Antiroman Okurken Nelerle Karşılaşacaksınız?

Antiroman Okurken Nelerle Karşılaşacaksınız? videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=uR7ax4-cNvk. Merhabalar, hoş geldiniz. Nereden Başlamalı’nın 9. bölümü ile ben Eylül Görmüş karşınızdayım. Bu bölümde daha önce büyülü gerçekçilikte yaptığımız gibi bir tematik bir bölüm olacak. Bir yazar üzerinden değil. Anti-Roman konumuz. Şunu söyleyeyim, eğer bunu bir kurs gibi düşünecek olursak bu biraz ileri…

Antiroman Okurken Nelerle Karşılaşacaksınız?

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=uR7ax4-cNvk.

Merhabalar, hoş geldiniz. Nereden Başlamalı’nın 9. bölümü ile ben Eylül Görmüş karşınızdayım. Bu bölümde daha önce büyülü gerçekçilikte yaptığımız gibi bir tematik bir bölüm olacak. Bir yazar üzerinden değil. Anti-Roman konumuz. Şunu söyleyeyim, eğer bunu bir kurs gibi düşünecek olursak bu biraz ileri seviye. Böyle İngilizce kursunda Apple Intermediate derler. Öyle bir şey olacak yani.
Çünkü Anti-Roman, romanın biraz biçimini, biçimiyle oynayarak yazılan bir tür. Dolayısıyla hani biçimiyle oynanmışına okuyabilmek için biçimiyle oynanmamışına biraz aşna olmak gerekiyor. O yüzden şöyle yani ya bu beni aşar filan diye bir endişeniz olmasın. Ama dediğim gibi biraz böyle zorca kitaplar ve kavramlar üzerine konuşacağız. Olabildiğince sakin ve basit anlatmaya çalışacağım. Umarım faydalı olur. Anti-Roman ya da yeni roman, bu isim konusunda da tartışmalarına da birazdan değineceğim. 1950’lerde ilk başta ortaya çıkıyor. Geleneksel romanın anlatım biçimine bir tepki sonucunda. Geleneksel edebiyat yöntemlerinin o günün insanını, artık modernleşen dünyanın sonrasındaki insanı anlatmaya yeterli olmadığını düşünen edebiyatçıların ortaya attığı bir kavram ve anlatı türü. Neden böyle düşünüyorlar? Çünkü artık o konvansiyonel bildiğimiz romanın klasik anlatım biçimleri içinde bulunduğumuz dünyanın, yani zamanın çok hızlı aktığı, liner olmayan, üretim biçimlerinin değiştiği, burada belki bir sosyoekonomik durum da var, bir dünyada çok fazla kısıtlı kalıyordu diyerek başka yöntemler geliştirmeye başladılar. Nedir bunlar? Biçim ve formla oynamaya başladılar. Akışa müdahalelerde bulunmaya başladılar. Zamanı eğip bükmeye, şimdiyle geçmişi iç içe geçirmeye,
yani o bildiğimiz bir karakter vardır, onun hayatından bir kesit izleriz, zaman kronolojik akarım falan dışında şeyler yapmaya başladılar. Roman kişileri şimdiyle geçmişi bir arada yaşar oldu. Aslında zaman somut değil, soyut bir ö haline geldi kitaplarda. Kitapların sonları başlangıç gibi, başlangıçları son gibi olur oldu. Yazar bir kahraman olarak esere dahil olur ve zaman zaman okuru da eserin bir parçası olmaya davet eder oldu.
Dolayısıyla oldukça yenilikçi ve yıkan ve yeniden yapan bir şeyden bahsediyoruz. Zaten bu aniti ismi biraz o yıkıcılıktan gelen bir şey. İlk önce bu yeni roman kavramını Jan Paul Sartre, Natalia Serro’nun bir eserini tamamlarken kullanıyor. Ve aslında aniti roman bir Fransız edebiyatından çıkma bir şey. Tabii ki bütün dünyada örnekleri var ki bunlara değineceğim. Ama Alain Robreguer, yani yeni romanın en büyük temsilcilerinden sayılıyor. Margaret Dura yine aynı şekilde.
