El-Latîf ve El-Mücîb İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 21.Bölüm

El-Latîf ve El-Mücîb İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 21.Bölüm videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=ilBpDRSGB44. Diyanet TV ekranlarından hayırlı günler. Esmadan insana programımıza hoş geldiniz. Zaman ve mekanı gizli ve açıktan olmayı aşan, yapıldığı andan çağlar ötesine erişen bir ibadet, dua. Bazen bir annenin Hacer’in evladı için ettiği duanın…

El-Latîf ve El-Mücîb İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 21.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=ilBpDRSGB44.

Diyanet TV ekranlarından hayırlı günler.
Esmadan insana programımıza hoş geldiniz. Zaman ve mekanı gizli ve açıktan olmayı aşan, yapıldığı andan çağlar ötesine erişen bir ibadet, dua. Bazen bir annenin Hacer’in evladı için ettiği duanın karşılığı zemzem, bazen mübarek bir beldede Kabe’nin temellerini atan Hz. İbrahim’in duasının cevabı, alemlere rahmet Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem olur. Yüce Yarıdan ise zindandaki Yusuf’un da, çöldeki ehlinin de çaresizliğini en iyi bilendir. Peki toprakta yeşerme kabiliyetiyle bekleyen tanenin, ihtiyacı olan suyun miktarını dahi bilen Yaradan, nasıl ihsanda bulunur cümle mahlukata? Bu sorunun cevabını, el-latif ve el-mujib esması ile tefekkür edeceğiz. Kıymetli hocamızdan dinleyeceğiz inşallah. Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk Canan Hocam. Nasılsınız? Şükürler olsun, elhamdülillah sizler de iyisiniz. Hamdolsun hocam, bizler de iyiyiz. Allah’a şükürler olsun. Rabbim iyilik sağlık versin, buyrun. Hocam, Rabbimizin el-latif ve el-mujib esmasının anlamı ile başlasak sohbetimize, bu konuda neler söylemek istersiniz? El-latif isminin Allah’ın iki farklı anlamı var. Ve bu iki anlam birbirlerini çok besleyen ve destekleyen anlamlar. Birincisi, el-latif lütfeden demek.
Veren, ikram eden, ihsan eden insanların ve diğer bütün mahlukatın ihtiyaçlarını karşılayan, onlara bir lütuf olarak, ikram olarak ihtiyaçlarını veren demek. Diğer taraftan da, el-latif en ince ayrıntılarına kadar detaylarına hakim olan, bilen, haberdar olan öncesiyle, sonrasıyla, gizlisiyle, açığıyla
hiçbir sırrın ona gizli kalamadığı her şeyi bilen anlamına gelir. Dolayısıyla, ikisi arasındaki bağlantıyı el-latif isminde kurduğumuzda, bir insanın neye ihtiyacı var? En iyi Allah bilir ve o ihtiyacını da ona lütfederek, el-latif ismi şerifinin yansıması olarak Allah verir.
Bir canlının neye ihtiyacı var? Ya da bir kainattaki herhangi bir varlığın hangi duruma ihtiyacı var? Onu Allah Teala bilir. En ince detayıyla bildiği için de ihtiyacını tam olarak karşılayabilen ancak Allah’tır. Biz insanlar olarak bilebiliyorsunuz, hani herhangi bir sorunu çözmek istediğimizde, şu olayı bir ayrıntılı anlat bakayım deriz.
Niye? Çünkü ayrıntılı bilirsek, detayları öğrenirsek, daha doğru çözüm üretebileceğimize eminizdir. Aynı şekilde, bunun çok daha tabi ki eşsiz bir boyutu, Allah Teala’nın ilmin de gizlidir. Allah Teala detayını bildiği için, o duruma, o insana en uygun olan çözüm nedir? Onun o sırada derdini derman olup da çözecek olan neye ihtiyacı vardır? Bunu en iyi o bilir ve bu incelikleri bilmesinden dolayı da o ihtiyacı karşılayabilen ancak Allah Teala’dır. Bu Allah’ın Latif ismiyle alakalı durum. Diğer taraftan, el-Mücib Allah Teala’nın cevap veren,
dileklere, isteklere, niyazlara, yalvarışlara, yakarışlara, duaya cevap veren anlamına gelen ismidir. Burada tabi ki birinde ihtiyacı karşılık Allah Teala insanın ihtiyaçlarının giderilmesini sağlar. Diğer tarafta da insanın ondan beklediklerini, insanın ona yalvarıp, yakarıp, boynunu bükerek niyazda bulunup anlattıklarını Allah Teala mutlaka işitir.
