Zafer Algöz Anlatıyor #9 | Sadık Karataş – Ankara Devlet Konservatuvarı Bekçisi
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=QZ_hxak8oL0.
Altyazı M.K.
Ben kendi ellerime koyuyorum. Sökünme beni! Saygı gösterin mahkemeye biraz. 992’ye 61. Davacı Nebahat Işık! Hamusumuz, vicdanımız, insanlığımız pez olsunlar. Tabii. Sen başka ne olacağını sanıyordun. İmkansızı yakalamak istiyorsan elini kirletmekten kaçırmayacaksın.
Ankara Devlet Konservatuvarı Efsanesi Sadık Karataj Sevgili arkadaşlar, şimdi sizlere Ankara Devlet Konservatuvarı Efsanesi Sadık Karataj üzerine, zaten kendi kitabımda da yazmıştım Sadık dayı ile ilgili. Onunla ilgili bir şeyler anlatmak istiyorum. Aslında şu yaşadığımız hayata bakarsak hiçbirimiz okula koşa koşa gitmezdik abi. Hani ilkokul mesela 1’de, 2’de, 3’de, 4’de çocukluk dönemi ya.
Arkadaşlarını göreceksin okul bir eğlence olarak gelebilir ama ortaokul, lise ve üniversite yıllarında zaman zaman okul böyle çok çekilmez bir hal alır. Sabah erkenden kalkmak, gitmek, bunun işte sıcağı var, soğuğu var, yağmuru var, çamuru var. Şimdiki çocuklar çok şanslılar çünkü artık okullara minnet servisle gidiyor. Servis kapının önüne kadar geliyor beyefendiler ya da hanımefendiler. Çantalarıyla sanki profesör olacaklarmış gibi hepsi atlıyorlar. Dıkıdık gidiyorlar. Bizim zamanımız öyle değildi. Biz evden çıkardık, elimizde çantamız 1 kilometre, 2 kilometre yürüdüğümüz zamanlar olurdu. Sonra yaş ilerleyince ortaokul ve liseye gelince işte iki otobüs değiştir. Bir minibüsten in, tekrar otobüse bin ya da dolmuşla git. Bir şekilde okulumuza giderdik, gelirdik.
Ben 1981 senesinde Ankara Devlet Konservatuvarına girdim. Ankara Devlet Konservatuvarına girmek benim için hayatımdaki en büyük idealdi. Çünkü tiyatro oyuncusu olmak istiyordum. Bir, ikincisi de okulda matematik, fizik, kimya, biyoloji yok. Bunlar benim için en büyük nimet. Ne var? Devamlı mesleki dersler var, işte sahne dersi var. Onun için de yan dersler var, tiyatro tarihi.
Efendim söyleyeyim, eskrim, ritmik jimnastik ya da opera dersi, şan dersi gibi. Bunlar bana çok eğlenceli geliyordu tabi. 1981 senesinde sınava girip kazandım. Tabi kağıt geldi. Dediler işte okulun başlama tarihi şu. Atıyorum Ekim 1’de sezon açılıyor. İşte okulunuza gelin falan filan diye. Ailem o zaman Bursa’da yaşıyordu. Ben de Ankara’ya, Ankara’da yaşıyordum. Ben de Ankara’ya okulu kazanmışım. Okulda parasız yatılı okuyacağım. Ankara Devlet Konservatuvarı’nın en büyük özelliği yatılı okuyan öğrencilerin olmasıydı. Ve öyle bir yatılı okuyan öğrenci profili var ki 25 yaşında çocuk da var. Bale bölümüne girmiş 8-10 yaşında çocuk da var. Ama hepsinin yatakhaneleri farklıydı. Büyük erkekler ayrı, büyük kızlar ayrı. İşte lisedenge erkekler kızlar, ortaokul erkekler kızlar hepsinin yatakhanesi ayrı. Fakat Ankara Devlet Konservatuvarı’nın öyle güzel bir yapısı vardı ki okulun kapısından girip kendi bölümünüze gidinceye kadar diğer başka bölümlerde hangi sanat yapılıyorsa hepsiyle ister istemez haşır neşir olurdunuz. Şimdi mesela benim ailem daha çok Türk sanat müziği ve Türk halk müziği dinleyen bir aileydi. Hayatımda ilk defa Ankara Devlet Konservatuvarı’na gittim. Koridorda böyle… diye haykıran adamlar görünce ilk zamanlar konuyu ve gidiyordu. Lan bunlar ne yapıyorlar niye bağırıyorlar diyordum. Sonra adamla arkadaş olunca baktım ki ya bu opera sanatı falan hakikaten dünyanın en zor işiymüş meğer. Çünkü şimdi opera sanatında şöyle bir özelliği var. Her şey notaya bağlı.