Şimdi ben bu kısma çok fazla girmeden yani şey birtakım isimleri anmak lazım tabii. Kafka’da başlangıçlarını görüyoruz ki bir gün bir Kafka bölümü çekmeyi çok arzu ediyorum. Samuel Beckett’e, James George’ta var ama ben bu hani ya internette yeni roman diye yazdığınızda bu isimlerin hepsine ulaşabiliyorsunuz. Fakat ben size biraz alternatif bir liste sunmaya çalışacağım. Liste kısmına geldiğinde bunu detaylandırırım. Dolayısıyla o Fransız yeni romancılarının erkezce bilinen onlara çok fazla değinmeyeceğim bu bölümde bir tarcih olarak. Şunu da söyleyelim bu yeni roman sonrasında meşhur Fransız yeni dalga akımını da sinemadaki yeni dalga akımını da ortaya çıkartıyor. Biraz kol kola ilerliyorlar. Şimdi isim konusuna geleyim. Pek çok ismi var. Postmodern roman, yeni roman, avant-garde roman, karşı roman, antiroman. Bu isim konusuyla ilgili Milan Kundera’nın bir tartışması var, yürüttüğü. Biraz ondan bahsetmek istiyorum. Tabii ki konuyu Milan Kundera’ya getirme şansı bulmuşken bu fırsatı kullanacağım. İkinci bölüme dönüp Milan Kundera’yı karşı sevdiğime dair orada daha detaylı bir şeye ulaşabilirsiniz. Şimdi şöyle, Milan Kundera’nın edebiyat üzerine yazdığı dört kitaptan biri olan bir buluşma kitabında bu antiroman tanımlaması ile ilgili bir tartışma var. Meksikalı yazar Carlos Fuentes’e yazdığı bir mektuptan bir bölüm bu. Bu arada Fuentes’in de bir cevabı var Milan Kundera’ya. O mektupta yer almıyor. Burada bir parantez açıp şunu söylemek istiyorum. Cevap şöyle.
Sevgili Milan filan diye başlıyor sonra 1968’de ben, Julio Cortazar, Gabriel Garcia Marquez, seni Prağa’a ziyarete gelmiştik diye bir cümle. Ben böyle cümle okuyup bunlar nasıl işler yani böyle dört devisim, Pırak Bahar’a 68 falan. Böyle bir seyahatin olmuş olması bile bana çok acayip geliyor. Neyse bu arada bir Cortazar bölümü yakın zamanda gelecek onu da söyleyeyim. Şimdi diyor ki Milan Kundera Fuentes’e.
Bizleri belirleyen iki tane sadakat vardı diyor. Modern sanatta 20. yüzyılda gerçekleştirilen devrime duyduğumuz sadakat ve roman duyduğumuz sadakat. Aslında bu ikisi birbiriyle hiç de bağdaşmıyordu diyor. Çünkü avant-garde sanat yani modern sanatın ülküselleştirilmiş versiyonu diyor. Romana hep modernizmden dışlamış, demode, kuralları değiştirilemez ve sıkıcı biçimde klasik bulmuştur diyor. Biz de burada ne yapacağımızı bilemedik diyor. Fakat daha sonra ellilerde ve altmışlarda bu tökezlevenin ardından gecikmiş avant-garde’ler romanda modernizmi yaratmak için ve bunu ilan etmek için biz romanı modernize ettik diyebilmek için bunu tam bir olumsuzluk yoluyla başardılar diyor. Yani işte anti kelimesi oradan geliyor. Kahramansız, olaysız, öyküsüz, mümkünse noktalamasız eserler. Anti, romanın tamamen karşısında duran. Fakat diyor ki Kundera ama çok ilginç diyor. Modern şiiri yaratanlar anti şiir yazdıkları gibi bir şey iddia etmediler. Aksine onlar şunu söylediler şiiri modernleştirirken biz şiirde bodlardan beri şiirin özündeki en derine inmenin yolunu bulduk. Bu biçimde dediler. Yani eski böyle yıkmadığımız gibi aslında bütün imkanlarını kullanarak yeniden yapıyoruz dediler. Anti şiir gibi bir olumsuz laf kullanma ihtiyacı duymadılar diyor. O yüzden diyor ki Kundera ben bu yüzden anti roman adını reddediyorum.
