El-Hayy ve El-Kayyûm İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 36.Bölüm

El-Hayy ve El-Kayyûm İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 36.Bölüm videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=5En_ps7rHUg. Diyanet TV ekranlarından hayırlı günler sevgili izleyenlerimiz. Esmadan İnsan’a programımıza hoş geldiniz. Namazların sonunda sıklıkla tilavet ettiğimiz ayet-ül kürsüde Rabbimiz kendisini bizlere tanıtırken Hay ve Kayyum olduğunu da ifade etmiştir. Peki Hay ve Kayyum…

El-Hayy ve El-Kayyûm İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 36.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=5En_ps7rHUg.

Diyanet TV ekranlarından hayırlı günler sevgili izleyenlerimiz.
Esmadan İnsan’a programımıza hoş geldiniz. Namazların sonunda sıklıkla tilavet ettiğimiz ayet-ül kürsüde Rabbimiz kendisini bizlere tanıtırken Hay ve Kayyum olduğunu da ifade etmiştir. Peki Hay ve Kayyum isimleri ne anlama gelir? Şu fani dünyanın imtihanları içinde kimi zaman bocalayan insana hangi mesajları verirler? Güzel ahlak ile donanmak isteyen müminin ahlakındaki tecellileri nelerdir?
Bugün El Hay ve El Kayyum isimlerini tefekkür edeceğimiz bu bölümde zihnimizdeki pek çok soruya cevap bulacağız inşallah. Kıymet Hocam hoş geldiniz. Teşekkür ediyorum hoş bulduk Hocam. Nasılsınız? Şükürler olsun elhamdülillah siz de iyisiniz. Hamdolsun Hocam. Rabbim iyilik versin. Amin. Hocam ilk olarak bugünkü isimlerimizi manasıyla başlasak El Hay ve El Kayyum isimlerin anlamları nelerdir? Çok derin anlamları var öyle değil mi?
Ya Hay dediğimiz zaman orada bir dururuz orada bir tefekkür ederiz ve Allah’a Teala’ya çok derinden seslendiğimiz zaman ya Hayyü ya Kayyüm deriz. Dolayısıyla aslında Allah’ın bütün kainatı ayakta tutan bütün varlığı idare eden ve asla ölmeyen asla yok olmayan ezelî ve ebedî varlığından bahseder bu isimler. Hay canlı demektir. Ama Allah’ın canlılığı tabi ki bir insanın canlılığı gibi değildir çünkü insanın canlılığı sınırlıdır ve acizdir ve bir gün sona erecektir. Oysa Allah’ın El Hay olması onun ezelî ve ebedî olarak sonsuz başlangıcı ve sonu olmayacak şekilde varlığını devam ettirmesi ölümsüz bir canlı olması demektir.
Kayyüm ise bir işi idare eden bir işin yönetimini ele alan anlamına gelir kelime olarak. Allah’a Teala’dan bahsettiğimiz zaman da El Kayyüm Allah’a Teala’nın kainatı idare eden. Kainatı çepe çevre kuşatarak daima gözetimi ve kontroli altında tutarak kainatı ayakta tutan anlamına gelen ismidir.
Dolayısıyla aslında varlığın devamı dünden bugüne ve yarına bu varoluşun ayakta durması ve bu düzenin devam etmesi Allah’ın El Hay ve El Kayyüm isimlerinde gizledir. Hocam Tevhid akidesini anlatan Bakara Suresi 255. ayette Ayet-ül Kürsi’de Rabbimiz kemal sıfatlarını adeta zikretmiştir. Bu ayetin içerinden bahseder misiniz? Ayet-ül Kürsi’yi hepimiz okuruz. Es Sâyzübillah, Allahü La İlahe İllâhü El Hayyül Kayyüm diye başlar. Orada Allah’a Teala’nın pek çok isminden ve sıfatından dediğiniz gibi bahsedilir ve Allah’a Teala’nın bizzat kendisini anlattığı ayetlerdir bunlar. Onun için çok etkileyici ve çok manevi anlamda da ağır ayet-i kerimelerdir. Allahü Teala ilk başta Allahü La İlahe İllâhü El Hayyül Kayyüm ayetinde Allah öyle bir yaratıcıdır ki o Allah ki ondan başka ilah yoktur o Hay’dır ve o Kayyüm’dur diye başlar. O daima canlıdır, asla ölmeyecek olan ve can verendir. Sadece kendisi hayatta ve canlı olduğu anlamına gelmez.