Ve el-Mücib ismiyle cevap verir. Allah Teala’nın bu insanı, kulunu cevapsız bırakmayan, mutlaka ama mutlaka, bugün değilse yarın, bu dünyada değilse ahirette kulunun seslenişine cevap veren anlamına gelen ismi de el-Mücib ismidir. Hocam el-Latif esmasının manasından bahsederken, Rabbimizin her şeyi bütün incelikleriyle bildiğini ve kuluna da ince ve latif bir şekilde ihsanda bulunduğuna değindiniz. Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda da peygamberlerin kısılarında bunun örneklerini görüyoruz. Bunlardan neleri paylaşmak istersiniz? Aslında Allah Teala kimi zaman kulunun çok daraldığı anda imdadına yetişir. Bu da bir ihtiyacı karşılamaktır. Kimi zamanda çok bol, çok rahat, çok huzurlu, keyifli zamanında ikramda bulunarak kulunun yanında olur. Bu da aslında kulunun günlük ihtiyaçlarını karşılamaktır.
Peygamberlerin hayatlarıyla ilgili Kur’an-ı Kerim’de bir kısmı da mucize olacak şekilde tabii Allah Teala’nın nasıl onların yalvarışlarını karşılıksız bırakmadığı ve nasıl onları çok dar ve zor durumlarda bile destekleyerek zulümden kurtardığı ile ilgili örnekler vardır.
Hz. İbrahim’in ateşe atılması olayını düşünün. Hiçbir kurtuluş yok gibi görünürken artık mancına bağlanmış ateşin alev alev yanan, o dehşetli ateşin içine atılacak durumda olan İbrahim için bir çıkış yok derken Allah Teala bir anda o ateşi gül bahçesine çevirerek ateşe soğuk olmasını ve İbrahim için bir selamet, bir kurtuluş olmasını emrederek ona yardımcı olur ve lütufta bulunur. El Latif ismi insanın yani yok mu bir duyan, yok mu bir işiten Allah’ım senden başka kimsem yok dediği anda yetişen ve mutlaka ona lütufta bulunan Allah anlamına da gelir.
Burada Hz. Yusuf’un kıssasını hatırlayabiliriz kardeşleri onu bir kuyunun içine attığında gidip de babalarına kurt yedi deyip de gömleğini gösterdiğinde aslında olay kapanmış gibidir. Şimdi o küçücük çocuğu o kuyunun derinliklerinde kim bulsun, sesini kim duysun, o çocuk ölmeden oradan nasıl çıksın.
Bu ancak Allah’ın lütfu ile olur. Allah’ın Latif ismi ile o kuyunun derinliklerindeki küçük çocuğun pır pır atan yüreğini bilmesiyle ve o gözyaşlarıyla onu bekleyen yalvaran evladı için yıllarca sabreden Hz. Yakub’un duasına cevap vermesiyle olur. Dolayısıyla insanın çok dara düştüğü anlarda da Latif isminin tecellisi bulunur çünkü o sırada gerçekten olayın nasıl gerçekleştiğini en iyi bilen belki de tek bilen Allah’u Teala’dır.
İnsanlar ancak duydukları kadar, ancak gördükleri kadar, gördükleri sürece olayın nasıl gerçekleştiği konusunda fikir sahibi olabilir ama bir de görmediğimiz, bir de arkamızda kalan, bir de duymadığımız, orada bulunmadığımız için bir başkasından ancak denemek zorunda olduğumuz durumlar vardır.
