Muhammed Mahmut Bakır – Osmanlı’nın Klasik Sistemi – CS (12)
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=iBdltSXzGwk.
Yani aslında Hazır bunu ifade edecekken çünkü onun doğduğu dünya aslında olayların çıktığı zaman dilimine denk geliyor. 18. asır. Şimdi onu anlatacağız ama burada mevzuya, bodoslama girmek gibi bir şey olacak. O yüzden aslında Osmanlı’nın sistemi neydi ve nasıl bir şey geldi, nasıl bir raddeye geldi ve burada da doğan bir şehzade olarak 2. Mahmud’un mevkii nedir? Yaşadığı, doğduğu çağ açısından.
Evvela Osmanlı üzerine birkaç kelam etmek gerekiyor burada. Osmanlı’nın sistemini anlamamız gerekiyor. Çünkü hep ne denir? İşte efendim 18. yüzyıla kadar, işte Karlofça’ya kadar şöyleydi böyleydi. Devlette bir bozulma başladı. İşte Timar sistemi bozuldu. İşte Türkler tırnak içerisinde halktan kişiler ocağa girdi, ocak bozuldu. Efendim devletin işte rüşvettir şudur budur. Sistemi bozuldu. Hep bir bozulma, ihtilal, itişaş. Efendim nizama aleme halal geldi sözü falan. Bunlar çok fazla bizim Osmanlı kaynaklarında da dillendirilir veyahut modern araştırmalarda da bunların üzerine çok fazla gidilmektedir. Bugün siyasetname ve ıslatname literatür açısından. Peki acaba böyle midir? Osmanlı tarihi nasıl bir okumaya tabi tutulabilir? Burada evvela şunu diyebiliriz. Tarihçilerin ne yazık ki farklı disiplinlerden istifade etmeyerek sadece vaka odaklı şu oldu bu oldu. Ben bunlara pratik diyorum yani fiil, fiiliyat ortaya çıkan şeyler, yapıla gelen şeyler.
İşte ister yeni şerilik olsun bir askeri sınıf olarak, ister timar rejimi gibi bir iktisadi ve askeri uygulama biçimi olarak veya vergilendirme çeşitleri usulleri olarak. Bunları sadece bir uygulama olarak görürsek ya da bir pratik olarak, biz bunların neden böyle uygulandığını, arkasında nasıl bir felsefi zemin, nasıl bir zihin dünyası olduğunu anlamadan sadece bunlar uygulandı, eee bunlar güzeldi, bunlar bitti, bozulduk.
İşte 18. yüzyılda da işte harpleri kaybettik falan filan diye böyle havada boşlukta duran bir şeyler konuşuruz. Ve zaten de bir türlü de için içinden çıkılamıyor. Osmanlı’yı bir uzun okumaya tabi tutup, bu bozulma sürecine doğru getirip, ondan sonra da neden bozulduğunu bir türlü ortaya çıkaramama gibi bir hal var. Çünkü baştan diyorsunuz ki değer yüklü bir kavram olarak bir bozulma var. Bu bozulma, ihtilal, inhiraf, efendim yahut da bidat vesaire tarzındaki kavramları kullandığınızda hep değer yüklü mevzuya yaklaşmış olursunuz. Bunlar tehlikelidir. Çünkü karar baştan vermişsinizdir zaten, ona göre veri topluyorsunuzdur. Biz burada şunu da yapalım. Osmanlı sistemi nasıldı evvela onu bir anlatalım. Ondan sonra da ne oldu da bir değişim vuka geldi onu söyleyelim. Evvela Osmanlı’nın klasik sistemi bütün her tarafıyla, yani bir her şeyin birbirine bağlı olduğu bir sistem düşünün.