o notanın dışında başka bir şey söylerseniz eseri bilenler diyor ki aşağıdan atıyor ya adam diyor. Yani atma şansın yok ve 60 kişilik bir orkestranın üstünden kendini duyurman lazım. E müzik bölümleri var. Mesela tiyatro bölümüne gidiyorsun adam burada cello çalıyor, burada trombon üflüyor, orada biri trompet çalıyor, burada biri başka bir şeyin içinde ve günlerce aylarca hep aynı okulun içinde o insanlarla arkadaş ola ola ola
ister istemez gözünde kulağında o standartları yakalamaya başlıyor ve belli bir dönemden sonra kim iyi opera aryası söylüyor, kim kötü söylüyor artık bunlara vakıf olmaya başlıyorsun. Okulun ilk günü geldim heyecanlıyım kaydımı maydımı falan yaptılar. Cebeci’deki eski konservatuar binamızın o tarihi ilk musiki muallim mektebinin ortasında bir havuz vardı. Havuzun çevresinde banklar falan filan ve üstte de bir set var.
O sette de durdum böyle sigaramı da yaktım. Allah’ım sana şükürler olsun işte istediğim okula girdim dedim ya. Ne güzel bir atmosfer. Çevreye bakarken birden bire avluda kapı açıldı. Önde bir adam arkada Sadık Karataş elinde paspas. Anlak kodumun kottu diye peşinden kovalıyor. Ulan kimi kovalıyor bir baktım Alev Sezer.
Türkiye’nin en büyük aktörü, yakışıklı, yetenekli büyük bir aktör arkada 1.55 boyunda kır saçlı bir eri paspasla beraber ana avrat bunu kovalıyor. Ben ne oldu diye falan alkış kıyamet falan müthiş bir şey patladı orada güldük müldük. Sonra Alev abi Sadık dayıyla sarıldı marıldı öpüştüler ona bir para verdi bir sigara ikram etti. Ben ilk defa o zaman gördüm ya bu Sadık dayı kim dedim.
Dediler ki bu sadece tiyatro bölümünün değil Ankara devlet konservatuvarın efsanesi. Çünkü adam konservatuvarın kurulduğu yıldan itibaren orada hizmetli olarak başlamış. Yaşı başı geldikten sonra emekli olmuş. Emekli olduktan sonra başka bir şekilde sözleşmeli olarak tekrar konservatuvar almışlar. Onun dışında da Sadık baba hayatını kazansın diye de tiyatro bölümünde bir çay ocağı vermişler buna.
Ve o çay ocağını işletip oradan para kazanırdı. Dedim ki aga ben aradığım bazı emeği buldum. Sadık dayı Sadık değil Sadık. Sadık Gara taş çıbıklı hayatında hiç ö harfi kullanmamışlar. Kömür yok komür. Göz değil goz. Götlek değil gotlek. Eti meskuta kemesut.