Bir taraftan da canlı olan her şeyi ayakta tutanın, can verenin o olduğu anlamına da gelir. Muhyi ismiyle de Hay isminin birbiriyle bir alakası var bu anlamda baktığımızda. Ve Kayyüm olan da işlerin bozulmasına, her şeyin bir anda alt üst olmasına, kainatın dengesinin yok olmasına kim engel olur?
Her şeyin yolunda gitmesini, hayatın akışını, geceyi, gündüzü, ilkbaharı, sonbaharı, doğumu, ölümü kim ayarlar? Bu düzeni daima takip eden ve onları ayakta tutan idareci Allah’tır anlamında Kayyüm ismini zikreder.
O uyuklamaz, yorulmaz, yani her an iş başındadır, hiçbir zaman ona acizlik, zayıflık, eksiklik, noksanlık arız olmaz. O daima mükemmel bir şekilde hem yaratır hem yaşatır hem yönetir anlamlarına gelen ayet-i kerimelerle devam eder. Ondan sonra yerlerin ve göklerin Allah-u Teala’ya ait olduğunu, gördüğümüz, duyduğumuz, bildiğimiz, aklımıza gelen, gelmeyen ne kadar varlık varsa bu yerlerde ve göklerde. Cenab-ı Hak tarafından yaratılıp idare edildiğini anlatan ayetler devamına gelir.
Burada tabii aslında insanın gözlerini dünyaya açtıktan sonra ve bir süre sonra artık bulu çağına erip de aklı ermeye, düşünmeye, üretmeye ve kendi ayakları üzerinde durmaya başladıktan sonra, bu hayatta niye varım sorusunu kendisine sorduğu zaman işte Allah-u Teala’nın o Hay ve Kayyüm oluşunu anlaması ve anlamlandırması işin içine girer.
Bununla alakalı olarak Hz. İbrahim’in kıssasını biliyoruz. Artık bir delikanlı olduğu zaman beni kim yarattı, bu putlar beni yaratan yüce kudret olamaz deyip de babasının ve içinde bulunduğu toplumun taptığı, tanrı edindiği putları hiçbir şekilde dikkate almayarak, kendini yaratan aşkın bir kudrete, bütün herkesin, her şeyin üstünde hepsini aşan bir yüce güce inandığı ve arayışa girdiği yaşlar işte aslında her insan için Hz. İbrahim gibi bir arayışın ve hayatın kaynağını bulmanın söz konusu olduğu yaşlardır.
Hayatın kaynığı Allah’tır. Hiçbir şey rastgele var olmamıştır. Kendiliğinden bir anda öylesine aklına esince meydana gelmemiştir.
Mutlaka her şey bir anlamla, bir gaye ile bir sebep sonuç ilişkisi içerisinde var olmuştur ve onu orada o şekilde var eden bir yüce ilim sahibi, bilgi sahibi, kudret sahibi, irade sahibi varlık vardır.
O Cenab-ı Hak’tır işte. Dolayısıyla aslında Hay ismi ve Kayyum ismi, insana etrafına bakıp etrafını, çevresini, hayatı, dünyayı, uzayı, toplumsal ilişkileri, tabiatdaki döngüleri değerlendirmeye başladığı zaman tesir eden isimlerdir.
Bu döngüyü, tabiatın dengesini, işte nereye ne kadar yağmur yağacağını, hangi denizin hangi noktada duracağını, nereden karanın başlayacağını, o deniz niye karaya karışmaz, kara niye denize karışmaz, bütün bunları ayarlayan kim?
Çünkü biz biliyoruz ki herhangi bir şekilde dünya var olan yörüngesini, eğimini sadece bir derece kaybetse bir anda bütün denizler karalara geçiyor, bütün geceler, gündüzler, mevsimler bozuluyor, aşırı derecede ısınan coğrafyalarda yaşanamaz hale geliyor, aşırı derecede soğuyan coğrafyalarda her şey donuyor.