Arşi roman adını öneriyorum. Neden? Çünkü bir yalnızca romanın söyleyebileceği şey de yoğunlaşır bu yeni roman. İki roman sanatının 400 yıllık tarihi boyunca biriktirdiği bütün ihmal edilmiş unutulmuş imkanları canlandırır ve kullanır. Dolayısıyla bu arşi sözcüğünden gelen arşi roman sözcüğünü öneririm diyor. Ben bunu çok önemli buluyorum. Her ne kadar bu videonun başlığı anti roman olacaksa da yaygın kullanım çok kötü bir aslında çağrışma olan bir şey anti roman. Ve arşi roman sözcüğünün doğru olduğunu düşünüyorum Kundera’nın önermesinin. Fuentes’in Terra Nostra’sını övüyor. Birazdan ben de öveceğim. Bu bir arşi romandır. Böyle bir şeyin var olabileceğini hiç düşünmemiştim. Bu biçimde yazılmış bir romanın mümkün olabileceğini diyor. Sonuç olarak adım da ne derseniz deyin anti roman, karşı roman, arşi roman. Zor bir tür bu. Çünkü şöyle bir şey aslında bu şiirde de görüyoruz. Şiirin o eski kuralları, kafiye düzeni vesairesi ortadan kalktıktan ve özgürleştikten sonra
herkes şiir yazabilir oldu malum. Böyle üç tane içli kelimeyi bir araya getirince şiir oluyor. Halbuki değil öyle. Şiirin bir matematiği var. Bu bir kafiye düzeni, kuralı ölçüsü olmasa da orada bir düzen var. Ve aslında romanda da böyle. Anti roman işte kuralsız böyle bir sayfaya beş tane kelime yazıp ondan sonra da işte ben bir roman yazdım demek olmamalı. Fakat biraz böyle bir çağda yaşıyoruz. O yüzden anti romanın iyi örneklerini bulmak çok kolay değil. O yüzden biraz onlardan bahsetmek istiyorum. Bir de bir parantez daha açayım. Burada anmak gerektiğini düşündüğüm bir Oulipo akımı var Avrupa’da. Bu anti roman çerçevesinde gelişmiş. Au revoir de littérature potentiel, Türkçe’de potansiyel edebiyat çalışmaları olarak çevirebileceğimiz sanatçının önceden belirlenmiş koşullara bağlı olarak eser vermesi esasına dayanan yine dilin ve edebiyatın sınırlarını zorlamaya çalışan bir edebiyat akımı. George Parek ve Italo Calvino üyeleri arasında. Burada da çok enteresan örnekler görüyoruz. Birazdan kitaplara geldiğimde daha detaylı anlatacağım. Ama anti romandan bahsederken Oulipo’dan mutlaka bahsetmek lazım. Şimdi nereden başlamalı kısmına geleceğim artık? Önce çok kısa bütün bunları toparlayan bir neyle karşılaşacağımızı söyleyeyim. Yani anti romanda dediğim gibi ilk önce bükülen bir zaman göreceksiniz. Üst kurmaca göreceksiniz. Yani kurmaca içinde kurmaca içinde kurmaca. Metinlere ısılık karşınıza çıkacak. Bana bütün bu kitapların hepsinin verdiği duygu bir labirente girmişim duygusuydu. Nasıl ki biraz tekinsiz biraz kayboluyorum ne yapıyorum ben burada duygusu ama bir taraftan da heyecan verici bir şeyi keşfetme hali. Bütün kitaplarda bunu görüyoruz. Şimdi nereden başlamalı konusunda dediğim gibi ben burada bir internette mesela anti roman olarak geçmiyor. Yani anti roman dediğinizdeki listelerde karşınıza çıkmayan eserlerden bir liste bu. Bu benim kendi okumalarımdan yaptığım ve okurken
bu da anti roman. Niye bu böyle anılmıyor bu türün örnekler arasında diye düşündüğüm bir eserlerden bir liste. Sadece bu işin Fransa’ya özgü olmadığını da anlatmak için pek çok farklı ülkeden seçtim. Tabii ki benim okuma pratiğimden ötürü biraz Latin Amerika ağırlıklı oldu yine. Klasik işte Lawrence Stern’ın Tristan Shandy’si ya da James George’un ünlisesi ya da Nabokov’un Solgun Ateş’i vs. gibi örnekleri zaten dediğim gibi her yerde bulabilirsiniz.
