Eylül Görmüş’le Nereden Başlamalı? 1.Bölüm | (Gabriel Garcia Marquez)

Eylül Görmüş’le Nereden Başlamalı? 1.Bölüm | (Gabriel Garcia Marquez) videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=liiiWfqfM8A. Müzik Merhabalar hoş geldiniz. Ben Eylül Görmüş. Nereden Başlamalı’nın bu ilk bölümünde huzurlarınızdayım. Bu programda yani ismiyle Müsemmel, sevdiğim yazarlar ve edebiyattaki çeşitli temalar üzerinden ilerleyeceğiz. Bana çok sorulan bir soru bu. Bir yazarı çok sevdiğimi söylediğimde, ya…

Eylül Görmüş’le Nereden Başlamalı? 1.Bölüm | (Gabriel Garcia Marquez)

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=liiiWfqfM8A.

Müzik Merhabalar hoş geldiniz. Ben Eylül Görmüş. Nereden Başlamalı’nın bu ilk bölümünde huzurlarınızdayım.
Bu programda yani ismiyle Müsemmel, sevdiğim yazarlar ve edebiyattaki çeşitli temalar üzerinden ilerleyeceğiz. Bana çok sorulan bir soru bu. Bir yazarı çok sevdiğimi söylediğimde, ya peki ama nereden başlamalıyız diye ve çok da doğru bir soru olduğunu düşünüyorum. Şu yüzden ilk tanışma, ilk bakış önemlidir. Bence edebiyatta da böyle. Programı şu şekilde planlıyorum akışını.
İlk başta kısaca biraz biyografik ve tematik bilgiler vermeye çalışacağım. Ama burayı böyle Google’da bulabileceğiniz şeylerin biraz ötesinde anlatmaya çalışacağım. Sonrasında edebiyat tarihindeki önemli yeri, benim için önemli yeri, neden bu kadar seviyorum ya da neden önemsiyorumu anlatacağım. Sonrasında da zaten bu bütün bu bilgiler bizle programın başında sorduğumuz soruya getirecek. Nereden başlamamız gerektiğini anlatacağım.
İlk bölümde Kolombiyalı büyük yazar Gabriel Garcia Marquez’i anlatacağım size. Şimdi neden bu tarcih? Kendisi benim çok sevdiğim bir yazar. En sevdiğim yazar mıdır bilmiyorum. En sevdiğim yazarlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Ama şuramda Siena Niostasoledad yazar, Yüzyıllık Yalnızlık. En sevdiğim yazar değil belki ama vücudumda kendisine ait bir iz taşıdığım tek yazar, dövme.
O yüzden oradan başlamanın anlamlı olacağını düşündüm. Zaten çok da bilinen sevilen de bir yazar. Gabriel Garcia Marquez 6 Mart 1927 Kolombiya doğumlu. Arakataka isimli bir küçük kasabada doğuyor. Bunun önemi var. Çünkü sonrasında eserlerinde çok adı geçen mekanolar kullandığı hayali kasaba Makondo aslında Arakataka’dan doğduğu kasabanın biraz biçim değiştirmiş hali, oradan ilhamla yaratılmış bir yer.
Albay bir dedesi var onunla büyüyor. Zaten bu biraz önemli. Yine eserlerinde dedesinin çok izini görüyoruz. Aslında hukuk okuyor. Sonrasında gazetecilik yapıyor fakat buralarda kendini hiç ait hissetmiyor ve gazetecilikle başlayan yazma deneyimi sonrasında yazarlığa dönüşüyor. Dünyanın pek çok şehrinde yaşamış. Roma, Paris, Meksiko, New York, Barcelona gibi şehirlerde biraz böyle göçmen bir hayat.
