Cumhuriyet’ten günümüze şehirlerin yapısı nasıl değişti? (Teke Tek Bilim)

Cumhuriyet’ten günümüze şehirlerin yapısı nasıl değişti? (Teke Tek Bilim) videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=GNPBLjub17Q. Tek bir tek. Tek bir tek. Tek bir tek. İyi geceler değerli izleyiciler. Tek bir tek bilime hoş geldiniz. Bu akşam keyifli bir konumuz var. Keyifli bir de konumuz var. Türkiye’de kenteşmeyi konuşacağız. Kenteşme nasıl başladı. Özellikle Osmanlı’nın…

Cumhuriyet’ten günümüze şehirlerin yapısı nasıl değişti? (Teke Tek Bilim)

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=GNPBLjub17Q.

Tek bir tek. Tek bir tek. Tek bir tek.
İyi geceler değerli izleyiciler. Tek bir tek bilime hoş geldiniz. Bu akşam keyifli bir konumuz var. Keyifli bir de konumuz var. Türkiye’de kenteşmeyi konuşacağız. Kenteşme nasıl başladı. Özellikle Osmanlı’nın son döneminde nasıl başladı. Nereye evrildi Cumhuriyet İlki Dönem kenteşmesi ve mimarisi nasıldı. Nasıl bu çirkinliğe geldik. Sonunda bana göre ya da öyle mi? Belki öyle değil bilmiyorum. Bütün bunları konuşacağız. Neden betona aşık bir miletane geldik.
Bu çirkinliğin sorumlusu mimarlar mı, kent planlarımız, siyasetçiler mi, herkes mi yoksa fukaralık, fakirlik mi? Bütün bunları konuşacağız. Mimari konuşacağız bu akşam. Bir bilim dalı mı, bir sanat mı, bir zanat mı, hepsi mi nedir bir türlü karar veremediğim. Ama hakikaten çok önemli bir şey. Niye? Çünkü içinde yaşadığımız tüm ortamları en küçük boyutuna, en büyük boyutuna kadar onlar yaratıyorlar. Hayatımızdaki en belirleyici şeylerden bir tanesi mimari. Haksım Hümeyem Emre Aralat hoş geldin. Hoş bulduk, çok teşekkürler. Bilmiyorum haklı mısın yani en belirleyicilerden bir tanesi mimar mı veya mimarlık mı. Ama önemli ölçüde belirleyici bir dal olduğu kesin. Sokağa çıkıp baktığında hep sizin yaptıklarınızı görüyoruz. Doğru, doğru. Gerçi nerede olduğuna bağlı, yani mesela İstanbul gibi bir kentte sokağa çıkıp baktığımızda gördüğümüz fiziksel dokunu çok önemli bir bölümü mimarlar tarafından tasarlanmıyor. Kim tasarlıyor? Biraz böyle kendinden tasarlanan işler gibi pek çoğu kayıtsız veya sonradan kayıt altına alınmış. Gerçekten tasarımcı mimarlar diyebileceğimiz bütün mimarlık dünyası içindeki çok az sayıdaki mimar tarafından tasarlanmış olan yapıların sayısı yüzde 10’u geçmeyecek. İstanbul’da? Evet. O kadar. O kadar. Koca İstanbul, dünyanın en önemli şeyden bir tanesi ve tasarlanmış yapı yüzde 10’u geçmez. Maalesef.
Akıl alır gibi değil. O zaman hemen şurada dönelim. Türkiye’nin Osmanlı’nın son döneminde, yani alalım başından gitmese çok gerek yok zaten başında baktığımız zaman bugünkü anaalib kentten belki söylemek mümkün değil. Türkiye’de kentleşme nasıl başladı? Bu coğrafyada Anadolu coğrafyasında kentleşme nasıl başladı? Nasıl evrildi? Bir planlama var mıydı yoksa tamamen başıboş bir şekilde mi yürüdü işler?