İşte onların hepsindeki en ince detayı bilen Allah’u Teala’dır. Bu Allah’ın Latif’ün Haber’dar olan isminin Kuran’da beraber kullanılmasını da bize açıklar.
Çünkü Haber’dar olmasa Allah’u Teala nasıl adil olacak? Allah’u Teala el-adil dedik, el-muqsit dedik, mutlak adaleti sağlayan. Peki bilmese bazı detayları haşa kaçırsa, atlasa, unutsa, Allah’u Teala kaydetmese öyle değil mi?
Nasıl adaleti sağlayabilir? Dolayısıyla Allah’u Teala eğer adaleti mutlak anlamda yerine getiren ve zulme asla izin vermeyen Rabbimizin gücüne iman ediyorsak, Rabbimizin bu adil oluşunun bir gereği olarak her şeyden haberdar olması ve haberdar olduğu için en ince detayına kadar bütün yapılıp edilenleri, niyetleri, işlenenleri öyle değil mi?
İnsanların inkara, isyana, zulme, kötülüğe yönelik tavırlarını ya da imana, ihlasa, samimiyete yönelik niyetlerini ve gayretlerini en ince detayına kadar bilmese Allah’u Teala onları ahirette karşılığını veremeyecek.
Bu Allah’u Teala için mümkün olduğuna göre, Allah’u Teala her şeyin karşılığını eksiksiz vereceğine göre, kim zerre miktar iyilik yaparsa onu ahirette karşısında bulacak, kim zerre miktar kötülük yaparsa onu da karşısında bulacaksa,
hani Kuran-ı Kerim’de mücrimlerden bahsedilirken ne deniyor? Amel defterlerini öbür dünyada gördüklerinde derler ki vay bu nasıl bir defterdir? Küçük, büyük hiçbir şey bırakmamış, dünyadayken yaptığımız ne varsa hepsini yazmış diyecekler.
O kadar en ince detayına kadar Allah’u Teala Latif ismiyle, Khabir ismiyle bilir ve ondan sonra da onu El-Adil El-Muqsit ismiyle adaleti yerine getirecek şekilde karşılığını verir. Bütün bunları beraber düşündüğümüz zaman aslında insanın ta peygamberler tarihindeki örneklere baktığımızda da aynı şeyi hissederiz. Ümitsizliğe kapılmasına hiç gerek yoktur. Nasıl olsa Allah’u Teala bilir. İnsanın kendisini yalnız hissetmesine hiç gerek yoktur. Nasıl olsa Allah’u Teala doğasına cevap verir.
İnsanın kendisini çaresiz hissetmesine hiç gerek yoktur. Nasıl olsa ihtiyacını en iyi şekilde bilen ve onu ancak ve ancak kudretiyle karşılayabilecek olan Allah’u Teala’dır. Bütün bunları insanın kendisini güçlü hissetmesine de güvende hissetmesine de sağlar. Onun için Kur’an’da peygamber kıssalarından bize örnekler anlatılırken, bir Hz. İsa’nın annesi söz gelimi Hz. Meryem anlatılırken ne kadar çaresiz bir kadın.
Yani eline erkek eli değmemiş ama hamile kalmış. Bunu nasıl anlatabilir bir topluma? Yani burada insanın aklını hafızalasını zorlayacak ve imkansız olacak bir şey var. Buna mucize diyoruz zaten. Ve böyle bir mucize karşısına bile o kadını yalnız bırakmayan, ona destek olan ve onun dün olduğu gibi bugün de mübarek, kutsal, değerli bir şahsiyet olarak Kur’an’da anan bir Rabbimiz var. Öyle değil mi?
Dolayısıyla insanlar ne kadar küçük akıllarıyla, yalanla, dolanla, ufak tefek planlarla hakikati saptırmaya çalışsa da, hatta zulme alet olsa da Allah’u Teala’nın bütün incelikleri bildiğini ve hiçbir şekilde gerçeğin dışında bir hüküm vermediğini Kur’an Kerim bize söyler. Hocam, Rabbimiz her şeyin yegani maliki ve hâkimi olmasına rağmen Latif isminin de gereğince, verirken rahmetle, şefkatle ve merhametle verendir. O zaman bu hakikat Müslüman’ın diğer din kardeşinin ihtiyacı konusunda, bunu giderme konusundaki gayreti ya da bunu gidermedeki adabı, edebi hakkında bize neler söyler?