Keçi örene geçi veren gözlemeye gözetme diyen inanılmaz bir tip. Sadık dayı bayıldım dedim ki aga benim malzemem bu. Sadık dayın okulda bir dokunulmazlığı vardı. Çünkü okuldaki bütün ana bilim yani sanat dallarının başındaki en kıdemli hocaların bile çocukluğunu gençliğini bildiği için onlara bile posta koyma özgürlüğü vardı Sadık dayın. Dokunulmazlığı vardı. Okulun içinde istediği yere paspas yapar. Çay bardaklarını toplar. Sen orada mesela bir tiyatro sahnesi oynarsın o sessizce böyle parmağın ucunda gider. Tablolarını boşaltır. Çay bardaklarını alır gider gelir. Kimse buna karışamaz bilemezdi. Mesela tiyatro bölüm başkanı Cüneyt Gökçer’di. Cüneyt Gökçer Türkiye’nin en büyük aktörü. Devlet tiyatrularının genel müdürü. Bizim de hocamız yani bölüm başkanı. Cüneyt Bey bir gün buna dedi ki ah canım Sadık bana yukarıya bir kahve getirir misin canım dedi. Bu böyle merdiven namazı hayırdır hoca? Böyle bir pazar. Nereye kahve getiriyorsun? Canım bir kahve içeceğim yolum düştü de dedi. Ben burada olmayacaktım kahveyi nerede içecektin? Aşağıda içelim. Sizin işleri aşağı alalım boş ver. Böylece ekiyici inanılmaz karizmatik bir tip Sadık amca. Sadık babanın dört tane ekürisi vardı. Kapıda pasaport kontrolündeki Vehbi dayı. Okulun girişinde. Okulun marangosu Notre Dame Ahmet. Ahmet amca da kambur olduğu için ona Notre Dame Ahmet derdik. Ondan sonra yanında bir tane pehlivan İzzet. İzzet de bunun kendi köyünden ama bundan çok küçüktü.
İzzetli çocuklar bir kulak vardı. İki kulağıyla dört kişi ziyafet yaparsın. Peynivan kulakları böyle olur ya. Buna böyle pirzola demiriyle bir koyacaksın şu kadar olur zaten.
İki tane onu böyle şşşşşş yapıp dört kişiye ziyafet yapabilirsin. Sadık dayı ilkokul mezunu bile değildi. Fakat adam 1940’lı yıllardan taa bizim öğrencilik yaptığımız 80’li 85’li yıllara kadar aynı tiyatro oyunlarına aynı çalışılan parçaları yıllarca hep çocuklar çalışırken
hiç bir şey yapamazsın. Hamlet ve annesinin sahnesini oynarsın. Sadık dayı aşağıdan böyle ciğareyi yıkar. Sen kalacaksın oğlumogle. Baba niye? Çok bağırıyorsun oğlum. Koçunu yırtıyorsun. Kalacaksın. O kadar doğru şeyler söylüyor ki baştan itibaren bağırırsan bağırman gerekiyor yerdeki ne olacak. Koçunu yırtacaksın. Kalacaksın. Ve kalırdı oyuncu. Baya tahmin yapardı kim kalacak kim geçecek bunlara kadar bilirdi. Şimdi bu dört tane adamı vardı ya Peyrivan İzzet ile beraber bunlar ekürü halinde gezerlerdi hep. Rapid Aylinin en büyük özelliği kapıda sınır polisi olduğu için yatılı öğrencilerin saat dokuzdan sonra girerken çıkarken torbalarına bakardı. Şarap var mı rakı var mı diye. O yüzden de bazı insanları çok kolay yenselerdi.
Saklayıp gidersen sen gel bakımla buraya gel gel torbaya git. Ne var torbada açarsın yakalardı hemen alırdı sokmazdı içeriye. Ben Rapid Ay’ı çok büyük tufaya düşürürdüm. Bana hep okulda Çelebi derlerdi Çelebi buyur Rapid Ay ne var torbada. Vallahi Rapid Ay iki büyük rakı var. Dört tane sigara var. Yarım kilo beyaz peynir biraz da tuzlu fıstık var derdin. Lan gerçekten derken geçme derdin. Halbuki var hakikaten.
Gerçeği söylediği zaman da inanmazdı. Yakalananlar da Rapid Ay’ı kandırırlardı. Mesela anonsun başında olduğu için okulun girişinde birini ziyaretçisi geldiğinde ya da telefonu geldiğinde Rapid Ay’ı anons ederdi. Bütün okul o anonsu duyardı. Bundan intikam almak isteyenler mesela akşam yakalatmış ya sigarayı şarabı. Rapid Ay’a başkasını gönderirler. Mesela küçük kızlardan bale bölümünden Rapid Ay’a şu kağıdı ver şu anonsu yapsın diye. Çocuk gider der ki Rapid Ay’a şu anonsu yapar mısın? Bunlar kim? Ümit Mesen Ferdi Özbeyer. Bunlar kim ben niye tanımıyorum bunları diyor. Hocam bunlar ya piyanist bunlar. Yemin et. Vallahi billahi piyanist. Ekmek musab kuran çarpsın abi bir anons et derdim.