İktisadiyle, askeriyesiyle, halk tarafıyla, toplumsal tabakalaşmasıyla vesaire. Osmanlılar ikili bir yani üçlü sacaya var ama iki tane. Buna dayanıyor sistemi. Evvela birincisi merkezi hazine, timar ve cebi hümayun dediğimiz üçlü bir şey. Bunlar nedir? Devlet her zaman hazinenin, servetin merkezde toplanmasını ana servet olarak söylüyoruz bunu. Merkezi hazinenin güçlü ve kuvvetli olmasını arzular klasik sistemi açısında. İktisadi ve askeri faktör açısından da timar sistemi devletin en önemli sistemidir. Timar sadece timarla asker, sipahi vesaire tarzında bir askeri rejim değildir. Aslen bir iktisadi rejimdir. Yani belli bir toprak vardır, o toprakta çalışan var vardır. Oradan mahsul çıkar, vergi toplanır. Orada bunun, bu su, şu su, bu su, orada efendim güvenliği ve asayişi sağlarlar. Harp zamanı geldiğinde belli oranlarda harbe giderler.
Ve aynı bir ekonominin cari olduğu Anadolu coğrafyasında da çok fazla yaygın olan bir rejimden. İktisadi rejimden bahsediyoruz. Bu da ikinci üsus. Üçüncü üsus da Cebi-Hümayun dediğimiz padişahların şahsi serveti. Şimdi devletin servetinin hazinesinin yanında bir de padişahın devletten müfarruk ayrı olan bir kendi şahsi serveti var. Eski zaman dilimlerine bakarsanız yahut genel Osmanlı tarihinin hepsine bakın. Nerede güçlü bir padişah varsa Cebi-Hümayun’un yani şahsi serveti güçlüdür. Çünkü padişah her zaman devlet hazinesi üzerinden tasarrufta bulunarak sorunları çözme yoluna gidemez. Çünkü devlet hazinesinin gelir gider tablosunda zaten harcanacağı yerler vardır ve bellidir. Ancak bazı olağanüstü hallerde işte askeri tutmak için, halkı tutmak için yani bir nevi ihsan olarak harcayabileceği bir meblağ, bir servet yekûnu olması da gerekiyor. Bu da Cebi-Hümayun meselesidir. Peki bu üçlü ayağı, bu sac ayağını devlet nasıl pratize ediyor, nasıl uygulamaya koyuyor bunlara dayanarak? Mehmet Genç hocamızın onun ortaya koyduğu bir nevi deşifre diyelim Osmanlı sistemine dair. Yaşacılık, gelenekçilik, muhafazakarlık ve fiskalizm dediği yani toplumun yiyeceği Osmanlı tabirinde bu çok kullanılır. Yemek tabiri. Bir yerden vergi alınıyorsa yemektir o yahut da bir karnını doyurmak tarzında da söylenilebilir. Bir kişi bir yerin tımarını yer. Yani orada çalışır, oradan nemalanır. Bu illa kötü manada ala vere dala vere demek değildir. Yaşacılığı ön plana koyarak halkın karnını her zaman doyurmak, ucuz fiyatlarla doyurmak bir anlayıştır. Her zaman malbolluğu olmasını ister devlet. Kıtlık olmasını istemez. Gelenekçilik, muhafazakarlık tarafı ise bu şu manaya geliyor. Devletin uyguladığı pratikleri, denenmiş iyileri öyle söyleyelim.
Yani sınanmış şeyler bunlar. Bir sistem ortaya koyuyorsunuz, tımar sistemi. 100 yıl, 200 yıl uyguluyorsunuz ve bunun kârını görüyorsunuz. Devlet bundan vazgeçmiyor. Bir nevi statik o haline gelmeye başlıyor. Çünkü bu denenmiş, iyi netice veriyor. Bunu muhafaza etmeye çalışıyor devlet. Çünkü siz zirai ekonominin relaştığı bir dönemde öyle bir anda devletin sistemini vesaire değiştiremezsiniz. Devlet burada denenmiş olan bütün pratikleri muhafaza etme gayesindedir. Vergisinden, asyariyesine, teamülüne kadar hepsine.
