapılan yerde, eğer vatandaşın arazisi ise vatandaşa üçte biri bırakılacak, üçte biri hafiri, üçte biri de devlete.
Eğer devletin arazisi ise üçte ikisi devletin, üçte biri de karşı tarafa götürülebilir. Bunlar tabii Osman Hamdi Bey’i çok rahatsız eden konular. Göreve başladıktan sonra, 81’de hemen nizamname değişikliği için harekete geçiyor. Osman Hamdi’nin Türk arkeolojisinde yaptığı en önemli şeydir. Bu 1874 nizamnamesindeki açıkları kapatır.
Her türlü toprak, altı toprak üstü kültür varlığı, onu da iyi bir tanımını yapar. Devletin valıdır der. Ayrıca dünyanın ilk defa sualtıya ilgili kanunu da koyar. İlk müdür o? Evet evet, suyun altındaki varlıklar da devletindir der, sınırlarımız içerisindeki. Bu da sualtı arkeolojisinden de çok önemlidir. Tabii yani orada Osman Hamdi Bey devliye girdiği zaman bu nizamnamenin eksik gediklerini kapatıyor. Ama Dettyer’in 1864’ten önce 69’da yapılırken sonra Dettyer 74’te devreye girip düzeltiyor gibi ama keşke çıkmasaydı dediğimiz bir yasadır. Evet evet kesinlikle. Çünkü üçte birini kazan alıyor, üçte biri devletin, üçte biri masaybini ya ama bir madde daha var devamlı. Onu da alabilir. O da diyor ki eğer birinci aldığı parçayla ilişkiliyse ikincili de satın alabilir diyor. Ama o zaman zaten beş kuruş kime versen satıyor o eserleri.
Dolayısıyla biraz legal biraz illegal derken bir çırpma dönemi başlıyor. Şimdi burada şöyle bir cümle kurabiliriz. Hocam bir lafınızı kesip bir düzeltmeye ödeniyorum. Çok özür dilerim. Şimdi demin dediniz ya Uğur Mumcu’nun abisi değil. Ahmet Mumcu. Değil. Değil mi? Ben sanki… Hande Mumcu’nun babasıdır. Özür dilerim. Hande Mumcu hatırlarsınız herhalde büyük bir skandal olmuştu. Hatırlısı Hasan Celal’in güzel falan. Zahmetli oldu çeşitli oldu. Ne yazık ki kızcağız da rahmetli oldu. İsim benzerliği. İsim benzerliği. Tamam. Onun için çok teşekkür ediyorum bu bilgiyi. Onu bir düzelteyim dedim de yanlış… Evet. Tabii kaldığımız yerden isterseniz devam edebiliriz. Yani bu yasal meselesi ve kaçırılma dönemi… Biz bilimde şu anda bile bir şey yazsak… O ilk keşfedenlerin isimlerini referans veriyoruz biliyorsunuz. Ama bu bilimsel mecburiyetten dolayı. İlk o gördü adını o andı da işte referans falan. Ama esasında tamam bunun iki boyutu bakabiliriz. Birincisi Türk arkeolojisinin yani o Anadolu arkeolojisinin başlangıçlarını bu döneme oluşturuyor. Ne yazık ki 19. yüzyılı oluşturuyor ve dünya çapında bu her çalındıkça daha da ünlü oluyor. Gelen giden daha çok artmaya başlıyor ve inanılmaz sayıda seyahlar ve inanılmaz sayıda kazıcılar gelmeye başlıyor. Ülkeleri adına ve ülkelerine, müzelerine malzeme bulmak için geliyorlar ve en kıymetlileri hedefleyerek hatta birbirleriyle mektuplaşmalarda yarıştıklarını görüyoruz. Yani İngilizler mesela yazıyor işte bir an önce bizi alalım yoksa Avustralyalılar gelip alacak diye örneğin yani böyle yarışmalar. Hala devam ediyor. Ya.
Amerikalılar Irak, Bağdat’ı neyse soydular. Ben yazdım onu ilk defa. Bağdat’daydım. İşte bir yarış. Örmüzeyi soyuyorlar diye yazdım. Yani kaç tane ettiler götürdüler. Yarış içindeler ve bunun işte değerini ama o değerini önce bildikleri için burada onu önleyecek bir güç oluşmaması bizim şeyimiz olabilir, handikapımız. O yüzyıldaki o esas olarak 50 yıldaki Osmanlı Düben’in önceki 50 yıl ortalama en yoğun çalma dönemi o dönemde giden gidiyor. Mesela en sonuculardan biri hatta Osmanlı Düben Müze Müze Müze olduğu yıldır 1881 Otto Bender. Bunların en başarılı tırnak içinde söylüyorum. Başarılardan birisi mesela saltanatı ikna etme gücü yüksek bir adam o Türizay Mürizay’ı hepsini keserek gemilerle ta dağdan yol yapıp Kekubat Denizi’nden kaçıran o Otto Bender. Sizin bölgeden. Yani tabii taşıyan o ve hakikaten acıklı bir şey.
O zaman bir çoğu mühendis vesaire bilim alanlarından ya da işte meslek alanlarından insanlar geliyor. Yani aslında bir çoğu arkeolog talan değil. O zaman arkeoloji de çok öyle bilimsel bir arkeoloji yok. Gerçi Winckelman ile başladı ama onlar arkeolog değil çoğunlukla. Dolayısıyla böyle burada bir acıklı bir manzara var. Yani hem bilimi başlatılmış Anadolu arkeolojisi vesaire hem de onlar hemen arkasından kendi enstitülerini açmışlar.
Türkiye’de şu anda İstanbul’a çoğunlukla Ankara’da da var yabancı ülkelerin arkeoloji enstitüelerinin tamamı bizden çok eski 100 yıl önce kuruldu. Ve onların enstitüleşmesi ve bir bilim dalı olarak ülkelerinde arkeoloji bilimini geliştirmelerinin atölyesi laboratuvarı halinde kullandı Anadolu. Anadolu derken Osman topraklarını söylesek daha doğru. Mezopotamya’da. Çünkü Mezopotamya, Suriye, Mısır vesaire hepsi Anadolu. Kahire’de bir binaetimiz sonuçta.
Onun için müthiş bir laboratuvar da arkeoloji ve eski çağ bilimi ve sadece arkeoloji vesaire gibi. Onların içini yükselttiler yani o zaman aslında o da bizde arkeoloji biliminin önünü açtı. Şimdi bunu da söylemek lazım. Ama bunun bedeli o kadar artı keşke açmasalarmış. Ben diyebilirim yani bunu rahat rahat. Gerçi Allahları var iyi koruyorlar. Ama bunu demek yanlış. Bunu gerçekten söylemek lazım Fatih Bey. Çünkü yabancıların savunması böyle oluyor.
Kontrazada kongrelerde bunu söylüyorlar. Götürmeseydik zaten bunlar şimdi yoktur diyorlar. Onların talebi olmasaydı yamacılık da olmayacaktı. 1881’de onlar keserken kendilerinin çektiği fotoğraflar var. O fotoğraflarda hiç daha hiçbir arıza yok yani taşlar kapa sağlam duruyor. 2000 yıldır 2500 yıldır. O gün kesip götürdüklerinde ilk karga yaptılar. Şimdi bunu götüren kişiye ben diyebilir miyim ki yani iyi ki götürmüşsünüz korudunuz. Öyle bir şey diyemeyiz.
Öyle bir hak onu ona vermezler. Şimdi size şöyle bir şey söyleyeyim. Bir şey söyleyeyim. Bu önemli bir şey çünkü şu soruyu sormak lazım. Bu yabancı misyonlar o kazıları yaptı ve götürdüler bir sürü şey en değerleri götürdüler. Peki bunlardan herhangi biri bunu yerinde koruyalım diye herhangi bir gayret göstermiş mi? Hayır. Demek ki bunun nedeni ne işte ülkemize götürelim. Bu kadar basit. Onun için brettish museum, lore müzesi, ermittag müzesi. Bunların en büyük hırsızlık. Sadece yonya değil yani. O ülkeler ne kadar hırsız olduğunu gösteriyorlar.
Ama bu da götürdüler. Hemperyalizmin gereği bu. Çünkü ne kadar yayınma çaldık. Ama burası onların sömürgesi değil. Hemperyalizmin gereği olsa sömürgesine götürsün. Burası hemperyalizm. Onu öyle görüyorlar. Çünkü Osmanlı toprakları. Ama onlar öyle değil. Onlar hırsızlık basmıyor. Kendine ait olmayan bir yerden götürüyorlar. Bu çok önemli bakın bu nokta. Şöyle o bir savunma da öyle. Çünkü sizin de imparatorluk müzenizde her yeri de vazife var. Suriye’de de vazife var. Sınırlarımız var. Sınırlarımız var. Ama bizim kendi bilaatlerimiz. Kendi bilaatlerimiz.
Onlar yani özel ajanlar gönderiyorlar yani bu halikarnas balıkçısının İngiltere kayıçesine bir yazı yazdı. Maviye boyarız. O british müslümün gri duvarlar arasında değil. Anadolu’nun masmavi gökü altında yükselmek için yapılmıştır dediği kayıçede teşekkür ediyoruz savunun tavanı maviye boyadık dediği doğru mu? Doğru tabi o mektup yazılmıştır. O cevap alınmıştır. Biz o çok yani aşağılayıcı bir cevap olarak tabi. Hatta ben kendimde yaşadım.
Bir şey var isim versem çok ayıp olacak. Hakikaten çünkü Anadolu arkeolojisine katkılar olan birisi o daha sonraki nesilden olduğu için o ataları götürmüş olabilir. Onun hepsi çık. Onun için söylemeyeyim. Bir konferansta söylüyordu. Yani öyle bir şey. Biz size Türizya’daki anıtların kopyalarını yapıp hive edebiliriz, verebiliriz. Siz de bunu müzeyize koyabilirsiniz. Ben de o zaman demiştim. Yani siz orjinaleri kopyalarını kendiniz sergilebilirsiniz. Orjinaleri göndermeniz gerekli diye. Yani böyle bir şey olamaz. Hakikaten bir sömürge mantığıyla bakmak doğru bir şey değil. Şimdi burada tabi biz 19. Yüzyıl’ı falan konuşuyoruz. İşte 20. Yüzyıl içindeki hikayeleri konuşuyoruz falan. Bu erken zamanları anlamak için bunu konuşuyoruz. Ama bunlar niye konuşuyoruz? Ama yani şimdi biz geri gelecek mi? Tabi bakanlık peşinde getirebildiğini getiriyor. Getiremeyenlere gibi bir sürü dava devam ediyor. Davalar devam ediyor. On müzeler yok olur. Yani hepsi çalıntı. Mısır’dan almışlar, buradan almışlar, her yerden almışlar.
