Bir Alex De Souza Hikayesi: “Taraf Seçmek Zorunda Kalan Fenerbahçe”

Bir Alex De Souza Hikayesi: “Taraf Seçmek Zorunda Kalan Fenerbahçe” videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=thZTyI4GNBg. KBS’lik etmeyin. KBS’lik etmeyin. Bugün burada Fenerbahçe şampiyonunu kutluyor. Bir şahıs üzerinden değil, bu kadar insanın emeğini kutluyor. Sizi bir daha bu sırada sokmam. KBS’ler! Anaksızlar! Alexi ben aldım. Bu klübe faydası olacak diye. Ama Fenerbahçe’ye faydası…

Bir Alex De Souza Hikayesi: “Taraf Seçmek Zorunda Kalan Fenerbahçe”

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=thZTyI4GNBg.

KBS’lik etmeyin. KBS’lik etmeyin. Bugün burada Fenerbahçe şampiyonunu kutluyor. Bir şahıs üzerinden değil, bu kadar insanın emeğini kutluyor. Sizi bir daha bu sırada sokmam. KBS’ler! Anaksızlar! Alexi ben aldım. Bu klübe faydası olacak diye. Ama Fenerbahçe’ye faydası olmayacağı için gönderdim. KBS’lik etmeyin. Bir daha bu türlü bilimlere girebileceksiniz. Birincisi ölecek söz veriyorum. Birinin değerini hayatınızda kapadığı yeri anlamak için onunla birlikteyken yaptıklarınıza ya da onunla başardıklarınıza değil, onsuz ne halde olduğunuza bakmanız gerekir. O komik bir şey gördüğünüzde ya da okuduğunuzda paylaşmak isteyeceğiniz ilk kişi aklınıza gelen ilk kişidir. Gözleriniz ıslandığı zaman telefonunuzun rehberinde adını aradığınız kişidir. Belki bazen içinizden kendi kendinize konuşurken aslında ona bir şeyler anlatıyorsunuzdur.
Ama eğer yazamıyorsanız, arayamıyorsanız, hatta yüzünü bile göremiyorsanız ya o artık çok uzaklarda bir yerdedir ya da ona veda etme şansınız hiçbir zaman olmamış demektir. Bir şeyler yolunda gitmemiştir. Son sözler asla söylenmemiş ve teklerdeki taşlar hiçbir zaman dökülememiştir. Ya da belki söyleyecek tek bir sözünüz daha olmasa bile tek bir kez ona son bir kez sarılamamak. İşte bu tam olarak yarım kalmışlık hissidir. Bitmemiş, yarım kalmış hikayeler insanın canını fazlasıyla acıtır.
Bazen her şey yolunda giderken, mutluyken bile bunu düşünürsünüz. Çünkü hayatın bize öğrettiği gerçek şudur. Her güzel şeyin bir sonu vardır. Bu düşünceyi aklınıza getirmemeye çalışsanız bile bilinçaltınızda hep bu vardır. Bazen bu korkuyu daha yoğun hissedersiniz. Bazen vaktin yaklaştığını anlarsınız. Belki kendinizi buna hazırlamaya çalışırsınız. Ama ne kadar hazır olsanız da ayrılıklar acıdır. Acıtır. Alex de Sosa Fenerbahçe’nin yakın tarihinde eşi benzeri olmayan bir figür.
Gelişi, burada yaptıkları, bu kulübe kattıkları anlatmakla bitmez. Ve onu canlı izleyebilme şansına sahip olduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Ama onu sağda çubukluyla her gördüğümde şunu düşünmüşümdür. Ya ondan sonrası, ya gittiği zaman.
Yokluğunda Yokluğunda Yokluğunda İşte bugün anlatacağımız hikayeyi ben böyle özetliyorum. Söylenemeyen son sözler, edilemeyen bir veda, yarım kalan bir hikaye. Fenerbahçe’nin efsanesine layığıyla veda edeme işinin perde arkası. Yokluğunda
Yokluğunda Yokluğunda Ra ra ra ra ra ra Alex de Sosa çubukluyu 2004’te giydi, 2012’de çıkardı. 3 kez şampiyonluk yaşadı. Yüzler kulübüne girdi. 335 resmi maçta 167 gol, 142 asistle 309 gole direkt katkı verdi.
