Eylül Görmüş’le Nereden Başlamalı? 5.Bölüm | (José Saramago)

Eylül Görmüş’le Nereden Başlamalı? 5.Bölüm | (José Saramago) videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=COG02j7w-Os. Müzik Merhabalar, hoş geldiniz. Nereden Başlamalı’nın 5. bölümünde ben ve Saramago dağımla karşınızdayım. Hepsi birbirinden çok sevdiğim canım Saramagolarımla bu küçük bir çocuk boyundaki kitap dağımla bu bölüme başlamak istiyorum. Bunları bir arada görmeyi çok seviyorum ben. O yüzden…

Eylül Görmüş’le Nereden Başlamalı? 5.Bölüm | (José Saramago)

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=COG02j7w-Os.

Müzik Merhabalar, hoş geldiniz.
Nereden Başlamalı’nın 5. bölümünde ben ve Saramago dağımla karşınızdayım. Hepsi birbirinden çok sevdiğim canım Saramagolarımla bu küçük bir çocuk boyundaki kitap dağımla bu bölüme başlamak istiyorum. Bunları bir arada görmeyi çok seviyorum ben. O yüzden böyle bir başlangıç. Bugün Jose Saramago konuşacağız anladığınız üzere. Benim hayatta en sevdiğim yazarlardan biri. O yüzden en baştan şunu söyleyeyim. Kesinlikle soğukkanlılığımı koruyamayacağın bir bölüm olacak.
Muhtemelen böyle nesnal bir değerlendirme yapamayabilirim. Çünkü gerçekten çok seviyorum. Zaten bu kadar kitabı insan niye okur başka türlü? O yüzden kusuruma bakmayın diyerek başlamak istiyorum. Şimdi Jose Saramago 1922 Portekiz doğumluğu 2010 yılında kaybettik kendisini. 98 yılında da Nobel aldı. Ülkemize de çok sevilen, okunan, tanınan bir yazar. Oldukça da böyle nasıl demeli muhalif bir duruşu olan.
Hatta İsa’ya göre İncil kitabı nedeniyle kiliseyle ciddi sorunlar yaşayan ülkesini terk etmek zorunda kalan vesaire bir yazar. Özgürlükçü, libertaryen komünist olarak kendini tanımlıyor. Bu önemli çünkü eserlerinde böyle tamamen politik olmasa da eserler hepsinde bir politik arkaplan görebiliyoruz. Şunu söylemek lazım, yani söylemek isterim. Avrupa Yazarlar Parlamentosu’nun kurucularından biri Orhan Pamuk’la beraber. İkisinin ortak fikri ve girişimi bu. Ben de böyle çok tatlı buluyorum ülkemizin bu büyük yazarının Saramago’yla birlikte böyle bir işe girişmiş olmasını. Şöyle 1988’deki, aslında 1922 doğumlu yani 66 yaşına kadar çok da bir ünlenmiyor Saramago. 1988’deki Baltazar’la William’ın da kitabıyla ilk böyle uluslararası bir tanınırlığa erişiyor. Arkasından da Ricardo Reis’in öldüğü yıl ve portaküsü Lismon kuşatmasının tarihi kitapları geliyor. Ününü arttıran. 1995’te Körlük’e inanıyor. Ki zaten benim de, hatta derginin kafanın da bir sayısına yazdığım ve geçtiğimiz yıl çok okunan salgın nedeniyle bir kitap. Zaten orada artık iyice ünlünün böyle zirvesine ulaşmaya başlıyor diyebiliriz. Zaten üç sene sonra da Nobel alıyor. Dediğim gibi çok politik. 3 yaşındayken 1926 yılında bir darbe oluyor portakizde ve sonrasında da 1932 ve 1968 yılları arasında ünlü Salazar iktidarında
faşist dikta altında yaşıyor hayatını. 1969’da Salazar’ın ölümünden sonra komünist partiye uyuyor ve 74’teki Karanfil devrimiyle portakiz görece stabilize olana dek diktatörlük altına yaşıyor. Dolayısıyla eserlerinde de oldukça bu tür mesellere girdiğini görüyoruz. Çok sorgulayıcı, çok muhalif. Ne mutlu hayır diyenlere çünkü dünyanın hükümranlığı onlara aittir diye bir cümlesi vardır hatta bir kitabında.