Şimdi çok yani Cumhuriyet’in ilk döneminden itibaren gerçekten çok fazla planlı bir durum olduğundan söz etmek kolay değil. Spot, belirgin bölgelerde, belirgin kentler için özellikle Türkiye dışından gelen birtakım plancıların, yaptıkları planların uygulamaya döndüğünde çeşitli sorunlar içerdiğini, zaman zaman çok hızlı gelişmekte olan bu bölgelerin o planlara uymadığını,
yani planlarla gelişmenin birbirini tutmadığı durumlar belki de planın yanlışlığından dolayı söz konusu ama 1920’lerde 27’de söz gelimi yaklaşık 13 milyonluk toplam bir nüfusun sadece %25’i kentlerde yaşıyor. 4’te 3’ü kırsada yaşıyor.
Bildiğimiz gibi 50’lerden sonra yavaş yavaş başka türden bir politik görüşle, başka türden yatırım kararlarıyla bir tür kentleşmenin yavaş yavaş hızlandığını görüyoruz. Mesela 1950 yılında 21 milyon olan nüfusun yine hala %25’i kentsel ve %75’i kentsel alanlar. Yani nüfus %70’e yakın artmış ama oranlar değişmiyor. Fakat 80’lere geldiğimizde yani hemen 30 yıl sonrasında birden bire bu oranların aşağı yukarı birbirini tutmaya başladığını, yani 45 milyona yakın olan bir nüfusun 20 milyonunun artık kentte geri kalan 25 milyonun %55’lik gibi bir oranının kırsalda yaşadığını görüyoruz.
Ve bu hızda devam eden bu oran değişimi 2000’li yıllara geldiğimizde hemen başında işte 68 milyonluk nüfusun %65’inin artık şehirde yaşadığını görüyoruz. Şimdi galiba 80’ine yaklaştı. Şu anda 90 civarı. 90’ı 92 civarında.
Tabii bunun için yani bu sadece fiziksel mekanın dönüşümü olarak açıklanmamalı aslında politikaların dönüşümü her türlü konunun dönüşümü ama kentler büyüdüler evet ama kırsal da kendi kendine kent olmaya veya kent diye adlandırılmaya başlandı. Aslında 2004 yılından itibaren yürürlüğe giren bir takım yasalar var yani işte yerel yönetim kanunları var.
Ve onlar kır ve kent tanımını da dönüştürdüler büyük ölçüde yani bizim önceki dönemlerde kır dediğimiz yerler sadece nüfusları yoğunlaştığı için kentsel statüyeye dönüştüler. Bu oranların bu derece büyük dönüşümü bir de böyle bir anlamı var.
Tabii yani çok genel politikalar genel tarım politikalarındaki dönüşüm Türkiye’nin artık bir tarım toplumu olmaktan hangi toplumu olduğumuz ayrı bir konuda ne olmaya çalıştığımıza bağlı olarak. Ve bunların fiziksel mekana etkileri tabii çok uzun konular tartışması uzun olabilecek konular ama genel olarak çok fazla planlı bir durum aslında gerçekten şimdi içinde bulunduğumuz döneme kadar Türkiye’de özellikle gerçekleşmedi.
Çünkü biz ben çocukluğumdan beri annemle babam da mimar benim hep böyle duyardım yani İstanbul’un bir nazım planı yok onun ne demek olduğunu da bilmiyordum ama sonradan anladım. İstanbul gerçekten böyle neredeyse işte kendi kendisine gelişen bir kent ta ki işte 1980’de ilk defa bir üst ölçekli plan yapılıyor. Daha güzeli yok mu? Mesela bu meşhur Lütfü Kırdar döneminde işte Taksim meydanı bu gizli mimari falan böyle belli bir plan yapılmıştı.