Hayır, Hermit Hacagid’in Urartlı eserleri. Her türlü eser var. Mısır eserleri. Yani her yönden eser var. Bir de şimdi size bir şey diyeyim mi? Daha… Amerika’da Baharli Bülözü’ne gidiyorsunuz, Mısır’dan Şan’ımız bir şey var. Korkunç bir şey. Şimdi size bir şey söyleyeyim Fatih Bey daha çok üzülmeniz için söyleyeceğim bunu. Yani ağlayabilirsiniz bunun arkasından. Bu kadar değil. Neden? Biz mesela giden büyük anıtları işte Nereyten Anıtları’nı işte bilmem Zeyus Altan’ı vesaire. Onların hepsini biliyoruz ki buradan gitti değil mi? Yani hatta bazen bir heykel buradan gittiği belli. Lahit gittiği belli geliyor.
Onları biliyoruz ama onlar sayısanız diyelim ki beş bin tane ama yüz binlerce küçük eser. Küçük eser. Yani yüzüğü takısı vesairesi şubuyu onları bilemiyorsunuz da. Yani kaç bin tane gittiğini bilmediğimiz küçük eserler var. Esasında o kadar büyük bir gidiş varmış ki bugün onu bilmiyoruz bile. Sikkeler, kontraklar… Ve onları orada da müzelerde görmüyorsunuz etiketlerinde yani bu Anadolu’dan bile çok zor. Peki hocam burada bir Lahitlerin çıkarılma hikayesini anlatsın müzeye. Bu müze kuruluş amacı bizim de burada gördüğümüz ve bir kısmını biraz sonra göreceğimiz bu Lahitlerin sergilemesi. Ancak çok daha muazzam eserlerle daha sonra, çok daha demin ama başka muazzam eserler de buraya gelmiş. Yakında da burada onların sergilendiği galeri açılacak. Ben gezdim, mutkum tutuldum. Hakikaten çok güzel olmuş. Yapanların eline sağlık. İyi yapmışlar.
Bunları buraya getirilmesi o zaman nasıl olmuş? Yani zor durumda bir imparatorluk, para yok, pul yok ve Sayda’dan buraya bunu Lübnan’ın dağlarından çıkartıp getirmişler. Nasıl bulunmuş bu ve diğerleri geliş hikayesine nasıl getirmişler? Bir şey haber alıyor Osman Amca. Aslında Osman Amca müze müdür olduktan sonra hemen etrafa… O zaman müze şeyde, yukarıda ayarında.
Hayır, ayayırında değil. Burada. Çinili Köşk’te. Çinili Köşk’te. Anton Dettier zamanında gelmiş. Çinili Köşk’de Ayayırı’ndaki iki grup eser var. Arkeoloji eserleri ve silahlar. Bu silah, arkeoloji eserlerini… Bir ara sancaklar vardı galiba değil mi? Evet sancaklar var. Arkeoloji eserlerini büyük bir eleştiri alıyorlar.
1867’de Alport Du Pont galiba yazıyor. Çok kötü durumda. Onun üzerine ayırma kararı alınıyor. Zaten hemen ilk müze müdürü bulunuyor. Edward Gould adlı bir Galatasaray hocası. O birkaç sene görev yaptıktan sonra Anton Dettier. O da bir arkeoloji eğitimi almış doktoralı.
Ostraya Lisesi’nde de idarecilik ve müdürlük yapmış. 68 yaşında birisi. Aslında peydegaretler ediyor. Ve müzeyi buraya taşıyor. Yani arkeoloji alanını buraya taşıyor. Zaten onu… Buraya derken Çinili Köşk’e. Çinili Köşk’e taşıyor. Çinili Köşk’te uzun süre tamirat var. Ama o zaman yok da. Bunlar yok o sırada. Hiçbir şey yok. Ondan sonrasında Dettier’in ölümünden sonra Osman Hamdi Bey göreve geldikten sonra ilk işi Osmanlı’nın sınırları içerisindeki her yere hakim olmak. Çünkü çok gidiyor. Hocamın dediği gibi bütün eserlerin gidişine şahit oluyor. Ve ajanlar oluşturuyor. Her yerden. Nerede ne var? Tabii genelgeler gidiyor. Nerede ne var? Bu ihbarlar geldiği zaman onları görmek için gidiyorlar.
Ve gittiğinde burada Sayda’daki bu lahitleri kazıyorlar ve üç numaralı mezar olursa… Ben söyleyeyim nasıl olurum. Bir köylü tarlasını sürerken tarlada bir göçük oluşuyor. Göçük oluştuktan sonra köylü oradan aşağı bakıyor. Evet. Aşağıda bir şeyler görüyor. Görer. Ve bunun üzerine haber veriyor hemen. Evet. Ve genelde köylüler buluyor zaten. Bu tür benzer hikayelerle geliyor. Ama tabii yanında yetişmiş eleman yok. Müzenin tabii Osmanlı’daki eleman. Kendi gitmiş öyle değil mi? Kendi gitmiş.
Ve arasında dönemin ne kadar okumuş eğitimli insanları var onları yanına alıyor. Burada kurduğu sanayi nefis eden hocaları alıyor. Osman Efendi onunla beraber dolaşıyor. Ve o ekiple gidip bu lahitleri kazıyorlar. Kaç çeşit? 23 tane oradan gelin. 22 tane diye biliyorum. En büyük bu İskender Lahtı olan lahit. Bunlar da tabii milattan önce 7. 6. yüzyıla kadar uzanıyor. Birkaç tane de Mısır Lahiti vardır. Hani Mısır tipinde lahit var. Değişik tipte lahitlerin olması o nekropolün, yani mezarlık alanının uzun yıllar, farklı dönemlerde kullanılmış olduğunda gösteriyor. İnanılmaz bir şekilde. Kaç yüzyıldır o nekropolin süresi? Efendim? Kaç yüzyıllık bir dönemdir?
En eskisi birazdan da gösteririz şey var. Milattan önce 7. y. 6. yüzyıla ait. En genişte yani Helenistik dönem sonuna kadar. Galiba bir 600’lardır. Bu en erken Tabrik Tahattin var. Tabrik Tahattin. Tabrik Tahattin. Yani lahitlerin baktığınız zaman, yapılarına baktığında o dönem farkını görüyorsun. Farkını görüyoruz. Kültürde farkı zaten. Tabrik Tahattin Mısır usulünde. İçeride var onlar. Mesela ağzın içinde mumyalar da var. Hatta çektiğiniz arkadaşları göre gösterebilir.
Osman Hamdi Bey’in o lahiti açışının da arkasında tablosu gösteriyor nasıl. Ve hala içindeki mumya duruyor. Mumyalar çıkmış ama duruyor. Arkadaşlar çektiğiniz size bilmiyorum şu. Gerişin öbür tarafındaki odada var olacak o lahit. Hatta bir müddet Lahitler Müzesi olarak da anılıyor. 13 Haziran 1891’de açılıyor müze.
Bu değil arkadaşlar içinde bir iskelet olan bir lahit. Arka odadaki. Bir sonraki orada buradan. Bu lahitler yerleştikten sonra 13 Haziran 1891’e ben bu tarihe önem vermek istiyorum. 13 Haziran 1891 Türkiye’deki müzecilerin özel günüdür. Öyle mi? Biz 13 Haziran gününü müzeciler kendi aramızda kutlarız. Bu güzel bir gün.
İşte şu. Evet. O lahit. Şimdi lahit gösterecekler arkadaşlar. Tabii bu lahitin üzerinde. Dev bir kapak var. Dev bir kapak var. Hiroglifle. Pneptah galiba. O diyor ki bir general olması muhtemel. Benim bu lahitimi kim açarsa lanetleme var. Bunların işte başına kötü şeyler gelsin.
Sonradan Tabnit Sidon Kralı herhalde o kendisini koydurduktan sonra o da ayak ucuna fenike diliyle benzer bir şey yazıyor. Tabnit benim işte bu lahitte bir şey yoktur içinde. Açanın başında da lanetleme tarzında bir takım bir şeyler yazıyorlar. Hocam bir reklam arası vereyim. Sonra devam ederim.
Lahitler Galerisi’ndeki gezimize. Ama burası bittikten sonra yakında bir açılacak başka bölümde var. Onları da göreceğim çünkü muazzam şeyler var orada da. Siz gördüğünüz mü bilmiyorum son halini. Ben bugün gündüz gelip dayanamadım. Reklama soruyorum. İyi günler.
Evet hocam Osman Hamdi Bey’e bir şey eklediniz. Onu eklediğin de var derim sonra.
Bu aslında keyifli bir haber kısmı olsun. Çünkü 19. Yüzyılın bütün o kayıtlar üzerine üzücü bir konuşma oluyor aslında. Ama şimdi de bunu toparlama zamanıdır. Çünkü yarından erkendir bugün nihayetinde. Bugünlerde bakanlığın projesi ve enüstü projesi kapsamında yaptığı işler var elbette. Bunlardan bugün ilgilendiren bir kısmını söyleyeceğim size. Osman Hamdi Bey’den sonra Halil Etem Bey var biliyorsunuz ve bu müzenin esas ilk direktörleri Halil Etem çok uzun süre direktörlük yapıyor.
Ve tabi Remzoz Arık gibi Arif Müfit Bey o hep muavin değil ama yani o da yönetimde her zaman vardı. Arif Müfit Mansel. Bunlar ilk müzenin ilk direktörleri. Aziz Ogan. Aziz Ogan var. Ve bunlarla ilgili şimdi birkaç kitap çıkarıyor bakanlık enüstü kapsamında. Bir tanesi işte bir Selet 2 Halep kitabında bütün bu üç kurucu var. Bir tanesi Osman Hamdi Bey’in Nemrut ve Sayda’da yaptığı çalışmaların tamamen aynı basımı ve iki dilde baskısı hazırlanıyor ve bitti hazır yani basımı yapılmak üzere. Ve bir de daha güzel de bir şey var bir tane daha var. Remzi Oğuz Arık’ın bütün kazı defterinin tamamındaki belgeler tek kitap haline geliyor.
Dolayısıyla bu eski duayenlerimize, müze ve arkeolojinin kurucularına karşı bakanlık gerçekten bu enüstü projesi içerisinde bu üç dört yayınla güzel bir aslında vefa göstererek hem de geleceği bir eser bırakarak bir armağan veriyor. Hocam Murat Barakçı mesaj atmış diyor ki büyük eserlerin çoğu mesela Elgin Mermelileri çalınma demek yanlıştır diyor. Çünkü diyor bunların tamamı fermanla gitti diyor. Doğru. Şu anda diyor Elgin’in torunları mevcut Lord Elgin’in evinde diyor. O fermanlar o izin belgeleri var. Çalıntı değil diyor bilinsiz diyor. Ama biz hepsi de çalıntı demedik zaten. Ben ne dedim size? Kanun yetersizliği de. Saltanatı ikna etti izin aldı. Başkası biraz daha başka izin aldı ama bir kısmı çalındı. Yani hepsi aynı statüfiye gitmedi elbette. Tabii ki. Peki.