Marquez’in ilk eseri, ilk romanı 1955’da yayınlanan Yaprak Fırtınası. Bu roman okunuyor seviliyor ama özellikle büyük bir şey yarattığını söylemek mümkün değil. Fakat sonrasında 1967’de yayınlanan Yüz Yıllık Yalnızlıkla Marquez bayağı bir büyük patlama neden oluyor diyelim dünya edebiyatında. Burada tabii çok zor bir hayat yani şeyi söylemek lazım 1967’de Yüz Yıllık Yalnızlığı yayıncıya yollayacak parası bile yok. Yarısını gönderebiliyor kargoya o kadar parası yettiği için. Böyle çok zor bir yerlerden gelip buraya ulaşmış biri kendisi. 1982 yılında da Nobel Ödülü, Nobel Edebiyat Ödülü alıyor. Gabriel Garcia Marquez Nobel Edebiyat Ödülünü alan dördüncü Latin Amerikalı yazar. Onun öncesinde Shilly Dan Mistral yine Shilly Dan Neruda ve Guatemala’ı Asturias almıştı. Marquez’den sonra iki yazar daha Meksikalı Octavio Paz ve sonrasında da Vargas Llosa Perol’un aldığı ödülü. Şimdi buralarda birazcık birkaç anekdot anlatmak istiyorum Marquez ile ilgili. Çünkü bir yazarı tanımanın eserlerin ötesinde ve röportajlarının ötesinde hatta biraz böyle hayatına bakmakla mümkün olabileceğini düşünüyorum.
Fotoğraf var mesela Nobel Ödül Töreni’nden. Dedesinin de giydiği Guaybera adlı bir geleneksel kıyafetli ödül törenine katılıyor. Kolombiya gibi küçük bir ülkede tabi büyük bir krize ulaşıyor şu anlamda. Vardır ya böyle batılı olmayan ülkelerde bir tür kompleks demeli belki. Vay bizi rezil etti, nasıl Fırat giymez, bu saçma kıyafetle çıktı falan filan diye. Bayağı böyle Kolombiya’da o dönem 82’de yazılar, şeyler falan yazılıyor bu konuda. Bir de mesela benim en sevdiğim fotoğraflarından biri. Stockholm çok soğuk olduğu için bir kıyafet istemiş içlik yani. Ve toran’dan önce hiç umurunda olmadan göreceksinizdir fotoğrafı. Bu içlikle poz veriyor kameralara yanında şık şık mühim abilerle beraber. Çünkü Marquez böyle biri. Bunları çok önemsemeyen biri. Bence hayatı çok ciddiye almayan biri ve bence onun en özel yanlarından biri de bu.
Mesela Nobel gecesiyle ilgili şöyle bir şey var. Nobel edebiyat ödülü alanlar Stockholm’daki Grand Hotel’in aynı odasında kalıyorlar her zaman. Marquez de ödül törnünden önce geceyi orada geçiriyor ve o geceyle ilgili şöyle bir şey anlatıyor. Kendi ağzından okuyacağım bunu. Yatıyor, uyuyor odada. Sonra gecenin bir vakti uyandım. Nobel ödülünü alanlara her zaman aynı otelde aynı odayı verdiklerini hatırladım.
Düşündüm. Kiplink de bu yatakta yattı. Thomas Mann, Neruda, Asturias, Folkner. Dehşete düştüm. Sonunda gidip koltukta uyudum. Böyle bir insan kendisi. Bir başka şey bu arada bunların hepsi bu hikayelerin hepsi şu dev kitaptan. Bu bir Marquez biyografisi. Gerald Martin’in yazdığı. Bunu çok önemsiyorum. Şu yüzden önemsiyorum. 19 yılda yazılmış. Yani böyle Marquez’in peşine. Bu arada Marquez çok röportaj veren bir adam da değil. Pek de konuşmuyor. Adam böyle dişiyle tırnağıyla kazıyor. Mesela şöyle bir hikaye var. Marquez’in ne çeşit bir insan olduğunu anlamak açısından. Röportaj vermiyor Gerald Martin’e. Adam onun peşinde koşuyor. Ailesiyle konuşuyor. Oradan bilgi almaya çalışıyor falan filan. Ve Marquez şöyle bir şey anlatıyor sağda solda. Ya diyor bu adam bu Gerald Martin, bu benim biyografimi yazan adam manyak. İşte biliyor musunuz diyor. Bir gece Arakataka’da doğduğu kasaba size söylediğim.
