Dr. Hüseyin Gökalp – Hilafet Meselesi – Cumartesi Sohbetleri (17)
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=01DDKaFciTE.
El-e’immatu min kuraysh meşhur bir hadis. Hem Buhari Diyamının üstünde geçer, pek çok sahih kaynaklarımızda geçer. Ama burada bu hadisten ne anlayacağımız noktasında farklı yorumlar yapılmış. Bunları anlayabilmek için bir kere hilafetin ne olduğunu anlamamız gerekiyor. Hilafet siyasi bir kurum. Dini olan tarafı tamamen otorite kaynağının İslam olmasıyla ilgili.
Yani bir halifeyi bir kraldan, bir çardan, bir tirandan ayıran şey, bir halifenin her şeyden önce Müslümanları yönetiyor olması ve Müslümanların işleriyle ilgileniyor olması, bir müesses nizam, İslami bir müesses nizamın tepesindeki reis olması bağlamında İslam ile ilgili. Ama onun ötesinde bir halife çok dinler olduğu için, çok müttakil olduğu için, çok zayit olduğu için Müslümanları yönetiyor değildir. O liderdir.
Bu bakımdan hilafet ile ilgili bizi en fazla yoran, buradaki anlamı biraz daha yıpratan şey, bir Şia’nın hilafet mevzusunu tamamen dini olarak görmesi ve imamet olarak yorumlaması ve bunu babadan oğula geçen belli insanlar üzerinden. Bu 6 olabilir, 12 olabilir, kenarlarında kitayifelerle farklılaşan bir anlam yüklemesi.
Ve dolayısıyla dini olan bu kurumun başkaları tarafından gasp edildiğine, gaspen sürdürüldüğünü iddia etmeleri. Bir bu, diğer şeyde Peygamber aleyhisselatü vesselamın bir peygamber olarak yönetici olması, ardından gelen Ebu Bekir ve Ömer radiyallahu anh’ın onların da yine Müslümanların arasında seçkin insanlar olması,
insanların akıllarında şöyle bir şey bıraktı, halife mutlak olarak çok iyi bir Müslüman olmak durumunda. Halbuki sahabe içerisinde mesela Ebu Derdaya baktığımız zaman radiyallahu anh ya da Ebu Zer’e baktığımız zaman radiyallahu anh, bunlar çok yine dini olarak Allah’tan korkan, çok titiz, çok zayit insanlardı. Ama mesela Ebu Zer’e, Peygamber aleyhisselatü vesselam özellikle tavsiye etti, dedi ki sen siyasetle uğraşma, sen liderlik yapma.
Çünkü senin kıstasların, senin mükemmelliyetçi anlayışın insanları yorabilir. Dolayısıyla siyaset ayrı bir şey. Siyaset seistliktir. Buradaki Müslümanların yönetilmesi hadisesidir. Bir de bir başka şey de şu, insanların belki kafasındaki yanlış algılardan birisi, sanki hilafet hep bir kimsenin mutlak tüm İslam ümmetini birleştiren mutlak bir hakimiyeti imiş gibi algılanıyor. Bu da yanlış, şu anlamda yanlış. Daha Emeviler döneminde henüz ikinci halifede Abdullah bin Zübeyr’in Mekke’de hilafetin ilan ettiğini görüyoruz. Ve uzun bir süre Abdülmelik bin Mervan döneminin sonuna kadar iki tane halife var. Yani Şam’da bir halife var, bir de Mekke’de halife var. Ya da Abbasiler dönemine bakıyorsunuz, 10. yüzyılda miladi, hem Endülüs’te hilafet var, hem Fatimiler halifelik ilan etmişler, aynı zamanda Bağdat’ta halife var. Dolayısıyla aynı anda pek çok halifeyi biz beraber görebiliyoruz. Bazı imamlar demişler ki, mesela İbn-i Hazm demiş ki, bu sadece Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra gelecek kişi için geçerli. Ebu Bekir için geçerli sadece. Yani benden sonra gelecek kişi Kureyş’ten olsun. Sebebi ne? Kureyş o zaman İbn-i Haldun’a göre en asabi olarak, diğer Araplara göre daha güçlü, fitnenin çıkmayacağı, insanların kolay kolay itiraz edemeyeceği bir yapıya sahip olduğu için Peygamber Efendimiz tavsiye olarak, el-e’immatümin Kureyş derken işte benden sonra Kureyş’ten birisi çıksın.
Ensar’dan birisi çıkarsa sıkıntı neden? Ensar’da işte Eus var, Hazreç var. İşte kendi aralarında geçmişten gelen belli problemler var. Bunlardan Eus’ten çıkarsa Hazreç problem çıkartabilir, Hazreç’ten çıkarsa Ev sıkıntı çıkartabilir. Ya da diğer kabilelilerle ilgili başka dengeler var. Dolayısıyla el-e’immatümin Kureyş, yani Kureyş’ten olmak durumunda şey derken Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem burada sadece Ebu Bekir’i kastetti diyor. Bunu da şöyle delillendiriyor.