Bunların nasıl taşındığını anlatamadık tam katırlarla özel yollar yapılıyor. Limana getiriliyor. Limanda gemiye sallara bindiriliyor. Sallarla gemiye götürülüyor. Orada vinçlerle gemiye çıkıyor. Bu 10 ton. 10 ton civarı bir şey bu. Gemiyle buraya getiriliyor. Orada görüntü bilsizmişler evet. Bunlardan 22 tane 23 tane var. 22 tanesi tek bir seferde geliyor. Tek bir seferde geliyor. Bunlar gemiye getiriyor.
Gemi geliyor burada şimdi şu sepetçiler kastının olduğu yere yanaşıyor. Gemi oradan indiriliyor. Yine oradan bir takım özel araçlar. Osmanlı böyle tır yok, kalmıyor. Çektireklerle. Buradan buraya çeke çeke getiriyorlar bütün bunları. Hakikaten muazzam bir şey. İmparatorluğun o son dönem aydınlanma birinci müthiş bence. Oradan hakikaten çok iyi şeyler çıkmış.
Osman Hamdi’nin kattıkları çok. Öncelikle güzel sanatlar, sanayi nefiseyi oluşturması kurması. İlk müdürüdür. Ardından 1884 yasasına çıkarması. Aslında 1883 yılında hazırlıyor. Fakat uzun bir süre bu yasa bekliyor. Sanıyorum pek çok kişi de bu konuda hemfikir.
Bu dönemde yabancı elçiler, yabancı bilim kuruluşları saraya çok etki yapmaya çalışıyorlar. Yasanın çıkacağını, eski eserlerin çünkü bir daha çıkaramayacaklarını biliyorlar. O yüzden mümkün olduğu kadar bu nizamnamenin, asr-atika nizamnamesinin çıkmaması için ellerinden geleni yapıyorlar. Geç de olsa çıkıyor.
Onun dışında da yaptığı kazılar ve bir taraftan da insan yetiştirmeye çalışıyor. Osmanlı’nın o döneminde fazla okumuş yazmış eğitimli insanlar. Çevresinde ne kadar eğitimli insan var, mühendis bunların arasında, Museviler var, Ermeniler var, Rumlar var. Hep bunlardan oluşan bir ekip kuruyor. Tabii tabii Osmanlı’nın tebaası bunların hepsi ve onlarla beraber çalışıyor.
Peki hocam o günden bu güne Türkiye’de kaç müze açılmış, ne kadar müzemiz var? Burada sergiliğimiz eser miktarı var. Bunu niye soruyorum ve tabii yürütülmekte olan arkeolojik çalışmalar. Bunu niye soruyorum? Birkaç sene önce Mısır’daki Kahire Müdürü’sine ben çok giderdim. Taşındı şimdi yeni yeri muazzam oldu. Ben son haline gitmedim. İnşaat halinde de gidip gezmiştim. Muazzam bir binaydı, bitmiş daha da muazzam olmuş. Kahire Müze Müdürü’yle konuştuğumda bana şey demişti. Şu anda dünyada yapılmaktan arkeolojik kazının %80’inden fazlası Mısır topraklarında yapılıyor. Gerisi bütün dünyada yapılıyor. Mezopotamya’da falan filan da var ama asıl merkez Mısır. Mısır olması arkeoloji yok demişti. Bizdeki durum ne? Kaç müzemiz var? Arkeoloji nasıl gidiyor? Size soracağım hocam.
Ben şöyle söyleyeyim. Osmanlı’nın sonunda sadece beş müzemiz var. Hangi müze onlar? Buradaki Asarı Atika Müzesi yani Müze-i Hümayun, Deniz Müzesi, Askeri Müze gibi müzeler. Yani beşten fazla değil. Bir de Müze-i Hümayun’un şubeleri var. Bursa bir tanesi bunlardan.
Diyarbakır’da şubelerden bir tanesi. Ama Cumhuriyet’le birlikte ilk beş yılında Cumhuriyet’le 15’e çıkıyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün gayretliğine. Atatürk müzeciliğe de el atıyor yani. Çok ciddi atıyor. Hatta şöyle söylemek durumundayım.
3 Mayıs 1920 tarihi bakın Meclis Mevzusu Kuru’lular 10 gün olmuş. Dönemin Marif Vekili şu anda ismini hatırlamıyorum. Soyadı Nur. Şey okuyor. Kurulan hükümetin programını okurken bir hars müdürlüğü kurulması
ve buraya bir memur atanması ve eski eserlerin korunması için bir maddekon oluyor. Bütün vilayetlere çevrelerindeki arkeolojik eserlerin, kültür varlıklarının, ev mantarlarının çıkarılması ve korunması isteniyor. O zaman leyleye mekanı söyleyeyim. İşgal sırasında burada çalınan bir şey var mı? İşgal sırasında yok. Değil mi hocam? Ben öyle biliyorum. Yok. Çünkü işgalde zaten onlar ileride tamamen bizim olacak dairetiyle şey yapmıyorlar. Ama cumhuriyet daha kurulmadan, meclis kurulur kurulmaz böyle bir kararın alınması muhteşem bir şey. 1921’de de Ankara’daki Anadolu medeniyetlerinin temeli atılıyor. Oradaki iki eski medrese ve Han Kervansaray bir araya getirilerek müze yapılmaya başlanıyor.
Ve yine cumhuriyet dönemine ilk müze binası yani müze olarak yapılan Arif Hikmet Koyunoğlu’nun Ankara Etnografya ve daha sonra da yanındaki birimdir. Eski Türk Hoca olarak, şimdi Resmi Ekal Müzesi olarak kullanılıyor. 1937’de açılıyor o müze.
Şu andaki müze sayımız, bakanlığın resmi verileriyle 346 görünüyor bu öğrenyerleriyle. 346. Evet. Buna öğrenyerleri dahil mi? Evet, öğrenyerleriyle de. 200’ün üzerinde müzemiz var. Toplam 3,5 milyon eser var ülkemizde. En son Covid öncesi… Sergi’nin 3,5 milyon mu yoksa depo’daki dahil mi? Tümü eser. En son Covid öncesinde de 30 milyona yakın müzelerimizi ziyaretçi gezmiştik.
Bu büyük bir rakam. Son birkaç yılda çok yükselmişti ziyaretçi sayısı. Arkeoloji Müzesi’nin ise sanıyorum 790 bin eseri var. Buranın. Evet. Çünkü sürekli artıyor. Yılda 5-6 bin eser giriyor. Arkeoloji Müzesi’nin potansiyeli çok yüksek. Müzeyi Humayun olarak çok büyük hizmet vermişti.
Sonrasında da bölge müzesi olarak hizmeti. Merkez müze. Bakın bugün İstanbul’da pek çok müze var ama bu müzenin uzmanlarının dışında hiçbir müzenin uzmanı kazılara katılmıyor. 8 tane koruma kurulu var İstanbul’da. O koruma kurullarının almış olduğu kararlarda pek çok temel hafrı yağdığı, kurtarma kası, sondaş kası var.
Senede 250-300 civarında bu tür kararlar var. Bu kararlara müze uzman göndermek zorunda. İstanbul’un her tarafı tarih. Nereyi kazdığınız altında bir şey… Var mı yetenek kadro ve personel? Şu anda 50’ye ulaşmış. Çok iyi bu sayı. Eskiden çok bir ara müze uzman sayısı çok çok azalmıştı. Çünkü uzun süre 1990’lardan sonra neredeyse 10 sene hiç personel alınmadı. Ben Kültür Bakanlığı’nın Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nde çalıştım uzun yıllar. Ve biz arkadaşlarla şunu derdik. 10 yıl geçti, arada bir nesil kaybı var. Hiçbir arkadaşımız meslektaşımız giremedi. Yetiştiremiyorsunuz efendim. İnsan içmek çok zor. Hayır, maliye kadro vermiyordu ve yeni eleman alınamıyordu. Emekli olanlardık diyordu. Bu müzenin de kadrosu çok güçlüyken kadro gelmediği için yaşı gelen emekli oldu istifa etti ve çok zayıfladı. Sonrasında tekrar 2000’li yılların ortalarından itibaren yeni kadrolarla güçlenmeye başladı. Yine tabii biz üniversite hocaları olarak şunu da söylemek durumundayım. Her sene 2500-3000 tane Türkiye genelinde arkeoloji, sanat tarihi gibi uzmanlar yetiştiriyoruz. Ama bu uzmanlar müzelerde görev alamıyor. En büyük sıkıntı bu. Bu kadar da büyük bir kültür hazinesinin üzerinde yaşıyoruz. Kadro sıkıntısı her zaman oluyor ama ben geri gelmişken Sayın Bakanımıza da, Mehmet Nur Ersoy’a da çok teşekkür etmek istiyorum. Son yıllarda pratik bir çözüm buldular kadro sorununa. Özellikle Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi nedeniyle Türk Tarihi Kurumu bağımsız özel bir kurumken Kültür Bakanı’na bağlandı ve onların ayrı bir bütçesi vardı. Bu bütçe üzerinden bakanımızın Türkiye’de yapılmakta olan kazılara bir destek sağladı.
Ve her kazıya ortalama 5 uzman için bu Türk Tarihi Kurumu üzerinden 12 aylık kazı yaparak sözleşmeyeli personeli aldı. Aslında bundan devlet personeli olarak, devlet memuru olarak her türlü haklara sahipler. Böylece son yıllarda 2-3 yıl içerisinde 309 tane bu tür kazılara uzman verildi. 312 de bu yıl için alınacak.
Bu da çok güzel bir şey. Birkaç yıl içerisinde 600 tane kadro açılmış oldu. Bu çok güzel. Maliyi aşmış olduk böylece. Peki hocam, şimdi Türkiye’deki kazılar, mevcut kazılar bazıları çok popüler. Herkes onlardan bahsediyor ama ben biliyorum ki o kadar da popüler olmuyor ama dört bir tarafta muazzam işler yapılıyor.
Bağası İstanbul’da, Burnumuz Dibinde, hatta bir tanesi Beşiktaş Meydanı’nda, Büyükçekmece’de var, İznik’te var, Uluvatgölü’nde var, Anadolu’nun dört köşesinde, Urfa’da, Mardin’de, Ege zaten bu. Şu anda Türkiye’deki arkeolojik kazılar dünya ölçüyle baktığında neler, nasıl yürüyor, getirince para var mı?