Bu arada dediğim gibi kafa yoran bir adam ölmeden önce çok tatlı bence blog tutuyordu yaşlı yaşlı. Orada böyle dünyada olup bitenleri sorguluyordu. Böyle mesela Obama’nın seçim dönemi falan çok heyecanlanmıştı. Sonra bir tür hayal kırıklığı yaşıyor falan. Demokrasiyi hiç tartışıp sorgulamıyoruz. Bugün demokrasi elimizden alınmış ve budanmıştır diyor. Ben aslında onun şeylerini de okumaktan çok büyük keyif aldım. Dünyada olup bitenlere dair, güncel geçmelerden. Çünkü o tatlı edebi diliyle bunları yazdığı bir blogtu. Bu Türkçe çevrildi ve yayınlandı. Yazma sebebini anneannesi ve dedesiyle ilgili olarak açıklıyor. Bence bu önemli anneanne ve dede çok sembolik hayatında. Onlar büyütmüşler. Özellikle dedesi için şöyle bir şey söylüyor. Hayatımda tanıdığım en bilge insan ne okumayı bilirdi ne de yazmayı. Bu da bana şeyi hatırlatır. Babamın bir lafı vardır çok severim. İlim sahibi olmadan irfan sahibi olabilen insanlar vardır der. Bazı insanları böyle tanımlar. Sanırım Saramago’nun dedesi de böyle bir adamdı. Ona çok fazla şey öğretmiş. Çok böyle dünyevi bir adam yani. Bir intelektüel falan asla değil. Bir Portekiz köylüsü ama orada başka bir bilgelik oluyor zaman zaman. Diyor ki ben onların ölümlerinin kalıcı hale gelmesini engellemek için yazıyorum. Yazdığım her şey bir şekilde onlarla bağlantılı diyor. Bu da bana biraz Mark Eze hatırlatır. İlk bölümde konuşmuştuk. Böyle bir büyük anne ve dedenin izi eserlerinde geçen yazarlardan biri Saramago’da. Şöyle bir duruşu var. Bunu da ben önemli buluyorum. Kadınlarla ilgili olarak, bir kadın olarak önemsiyorum. Kadın karakterleri çok kuvvetli çizebiliyor. Hatta mesela körlüğü okuduysanız orada bir körlük salgınında kör olmayan ve şehri görece kurtuluşa götüren diyelim tek kişi bir kadın, doktorun karısı. Diyor ki Saramago, kitaplarının kurtarıcıları kadın karakterler. Erkekler iyi insanlar olmadığından değil, elbette öyledirler. Değilseler de isteyince olabilirler.
Ama ne yapsalar kadınların yanında toy çırak gibi kalırlar. Teşekkürler Saramago. Çok tatlı bir beyan bence bu. Kadınlar demişken de hayatındaki en mühim kadından da bahsedelim. Pilar Del Rio 1988’de evleniyorlar ve 2010’daki ölümüne kadar da evli kaldılar. Kendisi ayrıca da Saramago’nun bütün kitaplarını Portekizce’den İspanyolca’ya çeviren kişi. Böyle bir hem mesleki bir ilişkileri var hem de bir kişisel ilişkileri var. Şöyle benim romanlarımda kahramanlar bulunmaz.
Sadece normal yaşamlar süren normal insanlar vardır. Sıradan insanlar hakkında düşünür yazarım çünkü tanıdığım insanlar onlardır diyor Saramago. Burada böyle bir doğru gerçekten büyük kahramanlar yok ama bir yandan da sıradan insanların nasıl kahramanlar olabildiklerini görüyoruz Saramago’nun eserlerinde. Bu arada politik tarafına vurgu yaptım ama şöyle düşünülmesin. Saramago’nun eserleri böyle büyük büyük ne bileyim böyle parti manifestosu gibi büyük siyasi olayların anlatıldığı eserler kesinlikle değil.