Bu arada mesela Işiguro bölümünde aman ağabey bununla başlamayın dediğim abunamayanlarda bence bir karşı romandır. Işiguro’ya onunla başlamamanızı söylemiştim ama bir karşı roman örneği olarak pek hala okunabilecek bir kitap. Şimdi ilki Şilili Roberto Bolaño’nun Tılsını. Bolaño çok iyi bir anti roman yazarı. Bu da görece basit bir kitabıdır. Bence Bolaño’yu tanımak için de çok da ve karşı romana başlamak için de çok karmaşık olmayan iyi bir örnektir. Bununla başlayabilirsiniz.
Sonra ardından pek çok kişinin okumuş olduğu ve tabii ki burada mutlaka anlamız gereken Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu romanı. Burada da tam o üst kurmacayı görüyoruz. Yani sürekli olarak her bölümde konunun bittiğini sandığınız bir noktada kitabın içinde, kitabın içinde, kitabın içinde böyle katman katman açılan öykün içinde öykü şeklinde ilerleyen çok özel bir kitaptır bu da. İkinci önerim bu olacak. Şimdi üç romanya’ya gidiyoruz.
Mircea Cartarescu’nun Nostalji Kitabı. Cartarescu son yıllarda Nobel için adı çok anılan bir yazar. Hem de böyle belki şimdi okursanız sonra Nobel adına ya ben falan deme şansınız olur. İpuçları. Bu da çok çok enteresan bir kitap. Dediğim gibi o karşı romanın bütün şeylerini bulabileceğiniz böyle metilin arası, geçişlerin çok olduğu, zamanın oynayıp durduğu bir eser. Nostalji. Çok da enteresan bir kitap. Sonra tabii böyle bir listede Virginia Woolf anlamak olmaz.
Woolf edebiyatta pek çok şeyi yakıp yıktığı ve yeniden yaptığı gibi bunu da yapıyor. Aslında Mrs. Dalloway da bir karşı roman örneği olarak gösteriliyor ama ben dalgaları söyleyeceğim. 6 kişinin sadece konuşmalarını okuyoruz. Monologlar ve diyaloglar şeklinde. Olay örgüsü yok. Yani var ama konuşmaların içinde gizli. Oldukça böyle alıştığımız yöntemlerin çok dışında. Yani şiir gibi, tiyatro oyunu gibi, roman gibi falan. Bu da bence çok iyi örneklerinden biri. Anti romanın. Sonra Hulio Cortazar’ın Sek Sek’i. Sek Sek’i çok değinmeyeceğim çünkü birkaç bölüm sonra bir Cortazar bölümü çekeceğiz, yapacağız. Orada detaylı anlatacağım. Dediğim gibi Sek Sek de yani baştan sona okunabilen ya da yazarın anaydi biçimiyle atlayarak, şuradan şuraya geç diye okunabilen çok enteresan bir kitaptır. Tam bir oyun ve labirantin en iyi örneklerinden biri bence. Ardından çok az bilinen ve çok az bilmesine çok üzüldüğüm Cursio Malaparte’ın İtalyan yazar Can Pazarı kitabı. Bu da benim Kundera sayesinde öğrendiğim bir yazardı. Gerçekten ikinci Dünya Savaşı sırasında geçen bir şey anlatıyor, hikaye. Ama yani bence hani kendi kurallarını belirlemiş anti romanın en iyi örneklerinden biri. Yedinci sırasında listenin, buradan sonrası kıyamet gibi zorlaşıyor yani hani onu diyeyim.