Ama bu şu demek de değildir. Geleneğe tapmıyor Osmanlı. Burası ayrı bir şey. Gelenekten kastımız burada kendi ya kendi oluşturduğu şeyler. Yani o işte sen de biliyorsun, ikdaha meselesi Selçuklu’dan bir itibar vardır ama tımar sistemi halinde farklı bir inceliklerle farklı şeye çevirmiştir. Kendi müdahaleleri de vardır. Kendi oluşturduğu bir sistem. Yani bu kendi putunu yapıp tapmak gibi saçma bir yere doğru da gidebilir. Çünkü Osmanlı tarihinde böyle bakanlar da var. Yani ne varsa Osmanlı tarihinin içerisinde aynen öyle kalmalıydı falan.
Bu öyle bir şey ki her yeni kurum kurduğumuzda eskisini kaldıramayıp böyle garip acil bir yere doğru gider. Böyle bir devlet anlaşılığı da olmaz yani. Bu nostaljik, hayıflanmalar birazcık şeydir, havada kalır. Bunun yanında fiskalizm dediğimiz tarafta devlet gelirleri hep yukarı tutmak arzusundadır. Çünkü zaten gelir kalemi devletin zirai ekonomide oldukça vergiye bağlıdır. Bununla kadar başarmıştır, başarmamıştır ayrı bir meseledir. Şimdi bu kurduğumuz, tabii bunlar o devletin uygulamalarından çıkarsanmış şeyler. Yani biz bu teorileri ortaya attık ve deli topladık diye değil Osmanlı bunu yapıyor. Bizim işte bu alanın uzmanları da. Bunları kahramsallalaştırıyorlar. Peki ne oluyor? Bu sistem gayet düzgün işliyor değil mi? Evet. Evet. Bunun yanında bir de şeyi söyleyelim, bu ne oluyordu ne evvel. Hep tarihi böyle şahıs, işte padişah merkezli efendim yahut da belli bir grup merkezli falan ele alıyoruz. Burada şunu da söylemek lazım. Nasıl ki şahısların bilinçleri varsa, şuurları varsa zihin dünyalarında da yani.
Toplumların da böyledir. İçtimai olarak yani bir devleti bir insan gibi tahayyül edersek bütün toplumuyla her şeyiyle beraber, bir içtimai zihinden muhayyil eden bir tahayyül alanından bahsedebiliriz. Mesela bir toplumu toplum yapan müşterek hisler, fikirler, inançlar ve değerler manzunesine sahip olmasıdır değil mi? Yani burada Ali Veli arasındaki farklar değil, herkesi topladığınızda külli olarak bir müşterek hamule ortaya çıkıyor. İşte bunun gibi tarihin içerisinde yaşanan pek çok vakadan toplumların bilinçlerinde yaralar veya kalıntılar hafızasında kalıyor. Başarılı veya başarısız? Peki bu Osmanlığın klasik sistemi gayet işler bir sistem. Bu sistem Osmanlı benliği diye bir şeyden bahsedebilirsek Osmanlılık nasıl bir yapıya sahip?
Bunu bir anlamamız lazım çünkü bizim için. Bunu anlamadan da şey olmaz. Yani bu tırnak içerisinde bozulma ve ihtilal devirlerine baktığımızda devletin niye bazı karşılaştığı zorluklara bu şekilde değil de farklı şekilde refleks verdiğini anlayamayız. Yani çok basit yani böyle yapsalar düzelecek dediğiniz bir şey var fakat devlet tam tersine bir üstün Eda’yla farklı bir şey yapmaya çalışıyor. Bunun sebebi nedir? Bu Osmanlı benliğinin altında yatan sebebi nedir?