Onlar hep arka planda oluyor ve biz az önce söylediğim gibi önde sıradan insanların hikayelerini okuyoruz. Ve yani dediğim gibi bu toplumsal tarafı olan eserler olması da kesinlikle şeyden ibaret değil Saramago’nun eserlerinin insanlık hallerinden uzak olduğundan öyle anlaşılmasın. Mesela bir kitabında yanılmıyorsam ölüm bir varmış yokmuş olması lazım. Şöyle bir cümlesi vardı hiç unutamadım. Sevmek sahiplenmenin en güzel yoludur herhalde sahiplenmek ise sevmenin en çirkin yolu. Böyle küçük cümlelerle bana böyle acayip aklımda kalan şeyler bırakmıştır. Bu tarafını çok seviyorum. Şimdi Saramago okumaya sizi heveslendirebildiysen nelerle karşılaşacağınızı da söylemek istiyorum. Öncelikle çok fazla alegori ve metafor kullanıyor eserlerinde. Bunlar çok komik kitaplar her zaman mizah var. Saramago bence çok komik bir adam. Çok isterdim oturalım konuşalım falan. Neyse dedim ama yani bu bölümde soğuk kanlılığım koruyamayacağım söylemiştim. O yüzden lütfen aralardaki bu böyle duygusal patlamalarımı mazur görünüz. Şöyle genel olarak böyle mesela Saramago için büyülü gerçekçiliğe yakınsadığını söylerler. Tam öyle değil ama sürekli olarak birtakım minik değişikliklerle ne olurdu üzerine düşüyor. Mesela Lisbon kuşatmasının tarihinde
tarihi yazarken kitabı yazarken bir kişi bir kelimeyi yanlış yazıyor. Yenildi değil kazandı değil kazanamadı gibi bir cümle kuruyor ve bir anda bütün tarihi değişirse ne olurdu gibi bir soru soruyor. Ya da ölüm bir varmış yokmuş kitabında birazdan daha detaylı anlatacağım. Ölümün olmadığı bir dünyada ne olurduyu sorguluyor. Sürekli olarak böyle bir dünyaya bir şey değişse ne olurdu üzerinden bir bambaşka evren kurguladığını görüyoruz.
Şöyle bir tarafı var çok kolay olmadığını söylemem lazım Saramago kitaplarının. Neredeyse hiç nokta kullanmıyor. Virgül, Virgül Saramago’nun alameti farkasıdır. Virgül ilk aklıma gelen şey virgül. Bazen sayfalar boyunca uzayan paragraflar var noktasız. Dialoglar hiçbir zaman konuşma çizgisi yoktur. Hep virgülle ayrılır. Şöyle söylüyor kendisi nokta ama bence strafik yol tabelaları gibi
seyahat etmekte olduğunuz yoldan sizi alıkoyuyor ve dikkatinizi dağıtıyor diyor. Ve o yüzden nokta kullanmıyor. Yani nokta kullanmıyor, virgül kullanıyor. Böyle bir küçük bir ipucu bir süre sonra alışacaksınız ama ilk okurken kafanızın karışmaması için söylüyorum. Eğer virgülden sonra küçük harfe devam ediyorsa aynı kişi konuşmaya devam ediyordur. Virgülden sonra büyük harf geliyorsa başka bir kişi konuşmaya girmiştir. Bu hayat kurtarıcı bir ipucu olabilir çünkü ilk başta böyle ne oluyor ya falan oluyorsunuz okurken.
Sonra alışıyorsunuz ve gerisi geliyor yani. Çok sürekli konuşan insanlar var kitaplarında. Şöyle bir şey söylüyor. Ben insanlığa bir ayna tuttuğumu düşünüyorum diyor. Bu ayna acımasız bir ayna olabilir diyor ve haklı. Ama şefkatten de yoksun olduğumu düşünmüyorum diyor. Ben Saramago’yu zaten böyle hep çok bilge, çok evet acımasız ama bir yandan da çok şefkatli bir tatlı yaşlı amca olarak düşünüyorum. Bakın yine duygulandım canım benim.