Bütün bu incecik eğimi ve dereceyi ayarlayarak kainatı dizayn eden, şekillendiren, yaratan ve bu şekliyle devamını sağlayan güç nedir? Çünkü bir şey üretirseniz ürettikten sonra bir de o ürettiğinizin o şekilde kalmasını sağlamak için emek vermek zorundasınızdır.
Yani bir çiçeği bile diktiğiniz zaman eğer bakmazsanız, vaktinde sulamazsanız, gübresini vermezseniz işte, istediği ortama yerleştirmezseniz, solar. Ne kadar güzel olursa olsun, ne kadar özenerek başlamış olursanız olun sonucu hüsranla sona erer.
Peki kainatın binlerce milyonlarca canlının acaba böyle başlayıp böyle devam etmesini, solmadan yok olmadan, birbirine girmeden bir kaos oluşmadan hayatın süre gelmesini kim kontrol edip de bu kıvamı tuttur?
İşte o Allah’ut’ala’dır. Kayyum dediğimiz, Allah’ut’ala’nın o kainatı ayakta tutma ile ilgili kudretinin ismidir. Diğer taraftan kayyum isminin bir başka anlamı da hem kainatı idare eden, ayakta tutan anlamı var hem de kendisi hiçbir şeye muhtaç olmaksızın daima var olabilen anlamı var.
Biz insanlar sınırlı varlıklarız, mutlaka bir şeye muhtaçız. Hayatta kalabilmek için, yaşayabilmek için su içmek zorundayız, yemek yemek zorundayız, uyumak zorundayız. Bunlar olmaksızın bizim ilah nihaiye hayatımızı sürdürmemiz imkansız. Oysa Allah’ut’ala herhangi bir sebebe, herhangi bir desteğe, herhangi bir yardımcıya ihtiyaç duymadan bizatihi var olandır.
Kıyan bir nefsihi dediğimiz kendi varlığı ile ayakta durma yani bir şekilde hiçbir varlığa ihtiyaç duymaksızın varlığını sürdürebilme kudretine sahiptir. Bu vurgu çok önemli çünkü aslında kula kul olduğunu, muhtaç olduğunu, zayıf olduğunu, fakir olduğunu hatırlatan bir vurgudur bu. Bir şekilde biz kimi zaman böbürlenen, kibirlenen, kendini bir şey zanneden işte bu küçük dağları ben yarattım havasıyla yürüyen insanın aslında ne kadar zavallı, önündeki çukuru görmekten aciz, düşüp bir yerini kırdığı zaman iyileşmek için günlerce haftalarca Allah’a yalvaran bir kul olduğunu unuturuz.
Oysa bizim kulluk bilinci içerisinde bu kayyum ismini değerlendirdiğimizde karşımıza şu çıkar, kendine yeten sadece Allah’tır.
Hiçbir varlığa ihtiyaç duymaksızın varlığını devam ettiren, yöneten O’dur. Sen aslında her ne kadar kendine ait küçük imkanların, küçük kudretlerin, küçük iradelerin bulunsa da nihayetinde O’nun kudretine, O’nun iradesine ve O’nun dilemesine teslim olan bir varlıksın.
Bu bilinç aslında kayyum ismin de gizlidir ve çok sıklıkla da hayatın akışı içerisinde karşımıza çıkar. Hocam yaşatanın da öldürenin de Allah olduğu ve ona döneceğimiz bilinci bizi bir Erdem’in kıyısına iletir sanki. Cibril hadisinde bu hususu peygamberimiz nasıl açıklamıştır?
Orası tam ihsan bilinci, az önce de söylediğimiz gibi. Sen onu görmesen de O var. Sen onu duymasan da O var ve seni duyuyor. Sen görmesen de O görüyor. Sen duymasan da O duyuyor. Sen unutsan da O unutmuyor.
Sen aciz ve zavallı bir hale düşsen de O hiçbir zaman acizliğe, zayıflığa, noksanlığa, güçsüzlüğe düşmüyor. O zaman Allah’a Teala’ya tevekkül eden, Allah’ın varlığından gücünü alan, gönlündeki bağla, sevgiyle, inançla, aşkla Allah’a Teala’dan aldığı o güvenle ve güçle ayakta duran insan
aslında ihsan bilinciyle her an onun yanı başında olduğunu, her an onun şah damarından bile daha yakın bir şekilde kendisini kolladığını gözettiğini bilen insan iyi bir mümin olarak hayatını devam ettirebiliyor. Bunun tam tersi ne? Allah’ı unutan insan.