Başka bir değişle Fenerbahçe onunla neredeyse her maça 1-0 önde başladı. Fenerbahçe’nin Avrupa Kupaları’ndaki en golcü oyuncusu oldu. Burada iyiyi de gördü, kötüyi de. Şampiyonluk kazandığı oldu, son anda kaybettiği de oldu. Şampiyonlar liginde çeyrek final oynayan dönemde de o vardı. 3 Temmuz sürecinde yaşadı.
Ama taraftarların sadece onunla yaşadığı, sadece onun varlığıyla hissettiğine inandığım bir duygu var. Güven. En umutsuz anda bile sağdaki duruşuyla şunu hissettirirdi. Hayır, henüz hiçbir şey bitmedi. Çünkü Alex var. O olduğu sürece bir umut vardır. Bazen onun da gücü yetmezdi, bazen kötü oynadığı da olurdu. Ama neticede sihirbaz değildi. Onunla kazanıyor olmak zaten çok güzeldi. Ama onunla kaybetmek de güzeldi. Çünkü kaybettiğinde bile başı dik yürürdü.
Alex taraflı ya da tarafsız herkesin saygı duyduğu bir figürdü. Ona illaki bir eleştiri getirmek, tabiri caizse bir açığını bulmak için uğraşanlar şu argümanı ortaya koyarlar. Madem o kadar büyük topçuydu, neden daha büyük bir takımda oynamadı? Neden Brazilya liginin lokal yıldızlarından birisi olarak kaldı? Kanımca bu çok tek taraflı ve dar bir bakış açısı. Alex Brazilya’da Julio Baptista, Junia Pernambuciano ya da Hulk gibi kariyerli oyunculardan daha fazla milli olmuş bir isim. 2001 yılında 24 yaşındayken Avrupa’da parma forması ile ilk kez şansını denemiş ama parasal sorunlar yaşadığı için, belki biraz da oyun stili İtalyan ligiyle uyuşmadığı için yapamamış geri dönmüştü. 2002 Dünya Kupası’nda elemelerde tüm maçlarda forma giydiği halde turnuva kadrosuna çağrılmadı. Hani şu turnuvada bırak maç kaybetmeyi beraberlik bile almayan turnuvayı süpüren Brazilya milli takımı. Dünya çapında popüler bir oyuncu olamamasını buna bağlıyor. Yine de kariyerinin en iyi döneminde önemli kulüplerden teklif almış. Bunlardan birisi de Barcelona. Katalan kulübü ile 5 kez transfer görüşmesi yaptığını söylüyor. Stilinin de İspanya’ya uygun olduğunu düşündüğü için gitmeyi çok istemiş ama olmamış. Transferin önündeki en büyük engel AB vatandaşı olmamasıymış. Sonrası malum Türkiye macerası başlıyor. Alex her fırsatta Türkiye’nin ikinci vatanı olduğunu söylüyor. Burayı gerçekten çok seviyor. En büyük destekçileri olan eşi ve çocukları da öyle. Ama buraya oyun sağlaması başlarda kolay olmamış.
İlk idmanına çıktığında ben nereye geldim böyle diye sormuş kendi kendine. Futbolcular oradan oraya bilinçsizce koşturuyordu diye anlatıyor. Hatta aslına bakarsanız Fenerbahçe’nin teklifini ilk duyduğunda hiç sıcak bakmadığını açık açık anlatıyor. Eşi hamile olduğu için Türkiye’ye gelmek istememiş. O dönemi hatırlayanlar olacaktır. Alex’in transferi Türk basınına aylarca meşgul etmişti. Fenerbahçe yönetimi Alex’i ikna edebilmek için Türkiye ve Brazilya arasında mekik dokuyordu. Sonunda teklifi kabul etti.
Havalimanına indiği anda yapılan karşılama unutulmazdı. Zaten ona gelmeden önce burada yarı tanrı gibi kabul edeceğini söylemişlerdi. Ama Alex çok zeki bir adam. Böyle bir karşılama birçok başka oyuncunun aklını başından alabilir ama onunkini değil. Ne olduğunu kendi kudretinin çok farkında.
Hiçbir zaman kendini olduğundan büyük görmediği gibi gereksiz tevazu da göstermeyen türde bir insan. Sahaya ilk kez çıktığı andan itibaren kalitesini ortaya koymuştu. Ama ona yapılmaya başlayan ilk eleştirileri hatırlarsınız. Alex koşmuyor büyük maçlarda ortadan kayboluyor.