Ama bunlar üst ölçekli plan dediğimiz daha geniş planlar değil daha bölgesel planlar. Yani İstanbul’un o dönemdeki gelişimi veya o dönemden sonraki projeksiyonunu tam olarak yansıtan konular değil onlar bölgesel planlar. Mesela o 80’deki plan bir böyle 50 bin ölçekli ilk defa bu kadar büyük ölçekli bir plan yapılıyor.
Hedef yılı yani 95 yılı hedefleniyor 15 yıl sonrası hedefleniyor ve oradaki nüfus hedefi 7 milyon söz gelimi. Ama o dönemde korulan bir şey var plana koyulan bir ne diyelim bir ana düşünce var. O da tarih kültür ve doğal kaynaklarının korunması kentin kuzey bölgesinin rahat bırakılarak Ormanların rahat bırakılarak
Dön ve su rezervarlarını rahat bırakılarak doğu batı yönünde geliştirilmesi. Bu plan çok böyle üzerinde sonra bir sürü şey gelişiyor yeni planlar gelişiyor. İşte 80’lerin ikinci yarısı veya 80’lerin ortası 84-85 yıllarında Büyükşehir belediyeleri kuruluyor
ve birden bire planlama yetkisi de belediyelere veriliyor İmar İskambakanlığı’ndan veya Çevre Bakanlığı’ndan. Ve o arada böyle planlar sürekli değişiyor. 25 yıl falan plan devamlı değişiyor. Yürürlükte herhangi bir plan kalamıyor. O bağlamda işte İstanbul bu kadar büyürken plansız büyümüş oluyor. Peki Emre bir şey soracağım kalabilir miydi? Niye kalabilir şimdi?
Söylediğin 80’in başındaki plan, doğu batı eksene büyümeyi ve kuzeye çıkmamayı öngörüyor. Ama hedef nüfus 7 milyon. Doğru. Şu anda İstanbul nüfusu 7 milyonun 2.5 katı. Doğru. Bu hızlı gelişme ile o eksene kalabilir miydi? Sığar mıydı o eksene? Sığardı. Yani bugün hala sığabilirdi. Bugünkü nüfusta da sığabilirdi.
Ama bunun için sadece İstanbul’u planlamak, sadece bir kent planı olarak düşünmek yerine genel politikaları dönüştürmek lazım. Çünkü herhangi bir dünya kentinin bu derece büyük bir göç alması için yönetimin bunu tetikliyor olması lazım. Yani neticede bu kentin bu kadar göç alması çok sağlıksız bir şey ve bu kolay da planlanabilir bir şey değil.
Yani hep imarlar, kent plancıları bu konuda çok suçluymuş gibi gözükse de bu tam da öyle değil. Bu aslında toplumsal bir suç birliği. Orta suç. Öyle diyelim neticede. Suç örgütü olmuşuz hep beraber. Evet hep beraber böyleyiz. Yani bunu da açıklıkla konuşmak lazım. Yani bugün hangimiz evimizin iskanı var mı yok mu diye bakarak bir şey kiralıyoruz.
Veya hangimiz orada aslında herhangi bir plansızlık var mı diye kişisel olarak kullandığı durumlara bakıyor. Pek de öyle bir şey yok. Sonra şöyle bir şey oluyor. Aslında çok ilginç bir şey oluyor. Bu 25 yıl kadar bu şey gittikten sonra. Başıbozukluk diyelim. Diyelim 2004 yılında gene şu andaki merkezi hükümetin bulunduğu yıllarda. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin il sınırları genişletiliyor. Ve bir de çevre düzeni yapma planları yapma ve onaylama yetkisi gene İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne devrediliyor. Orada da 2005 yılı bildiğim kadarıyla İstanbul Metropolitani Planlama Dairesi diye bir yer kullanılıyor. Ben açıkçası bir iki kere oraya gittim gördüm.
