Mahya Işıkları 3. Gün | Mahyanın Doğuşu

Mahya Işıkları 3. Gün | Mahyanın Doğuşu videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=W93cqH84NaE. MAHYA İSTAMBUL İSTAMBUL İSTAMBUL İSTAMBUL İSTAMBUL İSTAMBUL Mahya Ramazan ayı boyunca İki minareli camilerde ateşle yazı yazma geleneğidir. Ve Mahya ışıkları İstanbul’da doğmuştur. Evet, bizim kültürümüzün insanlığa bir kazandırımıdır Mahya ışıkları. Yani Mahya’nın nüfus cüzdanında doğum yeri olarak İstanbul yazar….

Mahya Işıkları 3. Gün | Mahyanın Doğuşu

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=W93cqH84NaE.

MAHYA İSTAMBUL İSTAMBUL İSTAMBUL İSTAMBUL İSTAMBUL İSTAMBUL Mahya Ramazan ayı boyunca İki minareli camilerde ateşle yazı yazma geleneğidir. Ve Mahya ışıkları İstanbul’da doğmuştur. Evet, bizim kültürümüzün insanlığa bir kazandırımıdır Mahya ışıkları. Yani Mahya’nın nüfus cüzdanında doğum yeri olarak İstanbul yazar. Bizim kültürümüzün ışığıdır Mahya. Ramazan ayı boyunca, tabii elektrin olmadığı eski dönemlerde, içinde ateş yanan kandillerle iki minare arasına yazıyı yazmak. Yazıyı ateşle, gecenin karanlığında, gökyüzüne taşımak. Müthiş bir düşünce. Yıllarca hep bu soruyu sordum kendi kendime. Neden Mahya ışıklarının düşüncesi bizden doğdu? Neden İstanbul? Bir başka yer değildi. Kimdi o güzeller güzeli insan ilk Mahya’yı kuran? Neden İstanbul? Mahya’nın ilk kez Sultan I. Ahmet döneminde kurulduğunu biliyoruz. Kim kurduğunu, kimin başlattığını bilmiyoruz. Ama 1600’lü yılların başında ortaya çıkıyor Mahya ışıkları. Ondan önce, 2. Selim’in zamanından beri kandil yakarak camileri aydınlatmak, süslemek var. Tamam. Ama kandillerle yazıyı iki minare arasına asma düşüncesi çok başka. Bu bir taşıran damla. Müthiş bir düşünce.
Nasıl güzel bir insanmış ki. Yani şöyle bir gecenin karanlığında Selatin bir camiye, yani iki minareli camiye öyle bakıyor, geçiyor. Başka bir sokaktan bakıyor. Başka bir yerden bakıyor. Öyle bakıyor ki, minare arasına bakıyor. Saatlerce düşünüyor. Yanına arkadaşı geliyor. Hayrola? Niye bakıyorsun?
Orası boş. Oraya bir şey lazım. Kimdi o? Yani iki minare arasındaki boşluğu gören o güzeller güzeli kimdi? Ve neden İstanbul? Bu sorunun yanıtını Halicin kıyısında buluyoruz. Halicin kıyısında 1540’lı yıllarda bir cami yapılır. Camii yapan da mimar Sinan’dır.
Koca mimar Sinan’ın çıraklık eseridir ama. Çok küçük bir camidir bu. Camii yaptırtan dönemin defterdarı Nazlı Mahmud Efendi. Biz tarihimizde defterdarlara yani günümüzdeki karşılığıyla Maliye Bakanlığı’na, o görev yapanlara Nazlı derdik. Onların ünvanı, lakabı Nazlı’ydı. Nazlı parayı az veriyorlar ya. Nazlı Mahmud Efendi. Bir cami yaptırıyor kendini.
Tek minareli küçük bir cami. Ee, mahya bunun neresinde? Tek minare. Mahya kurulması için iki minare lazım. Fakat biz neyi arıyorduk? Neden ateşle yazı yazma geleneği İstanbul’da doğdu? Bu sorunun yanıtını arıyorduk. Mahmud Efendi’ye yaptırmış olduğu caminin minaresinin tepesine ne koyuyor biliyor musunuz?
Hani bütün ibadethanelerin en üst noktasında temsil ettiği dinin simgeleri vardır ya, bizim camilerimizin alemlerinde hilal durur ya. Hayır. Mahmud Efendi yaptırmış olduğu caminin minaresinin tepesine hilal koydurtmuyor. Hoka ve kalem koyduruyor. Yazı araç gereçlerini, bilgi araç gereçlerini koyduruyor. Yeryüzünde, en üst noktasında yazı araç gereçlerini koyduruyor.
En üst noktasında yazı araç gereçlerinin olduğu tek ibadethaneyi biz yaptık. İstanbul’da, Halicin kıyısında. Ben bu hoka ve kalemin hikayesini araştırmak için zamanında iyi kahvehanelerine çok dolaştım. Yaşlı bir beyefendiden şöyle bir hikaye dinlemiştim. Demiştim ki, beyefendi şurada bir cami var. Evladım, Mahmud yaptırdı.
Mahmud sanki kapı komşusu. 21 numarada kendi oturuyor, 23 numara Mahmud’un. Yani arada o 500 yıllık fark kalkıp gitmiş. Peki beyefendi, bu caminin minaresinin tepesinde niye hilal yok? Bak evladım, Mahmud memur. Defterdar. Buna dediler ki, rüşvet yiyorsun. Yemiyorum dedi. Yiyorsun, yemiyorum. Evladım, Mahmud Arlağ’da.
Aldı mülökap kabını, kalemini geldi. Topladı herkesi. Bana rüşvet yiyorsun diyorlar, ben de yemiyorum diyorum. İşte arkamda helalinden yaptırdığım cami. Bu, etmiğimi kazandığım hoka ve kalemim. Sırtımı dönüp atacağım. Minarenin tepesine oturursa rüşvet yemedim. Oturmasa yedik. Evladım dedi. Sanki kendisi tanık olmuş gibi.
Mahmud bir at dokka kalemini gitti oraya oturdu. O günden beri orada. Buna ineriyor halkımız. Ne kadar güzel değil mi? Ne güzel. Peki biz neyin yanı dınarıyorduk? Neden 1600’lü yıllarda makya geleneği, yani ateşle gökyüzüne, 2000’lere arasında yaz yazma geleneği, İstanbul’da başladı da başka bir kentte değil. Bakın 1600’lü yıllardan yaklaşık 50-60 yıl önce.
Tarihte ilk kez bir ibadet efendi annenin en üst noktasına yazı araç gelişleri konmuş hoka ve kalem. Ve o defterde caminin yapılmasından yaklaşık 50-60 yıl sonra sanki bir el alıyor hoka kalemi, ilam alarak başlıyor gökyüzüne yazılar yazmaya, mahya kurmaya. Bu yüzden, mahya geleneği İstanbul’da doğacaktı tabi. Çünkü yeryüzünde en üst noktasına yazı araç gelişlerinin konulduğu, bilgi araç gelişlerinin konulduğu tek ibadethaneyi biz İstanbul’da yaptık. Bugünlük bu kadar. Yarın yeniden mahya ışıklarında birlikte olalım.
Sürçülisan ettiysek affola.