İyi oynarken kral oluyordu. Kötü bir performans ortaya koyduğu zamansa kıyasaya eleştiriliyordu. Bu durumu anlamakta her zaman zorluk çekti. Sezon geneline bakıldığında Fenerbahçe’nin hep en iyisiydi ama kaçan bir şampiyonluktan sonra hep en büyük fatura ona kesiliyordu. Bir seferinde Kadıköy’de oyundan çıkarken ıslıklandığı bile oldu. O dönem Fenerbahçe’den ayrılmayı gerçekten düşünmüştü. Başkan o gün ayağa kalkıp beni alkışlamıştı diyor. Evet arkamda durmuştu ama o günden sonra her zaman bunun yüzüme vurdu başıma kalktı. Çok geçmeden ülkemizin futbol iklimini algıladı ve uyum sağlamaya başladı. Zaten zeki insanlar çevresine kolay adapte olabilenlerdir. Özellikle derbi maçlarda. Bilhassa Galatasaray maçlarında oynanan şey futbol değil savaştı demiş. Taraftarlar gerçekten bu maçları futbol müsabakası olarak görmüyor. Başlarda bunu anlamamıştım ama sonra gördüm ki böyle maçlarda sizden futbolcu değil asker olmanız bekleniyor. Alex sahada her zaman en iyisini vermeye çalışan türde bir futbolcuydu. Bir süre sonra takım kaptanlığına kadar yükseldi.
10 numaralı formayı aldı. Yavaş yavaş efsane mertebesine doğru yükseliyordu ama hiçbir zaman burnu havaya kalkmadı. Diğer yandan kendini has bir stille takıma liderlik ediyordu. Kariyeri boyunca mükemmel bir profesyonel olmuştu ve takım arkadaşlarından da aynı şeyi bekliyordu. Çoğu zaman hayal kırıklığına uğrasa bile. Örneğin büyük farkla önde oldukları birlik maçında 90. dakikada bir free kick kazanmışlardı ve Mehmet Topuz free kii atmak için topun başına geldi. Ne de olsa maç çoktan bitmiş fark olmuştu. Ama Alex buna izin vermedi. Mehmet’i kenara itti, topun başına kendisi geçti. Maçtan sonra soyuma odasında tercüman Samet’e seslendi ve Mehmet’i çağırmasını istedi. Mehmet surata asık bir şekilde geldi. Kaptanın şunları söyledi. Bak Mehmet ben her idmandan sonra kalıp ekstra free kick çalışması yapıyorum. Senin kendini geliştirmek için böyle bir şey yaptığını daha hiç görmedim. Kusura bakma ama yine olsa yine aynısını yaparım. Çünkü o topa vurmak benim hakkım. Alex’in fenerbahçe kariyerini 3 başlıkta ele almak lazım. Daha doğrusu 3 teknik adamla. Kristof Daum, Artur Ziko ve elbette Aykut Kocaman. Türkiye’ye ilk geldiğinde takımın başında Alman teknik adam Kristof Daum vardı ve Alex’i çok istemişti. Uyum sürecini atlatmasına yardımcı oldu ve Alex’i verimli kullanmak adına kafa battatıyordu.