Arkeologların son durumu nedir Türkiye arkeolojinin? Arkeolojinin Türkiye’deki durumu aslında her gün çok daha yükselmekte. Düne göre her zaman daha iyi gittiğimizi söyleyebilirim. Bunun birkaç boyuttan bakabiliriz. Yani kazı sayısı ama bizim için tabii kazın niteliği ve çıktılar çok önemlidir her zaman. Onun için o çıktılarına baktığımız zaman da yükselmekte. Yani mesela yayın çok önemli bir meseledir. Kazlar da eskiden çok geciken bir şeydir bu. Mesela 20 yıl kazıyor ortada hiçbir şey yok ya. Bu hep şikayet konusuydu. Şimdi bu son zamanlarda bu yayın potansiyeli yükselmeye başladı. Oldukça yükselmeye başladı. Bu bir. İkincisi koruma meseleleri tabii yeni teknoloji, kimyanın vesaire, fiziğin yan bilim dallarında artmasıyla,
arkeometriğin yükselmesiyle yeni teknolojinin arkeolojide devreye girmesiyle beraber arkeolojideki kazılardaki teknik ve bilimsel nitelik de yükseldi. Çünkü arkeolojide iki evre var. Yani birisi veri üretim aşaması bizim için. Kazılar ya da sorbetler falan yani araşma ötemleri. Ama esas arkeolojin sosyal bilim olarak yaptığımız yer masabaşı yani orada yapmaya da var. Orada o zaman sosyal bilim oluyor. Bazıda mühendislik, teknik, mimarlık vesaire bütün teknikleri kullanarak bir iş yaptırıyoruz yani teknik aşaması ve çok büyük kadrolar, büyük ekipler, teknisyenler, uzmanlar, bilim insanlar ve farklı bilim alanlarından insanlar. Çünkü arkeolojik kazılarda kemik de çıkıyor, taş da çıkıyor, layık da çıkıyor, ev de çıkıyor falan ya. Yani organik malzemede çıkıyor, inorganik de çıkıyor. Dolayısıyla yani epigrafi yazıt da çıkıyor, heykel de çıkıyor bir sürü şey var.
Ve bunlarla ilgili bir sürü bilim alanları var. Çok farklı bilim alanları. Hepsi bir aradalar. Ve ben size söyleyebilirim rahatlıkla Türkiye’de yani yeni, modern, yükselen bilim, interdisipliner bir şeydir ya da matodisipliner bir şey. Ve bunu en iyi belki arkeolojik kazılarda görürsünüz. Çünkü orada bir buluşma var, mecburi buluşma. Her şey orada. Her şey orada. Çünkü neden? Biz çünkü bir hayatın tamamını kazıyoruz. Kazarken bu bina kalsın, bu cam beni ilgilendirmez, şu fincanla ilgim yok, onu bırakayım, şu kalemi kazıyım diye bir şey yok. Yani bütün hayatı kazdığımız için, hayatın her şeyi karşımıza çıktığı için bu nedenle hayatın her şeyle ilgili her bilim dalı devreye giriyor. Onun için modern bilimin de karşılığını aslında kazılarda bulabiliyoruz. Bunlar da iyi çıktılar ve yükselen çıktılar. Çünkü bilim de yükseliyor nihayetinde.
Ve eskiden yani dünyayla çok da yarışır bir halde olmadığımızı elbette söyleyebilirim. Çünkü her şeyin bir doğumu, gelişmesi, büyümesi vardır. Bizdeki doğduğu yıllarda da çok gelişmiş bir şey elbette beklemeyeceğiz. Yani… Yani biz daha gelişme çağındık. Akmugam hocalar, Mesut Ahsen Özgür Çocuk hocalar, bir sürü eski hocalarımız, rahmetli hocalar var. Daha öncekileri konuştuk zaten ilk dönemleri falan.
Onların üstüne yüklerine yüklerine geldi ve bugünkü rakamlar oluştu. Ve bugünkü rakamlara baktığınız zaman da 400 civarında kazıdan bahsediyoruz. Yani kazıda birkaç gün var. Şu anda yürüyen 400 kazanmış. Şöyle bakanlar… Çubur başkanı kararı deniyor. Yazılar var. Çubur başkanı kararı deniyor şimdi ona. Bu yani bir bilim adamlarına verilmiş ekibiyle beraber yurttuğu kazılar. Müzele’nin yurttuğu kazılar var. Kurtarma kazılar var. Danışmanlı kazılar var.
Yani değişik tipte kazılar topladığımız zaman geçen gün genel müdürümüzün açıkladığına göre bu ilki rakam 600’e ulaşacak. Yani bu ciddi bir rakam. Yani yüzyar aşımalarıyla beraber. Peki hocam bir şey… Aslında bir şey söylemek istiyorum. Şimdi biz hep arkeolojiyle konuştuğumuzda kazı konuşuyoruz ya normal. Çünkü çok önemli keşifler kazılardan hiç görünmemiş şeyler görülmeye başlandığı için öyle konuşuluyor. Bir de arkeolojin resmi o kazıyla beraber var olduğu için normal olarak.
Ama aslında bu surface survey dediğimiz yani yüzyı araştırmaları esasında çok önemli bir şey. Çünkü bu ilk seyahalar falan da zaten yüzyı araştırmalarıyla keşfettiler. Sonra kazı başladı. Bizim kazımız kentleri de önce yüzeyden keşfediyoruz zaten. Önce dedikodosu çıkar sonra yüzeyye yakar. Yüzde gördüğünüzün bir izin peşine düşüp kenti buluyorsunuz falan. Ama surveyin şöyle bir önemli tarafı var. Biz yüzyı araştırmaları yaptığımızda bütün yüzeydeki hatta total surface survey diyoruz. Avucu zinciri gibi bütün arazi taranıyor. Ne varsa keşfediliyor kazmadan. Ve ne oluyor biliyor musunuz? Devletin dağlardaki malların listesini çıkarıyoruz. Bir kere önce onu biliyorum biraz. Neyimiz var yani? Tabii eskiden neyimiz var? Kazı zaten hepsi kazılacak hali yok. Mümkün değil. Anadolu gibi bir yerde zaten hayali bile kullanmaz. Ki kazılmış kentler bile. Mesela Efes enke eskisidir. O bile daha % kaçı kazanmıştır ki. Yani bir şey değil. Her yerin kazılması da gerekmiyor ama.
Ne zaten katman katman hepsi. Ama gereken bir şey var. Her yerin kazılması gerekmiyor ama her yerin araştırması, tespit edilmesi, bilinmesi ve korunması. Korunması. Yüzeyden de olsa korunması. Bakın bugün kazmayabiliriz. Hiçbir şey kaybetmeyiz. 152 yıl sonra birisi kazar. Rezervdir o. Ama bugün korumazsak 152 yıl sonra bir şey yok. Onun için birinci kalem korumadır ama tespit ondan önce geliyor ki koruma başlasın. Bu nedenle devletin önemli işini aslında surveyler önce yapıyor yani. Kazlar da tabii arkasından geliyor. O tabii pahalı bir iş. Çok pahalı bir iş. Siz sordunuz ya bütçeler vesaire falan nasıl yükseliyor mu diye. Bakanlık her yer gayret ediyor daha fazla yapmak için ama rakam attığın zaman hakikaten yükseliyor da. Ama kazı sayısı da yükseldiği için. Ne kadar yükselseniz ortak çoğalıyor. Sonuçta onlar da büyük bir maliyet tutuyor ve arkeolojik kazılar çok pahalı bir iş. Özellikle klasik arkeolojik kazıları. Klasik kentler. Onlarda hani Vinç bilmem ne vesaire. Nedir klasik kentle diğer kentler arasında var mı?
Kentler ayakta gördüğünüz o Roma kalıntılar, Bizans kalıntılar vesaire onlar klasik. Yani çok büyük kentin, kentin tamamını kazdığınız için. Mesela bir yuva kazısında Vinç lazım değil mesela. Bir mağara kazısında bir kamyon, Vinç, çubuğu, traktör hiçbir şey lazım değil. Yani maliyet farklılıkları çıkıyor ortaya. Ama önemli farkı çıkmıyor elbette. Yani hepsi aynı derecede önemli bir şey elbette. Ama maliyet çok farklı çıkmaya başlıyor. Onun için bakanlık da bunu tabii her sene, hepsini herkesi destekliyor sonuçta.
Eşit olarak sponsorluklar destekliyor. Ayrıca sponsorluklar var. Biraz yüzeye açtırmalarına bir destek yok maliyet. Yok, o yüzeye açmalar biraz şeyde kalıyor. Cebimizden kaçıyor. Öyle söyleyeyim. Çünkü aslında onun altyapısı olduğu için altyapıya kimse yatırım yapmıyor. Ben yıllar önce 2000’li yıllar, 2001-2002 gibi hatırlıyorum. Genelde bir yazı yazmıştım. Yani biz Dağlardaki Malların Lisesi’ni yaparken surveye yapıyoruz ya. Aslında o da ucuz bir iş. Çok pahalı değil. Kazmıyorsun çünkü ve sadece bilim adamları gidiyor. İşçi yok, operatör yok falan filan.