Müthiş bir yerdi böyle 600-700 tane farklı disiplinlerden insanın işte tepe başında o garajın altında bir yerde. Başlarında da Prof. Hüseyin Kaptan vardı uzun süre. Böyle hummalı bir çalışma yapıldı ve aslında bence İstanbul’un o döneme kadar yapılmamış olan, içinde bulunmadığım için rahatlıkla söyleyebilirim, en nadide, en hakikaten iyi ve sürdürülebilir planı ortaya çıkıyor. Ancak o plan da işte boyu bir bölü 100 bin ölçekli plan. 2006 yılında ilk defa onaylanıyor. Sonra tekrar ona da itirazlar oluyor. O zaman bu planın hedefi 2023 yani önümüzdeki yıl ve öngörülen nüfus 16 milyon. Yani çok da yanlış değil.
Hani bugünden baktığımızda %10’luk bir sapma var ki bu da bütün planı problem haline getirecek bir sapma değil. Fakat birtakım davalar açılıyor. Bunun çok sebebi var. 2008 yılında bu plan da iptal ediliyor. 2009 yılı tekrar bir plan yapılıyor ve onaylanarak yürürlüğe giriyor. 2009 yılındaki bu plan da aynı şekilde kentin kuzeye doğru gelişimini engelleme kararını sürdürüyor. Korunacak alanları belirliyor. Sanayi alanı ve lojitik merkez kararıyla yeni fonksiyonların getirilmesi ve bu tür konuları birdenbire kesiyor. Fakat sonra yavaş yavaş ne oluyorsa oluyor. O plan da onaylı olmasına rağmen müdahalelerle delinmeye başlıyor. Yani burada… Müdahale eden kim? Müdahale eden merkezi yönetim.
Yani merkezi yönetim kendi partisi olan belediyenin yapmış olduğu plana dışarıda müdahale etmeye başlıyor. Evet bunu da hepimiz izledik. Bir bir gördük. Nasıl müdahale ediyor? Mesela 2012 yılında afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi diye bir kanun değişikliği oluyor. Ve bu değişiklikli su yolu ibaresi getiriliyor. O zaman herkes bu nereden çıktı diyor. Kanal İstanbul aslında. Ondan sonra işte bu tür mega projelerin önü açılıyor. Mesela 3. Havalimanı benim bildiğim hatta içinde bir miktar bulunduğum bir süreçti. O havalimanı güneyde yani Silivri’de yapılacaktı. Öyle planlanmış. Öyle planlanmıştı ve o plan da bunu öngörüyordu. Sonra bir günde kuzeye taşınması söz konusu oldu.
3. Havalimanı böyle olduğu gibi 3. köprüde aslında o plan da hiçbir şekilde öngörülmeyen bir durumdu. O da inşa edildi. O pek galiba başka bir köprü vardı. İki köprüden arası bir köprü öngörülüyor. Hayır aslında evet daha güneyde vardı tabi. Ama onun dışında yani işte havalimanı Silivri, Gazitepe rezervo alanı vardı orada yapılacaktı.
Ondan sonra da bu bir bölü 25 bin ölçekli İstanbul Kuzey Marmara otoyolu Nazım İmar planı değişikliği diye bir durum oldu. Oradan da 3. köprü orta yere geldi. Yani aslında planlar bu tür tekil kararlara uydurulmak üzere yapılmış gibi bir durum oldu. Yani plana göre köprü yapılacağına köprüye göre plan yapılacak. Veya işte plana göre plan yapılacağına plan yapılacak.