Evet, Latif isminde bir nezaket var, bir incelik var, bir zarafet var. Hatta Latife diye kız ismi konulur. Öyle değil mi? Ne kadar latif bir insan denilir birisinden bahsedilirken, ona kadar kibar, ne kadar zarif demektir. Bu, Allah’u Teala’nın Latif isminin de anlam çerçevesi içerisine yer alır.
Allah’u Teala’nın her şeyi en zarif bir şekilde insana ihsan etmesi. Güç ve kudret kimi zaman ezici ve kaba bir hale gelebilir. İnsanlarda biz bunu maalesef dünya hayatında çok görüyoruz. Güçlü olduğu halde, o güçlülüğü, o kudreti, o imkanı nezaketle kullanamamak ciddi bir problemdir ve ahlaki bir sorundur. Söz gelimi, öğretmen güçlüdür anne baba, güçlüdür idareci, güçlüdür. Bir şekilde elindeki gücü, elindeki bu otoriteyi ve fırsatı beraber olduğu ve kendisen daha zayıf olanlara karşı onların canını yakacak ve onları incitecek biçimde kullanmak gayr-ahlaki bir durumdur.
Evet gücünüzü ve otoritenizi kullanırsınız ama bunu incitmeden yapmak zorundasınızdır. Bu Peygamber Efendimizin hayatındaki çok temel ilkelerden birisidir.
Latif olmak, rıfk sahibi olmak, rafik olmak. Bunlar aslında yumuşak davranışlı, sakin, nezaketli her halükarda gücünü kibarlıkla yönetebilen insan olmayı gerektirir. Bu Allah-u Teala’nın latif isminde de gizli bir anlamdır ve alimlerimiz bundan bahsederken Allah-u Teala’nın onca gücüne kudretine rağmen o eşsiz otoritesine ve saltanatına rağmen dünyada ezip geçmediğini, gayret edenlerin, çabalayanların emeklerinin karşılığını verdiğini, hatta inkârcıları bile kendisine isyanda bulunan varlığını reddedenleri bile bu dünyada rızıklandırdığını, karınlarını doyurduğunu, sırtlarını giydirdiğini öyle değil mi?
Çeşitli nimetlerle onların emeklerinin karşılığı olacak şekilde bu dünyada yaşattığını alimlerimiz söyler. Bu aslında inanılmaz bir sabır ve inanılmaz bir lütuf, nezaket anlamına gelir. Biz insan olarak bize karşı saygısızlık yaptığı zaman birisi anında öfkeleniriz, derhal haddini bildirmek isteriz, güce başvururuz, kudretimizle onu ezerek cezalandırmaktan yanayızdır.
Sabır bize zor gelir. Oysa Peygamber Efendimiz bizi Allah-u Teala’nın ahlakıyla ahlaklanmak dediğimiz noktada şu konuda uyarır, Allah’ı düşünün, ona eş koşuluyor, ortak koşuluyor.
Asla doğmadı ve doğurmadı, ona rağmen İsa Allah’ın oğlu deniyor ama Allah hala onlara rızık ve nimet vermeye devam ediyor. Dolayısıyla orada bir incelik vardır. Allah-u Teala elbette hak ettikleri cezayı da verecektir. Ama dünyada gayret ettikleri, çalıştıkları, işlerini, güçlerini, sorumluluklarını düzgünce yerine getirdikleri için, kimi zaman inkârcıların bile Allah-u Teala ezici bir güçle üstüne gitmez, onlara mühlet verir, akıllanmaları inkardan vazgeçmeleri için ve lütuf da bulunur.
Bu çok ince bir nokta. Biz günlük hayatta da kimi zaman birbirimize karşı Müslümanlar arası ilişkilerimizde bile yeterince sabırlı değilken, Allah-u Teala’nın bu şekilde bütün mahlukata karşı hem sabırlı hem de lütufkar olmasını örnek almak zorundayız.