Dünyaya dalan, dünya işlerine koşturan, dünyalık sorumluluklarıyla meşgul olurken ya da bazen dünyalık hırslarıyla, hevesleriyle, eğlencesiyle, keyfiyle, daha fazla kazanma tamahıyla, açgözlülüğüyle meşgulken Allah’ı unutan insan.
Allah’ı Teala’yı göremediği için bir süre sonra kendinin de görülmediğini zanneden, Allah’ı Teala’yı duyamadığı için her söylediğinin duyulduğunu unutan insan. Oysa unutan insan gafil dediğimiz işte bu unutan insan tipi kaybeden insandır. Bizim bir şekilde Allah’ı Teala’yla olan bağımız o hay ve kayyum olan, daima yaşayan, ölümsüz olan ve seni yaşatan, seni de ayakta tutan Allah’la bağımız ihsan bilinciyle devam eder. O ne demektir? Ya Rabbi ben kendimi etrafımdaki her şeyi görüyorum, seni göremiyorum ama senin bunların hepsinden daha gerçek olduğuna inanıyorum. Etrafımdaki her şeyden yardım istiyorum, arkadaşımdan, eşimden, dostumdan, annemden, evladımdan, komşumdan. Ama bunların her birinin yardımının çok ötesinde ve üstünde bana ancak senin yardım edebileceğini biliyorum. Allah’ı Teala’nın göremeysek de gördüklerimizden çok daha gerçekçi bir şekilde yanı başımızda olduğunu,
bizi bir şekilde idare eden, bize güvenen, bize fırsatlar sunan ve bizi seven o yüce aşkın varlık olduğunu unutmamak ihsan bilincinin bir gereği. Bu çok ahlaki bir duruş. Yani bu sadece hukukla olabilecek bir şey değil.
Bu da kurallarla Allah’ın helalleri, haramları, sınırları, izin verdikleri, vermedikleri tek tek maddeleri sıralayarak ve hukuki bir sözleşmenin altına imza atarak olabilecek bir şey değil. Bunun çok ötesinde evet Allah’ın sınırlarına ve hukukuna uymamız ve bu dünyayı O’nun hoşnutluğuna uygun yaşamamız, O’nun rızasına uygun yaşamamız esas.
Ama bunun çok derininde bir şirket sözleşmesi gibi kul ile Allah arasında bir hukuki sözleşme yok. Aksine yaratan ve yaratılan arasında bir gönül bağı ilişkisi, sevgisi ve bir ihsan bilinci var. Orada işte hiç bilmediğin, hiç görmediğin, sadece kendini anlattığı Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinden ve gönderdiği Peygamberin izahlarından tanıdığın ama o tanımayla çok sevdiğin ve her an sadece O’na güvendiğin, sadece O razı olsun, yeter ki O memnun olsun diye yaşadığın aşkın bir varlık var. Bu çok kıymetli ve bu aslında insanı hayattaki her türlü zorluğun üstesinden gelebilmek konusunda, problemlerine çözüm üretmek konusunda, imtihanlara sabretmek konusunda da güçlü kılan bir duygu.
Hocam malumunuz olduğu üzere Furkan Suresi 58. ayette şöyle buyurunmaktadır, asla ölmeyecek olan o diri varlığa Allah’a dayanıp güven ve ona hamdederek yücelini dile getir. Peki hay ve kayyum olan Rabbimiz’i lisan ve haldeyiyle tesbihimiz nasıl olmalıdır?
Fesabih bihamdi rabbike ve staghfirih değil mi? Rabbini tesbih eyle. Tesbih hem dilimizle olur, kal dili dediğiniz gibi Subhanallah deriz, Elhamdülillah deriz, Allahu Ekber deriz, La ilahe illallah, Muhammedur Rasulullah deriz öyle değil mi?