Bunların arkasında da başka rasyoneller var mı? Mutlaka var. Vardır. Bir kısmını biliyoruz bir kısmını bilmiyoruz. Bir kısmını tahmin bile edemiyoruz. Ama neticede İstanbul maalesef böyle planlanmış daha doğrusu planlanamamış bir kent olarak. Mesela şimdi tekrar başını. Cumhuriyet’in ilk döneminde özellikle Ankara’da ama İstanbul’da da. Almanya’dan gelmiş birtakım şehir planlamacılar kimileri Hitler’den kaçmış kimileri Atatürk’ün davetiyle gelmiş. Planlamalar yapmışlardı. Bu planlamalar yetersiz miydi? Türkiye’nin hızlı büyümesine hızlı nüfusuna yetişemediler mi bunlar? Yoksa çok hızlı büyüyoruz planımlara gerek yok. Bir gelin sonra plan yaparız mı denildi? Nasıl oldu? Şimdi şöyle yani biz Türkiye’de çok iyi biliyoruz ki bizden önceki kuşaklarda olmasına rağmen kulağımızda olan. Yani bize plan değil pilav lazım diyen bir şey vardı genel yönelim vardı. Yani plan yapmak çok büyük lüksdüz. Plana göre yürüyemeyiz diyen bir kuşak biliyoruz. Şimdi bu kuşakların ortaya koyduğu yönetim biçimleri de esasen kentlerin haddinden fazla büyümesi, haddinden hızlı büyümesi ve kırsalın aslında haddinden fazla küçülerek işte bugün içinde yaşadığımız problemleri aslında ortaya çıkartan Türkiye gibi bir ülkede tarımın ölmesi, her şeyin ithalata bağlı olması, dışarıdan geliyor hale gelmesi ne kadar giden bir süreç. İşte İstanbul’un taşı toprağı altın büyükşehirin taşı toprağı altın. Bu böyle bir şeyin isterseniz dünyanın en önemli kentsel tasarımcısı olun. Böyle bir bilgi sizde yoksa önünüze dair böyle bir projeksiyon yoksa bu planı yapamazsınız. Yani her plan birtakım verilerle ortaya çıkar.
O verilerin akla dahi getirilemediği bir durum ortaya çıkınca planlar azıcık oluyor çok net bir şekilde. Esasen buradaki hikaye kent planlamasından ziyade ülkenin planlamasıyla ilgili olan bir konu. Gayet iyi özeti budur. Peki kent planlamadan çıkıp mimariye biraz teklif etmiştir. Şimdi Cumhuriyet’in ilk dönemi bakıyoruz yapılan birtakım binalar var. Bunların büyük bir ürünü Ankara’da görüyoruz ama İstanbul’da da önemli binalar var.
Ağdao’nun çeşitli kentlerinde bir Cumhuriyet prototipi oluşturmaya çalışıyor. İşte Ankara’daki bazı banka binaları ilk meclis hatta ikinci meclis ve hatta üçüncü meclis. İstanbul’da üniversite binası bunun en iyi yönetilerinden bir tanesi belki. Bütün kentlerde neredeyse prototipe yakın vilayet binaları bazı garglar istasyonlar falan.
Şimdi Cumhuriyet mimarisi oluşturmaya çalışıyor. Bu mimari sorumlu bir mimari mi, doğru bir mimari mi? Nerede? Bir ihtiyaçta mı kanaklanıyor yoksa bir simgesel bir imza atma arzusuna bakan? Nedir bu Cumhuriyet mimarisinin ilk dönemdeki rasyoneli ve uygulamadaki gerekçeleri? Belki hepsi birden. Yani kuşkusuz Cumhuriyet kendisini bir şekilde fiziksel yapı olarak da ortaya koymaya çalışıyor.