Bunları arka arkaya da zaten okumayın bence ama zamana yayılıp bu konuda ilerlemek isterseniz. Az önce Oulipo’da da adını aldığınız George Perec’in Kayboluşu. Bu kitap lipogram yöntemiyle yazılmış. Yani ne demek? Bir harfi hiç kullanmayarak. Perec, Fransızca’da en çok kullanılan sesli harf olan E’yi hiç kullanmadan bu kitabı yazıyor. Sonra bir de üstüne Cemal Yardımcı bu kitabı E harfini hiç kullanmadan Türkçeye çeviriyor. Bütün bunlar bir delilik tabii.
Ama bence burada Perec’in başardığı şey tekniğin bir üstüne kapılıp içereksiz bir kitap yazmamış olması. İçeriyi de çok ilginç. Teknik zaten olağanüstü etkileyici. Bu da yine bir tipik bir karşı roman örneği. Sonra Peru, Mario Vargas Llosa’nın Yeşilevi. Bu kitabı benim annemin eşi Alevar çevirmişti ve ben kitabı bitirdiğimde Alevar ağabeyi arayıp bunu nasıl çevirmiş olabilirsin demiştim çünkü aynı paragrafın içinde zaman değişiyor öyle söyleyeyim. Yani yazar sizi hiç uyarmadan birden bire 30 yıl sonra atlıyor mesela bir sonraki cümlede. Şöyle bir yorum okumuştum ve çok gülmüştüm. Sanki Llosa bu kitabı yazmış ondan sonra da masasının üstüne koymuş bitirmiş. Sonra bir rüzgar gelmiş sayfaları dağıtmış böyle asistanda onları alıp toplayıp yayın evine yollamış gibi diye hakikaten büyük bir dağınıklık var. Ama acayip bir o modernleşme hikayesi anlatıyor. Çok etkileyici bir kitap. Bunu da emek vererek okumanızı öneriyorum.
Sonra yine mi diyeceksiniz yine Taranostra Büyülü Gerçekçilik bölümünde de önerdiğim. Ama gerçekten hem o büyülü gerçekçiliğin çok iyi bir örneği hem de karşı romanın çok çok tipik bir örneği. Zaten Kundera’nın mektubunda da bahsettiği gibi. Daha önce anlattığım için bu kitaba çok değinmiyorum. O Büyülü Gerçekçilik bölümünde bulabilirsiniz. Bunu öneriyorum. Sondan bir önceki öneri olarak.
Son olarak da Latin Amerika’nın Yülisesi olarak kabul edilen, Orhan Pamuk’un da çok sevdiği söylenen Kübalı yazar, Cabrera Infante’nin Kapan’da Üç Kaplan kitabı. Batistan’ın devrilisinden öncesindeki Havana Gece Yaşamı anlatılıyor. Oldukça zor, çok zor ve bir o kadar da. Bu böyle edebiyatın tekniğinin varabileceği son noktalardan biri bence. Son önerimde, 10. önerimde bu olacak. Son bir şey söyleyip bitirmek istiyorum.
Bunlara çok fazla itiraz gelebilir. Yani bunlar roman değil, bunlar başka bir şey falan diye. Kundera’nın buna da söyleyecek bir sözü var. Diyor ki, tamam bu itirazları anlıyorum ama iddia ediyorum bu bir romandır. Zaten bunal bir durum da değildir. İlk ortaya çıktıklarında yaygın olan roman kavramına benzemeyen çok sayıda büyük roman vardır. Diyor Haklı. Ne olmuş? Büyük romanlar zaten daha önce var olanı tekrarlamadıkları için büyük değil midir diye soruyor.
Doğru. Bunların hepsi kendilerinden öncekine hiç benzemeyen işler yaptıkları için çok büyükler ve kesinlikle romanlar. Size karşı romana karşı mücadelenizde ya da karşı romanla yolculuğunuzda başarılar ve bol sabırlar diliyorum.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.