Biz mesela oturduk okulda Rapid Ay’ın anonsu duyulurdu. Ümit Mesen. Ümit Mesen. Ferdi Özbeyer. Acele danışmaya geldi ziyaretçiniz var. Bütün okuldan alkış koptuğunda Rapid Ay anlardı ki beni tufaya düşürmüşlerdi. Sadık dayının güzel bir tarafı vardı.
Zaten bu şivesine hasta olduğumuz için Sadık dayı bana da esin kaynağı oldu. Yahşi Batu’daki oynamış olduğum Şerif Lloyd’un esas yani bana ilham veren tarafı Sadık dayıydı. Onun dışında da rahmetli Alişe’nin oynamış olduğu böyle uyanık kolyatifi veriyor. İşte o ikisinden karıştırıp ben Şerif Lloyd yapmıştım. Sadık dayı kızdırıldığı zaman dünyanın en tatlı insanı olurdu. Ondan dayak yemek için sıraya girerdi. Ama dayak yemek dediğim paspasla kovalardı. Aynı okulun girişinde Alev Sezeli gördüğüm gibi. Fakat onun da kuralları var. Çok hızlı koşmayacağım. Adam zaten yaşlı başlı adam. Yani peşinden koşturmanın anlamı yok. Bir yerde yakalanacaksın ki. O sana böyle bir kutu mu? Kut ya, kut ya, kut ya diye vursun birkaç tane. Hızla vurmazdı ama yine bir hevesini alsın isterdin yani Sadık dayı. Sadık dayı tam 1940’lı yıllardan 80’li yıllara kadar arkadaşlar düşünün keçi öğrende oturuyor. Keçi öğrenen Cebeci’deki konservatuara her sabah yürüyerek geliyor. Akşam da yürüyerek gidiyor. En aşağı 10 kilometrelik bir yolda orası. Asla arabaya binmez. Sürekli aynı palto, aynı kazak, aynı süveter, aynı kravat, aynı depki kadar. Fikresi yanmış artık böyle. Kokuyor, plastik kokuyor yine burada duruyor. Ve dudak tiryakisiydi. Yani mesela rivayete göre günde 5-6 tane sigara içerdi. Ama 5-6 sigaranın zaten büyük bir çoğunu yanar gider. Hep dudağın burada dururdu. Özellikle biz beklerdik mesela sigara yaksın diye. Sigara yaktıktan sonra yapma be baba. Şimdi tam ben sana ikram edecektim ama yakmışsın. Yine alıp kulağının arkasına roket atar. Mermisi gibi buraya böyle dizerdi. Bozuk paradan nefret ederdi. Kağıt para verirce de illa. Kağıt parayı severdik Sadık dayı. Mesela 8 lira. 8 tane 1 liralık koy suratı asılır. 5 lira koy gözleri ışıllardır. Kağıt yok. Hoşuna giderdi onu. Bazen Sadık dayı kızdırmak için daha büyük bedeller vardı.
Bizden önceki kuşaktan gelen ağabeylerimiz bize hep bu anlatılır. Yani sadığı kızdırmak istiyorsanız şöyle yapın, böyle yapın diye. En büyük zaafı 66 idi. 66 dediğin zaman cinleri tepesine çıkardı. Anasının mezar taşı numarasıymış 66. 66 rakamını telaffuz ettin mi anasını hakaret olarak değerlendiriyor. Öyle bir niyetin olmasa bile. Biz de Sadık dayıdan dayak yemek için özellikle içinde 66 geçen sözcükler kullanırdık. Kardeş boyun kaç? 1.66. Kilon? 66. Yaşın? 66. Ulan sen anayla aramadın diye şüpürgeyle hemen peşimize dalardı. Sadık dayı yıllarca tabii konservatuvara geldi gitti ya böyle. 40 sene gidiyor, gidiyor, gidiyor. Biz hep bununla uğraşıyoruz. Bir gün baktık Sadık dayının böyle suratı asık. Ya baba nedir? Uğraşıyoruz, kızdırıyoruz.