Bunun için hem Türkiye’den hem Türkiye’de varlıklı olarak Türkiye dışından pek çok mimar ve plancı burada işler yapıyorlar. Yani bugün işte bildiğimiz Holismaster’in gelip meclisi planlaması, köşkü planlaması gibi çok örnek var. Ama onun yanında Türkiye’de de özellikle Türkiye dışına biraz batıya gözünü dikmiş olan diyelim batıyla daha entegre olmaya başlamış olan bir mimar kuşağı var ki onlar da dönemi için çok netelikli sayılabilecek birtakım yapılar inşa ediyorlar. Orada birtakım üslup kaymaları dönüşümleri de var. Yani mesela Birinci Milli Mimari denilen bir üslup var ondan sonra başka bir şeye evriliyor. Nedir bu Birinci Milli Mimari? Şimdi şöyle söyleyeyim yani… Bina olarak akla gelenler hangileri olabilir? Markemalettin yapıları vardır mesela epeyce çok miktarda Karaköy’de, Bankalar Caddesi’nde, İzmir’de bile vardır. Şimdi bu yapıların esasen hayli bezemeci… Evde olarak var mı hiçbirinin? Yok galiba. O yapıların pek çoğunun hayli bezemeci bir üslubu vardır. Yani dönemin Orta Avrupa ve Batı Avrupa kaynaklarıyla özdeş olan bir mimarlık üslubunun yürüdüğünü söyleyebiliriz.
Ama bunu bir şekilde millileştirmek gibi de… Bezemeci der ki Art Nouveau… Evet evet evet tabii. Art Nouveau’nun da içinde olduğu… Esasen böyle çok da belirgin hani böyle çok nevi şahsına münasır bir şey değil. Bunu söylemek lazım yani ben öyle görüyorum en azından. Ama şöyle bir şey var… Bir de bunun böyle millileştirilmesi gibi bir kavramla da uğraşılıyor o dönemde.
Biraz da onun için tuhaf bir durum ortaya çıkıyor. Bir sonraki dönem daha modernist bir dönem. Daha azalmaya başlıyor bu süsleme ricaisi. Bu hangi yıllar? 1930’lardan sonra 40’lara doğru biraz azalıyor. Ve aslında o dönemde çok nitelikli. Onların bazılarının şeyleri var. Cumhuriyet mimarlığı olarak böyle hafızamıza kazınmış, kentsel hafızamızda önemli. Hem sanayi yapıları hem de idari yapılar var. Mesela Ankara Havagazı ve Elektrik Fabrikası bunlardan bir tanesi. Kaç numaradır? Çok… Bir numaralı fotoğraf. Bir alam arkadaşlar. Gözüküyor aslında birkaç yapı birden gözüküyor. Evet var birkaç yapı var. Eti Bank Genel Müdürlüğü mesela çok önemli bir yapıdır. Ve gene bunların tümü Ankara’da kumullar sitesi çok… Bu su süzgeci binası çok meşhurdur zaten. Evet su süzgeci binası zaten hayli önemli yapılar.
Bunlar hem Türkiye dışından gelen hem Türkiye’li mimarlar tarafından da yapılıyorlar. Bunun dışında mesela yine iki numaralı bir şeyde gözüküyor. İki arkadaşlar. Mesela Danıştay binası daha yeni yapılar bunlar. Nispeten daha yenile yapılar. Danıştay yapısı. Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Hakkı ilişkiler binası. İşte Çubuk… Kim bilir eski arkadaşlar? Beyrus Bey, Çinici’nin binası. Yıkıldı mı o? Maalesef yıkıldı. Yıkıldı mı? Evet.