Siz buna biraz destek verin. Hiç olmazsa benzin paralar falan çıksın diye o yıllarda yazı yazmıştım. Ve ilk desteği 3000 lira almıştım. Sörveye. Çünkü surveyin önemli bir şey olduğunu ya uzun bir yazı yazmıştım gerçekten o zaman. İlk desteği de vermişlerdi. O öyle devam etti, gidiyor gidiyor tabii. Ama sponsorluk meselesi tamamen kazı başkanlarının yeteneğine kalan bir şey. Bir de o kentin tabii bazı kentlerde daha şanslı oluyor. Mesela turizmin olduğu yerlerde. Çünkü onun çıktılar ekonomik çıktılar fazla olduğu için, yöre halkında elbette beslediği için o çok önemli bir sonuç. Ama alaca çok turizm yeri değildir. Biraz da sapak bir yer. Oraya mesela ciddi destek olur. İşte o kazı başkanının gücü ve network ile ilgili. Kazı başkanının iyi networkleri gücü varsa hiç turizm olmayan bir yere de bir para bulabilirsiniz. Doğru. Ama göbek tepeye para vermek kolay. Çünkü zaten herkes oraya gidecek. Gidecek sonuçta verdilerdi. Hani 10 milyon bir şey oldu. Doğuş holding verdi galiba. Doğuş holding verdi onu. Ama başka yerlerde de başka holdingler paralar veriyorlar elbette. Onlar ama özellikle görkemli kentler, görkemli anlıktan olan, yani iyi reklam yapabilecek yerler tabii tercih ediliyor. Yani birisi herhangi müzeye yardım ettiği zaman, örneğin çok küçük bir kasaba müzesine vermiyor da, işte Metropor Müzesi’ne yardım ediyor. Çünkü adı orada okuması lazım. Şimdi gittiğiniz zaman görmüşsünüz, Metropority Müzesim’de Rami Koç da yazıyor. Rockefeller de yazıyor değil mi? Ama işte 49 yıl için 10 milyon lira vermek zorunda kalıyor oraya. 10 milyon dolar 49 yıl bu kadar izin vermiyor. Bizde ne yazık ki insanlar kendilerine iyi kötü bir müzes kurma peşinde. Lakin kardeşim ver bir büzeyi gelişmesine katkımı. Şörörün kapısında 20 tane, 30 tane, 40 tane isim yazsın. Ama Fatih Bey bu bir kültürel gelişimdir. Zenginler ne zaman zengin kabul ediliyor? Mesela Amerika vakıfı çok iyi bilen, Mesela Smithsonian Institüel bir vakıf bahsediyoruz. Ve dünyanın en büyük enstitüleri vesaire bir sürü müzede olan bir yerden bahsediyoruz. İstersen onu bir kısaca anlatın ben biraz oraya girmek istiyorum. Buyurun anlatın siz bitirin. Yani ben şurada onu örnek öveyim mi nedeni? Bizim zenginler sonradan bunun önemli olduğunu öğrenmeye başladılar yeni nesile. Ama geç kaldı. Bir iki nesil ama iki nesildir başladılar. Mesela Koçlar, Sabancılar, Rezacı Başı vesaire sayabiliriz bunları. Tabii ötekiler Avrupa’da çok daha erkenden bu aristokratlar bu kültür işlerine merak sağladılar. Ve destek verdiler ve o desteği verdikleri zaman toplumu onlar zengin kabul etti. Evet. Yoksa zenginlikleri bana bir şey falan değil mi?
Şimdi öğrenmeye başladılar. Kendi adına müze kurmak benim çok hoşuma gidemiş. Bir büyük müzeler silsilesine destek olmak lazım gelebilirsin. Ben buranın kapısında Türkiye’nin en önemli 20 holdinginin bağış listesinde adını görmek isterim. Toplizanda olduğu gibi. Yoksa Ahmet Efendi Müzesi. Ben de parayı bulayım bir yerde altı alemdeyiz. Niye altı alemdeyiz? Bu müzenin hamilleri arasında ben de yaralıyım. Daha önemli bence. Hocam bir şey merak ediyorum. Hangi de sorsam bilemedim ama siz de sorayım hocam. Şimdi güncel konularla ilgili. Şimdi burada İzmir Müzesi şahane müze. Yeni kanat onarımdan geçiyor. Yeniden dekor ediliyor. Hatta Boris Mişka yapıyor buranın yeni görsel tasarımını. Önemli bir istim. Tasarım çok önemli. Ve bugün Boris’le konuşurken bana rica ettiler ki Ya genç influencerlarla bizi tanıştır dedi. Dedim ki ne yapacaksa Boris’i gençliğe, influencerlarla.
Dedim ki ya burayı gençler gelsin istiyordum buraya. Gençler burayı görmesi lazım. Yani genç influencerlar varsa Influencer bu sosyal medya işlediği galiba değil mi? Burası size açık arkadaşlar. Gelin adımı verin Boris’le görüşün. Boris yazacağım da bunu birkaç gün sonra köşemde. Boris influencerların buraya ilgi göstermesi ve burayı tanıtmasını istiyor. Her türlü destedi vermeye hazırlar. Şimdi soracağım şu hocam. Burada bir haberler çıktı. Hepimiz çok tedirgin ettikçası. Bu müze taşınıyor diye. Taşınmadığı net ortada yani. Bir yalnız ki taşınmayacak bu müze bir yere. Bu müze burada duruyor. Osmanlı’nın yapmış olduğu ilk müze binası. Üstelik restoransını yapılıyor. Güçlendirildi, yeniden yapıldı. Bütün salonlar yeniden yapılıyor. Her şey çok iyi hale geliyor. Az sonra gideceğimiz yer hala eski hale duruyor. Orası da program içerisinde ileride düzeltilecek. Ama taşınanlar depolar. Bu müzeye ait depoların bir kısmı. Çünkü o kadar fazla eser var ki burada hepsini sergilemek mümkün değil. Depoların bir kısmı taşınacak ve hava vandaki boş hangarlara gidecek. Baktığınız zaman fikir olarak ne yapalım taşınsın. Depolar burada açık havada kalıyor. Bazıları kötü koşullarda. Bir de bazı depo binaları da tarihi eser olduğu için onları da değer edemek istiyor bakanlık. O yüzden taşınacak. Fakat benim bildiğim şu. Ben dünyada herhalde yüzlerce belki bin tane müze gezdim.
Müzecilikle bizi de şey karıştırılıyor biraz. Sergicilik. Burası panayır. Müze bir panayır ya da bir sergi alanı değildir. Müze bir bilim kuruluşudur. Müzenin üstü kadar, üstünün birkaç misi büyük de altı olur. Yani depoları. İçinde çalışan farklı branşlardaki sizin o söylediğiniz multidiscipliner, enstitüler. Burada bu müze sergilecek eserlerin bakımı, onarımı, tamiri yeniden kazandırılmasıyla ilgili çalışan laboratuvarlar.
Şimdi, müzenin depolarının müzeden bölünmesi ne kadar doğrudur? Taşımıyor, merak etmeyin. Doğru bir işlem midir yoksa çaresizlikten bir yapılıyor. Şimdi Fatih Bey, artıları da var, eksileri de var tabii ki. Yani gönüllü ister ki müzenin depoları müzenin çok yakınında olsun. Ben burada çalıştığım dönemlerden itibaren, öncesinden başta vardı. Çok ciddi bir depo sorunu var. Depoların bir kısmı sağlıksız durumda da. Ve her yıl beş altı bin, müzenin kendi kazılarından gelen eser var. Örneğin ben, Batonya’ya kazılarını yürütüyorum. Küçükçekmece Gölünün avcılar kıyılarında. Bizim bile binin üzerinde eserimiz geliyor. Ve iyice doldu.
Şimdi burada sorun Marmaray kazıları gibi bir kazının da 2004 yılından itibaren başlayıp. Zaten dolu olan depoları iyice zorlaması. Yani binlerce eser, onun dışında da etütlük eser dediğimiz eserler. Yani bu etütlük eserler ileride bir araya getirilip tam bir eser olabilir. Ya da olmasa bile onlar çalışılarak, bilimsel olarak bir toplu yayınları olabilir. Bunun içerisinden tezler ve akademik çalışmalar çok çıkabilir. Bu tür etütlük eserlerle beraber inanılmaz bir depo yığılması var. Ve depolar üst üste sağlıklı bir ortamda değil.
Tabii hepimiz isteriz ki sağlıklı ortamda daha rahat çalışılabilecek. Havalandırması, kliması, rutubeti olmayan. Şu an için arkeolojik müzelerinin depoları buna yeterli değil. Sanıyorum Darphane-i Amire binalarında orada Marmaray kazısından gelenler orada duruyor.
Burada 80’ni Darphane-i Amire’nin Marmaray kazılarından gelen, yeni gelen eserler de orada duruyor. Sanırım Cumhurbaşkanı kararnamesiyle o Darphane-i Amire binaları da Milli Saraylar’a dahil edilmiş. Ve Milli Saraylar bu nedenle orasını da alıp kullanmak istiyor. Sorun da burada çıkıyor galiba. Bir an evvel taşınması çünkü onların da böyle iyi kullanma ihtiyacı var. Taşınma sırasında daha iyi planlı, programlı yapılması gerekir. Neler taşınacak, neler olacak. Çok hassas şeylerdir bunlar. Tabii ben öncelikle olumsuz taraflarını da söylemek durumundayım. Bir müzenin birinci görevi eseri korumak, sergilemek, tanıtmak.
Müze uzmanının da yine, müzeler iç hizmetler yönetmenine göre birinci görevi aynı şey. Burada çalışan her müze uzmanının zimmeti vardır. Bu zimmet sergideki eserlerle beraber. Taş eserlerden sorumlu uzman. Sadece buradaki taş eserlerden değil depodaki eserlerden de sorumlu. Veya çanak çömlek uzmanı. Tüm müzenin hem burada sergilenmekte olan depodaki.
Ve müze uzmanın sabah müze şeyleri açıldıktan sonra depolarla beraber müze açıldıktan sonra öncelikle gelir. Eserler yerinde mi, eseri yerinde mi? Onu bir kontrol eder. Ardından da deposuna bakar. Çünkü depoda çok çabuk bozulma olabiliyor. Ufak bir yersarsıntısından yeri değişmiş olabiliyor.
Bunu anında müdahale etmesi için raporlarını hazırlaması gerekiyor. İşte bu aşamada eğer çok uzağa taşınacaksa müze uzmanı zor durumda kalacak. Yani yarım gömle kadar yarım… Evet öyle bir sıkıntı var. Eserler taşınırken de bir sıkıntı oluşacak. Yani bunun aslında benim düşüncem ayrı bir yapılanma olabilir. Çünkü Arkeocu Müzesi gerçekten doldu taştı ve yeni kazılarla yeni çalışmalarla beraber de çok zengin eserler gelmeye devam ediyor gelecektir de. Bunu Lur Müzesi yıllar evvel yaptı. 80’li yıllarda Lur değişirken yani yenilenirken. 18. ve 19. yüzyıla ait eserlerini ayırdı. Hemen senler de karşısında Tüze Dorsi.
Orası şube gibiyken ayrı bir idare bina olarak. Oradaki bakanlık binası boşaltıldı müzeye tahsil edildi. Evet. Ve orada tamamen yeni bir müze müdürlüğü, uzmanlar her şey oluştu. Burada da öyle olması lazım değil mi aslında? Burada da olsa çok güzel olur diye benim gördüğüm daha güzel. Aynı. Orada yeni bir müze, her şeyin ayrı. Keşke aslında Atatürk Havramı’ndan kalan o devasa binaları müze olarak kullanabilsek.
Bir de aynıat sorunu var. Mesela müzeye giren her türlü eser aynıat memuru tarafından kesilen bir teselim makbuzu vardır. Şimdi aynıat memuru idare de olması lazım. Gelen eser buraya gelecek. Üstel şey ne dedim? Tabii teselim makbuzu kesilecek. Kesin aldım bende. Yani siz bir bağış bile yapsanız size bir makbuz kesecek. Ama her türlü eser.
Şimdi bu eserler buraya geldi, kesildi. Sonrasında öbür tarafa gitti. Zaman zaman da gittiği yerde eserlerin çünkü önceden iyi bir planlamayı bulmak istedim. Hocam çok cateye girmesek iyi olur. Bu izleyiciye giden bir şey teselim makbuzu falan filan o sizin kendi işinize. İzleyici açısından önemli ama yani diyorsunuz ki eğer bunlar taşınıyorsa orada ayrı bir müze yapılanması olmalı. Bana göre o.