Hani üstümüze gelsin bizi dövsün, paspasta kovalasın. Yine barışalım, sigarasını ikram edelim, para verelim. Hiç. Baba ne oldu? Ya dedi okulu taşıyacaklarmış ya dedi. Nereye taşıyacaklarmış? Beş evlere taşıyacaklarmış dedi ya. Yok babacım öyle bir şey nereden çıkıyor dedi ya. Uydurma bunları falan. E dedi ya haklı çıktı. Biz konservatuvara girdik, Cebeci Konservatuvarı’na tam 2.5 sene falan okuduk.
Okul bir anda yöke bağlandı. Yöke bağlanınca Ankara Devlet Konservatuvarı’nın eskiden yapısı tamamen Kültür Bakanlığı’na bağlıydı. Hatta bizim öğrenci kimlik kartlarımızın üstünde Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı, Ankara Devlet Konservatuvarı yazardı. Yani pasaport gibi çok sağlam bir kimlikti. Mesela biz o kimlikte Cumhurbaşkanlığı Senfonideki konserlere giderdik. Operadaki eserleri gidip izlerdik.
Tiyatrolara giderdik, bale gösterilerine giderdik. O kartı gösterdim içeri girerdik. Bir anda bizim elimizden o kart alındı. Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Ankara Devlet Konservatuvarı, bilmem ne bölümü. Sevgili dostlar, Sadık Karataş dayımızdan bahsederken biraz gökten mökten bahsedince herhalde bir sorun oldu. Hemen şalteriyi indirdiler galiba.
Dükkanda küçük bir elektrik kesintisi oldu. Akşama kadar bekleyeceksiniz falan diyince biz dedik ki sohbetimize kaldığı yerden devam edelim en azından. İşimiz aksamasın dedik. Şimdi Sadık dayının bu yel taraflarından biri dediğimiz gibi binlerce kırklı yıllardan beri sürekli konservatuvarda olduğu için adam bütün durumu hakim. Mesela bizde eskrim dersleri olurdu.
Eskrim dersinden çıktıktan sonra koridorda elimizde flörelere falan böyle birbirimize çatara patara Malkoçoğlu gibi dalardık. Bir gün arkadaşlarından biri aşka geldi. Büyük bir tane yuka vardı böyle yuka ağacı. Alttan böyle flöreyi bir koydu. Prasa gibi sapı kaldı sadece yuka’nın. Yaprakları yolundu.
Pelivan İzzet de onu görünce sadık dayı çiçeğe yolmuşlar dedi çiçeğe. Sadık dayı da içeriden bağırdı. Ulan Pelivan çiçeğe demeyeceksin oğlum çiçeğe diyeceksin çiçeğe. O kadar deksiyonal hakimdi. Sadık dayı bize konservatuvarın artık taşınacağını, göke geçtikten sonra da bu işin artık tadının olmayacağını adam ilkokul terk biri olarak daha o zamanlardan söylemişti. Dediği gerçekleşti. Okulu beş evlere taşıdılar. Eski o konservatuvarın bildiği klasik yapısı bozuldu. Çünkü konservatuvar ne demek? Konservatuvara girdiği zaman bütün bölümler birbiriyle iç içi olduğu için herkes birbirinden haberdar olurdu.
Ama yeni okula beş evlerindeki binaya gidince tiyatro bölümü ayrı, opera bölümü ayrı, bale bölümü ayrı, müzik bölümü ayrı. Kimsenin kimseden haberi yok. Sadece işte sabah kahvaltısında, öğlen yemeğinde, akşam yemeğinde falan bir araya gelebiliyorduk ve birbirimizden haberimiz oluyordu. Okulun taşınmasına karar verdiler. İki buçuk sene Cebeci’de okuduktan sonra Sömestir tatilinde okul ufak ufak taşınmaya başladı. Bizler de okulun tabii demirbaşlarından sayıldığımız için bize de siz de okulun taşınmasına yardım edin dediler. Biz de yardım ettik. Artık dolaplar boşaldı, mutfak boşaldı, her şey yeni okula taşınmaya başladı. Biz de son gün yeni okula taşındık. Ama yeni okula taşınırken içimizde öyle tuhaf bir burukluk oldu ki sanki evimizden kovulmuş gibi olduk.