Aslında çok basit bir örnek vererek bunu geçeceğim hemen. Bak 1444 Varna’dan 1699 Karlofça’ya kadar ki o 1683-1699 arası uzun bir savaştır. Yenilmeyen bir Osmanlı var. İki tane böyle bir İran’a karşı bir de bir kale kaybı var Ruslara falan. Bunlar küçük şeyler alındı verilmiş falan.
1444’dan 1699 yani 250 yılı aşkın bir süre boyuna yenmiş. Yani bu ne demek? 1699’da o büyük mağlubiyeti tatmış devletin herhangi bir kademesinde veya halkın içerisindeki herhangi bir fert. Bunların zihninde bir mefhum olarak bir kavram olarak mağlubiyet duygusu yoktu. O kadar geçmişte kalmıştı ki her zaman galip olmak ve yenmek ile büyümüş uzun asırlar. Yani yenilgi görmemiş nesiller yetişmiş bir de o taraf var yani. Bu bebenlik açısında çok önemlidir. Sadece öyle halk için değil yani devlet siyasi akıl tarafından da böyle bir mazi var. Böyle bir bilinçaltı var diyebiliriz. Peki ne olmuş 1683’te?
Biraz böyle takdim tehir yaparak anlatacağım. Uzun süreli bir savaş olmuş ve bu uzun süreli savaşın sonucunda tabii bazı yerler kaybedilmiş edilmiş ama neticesine geldiğinde devlet mali olarak da altından kalkamayacağı ve psikolojik olarak da en büyük sadme olarak görebileceğimiz, ilk sadmede diyebiliriz buna, bir mağlubiyetle tanışmış.
Karlofça anlaşmasıyla da bu karara bağlamış diyebiliriz. Burada sadece toprak üzerinden bakmak değil mesele. Çünkü az önce anlattığım Osmanlı’nın klasik sisteminin işler tarafının bazı hususiyetleri var. Nedir onlar? Osmanlılar girdikleri harpleri olabilecek en kısa sürede bitirmeyi ve bu harplardan olabilecek en yüksek derecede
tırnak içerisinde nemalanmayı sistem açısından kendilerine uygun bulmuşlardı. Bu ne demektir? Bir harp bir iki yıl içerisinde bitmelidir. Bu bile çok uzun bir süredir. Meydan muharebesi mantığıyla bakarsak zaten çok süratli bittiğini de düşünebiliriz. Klasik Osmanlı sisteminin harpleri uzun sürmez. Olabildiğince kısa sürer ve ganimet, harp tazminatı vs. şuyuda alarak devlet buradan kar eder. Bu manada harp bir gelir kapısıdır. Bunu buraya bir not edelim.
Ve sistem buna göre dizayn edilmiştir. Osmanlı’nın bütün kurumları, timar dediğimiz timarlısı, pahiller, iktisadi bir rejime de aynı zamanda kontrolü altında tutuyorlar. Bütün sistem muhtemel harp haline göre dizayn edilmiştir. Yani bir harp çıktığı anda devletin iktisadından, devlet yönetiminden en ücra hale kadar,
devlet mantalitesi açısından kendini hemen harbe göre dizayn edebilecek, harbe göre hazırlayabilecek harp haline göre müteyakkız bir devlet sistemi kurmuşlar. Bu da her zaman bu sistemin işler olmasını icap ettiriyor. Peki bir diğer şey ne? O da harpler kısa sürüp iyi nemalanmak gerekiyor. Buradan gelir geliyor. Ve devlet sistemi buna göre oluşturulmuş. Ve iktisadi açıdan nakit harcamasının olabildiğince az olmasını devlet öngörüyor. Çünkü bir harp ne kadar kısaysa ve ne kadar hızlı neticeye ulaştırıyorsa, karını da ne kadar hızlı getiriyorsa, o harpte kullandıklarını veya o harpdekilerin geride bıraktıklarını o kadar hızlı seviyede doyurabilirsin.
Aynı ekonominin daha fazla rabaçlı olduğu bir dönemden bahsediyoruz klasik devir için.