Gitmiş Arakataka’da bir yağmurlu bir gece bir bankanın üstünde sabaha kadar orada uyumuş kasabanın ruhunu hissetmek için. Bu adam böyle bir tip diye bir hikaye anlatıyor. Bu yalan. Öyle bir şey yok. Hiç olmamış böyle bir şey. Ama Marquez böyle bir… Ama Gerald Martin diyor ki bunu sağda solda o kadar çok anlattı ki. Ben herhalde böyle bir şey yaptım diye düşünmeye başladım diyor filan. Böyle çok komik de bir tarafı. Muzip de bir tarafı olan biri.
Bu arada ülkesine Arakataka’ya dönüşü var. O bence çok hoş bir hikaye. 2007 yılında çok böyle Kolombiya’ya çok gitmiyor. Biraz siyasi olarak da problemli. Solcu, Küba’ya çok gidip geliyor. Fidel Castro’yla yakın ilişkileri var vesaire. 2007 yılında 80. yaş günü için çok güzel bir tören düzenlendi. 80. yaş günüydü. Yüzyıllık yalnızlığın 40. yaş günüydü ve Nobel edebiyat ödülü alışında 25. yıl dönümüydü.
Onun köyüne giden trene Macondo Express’ı adını verdiler ve ilk yolculuğunu yaptı. Onun yarattığı Hayali Kasaba’ya saygı duruşun teliğinde. Böyle çocuklar onu sarı güllerle karşıladılar. Sarı güller kitaplarında çok güzel. Çok çok çok tatlı ve çok onur verici bir şeydi eminim onun için izlemek açısından. 17 Nisan 2014’de kendisini kaybettik. Bu benim için çok kişisel olarak çok acayip bir şeydi.
Çünkü çok ağladım, çok şaşırdım kendi tepkime de. O zaman şeyi anlamıştım yani insan birini tanımadan da çok sevebiliyormuş, şu hissetmiştim. Yani tanıdığım birini kaybetmişçesinde bir acı ve yas duymuştum. Zaten bütün dünyada da çok acayip bir cenaze yapılıldı. Sarı Kelebekler uçuruldu falan filan. Ulusal yasıyla ilan edildi. Çok özel bir yazardı çünkü. Gerçekten bayağı sarsılmıştım. O yüzden hala 17 Nisan’larda hatırlarım kendisini.
Son olarak da şunu söylemek isterim. Kişisel hayatıyla ilgili bilgilerden. Mercedes karısı çok küçükken, 16-17 yaşındayken aşık olduğu kadınla evleniyor ve çok kıymetli onun için. Hatta cholera günlerinde aşk kitabı mesela Mercedes’e elbette diye imzalanmıştır. Benim okuduğum en güzel ithaflardan biridir sadece iki kelime. 15 Ağustos 2020’de de Mercedes’i kaybettik. Çok uzun yaşamadı o merkezin ardından.
Çok güzel bir aşk hikayesi onlarınki de. Biraz daha neden sorusuna gelmeden önce biraz böyle Mercedes’in yazarlıklı eşkisiyle ilgili de bir şeyler söyleyeyim. Çok yaşayarak yazan biri ilk paragrafların çok önemli olduğunu düşünüyor ve karakterlerinin gerçekten de böyle var olduklarını düşünüyor. Mesela şöyle bir şey var. Bir çıban hastalığı var kendisinin ve çok ciddi acı çekiyor. Sonra yüzyıllık yalnızlıkta ki baş karakterlerden biri olan Albay Buendia’ya bu hastalığı, ona da bu hastalığı yazıyor.