Tesbih Allah’ın her an dilimizde olan adını zikretmek ve ona çeşitli şekilde övgülerde bulunmak Peygamber Efendimiz’in bize öğrettiği bir şeydir ve kulluğun, ibadetin özüdür. Diğer taraftan tesbihin bir de hal diliyle olanı vardır. O da işte az önce dediğim gibi unutmamak, hep hatırlayarak davranmaktır. Öğretmensiniz, sınıfın içerisinde herhangi bir olay vuku bulduğu zaman çocuklara nasıl davranacağınızı karar verirken Allah’ın her şeyi gördüğünü, Allah’ın kul hakkına riayet etme konusunda sizi uyardığını, Allah’ın merhametten, adaletten yana olduğunu hatırlamaktır.
Ona göre öğrenciye davranmaktır. İdarecisiniz, memurlarınıza nasıl davranacaksınız, doktorsunuz, hastanıza nasıl davranacaksınız ya da hastasınız doktora karşı nasıl bir tutum içinde olacaksınız. O karar verme anlarında davranışlarınızı, sözlerinizi belirlerken, geleceğe yönelik planlar yaparken yarın şunu yapayım.
Peki bu yaptığım Allah’ın hoşuna gidecek mi? Bu neyi besleyecek? Yeryüzünde iyiliği mi geliştirecek? Hayrı, hasenatı, güzelliği mi yayacak bu toplumda? Yoksa fitneye, fesada, kötülüğe mi sebep olacak derken Allah’ı hatırlamaktır. Dolayısıyla aslında tespih dediğimiz, zikir dediğimiz o anma davranışı sadece dil ile Allah’ı Teala’yı anarak değil aynı zamanda her an varoluşumuzu onunla beraber anlamlı kılarak gerçekleştirilir.
Yani ben tek başımayım, yaşıyorum, bildiğim gibi yaşıyorum, istediğim gibi bu hayat benim değil mi? Dilediğim gibi sürdürme özgürlüğüne sahibim. Deyip de Allah’la bağınızı koparttığınız zaman aslında hep razı olması için, memnun olması için, sizi sevmesi için, yarın sizi ödüllendirmesi için gayret edeceğiniz bir sevgiliniz olduğunu unuttuğunuzda işte zikri de bırakmış oluyorsunuz.
Dolayısıyla bizim çok önceliğimiz her türlü davranışımızda Allah’ı hatırlayarak ona göre davranışa şekil vermek olmalı. Biz hani çocuklara biliyoruz, öyle eğitim esnasında deriz ki işte gözüm üzerinde, anneyi unutma. İşte öğretmen der ki her an yanınızdayım, beni sakın unutmayın.
Yani bir şekilde bir dış disiplin vermeye çalışırız. Deriz ki polis her yerde, kameralar her yerde seni görüyor, unutma ona göre davran falan. Devamlı böyle dışarıdan bir gözetenin kontrolüyle kendine çeki düzen ver mesajı veririz.
Oysa bu ihsan bilinci dediğimiz şey çok içeride bir iç disiplindir. Dışarıdan gözetlemeye ya da dışarıdan herhangi bir şekilde birisinin seni disipline etmesine gerek kalmadan Allah’ı daima hatırlayarak,
Allah’ı daima aklında tutarak Allah’ın bildiğini, gördüğünü, değerlendirdiğini, yazdığını, yarın hesaba çekeceğini, ona göre karşılığını bulacağını sonsuz hayatta bilerek davranmaktır ki asıl insanı erdemli, güzel ahlaklı yapan da bu noktadır. Ama bu noktadan kaydığımız zaman sadece dışarıdan bir başkasının, bir insanın denetimiyle iyi insan olmaya çalıştığımız zaman tükizlememiz kaçınılmazdır. Onun olmadığı yerde yanlış yapabiliriz. Oysa Allah her yerde, her yeri görür, her şeyi bilir.