Diğer taraftan bu zerafetle vermek, incelikle vermek kısmı, memnun kardeşlerimize dediğimiz gibi ihtiyaç sahiplerine yardımcı olurken de çok önemli. Evet, lütfedici olacağız. Allah-u Teala lütufkardır. Yani cimri değildir, cömerttir. Allah-u Teala ihtiyacı bilir ve onu karşılar.
Şimdi biz de bir kardeşimizin ihtiyacını tespit ettiğimizde, bize haber verildiğinde, gördüğümüzde şahit olduğumuzda onu karşılayacağız ama en zarif biçimde, en nazik biçimde. Onu incitmeden, ona kendisini kötü hissedeceğim, ihtiyaç sahibi olduğu için utanacağı, boynunu bükeceği ve bizim yanımızda mahcup olacağı şekilde değil, aksine Allah’ın bize verdiği ikramı onunla paylaştığımızı hissettirerek,
Allah’ın bize verdiği emaneti, ona ulaştırdığımızı hissettirerek davranmak çok önemli. Dolayısıyla evet, biz insanların sıkıntılı zamanlarında, yanlarında olacağız. Allah bize nasıl lütufda bulunduysa biz de insanlara lütufda bulunmaya çalışacağız. Ama Allah-u Teala ne kadar sabırlı ve ne kadar bu hususta ince davranıyorsa kullarına karşı biz de aynı incelikte, nezakette ve zarafette bulunacağız.
Hocam, natif ismiyle, nezaketle ve şefkatle veren Rabbimiz, el-Mujeeb ismiyle de dualara icabet eden cevap verendir. Siz de girişte bunu bize açıkladınız. Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda da peygamberlerin hayatlarında en sıkıntılı, en kırılma noktasının geldiği anda, Rabbimizin el-Mujeeb ismiyle dualarını kabul ettiğini görüyoruz. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Aslında Allah-u Teala’nın dualara icabet etmesi, kuluna değer vermesiyle çok alakalı. Birisi bize bir soru sorduğunda ona cevap vermekle, ona saygı duyduğumuzu, ona değer verdiğimizi, ona önemseydiğimizi hissettiririz. Mesela üstün körü bir cevap versek, öylesine, kısaca, umursamadan, karşımızdaki insan beni dikkate almadı, beni değerli bulmadı, beni en ince detaylı bir şekilde cevaplandıracak kadar önemsemedi der. Bu çok büyük boyutta Allah ve kul ilişkisinde de söz konusudur. Allah-u Teala kullarını yaratmış, kainatın en şerefli varlığı olarak ilan etmiş, insan olmakla çok değerli olduklarını Kur’an-ı Kerim’de açıkça ifade buyurmuş ve onların sözlerine, seslenişlerine, yalvarışlarına cevap verecek olduğunu da bizlere müjdelemiştir.
Bu noktada çok etkileyici bir ayeti kerime var. De ki diyor Kur’an-ı Kerim’de, duanız olmasa Rabbim sizi ne yapsın? Demek ki duamızın Allah katında apayrı bir değeri anlamı var.
Peki bu nasıl bir anlam? Bu kul olduğunu ispatlamak, kul olduğunu kabul etmek ve Allah-u Teala’nın da yaratıcı olduğunu ve her hal ve şartta O’na muhtaç olduğunu onaylamak anlamına geliyor.
Siz kime yalvarırsınız, kimden istersiniz? Mutlaka sizden daha güçlü, mutlaka sizden daha fazla imkana sahip, mutlaka sizden üstte olan bir varlığa.
Dolayısıyla aslında dua etmek, dua edebilmek tevhidle çok alakalı. Allah’ın varlığını ve birliğini kabul edip kul olarak ben zayıfım, ben acizim, benim gücüm yetmez, benim sınırlarım belli deyip boynunu büküp el açabilmek aslında Allah-u Teala’nın kudretini kabul etmekle ve tevhidle çok alakalı. Buradan baktığınızda siz kul olarak Allah’a onu yegane ilah olarak kabul ettiğinizi, her durumda, her şekilde O’ndan istediğinizi, O’na güvendiğinizi, O’nun sizi asla yarı yolda bırakmayacağına inandığınızı ilan ediyorsunuz dua ederek.