Buradaki personel iki müzeye birden ilgilenemez. Hem buradaki esere bakacak hem depodaki esere bakacak. O biraz zor diyorsunuz. O biraz zor. Zorlanılacaktır. Yani nasıl bir çözüm bulacak? Peki atandaşta mesela acaba yine bunlar kaçırılacak satılacak mı falan diye. Hayır böyle bir şey mümkün değil. Olmaz hiçbir zaman yani. Bence de olmaz. Bu çok ciddi bir şey olmaz. Hocam bir reklamarası vereyim mi? Tabii buyurun. Niye veriyorum reklamarasını taşınacağız şimdi öbür tarafa gideceğiz. Çünkü bunu getirince gördük. Bunun önemi nedir hocam? Sanatsal değeri nedir bunun baktığımız zaman? Ne diyebiliriz buna ilgili? Onun önemini konuşabiliriz de herhalde biraz var reklaman sanıyorum. Ama bu az önce konuyla ilgili aslında önemli bir şeyler var. Dünyada değişen şeyler var. Şimdi kaç saniyemiz var bilmiyorum. Bir şey de söyle. Şu arada müsait mi ama şimdi burada konuştuğum şey eserlerin depoya sığmaması başka bir yerde taşınıp depol alması, korunması, bakılması, onarması vs. gibi bir sorun var ortada. Ve İstanbul Arkeolojik Müdürlüğü’nün depoları taşıyor. Taşıyor. Taşıyor. Kendini depolar taşıyor. Bu binanın arkasında aşağısı dolu, kandıklar dolu. Bahçe dolu. Ve bırakın yani onlar korunuyor. Envanterli vs. o ayrı mesele. Ama yanından geçmek bile zor. Bırakın araştırma, incelemeyi bilmem vs. yapmayı ve etiklik eser 700 küsür 800 bin eserden bahsediyoruz. Etiklik eserden bahsediyoruz. Arkada yıkılabilecek ilk bina var. Yani çok kötü durumda bir ekibi. Dolayısıyla dünyanın her yerinde vardır bu.
Ve hatta müze konsorsiyemi oluşturuyorlar. Bir sürü müze, bir tane depo yapıyorlar. Mesela bunun örneği Londra’da da Paris’te de vardır. Onu hepiniz bilirsiniz. Paris’teki 120 kilometre uzakta Paris’ten. 122 kilometre. Öyle bir şey hatırlıyorum. Bu konservasyon merkezi. Paris Konservasyon, Lourdes Konservasyon Merkezi. Ve orada bütün bu etiklik eser vs. hepsi orada depolanıyor, korunuyor, bakılıyor, onarlıyor. Ve içinde ayrıca restorasyon atölyeleri, başka alanlar, depolamanlar var. Depo, müze diye bir kavram da var artık.
Çünkü bu müzelerdeki her eseri sergilemek mümkün değil. Şimdi burada İskender Lahit’i varken buraya Lahit parçacıklarını doldurmanın bir anlamı olmuyor müzecilikte. Dolayısıyla kardinal eserlerle sergileniyor. Ama iyi de depodada 100 binlerce eser olan, bir şey anlatan, hafıza taşıyan pek çok parçalar. Şu kadarcık selamlık bile önemli bizim için. Atacağımız bir şey değil yani. Ama değerli bir şey hepsi de. Ama onlar buraya gelemeyecek. Peki ne olacak?
Yani depoda 152 bin sene kalıp da bir yararı da yok ama yarar beklemiyoruz. Koruyacağız ebediyen, tamam. Ama onu da kullanabiliriz. Şöyle. Yani hem araştırmacı hem izleyici müze kullanıcısı vesaire için kullanabiliriz. Bunun karşılığı dünyada artık depo müze. Ama şimdi bir model daha buldular. O da uydu müze. Şimdi büyük müzeler uydu müze yapıyor. Lur da yapıyor, hepsi yapıyor. Biliyorsun her bir tacı da yapıyor. Lur, Abida bir de şimdi son zaman en büyük müzesini yaptım. Milyonlarca dolar. Büyük para da alıyor. Ama hocam onlar 2007’de anlaşma yaptılar. 2017’de açıldı. 10 yıl. Oraya giden eser sayısını söyleyeyim size. 700 tane eser verdiler ama hiç bir daha bu da bir de yok. Emirlikler büyük para veriyor Luhra onun karşılığında. Tabii. Eser taşıdılar. 700 eser bakın. Önemli eserden bazı. Biz de öyle anlaşmaya mı yapsak? Ayrıca, hayır ben bizim için yani dünyadaki gelişmeyi söylemek için. 300 tane de her yıl verecek. Evet gör. Her yıl verecek. Her yıl verecek. Şimdi bu bir model mesela. 9 yıllığında mı anlaşılıyor?
standing. H albeit underscoresellar. B creedle Ouch. Dru Right Guevallere? Dru Right Guevallere.
galerisi hani ünlü Paris esas Fransız modern saatler merkezi yani Pompidou merkezi onun da bile var yani her yerde varlar hatta Londra’daki örnek bence çok etkileyici Blüthaus şeyde British Museum’un, Victoria Albert Museum’un ve Science Museum’un eserleri yani Türk’lük eserleri fazla eserleri hepsi bir binada yani eski postane binası dev asal bir bina ama müthiş bir bina dev asal bir şey 12-13 kilometre uzakta yani şey bir şey de British Museum’a orada bütün buluştular sadece science museum’un 170 bin eseri var orada yani ama ne oluyor orada depolanıyor sergileniyor etkinlik alanları var sergi alanları var yani bir müze ve kültür merkezi haline getirmişler ama depoda bekleyeceğine hemen birçoğu sergileniyor o etik eserlere bile bakabilirsiniz şimdi ayrıca bakın metrolarda şehrin yoğun olduğu yerlerde şimdi yeni niş müzeler ya da korunaklı
açıkta sergileniyor yani ona da insanlar çok ordaysa müze oraya gidiyor bu sefer yani insan odaklı müze eskiden mesela obje odaklıydı ya şimdi objenin değeri duruyor koruması duruyor bütün özen duruyor ama insan odaklı olmasının getirdiği başka şeyler var insan gelmiyorsa da müze onlara gidiyor artık yani mobil müziğimler buna yarıyor mesela bunlar yeni trendler mobil müziğm uydum müziği müzesi depo müze ler falan var yani burada öyle bir modere geçebilir yani burada şu olabilir şimdi
tabii ki bu eseler sığınacak her yıl gelen 5-6 bin eser hocam yalnız daha uzatırsınız biz öbür tarafa geçemeyeceğiz ve oradaki eseri gösteriyor ama esas yani bu orada devam edelim diye diyor bu ya orada anlatalım bu da orada anlatalım da orada anlatalım bir ara vereyim de ondan sonra izleyiciler bir şey daha gösteriyor yoksa ne istiyorsanız onu anlatır benim hiç bir alen kadın sakınacağım yok da siz de Mera’ya gidelim çünkü bu da çok etkileyici bir şey bunu gösterdi bu hatta renkli aslında orjinali renkli orjinali derken yani eskiden renkliymiş yer altında boyaları biraz tabi kaybolmuş 2000 sene içerisinde kırmızı mavi sarı yeşil rengarenk bir şeymiş bu yeşil pek yok da daha çok sarı kırmızı ve mavi var iki grup asker var farkında mısınız bir kıyafetli olanlar persler etekli olanlar sakal var galiba hocam çok çok çok çok
güzel hocam siz daha iyi biliyorsunuzdur iskender de bir közelik var herhalde ki bütün askerlerine sakalsız o yüzden iskender’in askerleri çok yaşta tahta geçmiş neredeyse müthiş bir valilerde tabi lahtın kapağı da çok muamsam aslanlar koruyucü lahtı arada şey var kartallar ruhun gökyüzüne uçmasını sağlıyor muhteşem bir şey çok
Kafalar ne? Onlar da yine güneş sembolü biraz şeyden de etkileniyor. Mısır kültünden. Zaten İskender’in başında Herakles soyundan geldiğini gösteren Herakles’in emeği aslanı var. Bir tarafında da yine Amon, Mısır’ın Amon rahiplerinden geldiğini de gösteren bir boynuz olması lazım. Ben buradan şu anda fark ettim. Gördüğünü de, yandı aşağı boynuzu. Evet.
Ama Mısır’la tanıştıktan sonra Mısır dininin ve ipatolarının yöntemi gereği Anadolu’da Tanrı doğmazlar krallar. Ölürken Tanrı olurdu hiç krallar falan. Ama Mısır’da Tanrı doğar ya, o da kendine oraya gittikten sonra Amon’a ne olurdu. Tanrılaştı. Zaten yarı Tanrı. Bir ara vereyim diğer Lahti’de göstermek istiyorum izleyicilere. Orası da çünkü hakikaten muazzam. Bu Lahti’nin öbür tarafı da çok güzel ama. Dört tarafı da çok güzel. Onu gösterdik zaten arkadaşlar çekmişler de gösterdik.
Şimdi büyük Lahti’nin yanına geçeceğiz.
Bir kısa ara değilsin eklem için sonra verebiliriz tekrar.
Değerli izleyiciler şu anda önemli bir Lahti’nin önündeyiz. Bildiğim kadarı bu dünyadaki en büyük Lahti değil mi hocam? Evet. 35 ton. Evet. Ve Konya’dan. Konya’dan. Nasıl gidiyor Konya’dan bu? Konya’dan, bunun hikayesini çok iyi bilmiyorum. Unuttum diyebilirim. Dersimi iyi çalışmamışım herhalde. Belki hocam siz biliyorsunuzdur.
Sidemara diye bir eski köy ama şu anda Ambar adı oradan bulunuyor. Hocam sizin bilginiz var mı? Eriyili’den Sidemara köyünden bulunup yine tabii yerli Lahti’ye haber vermesiyle efendim. Hangi yıl bulundu? İnan hatırlamıyorum. 1900’lerin başı. Ben 1900’ü diyorum. Bu köy henüz daha inşaat halinde geçiyorlar bunu koyuyorlar tavan sonra yapıyorlar. 1900’de bulunduğunu sonra getirdiler. 1900’de bulacağım. 1900’de burası.