Ve diyor ki kitaptaki karakter Buendia öldükten sonra kendisinin de iyileştiğini iddia ediyor. Diyor ki ben hastalığımı Albay Buendia’ya bulaştırdım. O öldü bir daha da bende hiç çıban çıkmadı diye anlatıyor. Çıkmamış da gerçekten. Biraz böyle karakterleriyle ilişkileri de değişik ilişkiler kuran bir yazar olduğunu söylemek lazım. Nasıl bir önemi var? Kısımına gelelim.
Elbette ki yani neredeyse Márquez adını duyan herkesin kafasına orta anında tananlayan sözcük büyülü gerçekçiliktir. Evet. Márquez büyülü gerçekçiliğin kurucu babalarından değil, biraz böyle yanlış bir bilgi var. Buna ileriki bölümlerin birinde büyülü gerçekçilik konuşacağız ve orada anlatmaya çalışacağım. Ama büyülü gerçekçiliğin tanınmasında çok etkisi olmuş biri şüphesiz ki. Büyülü gerçekçilik deyince biraz daha eskilere gitmek gerekiyor. Asturyaslara, Borgeslere belki.
Ama dediğim gibi bunlara ileriki bölümlerde detaylıca anlatacağım. Márquez şöyle diyor, benim eserlerimde gerçekliğe dayanmayan hiçbir unsur yoktur diyor. Ben olanları yazdım. Bizim hayatımız böyleydi, gerçekten böyle sihirliydi diye söylüyor. Milan Kundera benim çok sevdiğim yazarlardan biridir. Márquez’le ilgili şunu söylüyor, özellikle Yüzyıllık Yalnızlık’la ilgili. Bu kitap bir şiirdir diyor. Lirik olmayan bir şiirdir diyor. İçinde böyle ağır ağır duygular anlatılmayan şiirin lirik olmadan da mümkün olabileceğini anlatan bir özel eserdir diyor. Betimleme yoktur, itiraflar yoktur, duygular yoktur. Ama çok güçlüdür. Benim için de öyle. Bir de Kundera’nın bir ilginç tespiti var. Ben bunu çok enteresan buluyorum. Diyor ki büyük romanların kahramanlarının çocukları yoktur diyor. Mesela bakın diyor, Balzac, Dostoyevski, Proust’un karakterlerine bakın bunların çocukları yoktur. Çünkü yani şöyle söylüyor, hatta bu insanların hepsi kısır olamaz herhalde diye soruyor Kundera. Yani herhalde değiller. Ama dünya nüfusunun neredeyse sadece yüzde birinin çocuğu yokken neden bu büyük romanların, kahramanlarının çocukları yok?…gibi bir soru soruyor. Çünkü diyor ki Kundera, roman sanatının ruhu üremeyle bağdaşmaz. Roman çok bireycidir. İnsanın Avrupa sahnesinde birey olarak yer alması hatta romanın doğuşuyla olmuştur diyor.