Özellikle Duran Toplar konusunda Alex’in gelişiyle muazzam bir takım olmuşlardı. 2004-2005’te şampiyon oldular. Ertesi yıl Denizli’de şampiyonluğu son dakikada kaçırdılar. Zaten Avrupa performansı eleştirilen Daum için yolun sonu gelmişti. Ziko’nun gelişiyle fenerbahçedeki en rahat dönemini yaşadı Alex. Zaten takımda çok sayıda Brezilyalı oyuncu vardı ve Ziko gibi bir idol ile çalışacak olmaktan çok memnun olmuşlardı. Oynattığı futbol onların tanıdığı bildiği bir oyundu ve Alex’e göre Ziko işin teknik tarafında çok iyi olmasa bile
büyük bir lider ve çok dürüst bir insandı. İşin ilginç yanı, Alex’e Aziz Yıldırım arasındaki sorunlar tam olarak bu dönemde başlıyor. Ziko ile bitime iki hafta kala şampiyonluğunu ilan etmişti fenerbahçe. Hoca takıma dört gün izin vermişti ama Aziz Yıldırım duruma el koydu ve şunları söyledi. Haftaya Galatasaray ile maçımız var. İki gün izin size yeter. Bunun üzerine Ziko ben idman falan yaptırmam diye resit çekti. Başkan ve teknik direktörler arasındaki bu gerilimde Alex doğal olarak Ziko’nun yanında yer almıştı. Brezilyalıların soyma odasındaki ağırlığı sebebiyle takım da Alex’in yanında. Ve başkan bunu hiçbir zaman unutmadı. Alex, Ziko’ya rahat çalışma imkanı verilseydi çok daha başarılı olabilirdi düşüncesinde. Zaten şampiyonlu liginde çeyrek final oynatmasına rağmen ayrılmasının sebebi kardeşinin de içinde bulunduğu tüm teknik ekibin başkanın sık sık işlerine karışmasından çok rahatsız olmaları. Ardından Luis Aragones yönetiminde kötü bir sezon geçirdi takım. Ligi dördüncü bitirdi. Son maçta Trabzonspor’u yenmeleri halinde 15 gün tatil sözü verilmişti ve Fenerbahçe bu maçı kazandı. Sonraki sezon Aykut Kocaman’ın sportif direktör Christoph Daum’un ise tekrar antrenör olduğu yeni bir yapılanmaya gidildi. Ve sezon başında tüm oyunculara tatillerini yarıda kesip tesislere gelmeleri çağrısı yapıldı. Temmuz’un birinde bütün takım tesislerde toplanmıştı. Alex hariç bütün takım. Alex önceden kararlaştırılan tarihte yani 7 Temmuz’da tesislere ayak bastı. İşte Aykut Kocaman’la ilk tanışması da o gün gerçekleşti. Aykut Hoca direkt lafa girmişti. Sen takım kaptanısın. Herkesten önce burada olman gerekirdi ama en son sen geldin ve ben bu durumdan rahatsızım. Alex ise şöyle cevap verdi. Ben de tatilimin yarıda kesilmeye çalışmasından rahatsızım. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere Alex oldukça dobra biriydi. 11 ay boyunca ailemi göremiyorum ve başka oyuncuları bilemem ama ben sorumluluklarımı biliyorum.
Kampa fazla kiloyla değil hazır şekilde geliyorum. Bunun üzerine Aykut Kocaman ona birinci kaptanlığının alındığını ve ikinci ya da üçüncü kaptan olarak kalacağını söyledi. Üzgünüm ama ben ikinci ya da üçüncü kaptan olmam. Ya birinci kaptan olurum ya da olmam. Peki o halde ben yeni bir kaptan bulurum diye cevap verdi Aykut Hoca. Ancak sezonun ilk maçı geldiğinde kaptanlık pazubanında hiçbir şey söylenmeden yine Alex’e uzatılmıştı. Davum yönetiminde ligin son maçında Trabzonspor’u yenemeyen Fenerbahçe şampiyonluğu kaybetti.
2010-2011 sezonunda nihayet Aykut Kocaman takımın başına geçmişti. Şampiyonlar Ligi önelemesinde Young Boys, UEFA’da ise Pauka elenen Fenerbahçe’de Aziz Yıldırım, Alex’i günah keçisi ilan etti. Eğer Young Boys’a eleneceksek sana ihtiyacım yok demişti başkan. Eşyalarını topla gidiyorsun. Aykut Hoca’nın yanına gittim. Veda etmeye geldiğimi söyledim. Bana kendisinin de bu şekilde gönderildiğini anlattı.