1900’de bulacağım. 1900’de buraya gelmiş galiba değil mi öyle şey? 1900’de geldiğine göre müzeye uymuyor. Çatısı açıkmış galiba da çatı sonra yapılmış. Bunun için çatıyı saklamışlar diye böyle bir hikaye duydum ama bilmiyorum doğru mudur değil midir. Bu Lahti’nin aslında arka yüzü ön yüzünde Lahti’nin sahipleri var. Evet. Var ve işte kapağı da var. Toplamada 33-35 ton civarı bir şey. O zaman tekniğiyle buraya getirmesi muazzam bir şey. Hocam bu da boyalı mıymış? Evet tamam boyalı. Hepsi boyalı. Tabii tamam boyalı. Bu da rengi. Bu tür lahtilerin özelliği kapağında sahiplerinin yatakta yatakta pozisyondaki görüntüsü ve ilk defa Sidemara’da bu öyle bir laht bulunduğu için daha sonra arkeolojik teröritürüne Sidemara tipi laht giriyor. Bir de aralarda sütunlar var. Sütunlar var.
Zaten bunların Anadolu’nun sütunlu lahitleri geliyor. Arka da başka var. Mesela Manisa’dan çıkan var, Salihli’den çıkan var. Başka bölgelerden çıkan var. Antalya’dan çok çıkmaya başladı. Ama yine de geleneksel Antalya’nın sütunlu yani Anadolu’nun sütunlu lahtleri dediğimiz lahit tipine göre de farklı bir tipi oluyor. Tam onlar gibi değil. Birkaç tipin karmaşrını burada görüyoruz esasında. Yani bu tamamen devrimci bir radikal bir şey tasarım var. Sütunlu lahtlar bundan bu üçüncü yüzyıl galiba. Bu üçüncü yüzyılda Roma.
Sütunlu lahitler biraz daha esi galiba ondan değil mi? Onlar da ikinci yüzyılda da var. Üçüncü yüzyılda da var. O bir gelenek çünkü birkaç yüzyılda da olabiliyor. Ama bu bambaşka bir tasarma sahip ve ağırıyla büyüklüğüyle tamamen özgün bir yapıda. Ama tabi de o ekonografiye baktığınız zaman da esas ön yüzünde işte mezarlı sahibi ve eşi falan olan onlar da. Yanında onları sunuyorlar. Ama onlar da kendisi filozof kıyafetinde, eşi Demeter kıyafetinde, Artemis kıyafetinde falan derken. Yani tanrısal bir takım görüntülere de benzetme çabası var.
Bu taraflarda da tamamen av sahmeleri tabi yani. Şöyle geçerse sırtınızdan çıkın. Helenistik dönemden de esintiler taşıyor aslında Roma dönemi lahde olmasına rağmen kıvrımlar, rüzgârlar. Ama tabura bakınca Roma dönemi demez kimse. Evet demez ama Roma dönemi başka özelliklerle beraber yani Helenistik dönemin etkilerini de taşıyor.
Yanında da Anadolu mimari yayını ile ilgili ya dönem mimarisi, Roma mimarisi ile ilgili Anadolu’daki önünde eserler var değil mi? Maketleri var. Maketleri var ve bazıların da alınıkları buraya gelmiş vaziyette. Hocam şeyi gezdiniz mi mesela benzer dönemi anlatması açısından Atina Müzesi’nin onlar da yeni bina eteşte. Atina Müzesi ama ben yeni halini ne yazık ki gidip göremedim henüz. Ben görmüştüm. Tabii o da yenilikçi bir müze gerçekten şeyden biliyorum videolardan ya da işte yayınlardan bildiğim kadarıyla. Peki yeni müze nereye gidiyor hocam şimdi artık nasıl halkla buluşuyor müze? Şimdi burada yeni üsluba yakın bir şeyler yapılmaya çalışıyor. Yeni bir sergileme yönetimi benimsenmiş vaziyette. Bu salon değil bu salon daha henüz yenilenmiş salon değil ama diğer taraflarda bu yenilikçi nasıl daha özellikle gençlere yani bu şey çağındı değil mi?
Ekran çağında gençler buraya nasıl çekilecek yeni nesiller? İşte tabii esas mesele bu çünkü sizin yenilikçi dediğiniz şeyi birkaç boyutta bakmamız lazım. Birisi teşhir tanzim, mimari iç mimari donatılar vesaire açısından bu da bir yenilikçilik. Teknolojiden yararlanma düzeyi hepsi yenilikçilik olabilir ya da eserlerin ışıklandırılması nemden korunması falan filan. Bunlar da bir teknolojik yenilikçilik tabii.
Ama esas müzecilikte yenilik dediğimiz zaman onun yani kullanım şartları ziyaretçinin esas yani ona yönelik neler yapıyorsunuz? Bunun cevabı ne kadar yüksekse o kadar iyi müzecisiniz. Yani mesela birisi diyorsa ki eğer bugün de gidip kahveyi müze kafe içinde içelim yemeğimizi orada yiyelim. Orası bir sosyal buluşma merkezi, toplumsal bir iletişim merkezi haline gelmişse siz başarılısınız. Başarılısınız. Yoksa değilsiniz. Yoksa o sadece bir müze. Tamam korudunuz, sevgilediniz çok da güzel şey. Mesela pompili bunu çok iyi başarıyor. İşte yani öyle bir şey bir kafe gibi yani insanlar orada buluşacak, keyif yapacak, yiyecek içecek de o müze bir buluşma merkezi olursa o zaman yaşayacak. Yani bir kere geldim bitti diye bir yer değil ama bu devamlı gidilebilecek güzel bir şey. Şimdi acayip kavramlar gelişiyor mesela Ren Temmuzium gibi müzelerin içinde çok özel preşlik salonlarda yemek yiyebiliyorlar. Bunun çok yüksek bedelini. Gece yatmalar. Açarken söyledim. Gece müze.
Ne yapmak istemiştim olmadı asıl olmadı. Müze de bir gece. Ve siz gençler dediniz ya bunun çok önemli bir örneği var. Mesela Beyonce da Jay-Z’nin buradaki hatırlıyor musunuz? Beyonce’ın. Şimdi o klipte Haziran’da çektiler. Haziran’dan Ekim bitene kadar ki yüz elli küsür milyon kişi o video izledi. Yüzde yirmi yedi artmış ziyaret. Müze de selfie meselesi oradan çıktı. Herkes Beyonce’nın Jay-Z’nin önünde videosu olan şarkıyı okuduğu eserden önde selfie çekmeye başladı.
Ve nur her zaman bir numara biliyorsunuz ziyaret sayısında ki dokuz milyon bari etrafına dönerdi. Ama yani öyle bir numara her zaman. Ama ondan sonra o da onunla da eğitimlediler. Ondan sonra on iki milyona çıktı. Yani bu müthiş bir şey. Bunda da işte yani kime ulaştı? Ona en çok gençler, ortaşlar, özellikle gençler izliyor. Ve şimdi. Zaten Viktor Oğuz ben de hissediyorum. Bir şey ilah etmek istiyorum. Bir çok müze mesela youtuberlar vs. vloggerlar onların hepsini müzeye çekerek özellikle çağırarak hatta ücret ediyerek onlardan yayın yapmaları istiyorlar. Çünkü müze uzmanları yakalayabilirsiniz. Youtuberlar, influencerlar, kim varsa, kime asıl başım kim varsa gelsin. Çünkü ne demliyorsunuz tanıtmak sizin aslında ayrıca para harcamaz gerekmiyor. Eğer ben gelip burada benim gelip burada bir selfie çekip onu sosyal medya koyuyorsam zaten sizin adınız oraya tanıtımı eksileyim. Her gelenin bunu yaptığını düşünün. Milyonlarca insan, milyonlarca kişiye dağıtmış olacak ya. Bunları sağlamaya çalışıyor yeni müzecilik. Ama esas hakikaten sosyal insan merkezi bir buluşma şeyi. Ayağına gidiyor artık müzeler, müdürcümler falan. Ayaklarına gidiyorlar. Bu arada da tabi müzecilik eser dünkü kadar değil. Bugün çok fazla dünya göre yarın iki kat her gün katlanarak gidiyor eser sayısı. Etiklik eser sayısı gibi bir tarif. Peki hocam şöyle bir şey oluyor.
Bizim yeni bir havalarımız var çok büyük. Dünyanın en büyüğü olacak inşallah tamamlandığı zaman 2048 yılında. Orada mesela en önemli büyük kapasite transit. Tabi. İnsanlar geliyorlar hiç hava çıkmıyorlar biraz bekliyorlar gidiyorlar. Acaba mesela bu müzenin veya Türkiye’deki belli başlı müzelerin depo eserleri var ya depolardaki. Onların bir kısım da orada özel alanlar. Zaten var bize de var. Onlarda da Rıçk Müzesi vardır.
Onun şubesini ben yıllar evvel Amsterdam’da görmüştüm. Biz de yaptık. Çok küçük bir yer yaptık. Ama yani başladı baştan git sayalım onu. Ama aslında bunu büyük çarpı düşünebiliriz. Çok büyük çarpı düşünebiliriz gerçekten. Ama öbür taraftan şimdi 40 bin metre kare merkez yaptılar. Herkes etiket serini oraya gönderiyor. Bilmem kaç bin metre karesi laborat var. 1700 metre karesi laborat var. Konservasyon bölümü bir sürü uzman çalışıyor. Müzedeki uzman gidip orada çalışmıyor. Oraya ayrılsın falan tabii ki çalışıyor yani. Ve herhangi müze de ne varsa yeri yoksa da eser onarlayacaksa da vesaire de o zaman onları kullanıyorlar. Ve bugün Luhru’nun yaptığı o bahsettiğimiz merkez Avrupa’nın en büyük araştırma merkezi aday oluyor. Daha 3 yıl oldu açılalı belki. 3 yıl oldu mu hocam? Evet. 3 yıl oldu sanıyorum. 2019 miydi ne zaman doldu? 2017. Bir şey açıldı yani 3 yıllık bir yer ama aday. Merkez olmaya aday yani. Binlerce metre kare inanılmaz bir alan yapıyorlar.
Peki müzelikte dünyadaki en ileri ülke hangisidir? Hepsi yarışıyor son zamanlarda. British Museum, Metropolitan, Luhur hep yarışıyor ama bunlar klasik anlamdaki müzeler. Bir de sadece sanal ortamı yaratmış müzeler var. Onlar çok çok ilerlemeye başladı. Mesela Finlandiya’da bir müze var. Esmini unuttu o. Muhteşem teknolojik bir müze. Ve çok ilgi görüyor gerçekten. Ben derslerimde de öğrencilerimle işliyorum. Hepsi görmek istiyoruz diyor. 10 tane müze gösteriyorum. Bunlardan hangisini birinci aşamada görmek istiyorlar? O teknolojik müzeyi görmek istiyorlar. Ben bu arada hocama bir katkı da sunmak istiyorum. İngiltere’deki British Museum’ın bütün uzmanlarının museum curators corner diye YouTube kanalları var.