Neyse sonuç olarak Saramago’nun kitaplarında özellikle dediğim gibi toplumlara ve kurumlara, kurumlarla çok sıkıntılı zaten. Bütün iktidarların yalan söylediğini düşünüyor falan. Haksız sayılmaz herhalde. Dolayısıyla böyle bir sert bir toplumsal eleştiri tarafı da olan yanı var. Bir küçük şey söyleyeceğim. Olur da yolunuz Lisbon’a düşerse bir noktada tekrar hayatın normal döneceğini umarak. Lisbon’da çok güzel bir müzesi var, vakfı var. Ben oraya gitmiştim hatta fotoğraflarını da mutlaka koyarız. Çok etkileyici. Köyünde doğduğu evdeki zeytin ağacını da söküp önüne ektikleri bir müze bu. Saramago’yla ilgili çok fazla şey var. Yapı çok güzel. Hatta orada Gabriel Garcia Marquez ile bir fotoğrafı asılıydı ve ben böyle fotoğrafın karşısında 10 dakika falan hülyalı hülyalı bakmıştım. Çok tatlı bir müze. Normalde Lisbon’a gidince ilk akla gelenlerden biri değil ama mutlaka görmenizi öneririm. Özellikle ülkemizde çok da bulunmayan yazar müzeleri anlamında böyle bir fikir veren bir yer. Şimdi artık nereden başlamalı kısmına geliyorum. Daha önce de yaptığım gibi ilk önce bir öykü kitabıyla başlamanızı önericem. Ölümlü nesneler. Bu hem alışmanıza sağlar hem çok tatlı böyle minik minik öyküler var içinde. Saramago’nun tarzına alışabileceğiniz ama çok da kaybolmayacağınız. Bunu ilk başta söyleyelim. Sonra arkasından ölüm bir varmış bir yokmuş. Bu çok acayip bir kitap. Bir ülkenin birinde birdenbire ölüm ortadan kayboluyor. İnsanlar ölmüyor ama hastalanıyorlar. Son ana kadar şey oluyorlar ama ölmüyorlar. Tam bir kaos. Hastaneler dolup taşıyor. Mesela şöyle şeyler var. Cenazeciler, lebazımatçılar ayaklanıyor. Nasıl yani biz işsiz kaldık diye kimse ölmediği için. Bunun üzerine kilise bir şey yayınlıyor. Ya biz aslında baktık İncil’e. Evcil hayvanların da aslında dini usullerle gömülmesi iyi olurmuş diyor falan. Hani bu kurumların bu tür kriz anlarında ne kadar saçmalayabileceğini anlatan çok komik bir örnekte ölüm turizmi başlıyor falan. Çünkü sınırı geçtiğinizde ölüyorsunuz falan. Çok etkileyici bir kitap bu. Çok böyle kalın da değil. Saramago’nun dünyasına girmek için bence doğru bir devam kitabı. Bir diğeri Yitigada’nın öyküsü. İber Yarımadası, İspanya ve Portekiz bir gün Avrupa’dan kopuyor ve kafasına göre bir hızla Amerika’ya doğru yol almaya başlıyor.
Ve bütün dünyada bir kaos böyle. İşte kıtaya mı çarpacak, ne olacak, ne bitecek falan. Avrupa Birliği’nde kriz, Avrupa Birliği’nden birileri diyor ki bunlar artık Avrupa Birliği’nde değildir falan filan böyle bir şey. Diğerleri ne demek ya biz Avrupalıyız falan diyor ve o kıta öyle kafasına göre seyahat ederken kıtanın üstünde yaşayan insanların hikayelerini okuyoruz. Aşırı komik bir kitap bence çok eğlenceli ve çok böyle, evet size söylediğim için hani dünyada bir şey değiştirsek ne olurdu sorusuna yanı tarayan bir kitap.