Hem Ebu Bekir radıyallahu anh bunu kullandı sadece ve Hazreti Ömer bunu kullanmadı. Halife ismini kullanmadı. Yani Halifet-i Rasulillah, Peygamber Rasulullah’ın halifesi Ebu Bekir. Ömer kim? Ömer Halifet-i Rasulillah. Yani Rasulullah’ın halifesinin halifesi hem uzun. Dedi ki bana emirul mümini deyin, bana halife demeyin.
Ondan sonra, Ömer’den sonra o ifade kullanılmama başladı. Bir de Ömer’in şu sözü delil olarak kullanılır. Diyor ki Salim var Kuzeyfe’nin azatlısı. İran asıldı. Eğer yaşıyor olsaydı ben ona halife ilan ederdim diyor. Dolayısıyla buradan da şöyle anlaşılıyor. Eğer Peygamber aleyhisselatü ve selam’ı en iyi tanıyanlar işte Ebu Bekir ve Ömer. Dolayısıyla Ömer böyle bir şeyi söylüyorsa, işte hem de Arap olmayan birisini halife tayin ederdim diyorsa
Dolayısıyla bunlar bunu böyle ilanihaya günümüze kadar her daim halife, Kureyş’ten çıkacaktır şeklinde anlamamış olmaları gerekir diye düşünülüyor. Ve burada Mustafa Sabri Efendi’nin yorumları daha çok İbn-i Haldun’u tercih ederek diyor ki Buradaki mevzu dönemseldir. O dönemde Ashabiyet en güçlü olan, Kureyş olduğu için, Müslümanların birliği daha ehem olduğu için
Bu o dönem için geçerlidir. Ondan sonra hilafetle ilgili Mustafa Sabri Efendi’nin eklediği şey şu Herhangi bir yerde, küçük bir devlette olsa onun başındaki reis Müslümanların reisi halifedir. Bu önemli bir şey. Şu anlamda önemli bir şey. Eğer hilafetin yüceliğini çok abarttığınız zaman bu ütopik bir hale dönüşüyor. Dolayısıyla siz hiçbir zaman bir halifenin gelebileceği konusunda bir tahayyule sahip olmuyorsunuz. Bu efsanevi bir şahsiyet oluyor, bir tür mehdiye dönüyor ve siz o gün gelinceye kadar kendi problemlerinizi erteliyorsunuz. Bu aslında Şii inancına benziyor bu anlamda değil mi? Tabii ki. 12. Mamm nasıl gelinceye kadar pek çok problemi erteliyorsanız ya da Komünistlerdeki gibi halk devrim yapacak ve her şey güzel olacak Bütün mutlulukları nasıl erteliyorsanız burada tüm yükümlülükleri, sorumlulukları o gerçek halifenin gelebileceği güne uzaklaştırıyorsunuz, tehir ediyorsunuz. Burada işte Mustafa Sabri Efendi’nin şöyle bir önerisi var. Diyor ki işte tamam her tarafta şey olsun Müslüman reisler halife olsun ve bunlar bir tür konsensus ile kendi aralarında anlaşma yapsınlar. Nasıl bugün devletler ya da Avrupa Birliği dönem başkanlığı oluyor, nasıl insanlar toplanıyorlar kenarlarında işçiler yapıyorsa Müslüman devletlerde bir arada olsunlar istiyor. Mustafa Sabri Efendi’nin asıl problemi şu, o dönemde biliyorsunuz İngilizler işte Hindistan’a girmiş, Mısır’a girmiş işte Müslüman dünya işgal altında işte Türkiye’de bir cumhuriyet kuruluyor, 1924’de de hilafet ilgâh ediliyor.
Bunun üzerine Ali Abdurrazı kısmında Mısır’da modernist bir şey düşünür. El İslam ve Usul-u Hukum diye bir kitap yazıyor. Bunu Ömer Rıza Doğrul o dönemde çok yakın çalışıyor Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularıyla. Bunu İslamiyet ve Hükümet ismiyle tercüme ediyor Türkçe’ye. Hatta bu tercümede de Mustafa Sabri Efendi’nin ifadeleriyle bazı eklemeler ve yakıştırmalar da yapıyor ki bu hilafetin ilgâhını meşrulaştırma hedefinde. Dolayısıyla Ömer Rıza Doğrul Anadolu’da, Ali Abdurrazı Mısır’da Sör Ahmet Han Hindistan’da hilafetin batıl olduğunu iddia ediyorlar.
Hilafetin esasen Emeviler döneminde uydurulduğu ya da 4 halife döneminde ortaya çıktığı, peygamberle birlikte hilafetin tamamen bittiği şeklinde bir yorumla seküler devletlere, layık devletlere yani dinle devletin birbirinden ayrılmasına bir şekilde kaynak arıyorlar. Mustafa Sabri Efendi buna itiraz ediyor ve buna itiraz ederken de gerçekten de önemli bir açılım sağlayarak işte burada yok, işte hilafet Kureyş’ten olmak zorunda.
Bütün Müslümanlar birlik olmak durumunda, ümmet birleştikten sonra bu işe el layık olan kişi halife olacak gibi gayet ütopik konuları bir tarafa koyarak
bu işi biraz daha siyasi liderliğe doğru indiriyor ki gerçekleşebilir, mümkün bir hale yüründürüyor.