İşte o kayyumdur, her şeyi idare eder ve her şey onun denetimi gözetimi altında ise sen de o her şeyin içindeki bir varlık olarak, insan olarak bunu aklından çıkarmamak zorundasındır. Hocam Mümin Suresinde de şöyle buyrulmuş, o diridir, ondan başka Tanrı yoktur. Şu halde içten bir dindarlık ve bağlılıkla ona dua edin. Sanki burada yine Hay ve Kayyum isminden bahsedilirken, duanın da yanı sıra bahsedilmesi bizi şu soruya götürüyor. Duanın kul açısından anlamı, önemi nedir? Duamızı nasıl yapmamız gerekir? Duamızı Allah-u Teala’ya çok inanarak, O’nun duyduğunu ve bugün cevaplamasa bile mutlaka bir gün cevaplayacağını bilerek yapmamız gerekir.
Allah-u Teala bizim hakkımızda hayırlısını, bizim dünümüzü, bugünümüzü ve yarınımızı bizden çok daha iyi bilendir. Bugün bizim istediğimiz dua edip yalvardığımız şeyin gerçekten bizim için hayırlı mı olacağını ancak Allah-u Teala bilebilir. Dolayısıyla kimi zaman duamıza o sırada cevap vermeyebilir. Mutlaka onun bir hikmete binaen, bir anlama binaen bunu ertelediğini bilerek dua etmek ve istemeye, Allah-u Teala’ya yalvarmaya, onunla bağımızı, ilgimizi, ilişkimizi sürdürmeye gayret etmek gerekir.
Evet, Ayet-i Kerime’de de belirtildiği gibi Allah-u Teala ”Yuhyi ve yümit ve huve hayyul la yemud”dir. Yani ”Yaratır ve öldürür ama o haydır asla ölmez.” Dolayısıyla bir şekilde Allah-u Teala kendisine dayanıp güvenebileceğimiz,
kendisine dua edip yalvaracağımız son ve nihayi mercidir. Her şey ölür, her canlı bir gün bu dünyadan göçer gider. Her güç sahibi bir gün gücünü kaybedebilir, çok zengin olan bir gün iflas edebilir, çok üst makamda olan idareci konumunda bir gün nasıl olsa o görevini bir başkasına devreder.
Çok güçlü, kuvvetli, baba yiğit, pehlivan olan bir gün yaşlanır, yavaşlar, hastalanır, düşkün olur. Yani bizim bu hayatta kendisine güvenebileceğimiz, maddi anlamda sırtımızı yaslayabileceğimiz insan her şekilde bir gün zayıflayıp yıkılmaya, yok olmaya mahkumdur.
Hani ağaca dayanma çürür, bir şekilde o yaslandığın çürür, kurtlanır, yok olur, ufalanır ve sen ona yaslanmışsan devrilmek senin için kaçınılmazdır. Oysa hiçbir zaman eskimeyecek, hiçbir zaman bozulmayacak, yaşlanmayacak, gücünü kudretini kaybetmeyecek ve seni yarı yolda bırakmayacak.
Ona sırtını yasladığın zaman sonuna kadar gücünden emin olabileceğin bir kudret lazımdır. O işte Cenab-ı Hak’tır ve dua da ancak ona yalvarmakla mümkündür. Her canlı ölecek ama hay olan Allah ölümsüzdür. O zaman sen zayıf olandan, aciz olandan isteyeceğe ne?
Güçlü olandan, kudreti sonsuz olandan, yok olmayacak olandan, ölümsüz olandan istesen, duayı ona etsen ya. Herkes bir hani üst idareciye gidip ricada bulunmayı, işte el ovuşturmayı, efendim efendim deyip de ondan istemeyi gün gelir yapar, mecbur kalır yapar. Yolu budur zanneder yapar. Oysa ne kadar idarecine muradını isteğini talebini dile getirsen de sonuçta esas idare edenin ve sonuçta gerçek karar verenin son noktayı koyanın Cenab-ı Hak olduğunu unutmadan konuşmak zorundasındır. Benim arkamda falanca var, ben bunu filancadan istedim, peşmekancaya bir telefon ettim olay tamam. Zanneden insan altanır. Oysa biz bu fanilere dayanmak, faniler üzerinden kalıcılığımızı elde etmek için uğraşmak yerine baki olan, sonsuz ve sınırsız kalıcı olan kudrete Cenab-ı Hakka yalvardığımız zaman dua tam da budur. O zaman işte Allah’a telâ cevap verir ve onun cevabı kimi zaman bu dünyada olur, kimi zaman ahirette olur ama mutlaka bir gün gelir.