Yani bir anda Cebeci’deki o hepimizi birleştiren, hepimizi bir kazanın içinde yoğuran o muhteşem yapıdan tamamen bireysel herkesin kendine ait böyle odalarının, koridorlarının olduğu çağdaş bir hapishaneye gider gibi olduk. Buna rağmen de işte o zamanki gençlik tabii ne yapalım abi alışmak zorundasın diyorsun ve bazı şeyleri kabullenmek zorunda kalıyorsun.
En son hatta yüklenen kamyonlarla beraber biz 3 yatılı öğrenci o kamyonlarla beraber yeni okula geldik. Yeni okula yerleştik. Herkesin odaları, yatakhaneleri, dolaphaneleri falan filan bölüme yerleşirken Sadık dayımız için de yeni bir çay ocağı yaptık. Onun çay ocağı teşkilatını kurduk. İşte tüpünü getirdik, ocağını, bardaklarını, mardaklarını falan hepsini getirdik. Hafta sonu teşkilatı kurduk. Pazartesi günü de Sadık dayı gelecek. Sezonun yeni okulda ilk çayını yapacak. Biz de yeni okulumuzda Sadık dayı kızdırıp ilk dayağımızı yiyeceğiz diye bekliyoruz. Bekledik bekledik Sadık dayı sabah gelmedi çünkü normalde sabah 6-6.30 gibi okula gelen, çayı demleyen, paspasını yapan sonra da böyle cigarasını yakıp milleti bekleyen Sadık dayı yok. Ulan bu nerede, niye gelmedi falan? O zamanlar tabi cep telefonu da yok. Okuldaki jetonlu telefondan evini aradık. Evden karısı dedi ki, valla Sadık sabah çıktı geldi okula, okula niye çıktı dedi evden dedi. Ulan Sadık dayı nerede? Biz yine derslere devam ettik falan bir baktık. Saat böyle 10.30-11 gibi Sadık dayı gelmiş, ocakta oturuyor, surat asık böyle. Hayırdır ihtiyar ya, ne oldu falan dedi.
Yok bir şey kardeşlik ya falan dedi. Ya babacığım ne oldu sana? Ya yok bir şey kardeşlik ya. Uğraşıyoruz baba bize sataşsın, yeni okulumuza ilk dayağımızı yiyelim diye. Olmadık maskarlıklar yapıyoruz, 6×6-66 diyoruz, devamlı içinde 66 geçen sözcükleri kullanıyoruz ki. Aşka gelsin böyle bir girsin bize saldırsın falan diye. Hiç neşesi yok. Baba ne oldu dedik sana ya. Ya kardeşlik ne oldu biliyor musun dedi. Ben evden zaman an çıktım dedi. Geçiverenden, yokuştan aşağıya yardırdım dedi. 10 kilometre yürüdüm yine okula geldim. Ulan okula bir baktım okulda kimse yok. Adam çünkü 1940 senesinden beri geçiverenden çıkıyor, cebeciye geliyor, cebedinden çıkıyor, geçiverene gidiyor.