Zimmetli oldukları eserleri her hafta ya da çok belli periodlarda tek tek anlatıyor. Özür dilerim. Özel canlı yayınlara çıkıyor. Ve bütün bunların geçmişi şu düşünülüyor. Bu kadar çok insanların ayağına gidilirse gelinmez. Aksine daha çok izleyici çekiyor. Mesela Mona Lisa dünyada en çok üzerinde yayın yapılmış bir tablo.
Lur’a giden Mona Lisa’yı görmeden edemiyor. Her zamanda ödeye bir milyon kişi var. Bir milyon kişi var. Daha da güvenlik önlemleri artıldı. Benim gittiğim dönemlerde düz bir duvarda duruyordu. Sonrasında özel bir bölüm yani ortada bir bölüm yapıldı. Şimdi bütün duvarlar boşaltılmış. Özel bir bölüm. Yığın yığın yüzlerce insan ve müzeye girdiğinizde Mona Lisa okları var. Ama burada en önemli detay isteseydim mi? Çok tanıştığım. Lur Müzesi’ndeki en iyi eser o değil. Olmadı halde büyük bir marketing hakikaten bu yani. Ama en iyi eserde ilk yüze korsak bir yerlerden olur. En fazla tanıtımı yapılmış eser olacak. İnsanlarda şu vardı. Ben de oradaydım. Ben de gördüm. Ben de oradaydım. O hissi verdiğimiz zaman biz müzeye… Ben Elmi Taşı’yı Lur’u her zaman tercih ederim. Biz müzeye gençleri çekeriz. Çünkü gençler çok ilgi veriyor. Sen hocamın dediğin gibi popüler sanatçılar çok önemli. Derslerimi de öğrencilerime soruyorum. Sizin müzeyiniz olsa, müze müdürü olsanız kimi çağırırsınız? Bana ilk söyledikleri şey hiç adını bilmediğim YouTuberlar. Ben de o yüzden diyorum ki… YouTube’ları çağırın diyor. Şeyma Subaş ile de onun sevgilisi var. Muhammed öyle bir şey. Onları buraya çağırırım. Ben de gelsinler belki bir fayda sorarım. Evet evet. Hiç ismini bilmedim. YouTuberlar onları getirir. Evet hakikaten değerli gençler… Özellikle bu YouTuber influencer’ları biz bu müzeye davet ediyoruz. Gelsinler, çekim yapsınlar, paylaşsınlar, açılışta gelsinler. Temmuz ortasına falan herhalde yeni bölümler inşallah açılacak. Bu müzenin canlı tutulması herkes tarafından bilinmesi lazım. Tabii sırf bunun değil ama belki diğer müzelerin de. Peki hocam Türkiye’deki müzeleri bir sıralasınız mesela. Tavsiye olarak.
Önce şunu, sonra şunu, sonra şunu diye böyle bir top ten yapsanız. Tamam yapabilirim ama siz bunu söylerken büyük ihtimalle bana arkeoloji müzelerini soruyorsunuz. Evet benim hakkımda olan da var. Ama biz müze dediğimiz zaman arkeolojim üyesinden başka bin tane… Değerleriniz hepsi beraber. Onlar da çok önemli müzeler. Bu tip müzeler şimdi mesela çok revaçlar. Ben size geldim de hocam siz müze bilimini yapıyorsunuz. Ben de bir garip kul olarak beni alın. On müzenlik ve param var. Nereleri gezirirsin bu ilk olarak? Tabii ben sizi önce bir kere buraya getiriyorum. Şimdi bu kaptan burası. Anadolu Medeniyetlerim cesi olmadan olmaz. Bir numara. Yani böyle bir şey. Onun dışında mesela farklı olanlar mesela sualtının üzeri Bodrum sualtının cesi diyelim ki. O çünkü başka bir şey var. Gördüğümüz başta Anadolu bu arada bir rahmet. Başka bir şey var. Gördüğümüz başta evet Allah rahmet eylesin. Ama tabii o Likya’ya ait biliyorsunuz bir gemi ama orada yapıldı ama şimdi başka bir tane daha belki Likya’da yapılacak. Şimdi suyun altı üstü aslında sualtının cesi diyoruz ama karasal bir şey batmış sadece orada. Yani suyun altında karasal bir kültürden bahsediyoruz ama onun da müzesi yapılacak. Bilimi de yeni gelişiyor. Müzesi de yeni gelişecek. Şimdi bunlar yükselerek devam edecek. Tabii Anadolu’da pek çok müze keyifli müze alabiliyor. İşte ödül alıyorlar. Mesela ödül alan müze en büyük koleksiyona sahip müze değil. Mesela Vaks Müzesi ödül aldı. Ya da Şifahane ödül aldı. En büyük müze ya da büyüksek koleksiyonlar falan değil. Müzeciliğe ödül veriliyor. Müzeye değil. Size şunu söyleyeyim Fatih Bey. Mesela ben öğrencilerime de söylediğimiz bir şey. Müzenin büyüksü olmaz. Olmaz. Müzecilin büyüksü olur. Çünkü orada ne kadar başarılı müzecilik yaptığımız önemli ödül de o alıyor. Koleksiyonlarınızı gösterip ödül almıyorsunuz. Yani müzeciliğinizi göstererek ödül alıyorsunuz. O da insana ne kadar değdiğiniz ve obje ile insan arasındaki ilişkiyi ne kadar güçlü kurduğunuz, duygusal ilişkiyi. Oradan ödül alınıyor. Çünkü o ilişkiyi kurmazsanız hiçbir anlam yok. Gelmiyor zaten. Peki bizim müzeler bu ilişkiyi kurmada iyiye doğru gidiyorlar mı?
İyiye doğru gittikleri tabi söyleyebilirim. Düne göre her zaman daha iyi. Bir de yeni müzeler biliyorsunuz. Hatta Dağ’ın Tep’i her bir sürü müzeler açıldı. Çok yeni müzeler. Çok yeni ve iyi uygulamalar var. Van Müzesi. Van’da çok güzel oldu. Şimdi yeni bitenler de var her zaman. Adana çok güzel Mersin çok güzel. Troya zaten ödül aldı. Aslında bana soracak olsaydınız son o üç tane ödül alan müze. Onları çok çok tebrik ederim. Troya Müzesi, Odun Pazar’ı Müzesi. Bir de Bayburt da galiba Yavuz. Bir özel müze var. Çok sevimliydi ödül töreninde. İsmini unuttuğum için çok özür diliyorum. Üçüncü bir müzemiz var. Bir aile kuruyor. Bayburt da kuruldu. Özel ismiyle kuruldu. Çok çok unuttuğum için özür diliyorum. O üç müzeyi görmek isterim. Hocamın dediği gibi Baksı Müzesi var. Yenilenen çok müzemiz var. Benim çok sevdiğim bir müze vardır. Müzemci Sivi.
Edremit Tahtakuşlar Köyü. Şahane bir oradaki bir yörüyün kendi kurduğu müze. Eşiği için kurmuş. Şahane bir müzedir. Size söyleyeyim mi? Farklı bir müze örneği hatırlatayım size. Kendimde küretörlüğünü yaptığım için. Antalya’da Kepez Belediyesi Dokuma Park. Dokuma Sanayi Fabrikaları. Fabrikaların bütün binalara şu an müze oluyor. 13 müze olacak. Altı yedi tanesi bitti. Kepez Belediyesi.
Dostlar Öncak Müzeyisi. Anatolun 1000 Yıllık Savaş Tarihi Müzeyisi. Modern Sanatlar Galerisi. Vesaire Kent Müzeyisi derken her yer müze. Ama tam anlamıyla bir müze aradası. Sanat adası oluyor. Bu buluşma çok değerli bir şey. Şimdi burada da onun için bakın bu kompleks. Esas bir kompleksin parçasının içindeyiz burada. Antalya’da Expo alanı çürümeye terk edilmiş. Orası değerlendirilirse ne kadar güzel şey olabilir. Ama burası için konuşursak. İstanbul için. Şimdi biz de aslında burada bir antik kompleksin içerisindeyiz.
İşte sabunhanede öyle bilmem kimlihanede vesairesiyle bir sürü şey var burada bina var. Bu binalarda mesela butik müzeler mesela Topkap Sarayı’nda bir sürü saltanat arabası var. Muhteşem. Onlar da bir müze saltanat araba ya da paralar ya da bilmem neler. Yani bunlarla ilgili minik minik hakikaten butik müzeler yapmak lazım burada. Bu burada boşalan. Darphaneyi amir ede de geçmişten beri hep düşünülen şey var.
Asluna ve anısına uygun olan bir tüm tarif hakkında. Ama daha da önemlisi. Çok kötü kullandığını yazıp hiçbir şey yapmadı falan. Daha da önemlisi mesela Yeniköy tamamıyla tek müze olması lazım ki bir projede vardı. Şimdi ne olduğu akıbeti bilmiyorum. Ama Yeniköy’ün mutlak bir şekilde tek başına müze olmalı. Hem depolar rahatlar hem o. Yenikapıdan sözü. Yenikapı. Orada gerçekten bütün burgular tek bir müze de bir arada.
Belki buraya getiren malların oraya geri gidip başka bir şey yapmalı. Geri gitmeli zaten. Geri gitmeli ve orada bir müze olmalı. O da sanıyorum İBB’nin bir şey vardı projesi vardı. Onun için yarışma açıldı. Hocam koca İstanbul’da bir şehir müzesi yok. Dünyanın en eski müze’nin bir şehir müzesi yok. Ne diyeyim ben sana? Tabii eksiğiniz var. Peki çok teşekkür ederim. İki saattir çabuk odaya ısıtılabildik. Sağ olun var olun ağzınızda sağlık. Yeniden de bir şey yapmayacak yaz sonunda. Orada bir daha burada olacağız inşallah. Yeni galerileri tanıtacağız yeniden yapılan galerileri güçlendirip bitti çok şükür. Depremeden bahayede geldi. Hemen senin bir yere taşınmıyor müze. Müze burada. Müze’nin depolarındaki özellikle Darpani Amir’e deki Yenikapı kazıran çıkmış eserlerin bir kısmı taşınıyor. Bunun çok doğru bir şey olmadığını. Ama illa taşınacaksa oranın yepyeni bir ayrı müze olarak örgütlenmesi gerektiğini söylüyor.
Ve bir de belirli konuklarım ki Türkiye’de bu işi en iyi bilenler arasında belki de en iyileri. O yüzden de merak etmeyin. Müze’miz duruyor yerinde. Sadece bir bölümü depolarındaki eserlerin bir bölümü bir yere gidecek. Eski Atatürk Havalimanı’ndaki hangarlara. Ve orada inşallah belki yeni bir müze olarak tekrar değil ilk defa göreceği çıkarlar diye umuyoruz.
Görüşmek üzere. Hoşça kalın.