İsa’ya göre İncil, bu işte büyük olaylı kitabı son yıllarında yazdığı kitapların en biri bu. Kiliseden sorun yaşamasına sebebiyet veren. İsa’yı sıradan bir insan olarak anlatıyor. Yani baya işte Meryem’e aşık oluşu vesaire filan filan bu da çok enteresan mutlaka Saramago’yu tanımak için okunması gereken kitaplardan biri. Sonra şimdi ufak ufak biraz o distopik Saramago’ya geleceğim.
Maara benim çok sevdiğim kitaplarından biri bu meşhur Platon’un Maara alegorisinden yola çıkarak yazdığı bir kitap. Bir merkez AVM ve fabrika karışımı bir merkezde yaşayan insanların yaşayan ve çalışan insanların ölküsü çok sıkı bir kapitalizme eleştirisi bu. Sürekli olarak bir şey üretmek ve o ürettiklerini satmak zorundalar ve eğer onun dışında kalırlarsa çok ciddi sistem dışında kalarak hayatta kalamıyorlar falan.
Bu merkeze direnme şeyi bu çok enteresan bir kitaptır. Çok büyük bir romanca olduğunun ispatlarından biri bence. Sonra arkasından artık körlük ve görmek’e gelebilirsiniz. Şöyle bunlar devam kitabı aslında birbirinin. İnsanların çoğu genelde körlükle başlıyor Saramago’yu okumaya çünkü çok meşhur. Ben de öyle yaptım bundan yıllar önce. Yani o kadar yıllar önceki kitapların kapakları çok eski. Bunu önermiyorum ben çok zorlanmıştım. Gerçekten çok zor çünkü özellikle o noktalama kullanmama hikayesi burada sizi çok zorluyor. Ama dediğim sırayla giderseniz bir tık böyle daha kolay olacaktır. Özellikle mağarayla o toplum eleştirisi tarafını Saramago’nun biraz yaşayıp gördükten sonra. Sonra da körlük, körlük bir şehirde bir büyük körlük salgını var ve insanların otorite ortadan kalktığında aslında böyle biraz hani politikaya meraklıysanız,
hopsun sosyal sözleşme kavramını biraz sorgulayan ve doğal durumda ne olur anlatan çok büyük bir şiddet ve şey sarmalının içinde insanlar kalıyor. Bir kimse görmediğinde ne kadar çok suç işlenebildiğini ve insanın aslında doğasını ne kadar vahşi olabileceğini anlatan çok sarsıcı, çok sinir bozucu bir kitap. Özellikle salgın döneminde çok insan okudu. İyi mi geldi, kötü mü geldi bilmiyorum ama üzerine düşünmemize kesinlikle sebebiyet verdi yani kurumlarımızın. Saramago bu kitabı yazarken biz körüz diye düşünerek yazdı diyor. Biz zaten böyleyiz ben burada başka bir şey anlatmıyorum diyor. Görmek de onun devam kitabıdır. Aynı ülkede yıllar sonra geçiyor. Burada da yine bir seçim sonrası olup bitenleri anlatıyor bir ülkede. Çok fazla detay vermeyeyim ama burada da biraz demokrasiyle meşgul oluyor diyebilirim. Bitirirken bir başka çok sevdiğim kitabı, bu arada çok zorlandım ben bunları seçerken ama Kabil’in arka kapağında yayın evinin şöyle bir sorusu vardı. Bu kitap şunu sorguluyor diyordu. Bence bu bütün Saramago kitapları için geçerli ve doğru bir soru. İnsan türü evrendeki yerini ve varlığını hak etmiş midir? Etmiş midir? Saramago’nun cevabı belli ama bu soru kesinlikle kendimize sormamız gereken bir soru bence. Hem böyle acayip bir edebi lezzet alıp hem de böyle bir temel soru üzerine kafa yormamızı sağladığı için kendisini çok seviyorum.
Herhalde bu kısmı nettir. 80 kere falan söyledim. Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.