O eski alışkanlıkla tekrar eski okula mesaiye gelmiş. Bir bakmış ki koca okul bomboş, kimse yok. E ne yaptın dayı dedik, niye yapacağım dedi. Okulun dedi sütünlerine sarıldım, ağladım dedi, ungür ungür ağladım dedi ve boşandım baba birdenbire. İlk defa Sadık dayıyı ağlarken gördük. Biz de sarıldık tabi kurbaş dayımıza dedik dayıcım. Dur ya yapma, bizi üzme dedik Sadık dayı. Sadık dayı dedi ki kardeş artık bu işin tadı kalmadı. Ben dedi eski okulda daha mutluydum. Artık dedi bu yeni okula geçtik, göke göke bağlandı, herkes profesör oldu. Ben dedi artık istemiyorum siz de gittikten sonra ben de zaten bu okulu bırakacağım gari. Bundan sonra ben de çalışmam dedi yapma baba falan filan ama hakikaten dediğini yaptı. Bizim dönemde mezun oldu. Bizim dönem mezun olunca Sadık dayı da artık konservatuarlı ilişkisini kesti. Ya dedik ki Sadık dayı çalışmadan yaşayamaz. Buna bir meşgale bulmak lazım dedik. Sağ olsunlar o zamanlar Ankara sanat tiyatrosunun başında Rutkay ağabey vardı, Rutkay Aziz vardı. Oranın kıymetli oyuncularından Altan Erkekli vardı. Altan Erkekli de Sadık dayıyı çok iyi tanırdı. Zaten Sadık dayıyı sanat camiasından tanımayan yoktu. Bizim konservatuar bölümüne hem tiyatrodan olsun hem operadan, baleden, müzik bölümünden kim varsa başka üniversitelerden bile efsane Sadık dayıyı görmeye gelenler olurdu. Yani Sadık Karataş turu düzenlenirdi. Bizim tiyatro bölümüne gelirlerdi biz onları misafir ederdik. Çay kahve ikramından sonra çocuklar be Sadık dayıdan bir dayak yiyin de görelim derlerdi. Biz de onları kırmazdık, şovumuzu yapardık.
Sadık dayıyı bizi dövdükten sonra dedik arkadaşlar şov sizi tatmin etti mi etti. Şimdi pamuk eller cebe. Sadık dayıyı parayı toplardık, verirdik onun da hoşuna giderdi. Sonra Altan sağ olsun Altan Erkekli Sadık dayıya sahip çıktı. Sadık’ı Ankara sanat tiyatrosunun çaycısı olarak aldılar. Hatta ona baş çaycı ünvanı verdiler. Yani bir tatifte ettiler onu.
Babacığım sürekli sabahın altı buçuğunda yedi de gelmene gerek yok. Bir tane çırak bulursun. Sen öğlen gel, akşam gel. Yeter ki ruhun buralarda dolaşsın. O anlamda Sadık dayıya sahip çıktılar. Sadık dayı orada bir yaklaşık bildiğim kadarıyla bir sekiz ay dokuz ay falan çalıştı Ankara sanat tiyatrosunda. Bir sabah Ankara sanat tiyatrosunda bir geliyorlar. Aynı bizim beş evlerde olduğu gibi Sadık dayı ocağı açmamış.
Çünkü her zaman sabah altı buçuk yedi de gelip çayı demleyip, sigarayı yakıp ocağın başında bekleyen adam bu defa yok. Merak ediyorlar. Yahu nerede Sadık dayı falan diye. Sonra bir haber geldi ki Sadık dayı her zaman olduğu gibi elli senedir yaptığı gibi Keçiören’den çıkıp, yokuştan aşağıya yürüye yürüye, ta Ankara sanat tiyatrosunun olduğu Kızılaya kadar gelmeye çalışırken, bir sabah buzda duramayan kayan bir kamyonun altında kalıyor. Ve Sadık dayı orada vefat ediyor. O bir elli beş boyundaki küçük dev adam asfaltın üzerinde, o dünya güzeli kırbaşının etrafında kan revanı çamur içerisinde rahmetli oluyor. Bize de haberi geldi Sadık dayıyı kaybettik diye.
İnanın bütün sanat camiası yıkıldık. Çünkü Sadık dayıyla birlikte bizim geleneklerimiz de yok oldu. Ankara Devlet Konservatuvarı’nın bir çınarı gitti. Sanat camiasını moral veren, motivasyonunu sağlayan önemli bir değeri kaybettik. Her şeyden ötede şuna çok üzüldük. Sadık dayı gibi Ankara Devlet Konservatuvarı’nın taşına, toprağına sahip çıkan,
onu sütunlarına sarılıp ağlayacak kadar okurumun kıymetini bilen adamın yaptıklarını karşısında, biz ne yazık ki Ankara Devlet Konservatuvarı’nın o tarihi binasının Mamak Belediyesi’ne devrini ne yazık ki engelleyemedik. Onun için de hep söylerim, affet bizi Sadık dayı. Biz senin mirasına sahip çıkamadık.
Mekanın cennet olsun, o güzel kır başından öperim seni.
Altyazı M.K. Altyazı M.K. Altyazı M.K.