Sanırım kendimi ona en yakın hissettiğim an oydu. Kendimi tutamadım. Ağlamaya başladım. Ertesi gün başkan beni yanına çağırdı ve dedi ki hiçbir yere gitmiyorsun. Tercümede bir hata olmuş ben sana git falan demedim. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra Aykut Kocaman Alex’e artık yaşlandığını, koşmadığı için takımı bir kişi eksik oynattığını ve eskisi kadar çok süre alamayacağını söyledi. Ama Alex bunu anlamakta zorlanıyordu. Evet 34 yaşındaydım ama ben 18 yaşındayken de böyle oynuyordum. Benim oyun stilim buydu. Fakat Aykut Kocaman söylediğini yapmadı. Belki de yapamadı. Çünkü Alex 34 yaşında 28 gol 16 asiste kariyer zirvesini yaşadı ve fenerbahçe formasıyla son kez şampiyonlu kubası kaldırdı. Ardından malum 3 Temmuz süreci başladı. Aziz Yıldırım’ın 1 yıl kadar süreyle hapis yattığı dönemde yerine vekalet eden Ali Yıldırım’ın Aykut Hoca ile arasının sıkı olmasından sebep Alex bu süreçte her fenerbahçe ile kadar yıpranması bir yana yönetimle ve Hoca ile olan ilişkisi iyice zayıflamıştı. 2011-2012 sezonunda ligi 2. sırada tamamladılar ve sadece o yıl için geçerli olan statü ile süper final oynadılar. Son maçta Kadıköy’de Galatasaray karşı oynayacaklardı ve kazanırlarsa şampiyon olacaktı. Alex önceki Trabzonspor maçında sakatlığı sebebiyle yaralamamıştı ama Galatasaray maçının kalrosunda vardı. Aykut Kocaman kazanmak zorunda olduğu maçta onu oyuna almak için 75 dakika bekledi. Maç sıfır sıfır bitti Galatasaray, Kadıköy’de şampiyon oldu. Maçtan sonra Alex ile ilgili sorulara hazır değildi diye cevap verdi Aykut Hoca. Alex ise ben hazırdım, bu tamamen teknik direktörün tercihiydi diyor. Burada kime inanacağınız tamamen size kalmış. Sonraki sezonun başında Aykut Hoca yaptığı bir basın açıklamasıyla Alex’in sürelerini azaltacağını söylemişti. Kendince onsuz oynamayı öğrenmeliyiz diye açıklıyordu bu durum. Üstelik bu kez söylediğini gerçekten yaptı. Şampiyonlar ligi play-offslarında Spartak-Moskova deplasmamında Alex’e 90 dakika yedekisi oyundurdu.
Penerbahçe 2-1’i kaybetti. Alex belki de kariyerindeki en büyük hatayı tam olarak burada yaptı.
Twitter üzerinden arkadaşının sorduğu neden oynamıyorsun sorusuna kısaca kıskançlık diye cevap verdi ve bir anda ortalık karıştı. İddialardan biri de Alex’in Penerbahçe formasıyla Aykut Kocaman’ın gol sayısını geçmek üzere olduğu için takımdan kesildiği yönündeydi. Of… Bilmiyorum, bilemiyorum ama bunun gerçekten doğru olduğuna inanmak istemiyorum.
Başka bir senaryo Aykut Hoca’nın Alex’e soyunma odasında çok fazla yer kaplıyorsun. Sen varken burayı yönetemiyorum dediği şeklindeydi. Ancak bu iddia Aykut Hoca tarafından yalanlandı. Hoca ona karşı ön yargılamaydı yoksa Alex’in iddia ettiği gibi kıskançlık mı vardı orasını bilemiyorum. Ama Alex’in onu antrenör olarak beğenmediğini, oynattığı futbolan hoşlanmadığını ve sorunların bir kısmının buradan kaynaklandığını düşünüyorum. Aykut Hoca onun otoritesini sarstığını düşünüyordu.
Ne olursa olsun şunu söylemek zorundayım ki hatasının beklendiğini, açığının arandığını düşünüyordu. Ve böyle bir ortamda o hatayı yapmıştı işte. İç sağdaki Gaziantep spor maçında bu kez 18 kişilik kadroya alınmadı Alex. Tribünlerden yükselen Alex nerede Aykut Hoca tezahüratından sonra anons yapıldı. Yetmedi Aziz Yıldırım elini mikrofonu aldı. Hocanıza takıma sahip çıkın çağrısında bulundu. İşte tam buraya bir parantez açmak istiyorum. Çünkü Fenerbahçe maçı 3-0 kazanmıştı.
Fenerbahçe tribünlerinin ilk kez skora aldırmadan protesto yaptığını, her zaman tek vücut, tek ses olmasına alıştığımız bu tribünlerin çatlak sesler çıkardığını kendi adıma ilk kez o gün görmüştüm. Taraftarın Alexciler ve Aykutçular olarak bölündüğünü ilk kez o gün gördüm. Çünkü Fenerbahçe taraftarı ilk kez bir seçim yapmak zorunda bırakılmıştı. Fenerbahçe ve Alex arasında bir seçim. Alparslan Akuş’un yazdığı çok güzel bir köşe yazısına rastladım. Bu bölümde bu yazıdan alıntılar yaparak devam etmek istiyorum.