Allah-u Teala da sizin bu kulluğunuzu farkına varıp, acizinizi farkına varıp tevhide iman ederek, O’nun kudreti karşısında diz çökmenizi kabul buyuruyor ve size cevap veriyor.
Neden duanız olmasa Rabbim sizi ne yapsın diyor? Çünkü duayla siz Allah’ı tanıdığınızı, Allah’ı kabul ettiğinizi, tek yaratıcı olarak O’nun önünde kapandığınızı, secdeye öyle değil mi?
Öylece boyun büktüğünüzü dolayısıyla acizinizi itiraf ederek O’na muhtaç olduğunuzu dile getirmiş oluyorsunuz. Bu arada kullu Allah arasında var olan bağ güçleniyor. Bir sesleniş var, bir kabul var, bir aciziyet var ve buna Cenab-ı Hakk’ın bütün kudretiyle, bütün gücüyle ve bütün ikramı ihsanı, affediciliğiyle cevap verişi var. Tabii dua bir anda hem bizi daha değerli kılıyor hem de Cenab-ı Hakk’ın onunla kurduğumuz bağın ne kadar vazgeçilmez ve kıymetli olduğunu bize hatırlatıyor. Çift taraflı bir anlam ve değer var duada. Bunun üzerinden Peygamber Efendimiz kul olarak duadan vazgeçmememizi bize öğütlüyor.
Yani dua aslında sadece ihtiyacım var Allah’ım şunu ver, ihtiyacım var Allah’ım bunu ver diyerek yalvarmak değil. Aslında Allah-u Teala’yla konuşma tarzımız bizim. Ve kimi zaman vermesini isteriz, kimi zaman korumasını isteriz öyle değil mi? Kimi zaman kendimiz için isteriz, kimi zaman ümmeti Muhammed için isteriz, evlatlarımız, arkadaşlarımız için isteriz.
Ama her seferinde Allah-u Teala’ya senin bana cevap vereceğine inanıyorum. Sen mücib olan yakarışları mutlaka cevaplandıransın. Yarabbi inancıyla yakarırız, yalvarırız. Bu noktada Peygamber Efendimiz de ısrarla duaya devam etmeyi, vazgeçmemeyi, pes etmemeyi,
Allah’a yalvarmamızın Allah’ın katında çok değerli olduğunu bize pek çok hadis-i şerifte belirtiyor. Çünkü benim hiçbir şeye ihtiyacım yok. Benim kimseye ihtiyacım yok diyen insan, kibirli insan, Allah’ı da görmeyen, haşa Allah’ı da yok sayan inkarcı insan Allah-u Teala’nın asla ama asla hoşuna gitmiyor.
Hocam peki sohbetimizi toparlamak adına da düşünsek, el-Mucib ve el-Latif esmasının kulun ahlakındaki tecellisi ne olmalıdır? Ahlakımızdaki belki en başlıca tecelli, Allah-u Teala’nın her an verdiğini ve o verdiklerini kabul etmemiz gerektiğini fark etmektir. Allah-u Teala verir, kimi zaman tam da bizim istediğimizi vermeyebilir. Biz neyin bizim için daha hayırlı olduğunu bilemeyiz. Verdiğinde de vermediğinde de Allah-u Teala’dan hoşnut olmak, lütfunda hoş, kahrında hoş diyebilmek.
İnsanın geçmişiyle ve geleceğiyle bir bütün olarak gerçekten neye ihtiyacı olduğunu ve neyin ona iyi geleceğine ancak Allah-u Teala’nın bildiğine iman etmek çok önemli. Burada evet istersek verir diyoruz Allah-u Teala ama belki de vermemesi bizim için daha hayırlı olacak. Evet istersek verir diyoruz ama belki de bugün değil, bu dünyada değil ahirette vermesi bizim için daha iyi olacak.