Hocam bugün El-Hayy ve El-Kayyum isimleri tefekkür ettik. İnsan da kimi zaman dünyaya fazlasıyla tamah eder. Bu iki ismin manası ışığında düşünürsek, insanın dünyaya bakışında bu iki isim bizi nasıl rehabilite eder, bizi nasıl dengeye sokar? Bize sınırlı olduğumuzu hatırlatır. Elimizdeki bütün imkanların sadece ve sadece Allah’tan geldiğini ve bütün güzelliklerin de ancak onun yaratmasıyla olduğunu bize hatırlatır.
Hayy ismini tevhidle Allah’ın had ve samet olması ile beraber düşünen alimlerimiz vardır. Neden? Derler ki çok muhteşem, çok güzel bir sanat eserine baksanız, deseniz ki mesela bir resim, bir tablo bunu kim yapmış?
Mutlaka onu bir üreten var. Kainata baktığınız zaman, o muhteşem güzelliğe baktığınız zaman dağlara, derelere, nehirlere, kırlara, bir kelebeğin kanadındaki güzelliği bunu kim yarattı?
Elbette Allah. Bu kainattaki muhteşem güzelliği ve senin hayatındaki her türlü güzel oluşu canlı kılan, var eden, sana hediye eden onu üreten var. O sonsuz üretim, o yaratış Allah’ın Hayy isminde gizlidir.
Diğer taraftan, sen eğer hayatın elhamdülillah yolunda gidiyorsa, sabah kalktın işine gittin, üzerine düşeni yaptın, akşam döndün, çocuklar okuldan geldiler, sofraya oturdunuz, yediniz içtiniz, sohbet ettiniz, dertlerinizi konuştunuz, yattınız, sabah kalktınız, her şey yolunda. Bu akışı idare eden, her şeyin birbirine girmesini ve senin dünyanın başına yıkılmasını önleyen bir kudret var. Dolayısıyla bu akışa da, bu her türlü güzelliğin ve nimetin varoluşuna da iman etmek bizim Hayy ve Kayyum ismini anlamamızla çok alakalıdır. Burada insan ne oldum delisi olmayacak. Ben yaptım, ben yarattım, ben yaşattım zannetmeyecek ve Cenab-ı Hakk’ın kudretini asla unutmayacak. Hocam bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz. Rica ederim. Değerli izleyenlerimiz bugün El-Hayy isminin hakkında ölüm geçerli olmayan varlık manasına geldiğini ve El-Kayyum isminin de her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kainatı idare eden anlamına geldiğini tefekkür ettik.
Onun ezeli ve ebedi olduğu, her varlığın ona muhtaç olduğu hakikatini idrak ederek her şeye hak ettiği değeri veren hikmetli kimselerden olma niyazıyla bir sonraki bölümde görüşmek üzere esen kalın efendim.
Hocam, bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz.
Allah’ım, dünya hayatının, dünyaya dair tüm sevinç ve üzüntülerin, tüm imkan ve yokluğun geçici olduğunu idrak etmeyi nasip eyle. Şer görünen her şeyde bir hayır, tüm üzüntü ve sıkıntıların içinde de çeşitli nimetlerin bulunduğunu fark eden Bahtiyarlar zümresinden eyle bizleri.
Bizlere ihsan ettiğin ömrü, sağlığı, maddi ve manevi imkan ve nimetleri razı olacağın işlerde kullanmayı nasip eyle.
Allah’ım, cümle mahlukatın sana muhtaç olduğu hakikatini idrak ederek her şeye hak ettiği değeri veren, sadece sana güvenip yalnızca senden yardım isteyen hikmetli kullarından olmayı ihsan eyle.
Bizi selamete eriştirecek bu idrak ve bakış üzerinde istikamet kazanmayı, böylece senden razı olup rızana mazhar olmayı lütfeyle bizlere.
Allah’ım, yanlış düşünce ve fikirlere kapılmaktan, bu vehimlere saplanarak, fani olanlara güvenmekten muhafaza eyle bizleri.
Zulmü yüklenerek, hüsrana uğramaktan da, günah ve isyanı yüklenerek, azabı hak etmekten de muhafaza eyle.
Altyazı M.K.