Bir Alex, lefterin anından öperek çubuklu ve emanet ettiği adam. Keliminin tam anlamıyla yaşayan bir efsane. Geldiği günden bu yana adı hiç sansasyonlara karışmamış, ezeli rakiplerin yaptığı her transferde gıyabında sokulduğu anlamsız rekabetlerden her zaman zaferle çıkmış bir profesyonel kavidesi. Sahada gözlerinden ateş çıkan, maç sonu açıklamalarında fucubol derken ince sesiyle tebessüm ettiren adam. Bir Aykut. 3 Temmuz’dan sonra Topuk yaylasında başını göğe kaldıran ve bir daha indirmeyen bir adam. Bir bilinmezlik. Buraya kadar her şey güzel de buradan sonrası biraz zor işte. Aslında taraftarı asıl üzen şey de bu. Zor gelense kendilerini tercih yapmak zorunda hissetmeleri. Geçen bir yılı sürekli takımına, hocasına, başkanına omuz vererek geçirmenin yorgunu taraftar. Artık daha sabırsız, daha kırılgan. Çubukluğunu karşısında kim olsa dirinecek yine de. Söz konusu sevdikleri olunca kontrolü kaybedebiliyorlar. Çünkü birini tercih etmeye kodluyor haber bültenler onları. Önlerine şıklar koyuyor köşe yazarları. Fenerbahçeli olmanın doğal çarpanıyla tüm sorunlar daha da büyüyor. Çünkü ne kadar seversen o kadar büyük görünüyor gözüne forma da, içindeki de, sevinci de, tasası da.
Fenerbahçe okyanusu geçmiş, derede tuhaf çırpınmalar içerisinde. İşte tam bu esnada Alex için basında gitti gidiyor ayrıldı ayrılacak haberleri yapılmaya başlandı. Sosyal medyada Alex tartışılır hale gelmişti. Evet veda zaman gerçekten de yaklaşıyordu. Ama aslında Alex ayrılmayı düşünmüyordu ki. Gelirken çok fazla tereddütü vardı belki ama Türkiye artık eve olmuştu.
50 yıl kızlarının ikisi de çok küçüktü ama burada büyümüşlerdi. İkisi de Türkçeyi anadili gibi konuşabiliyordu. Oğluysa zaten dünyaya gözünü burada açmıştı. Ailesi onun için her zaman çok çok önemliydi ve burada mutluydular. Kontratını son yılına giriyordu. Belki sözleşmesi bittikten sonra bir yada birkaç yıl daha oynayıp burada bırakmayı düşünüyordu. Spartak-Moskova maçının rovanşı geldi çattı. Kadıköy’de takım 1-0 yenik durumdayken son yarım saatte oyuna girdi Alex. 10 dakika sonra bir korna kullandı.
Soğuk kafayı vurdu beraberlik golü geldi ama maç 1-1 bitti. 15 Eylül 2012’de doğum gününden bir gün sonra taraftar gruplarının bir araya gelerek yaptırdığı yoğurtçu parkını dikilen heykelin açılışı yapıldı. Törene başkan Aziz Yıldırım katılmadı. Alex gözyaşları içerisinde tam da kendisini takımdan büyük gördüğünü söylendiği o günlerde sadece şunları söyleyebildi. Ben bu büyük klübün, bu büyük tarihin bir parçasıyım ve bununla gurur duyuyorum.
3 hafta sonra oynanan Trabzonspor maçında henüz kimse farkında olmasa bile Kadıköy’de son kez Fenerbahçe taraftarının önünde oynadı kaptan. Bunun son maçı olduğunu bilseler de yapılacak uğurlamayı bir saniye için hayal etmenizi istiyorum. Maçın rakibin ya da skorun önemi olur muydu? Bu maçtan tam 5 gün sonra bu kez Kasımpaşa deplasmanına gitti Fenerbahçe. 0-0 biten ilk yarı sonrasında Alex oyundan alındı. Maçı kulübeden seyretmede çıktı tribüne oturdu. Kanınca ikinci hatayı burada yaptı. Ancak daha önce de söylemiştim Alex dobra bir adandı. Ortada bir sorun vardı ve o hiçbir şey yokmuş gibi davranamazdı. Bunun bazı sonuçları olacağını bilse bile Fenerbahçe 2-0 kaybetti. Maç bitiminde soyunma odasında neler oldu, ne konuşuldu, neler yaşandı bilmemiz mümkün değil. Bildiğimiz çok az şey var. Birincisi Aykut Kocaman o akşam istifa etti. Ama Aziz Yıldırım ve bazı oyuncular tarafından ikna edildi ve göreve geri döndü.