Mesela Don Quixote ölür, roman biter. Ama işte Marquez bunu kıran biri. Ben buna çok katılıyorum. Bu anlamda büyülü gerçekçilik birinci kırılması. İkincisi evet bu bireyciliği kırması. Romanda yeni bir çağ bence Marquez’in başlattığı şey. Bir birey değil, bireyler dizisini anlatır. Mesela romanın baş kahraman diyebileceğimiz Ursula, yüzyıllık yalnızlıkta, 120 yaşında öldüğünde daha romanın sonuna çok vardır. Bu bireylerin hepsi özgündür. Hepsi taklit edilemezdir. Hem hepsi çok önemlidir. Hepsinin hikayesini okuruz. Ve bir yandan da hepsi de çok önemsizdir. Bu bildiğimiz anlamda roman çağının biraz sonunu getiren bir şey bana sorarsanız. Marquez’in yaptığı. Üçüncü kırılma olarak da ben şunu söylemek isterim. Burada biraz kendi kişisel tecrübeme de gireceğim. Tasasızlık, alarcılık ve edebiyatın büyük ciddiyetinin sonunu simgeleyen yazarlardan biri benim için. Edebiyatı herkese taşımayı başardı. Basitleştirmeden yaygınlaştırmayı başardı. Bildiğimiz Batı romanının o büyük süslü kelimeleri, sayfalar süren tasverileri, büyük duyguların anlatımları olmadan da çok nitelikli bir edebiyat yapılabileceğini gösterdi. Bence Yüzyıllık Yalnızlığın Dünyayı Bu Kadar Sarsısının Nedenlerinden biri de bu. Ben kişisel tecrübemi söyleyecek olursam 16 yaşında Yüzyıllık Yalnızlığı ilk kez okuduğumda o günden bugüne 7 kere falan daha okudum. Benim için şöyle bir şey olmuş. 16 yaşındayım, ergenlik. Böyle dünya feci bir yer. Dünyanın bütün yükü omzumda ne çok acı çekiyorum falan böyle bir haldeyim. Ve fakat bu kitabı okuyunca ne kadar büyük hayat acılarının ve dramlarının ne kadar birer ikişer cümleyle geçiştirildiğini gördüm. Ve bu benim için, ha bir dakika böyle de bakmak mümkün gibi bir şey ol açtı. Çok bir tür paradigma kaymasıydı benim için. Yani bu kadar acı çekecek de bir şey yok aslında ya. Hayat böyle bir şey. Yani o ölüm, neşe, sihir, acı bunlar bir arada ve güzel duygusunu vermişti.
Ve o benim için gerçekten çok etkileyici bir andı onu fark etmek. O yüzden ne zaman zorlansam hayatta Yüzyıllık Yalnızlığa dönerim. Dediğim gibi dünyaya başka türlü bakmanın bir yolu olduğunu gösterdi bana markez. Bu yüzden de kendisine sonsuza dek müteşekkir kalacağım sanırım.
Şöyle bir şey söyler çünkü, hayatta önemli olan size ne olduğu, başınıza ne geldiği değil, onu ne kadarını hatırladığınız, başınıza gelenleri ne kadarını hatırladığınız ve nasıl hatırladığınızdır. Bunu hiç unutmamaya çalışıyorum. Hepimizin başına bir şeyler geliyor. Ama neyi hatırlıyoruz, ne kadarını ve nasıl hatırlamayı seçiyoruz o da çok şey değiştiriyor sanırım.
Değip bu kişisel tiradımdan sonra artık burada bulunma sebebimiz, sebebi ziyaretimiz olan nereden başlamalı kısmına gelmek istiyorum. Şimdi Yüzyıllık Yalnızlık ile başlamanızı söylemeyeceğim. Çünkü Yüzyıllık Yalnızlık her ne kadar basit olsa, dili basit olsa da biraz markez ile aşinalık gerektiren bir eser bence tadına varabilmek için. Benim ilk önerim 12 Gezici Öykü kitabı olacak. Ben yazarların öyküleriyle başlamayı çok doğru buluyorum. Çünkü hem kolay okunur öyküler hem bir tür tanışıklık için iyi gelir. Hem yazarın ruhunu anlarsınız hem de aşırı bir konsantrasyon gerektirmez, çok büyük bir mesai gerektirmez. 12 Gezici Öykü çok çok tatlı küçük öyküleridir markez’in.
Bununla başlayabilirsiniz diyorum ben. İkinci olarak Aşk ve Öbür Cinler. Bu da artık markez’in büyülü gerçekçiliği ile biraz tanışmanız için bir öneridir. Çünkü burada öldükten sonra 40 sene boyunca saçları uzayan bir kızın hikayesi anlatılıyor. Bu tipik bir markez sihridir mesela.