Dolayısıyla biz isterken, yalvarırken ve Allah’ın el-Mücib ismine iman ederken o isteklerimizi ne şekilde cevaplandıracağını da en iyi bilenin o olduğunu farkında olmamız gerekiyor.
İstediğimi istedim de vermedi demedikçe verir diyor peygamberimiz ama ne zaman nasıl, hangi tarzda vereceğini ya da kimi zaman da esirgeyerek vermeyerek bizi koruyacağını en iyi o bilir deyip bizim öncelikle ondan gelen ve ondan gelmeyip de bekletilenlerin hayrını ummamız lazım.
Diğer taraftan bizim de verici olmamız lazım. Bizim de çevremizdeki insanların hayatlarındaki ihtiyaçlarıyla maddi manevi dertleriyle ilgilenmemiz lazım.
Bu hayat benim hayatım, ben arzu ettiğim gibi yaşarım, benim ihtiyaçlarım ve benim önceliklerim var, benim dertlerim en büyük dert diyerek de sadece kendi hayatı üzerinden plan kurmak ve kendini düşünerek yaşamak müslümana yakışmaz. Derdin üstünde dert var öyle değil mi? Dolayısıyla bizden daha zor durumda, bizden daha darda olan kardeşlerimizin ihtiyaçları için her zaman algılarımız açık olmalı. Yardım edebileceğimiz kim var? Verebileceğimiz, lütfedebileceğimiz, ikramda bulunabileceğimiz kim var? Araştırmalıyız, soruşturmalıyız.
Biri buna gücüm yetmez demektense ne kadarına gücüm yeter diyerek kolları sıvamalıyız. Bu kısım çok önemli. Tabi Allah-u Teala’nın bizim dualarımıza icabet etmesini, karşılık vermesini ve bize lütfta bulunmasını beklerken biz de Allah’ın davetine icabet etmeliyiz.
Allah-u Teala’nın bize gönderdiği dine, Allah’ın bize gönderdiği peygambere, Allah’ın bize gönderdiği Kur’an’a cevap vermek, onun davetine icabet ederek gerekeni yapmak da bizim üzerimize düşen bir sorumluluk.
Değerli izleyenlerimiz, bugün Rabbimizin fiillerini rıfk ile gerçekleştirdiğini, kullarının ihtiyacını en ince noktasına kadar bilip cömertçe karşılayan olduğunu ifade eden el-latif ve duayı kabul eden darda kalanların çağrısına olumlu cevap veren anlamındaki el-mucib esmasını tefekkür ettik.
Rabbimizin cömertçe ve rıfk ile verdiği ihsanlarını idrak etme, onun her halimize vakıf olduğu şuuruyla yaşama, Allah ve Resul’ün davetine hakkıyla icabet ederek Rabbimize yakın olma niyazıyla bir sonraki programda görüşmek üzere esen kalın. Ey en yüce cömertliğin sahibi olan Allah’ım! Sen ki el-latif isminin gereğince, kullarının ihtiyaçlarını en ince detayına kadar bilen, cömertçe karşılayan ve fiillerini rıfk ile gerçekleştirensin. Sen ki el-mücib isminle duaları kabul eden, darda kalanların çağrısına olumlu cevap verensin. Bize şah damarımızdan dahi yakın olduğun, her yakarışımıza icabet ettiğin bilinciyle, emir ve yasaklarına hakkıyla uymayı nasip eyle.
Her halimizi ve sıkıntımızı bildiğine, sınırsız lütufların sahibi olduğuna ve bunları şefkat ve nezaketle ikram ettiğine iman etmenin huzurunu tatmayı nasip eyle bizlere. Sana hakkıyla teslim olmanın, sana hakkıyla sığınıp güvenmenin maddi ve manevi ikramlarına vasıl olmayı nasip eyle.
Her ihtiyacı bilip karşılayanın ancak sen olduğun idrakiyle riyadan uzak, samimi ve ihlaslı bir duruşta karar kılmayı lütfe eyle.
Sınırlı iyiliklerimize, Latif isminin gereğince kat kat mükafatı, sonsuz cennet ikramlarını ihsan eyle Rabbim.
Altyazı M.K.