İkincisi ise elbette o bazı oyuncular arasında Alex yoktu. O akşam yani 29 Eylül 2012 akşamı Alex Çubukluyu son kez giydi. Birekim sabahı Alex’ın kadro tuşu bırakıldığı açıklandı. Başkanla görüştü. Kendisine isterse kalıp kontratını tamamlayabileceği ama sezon sonuna kadar genç takımla çalışacağı söylendi. Alex’in ağzından şu kelimeler döküldü. Tamam o halde. Gidiyorum.
8 yıllık Fenerbahçe kariyeri 3 dakika içinde sona erdi. Alex aynı gün Twitter üzerinden şu açıklamayı yaptı. Kontratımı sonlandırdım. Fenerbahçe bir oyuncu kaybetti ama bir taraftar kazandı. Her şey için teşekkürler. Heykelinin dikilmesinden sadece 15 gün sonra Fenerbahçe ile ilişkiyi kesilmişti. Alex o günleri şöyle anlatmış. Aykut Kocaman benim hayatımı değiştirdi. Yalnızca bir oyuncuyu göndermedi. Bir aileyi gönderdi. Eşimle oturup şimdi nasıl işin içinden çıkacağız diye konuştuğumu hatırlıyorum. Çünkü beni gönderdiğinde artık futbol olan tutkumu kaybetmiştim. Artık daha fazla futbol oynamak istemiyordum. Daha doğrusu başka bir takım için oynamak istemiyordum. Evime iki köpeğime ve iki kuşuma veda ettim. Eşim, kızlarım, oğlum, etrafımda gördüğüm herkes ağlıyordu. Hepimiz kendimizi buraya ait hissetmiştik. Özel uçağa atladık. Evimizin bir Şükrü Sarıçoğlu stadyonu üzerinden geçtik. Bu benim hayatım boyunca gördüğüm en duygusal sahneydi. Koroçiba’ya dönüp hayatımı düzene sokman 1.5-2 yıllımı aldı.
İnsanlar sadece Alex’i görüyor. Ama Alex’in arkasında bir kadın ve büyümekte olan üç çocuk vardı. Başa dönelim şimdi. O gittikten sonra neler oldu? İşin sportif tarafı şu. Fenerbahçe o gittiğinden beri 7 sezonda tek şampiyonluk görebildi. Kadıköy’de şampiyonlarle gi müziği tek bir kez çalmalı. Ama bunların Alex’e ne ilgisi var diyebilirsiniz.
Evet o gün olmasaydı bile başka bir gün bu ayrılık mutlaka yaşanacaktı. Ve evet Alex’in yeri dolmadı, dolmayacaktı, hiçbir zaman dolmayacaktı. Ama sportif başarısızlığın bir ançosu bir yana Fenerbahçe taraftarı Alex’in yollanma şeklini asla içine sindiremedi. Bir şeylere kızan, sinirlenen her taraftar bir taraf seçmek zorunda hissetti kendisini. Bazıları yeniden dedi, bazıları kocaman. Kazanılan şampiyonluğun kutlamasına bile bu durum gölge düşürdü.
3 Temmuz sürecini birlik olarak atlatan camia kendi içinde bir itiraz yaşamaya başladı. Bir yanda başta Alex’i yollayan başkan ve altında Alex’i yollayan teknik adam ve onu destekleyenler. Diğer yanda seçim politikasında Alex’e yer veren Ali Koç ve onu destekleyen Ali Koç başkan seçilinceye kadar Fenerbahçe’liğini askıya alan, maça gitmeyen, takıma sırtını dönenler. Ben iki tarafı da eleştirmiyorum. Çünkü az evvel de söylediğimiz gibi artık tek vücut, tek ses bir Fenerbahçe kalmamıştı. Artık iki Fenerbahçe vardı ve tarafını seçmek, saf tutmak zorunda bırakılan Fenerbahçe taraftarları. Ve işte bunların Alex’le çok ama çok ilgisi var. Çünkü Alex de Souza sadece bir futbolcu ismi değil. Alex de Souza Fenerbahçe tarihinde bir dönemin adı. Üstelik çubukluyu çıkardığı gün sona eren bir dönem değil bu. Şu başta anlattığımız yarım kalmışlık hissi sebebiyle halen devam eden,
yankıları bugün bile süren, ne zaman biteceğini kimsenin bilmediği bir dönemin adı.
Altyazı M.K.