Bu kitap o tarafıyla tanışmak ve alışmak için iyi olabilir. Sonra arkasından Kırmızı Pazartesi. Bu kitabı duymuşsunuzdur. İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü adıyla geçen. Ne zaman bir faili meçhul konusu olsa referans verilen bir kitaptır. Çok acayip bir kitaptır. Bu çok sıkı bir toplumsal eleştiridir. Markez’in kitaplarında zaten bunu da görürsünüz o sömürgecilik sonrası dönem. Buraları büyülü gerçekçilik bölümünde anlatacağım için çok fazla girmiyorum ama bu kitabı o anlamda çok özel bir kitaptır. Sonra Kolera Günlerinde Aşk. Bu 50 yılaya yayılan bir aşk hikayesi anlatıyor. Ama bildiğiniz gibi düşünmeyin. Yani 50 yıl boyunca bir aşığın bir aşığı beklemesi değil. Hayır. Aksine aşkın sadakattan bağımsız olabileceği, tensel aşkın bambaşka bir şey olabileceği, o aşkı insanın aslında karşısındakine değil de biraz da tahayyül ettiğine aşık olduğunu anlatan çok acayip bir kitap bu. Filmi de yapıldı. Çok kötü bir film bence. Javier Bardem’e rağmen bunu söylüyorum yani. Keşke yapmasalardı. Ama kitap nefistir.
Bütün bunların ardından bence Yüzyıllık Yalnızlığa varabilirsiniz. Yüzyıllık Yalnızlık çok anlatılacak bir kitap değil. Bir deneyim bence. Yani kitabın sonu da başı da çok özeldir. Başını belki de söylemek lazım ilk cümlelerinden biri. Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekirdi.
Böyle bir dünyadan başlıyoruz ve bir soyun, bir ailenin, bir kasabanın, bir ülkenin aslında öyküsünü okuyoruz. Bu gerçekten tariflemesi zor bir kitap. Her karakter çok akılda kalıcı. Çok acayip bir yolculuk yani. Bunu mutlaka artık buradan sonra rahatlıkla okuyabilirsiniz diye düşünüyorum. Sonrasında da Yüzyıllık Yalnızlığa devam etmek isterseniz artık buradan sonra da yolunuzu bulursunuz ama ilk romanı Yaprak Fırtınası. Bu da çok güzeldir.
Yaprak Fırtınası’ndan sonra Bir Kaçırma Öyküsü. Bunu özellikle seçtim. Bu gerçek hikaye. Escobar hikayesi. Bu ara böyle narkoz falan nedeniyle çok merak edilen bir şey olduğu için bir de merkezden dinleyin. Çok güzel anlatıyor. Sonrasında da çok zor kitaplarından biri olan Başkan Babamızın Sonbahar’ı var. Artık buralarda biraz daha politik yap.
Bu arada daha şurada gördüğünüz başka kitaplar da var ama hani ben buradan sonrasında kendiniz yolunuzu bulursunuz diye düşünüyorum. Labyrinthindeki General olabilir, Albaya Mektup yok olabilir. Hepsi acayip kitaplardır ama bununla da devam edilebilir diyorum biraz daha farklı bir yanını görmek için. Labyrinthindeki General özellikle politika sevenler için Simon Bolivar’ı anlatır çünkü. Son olarak bana merkezden ne kaldı, ne kaldı, bütün kitaplarını okudum, kimini pek çok kere okudum.
Sanırım şöyle bir şey. Bütün bunlarla bana kalan cümle şu belki de onu söylemek lazım. Mutluluğun iyileştiremediği hastalığı hiçbir ilaç iyi edemez. Ben merkezden bunu öğrendim ve mutlu olmaya çalışmanın kendimi hatırlatıyorum sanırım. Bana o tasasızlığı, alaycılığı ve mutluluk kalmanın ne kadar erzem olduğunu öğretti. E bir yazarın da bir insana böyle dokunabilmesi büyük bir güçtür herhalde.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.