Ama bu sanat eseri değil miydi? Burada gördüğümüz yapıların neredeyse tümü yıkıldı. Evet, bu da belki konuşulması zor olan ama konuşulması gereken durumlardan bir tanesi. Bunların hepsi adi Bekçik’in yıkıldığı doğru. Meclis eski Hakkı şehrin yıkıldığını duydum ama inanmak istemedim. Çubuklu Baraj gazetesi de yıkıldı mı? O da yıkıldı. Yani o bir hakikaten ciddi bir sanat eseri. Çok önemli bir eser. Hakikaten Türkiye dışında da önemli mecralarda yayınlanmış olan bir mimarlık yapıtı. Maalesef o da yıkıldı. Ne zaman yıkıldı bu? Son dönemlerde, bunlar son 10-15 yılda yıkılan yapılar pek çoğu. Bir kısmı daha erken yıkıldı ama bunun da böyle bir tür hani biraz böyle rövanşist bir durum olduğunu söylemekte fayda var galiba. Rövanşist derken yani…
Yani biraz böyle hani bu cumhuriyet yapılarını bir beğenenler var. Benim gibi böyle çok önemseyenler var. Bir de zaten bunlar kötü yapılardır diyen, ortadan kaldırılmasını doğru bulan bir önemli bir şey var. Onlara konuşuyoruz. Yıkılmalı mı yıkılmamalı mı? Evet. Yani benim gibi kentlerin aslında bu türden farklı dönemlere ait yapıların iç içe geçmesiyle, üst üste binmesiyle zenginleştiğini…
Yeni kuşakların onlara bakarak aslında o dönemle ilgili pek çok şey öğrendiğini, onları korumanın bu bağlamda ne kadar önemli olduğunu düşünen birisi için, benim için bunlar büyük yıkımlar. Bu yapıların hepsini çok beğeniyor, hepsini çok müthiş bir sanat eseri olarak görüyor olmanız da gerekmez.
Ama bir kuşağa, belirli bir döneme ait olma, o dönemi sembolize etme ve o dönemin sahiklerini çok net bir şekilde ortaya koyma gücüne sahip bu binalar. O anlamda da hani Türkiye o dönemde ne kadar güçlüydü veya değildi. Neleri yapabiliyordu, neleri yapamıyordu. Bunları görmek için çok… Eldeki teknikler, bilgiler nelerdir ne diyecekti.
Yani oradaki bir süpürgelik detayı bile mukayese edildiğinde, diyelim ki Almanya’da o dönemde yapılan bir yapıyla karşılaştırıldığında, Türkiye’nin o dönemdeki inşaat teknolojileriyle ilgili ciddi bilgiler içeriyordu.
Şimdi bu tabii biraz da böyle belki buradan işte bir tür muhafazakarlık durumu söz konusu olduğunda veya kendisine muhafazakar diye bir isim veren yönetimlerde aslında konu kent ve mimarlık olunca pek de öyle muhafaza etmenin önemli olmadığını görüyoruz. Yani bu sadece içinde bulunduğumuz dönemde değil aynı zamanda. Menderes’ten başlayarak hani Menderes’in o büyük kentsel dönüşümleri işte Tarihi Yarımada’ya bence hançer gibi saplanan o iki tane Vatand Milliye Çadisi, oradaki bütün bu tarihi dokunun yok olduğu bir durum ve aslında onun kaderini değiştiren yani Yarımada’nın kaderini değiştiren. O için çok ciddi Osmanlı eserleri de var, Bizans eserleri de var. Tabii tabii, aynı zamanda. Daha sonra Özal dönemini biliyoruz, o da bir başka muhafazakar. O da o zaman dönemini. Paralel. Şimdi de içinde yaşadığımız dönem. Esasen yani ilginç bir şey var, kendisine muhafazakar diyen yönetimler bu bağlamda çok radikal olabiliyorlar. Kentin muhafazasında. Kendisine asreylik şeyi biçenler ise birden bire çok tutucu olabiliyorlar. Sorun konu kentleşme ve mimari olunca… İstersine delirse diyor.
Hangisi doğru bunlardan peki? İkisi de böyle yani bir yönelim olarak ikisi de tam doğru olamaz. Yani burada işte eğer içinde bulunduğumuz programın adına uygun olarak kenti bir bilim dalı olay, yani kent tasarımlı bir bilim dalı veya mimarlığı bir bilim dalı olarak görüyorsak ki, bir bölümünü en azından görmemiz lazım.
Bunun bu bilim dalının hakikaten böyle tek doğruyla yürümediğini, pek çok ölçütün bu kararların alınmasında öne alınması gerektiğini biliyoruz. Tutuculuk veya korumacılık ikisi tam da aynı şeyler değil. Kenti konuşuyorsak. Korumacı politikalar eğer bilinçli ise zaten arkasından koşulması gereken konular. Ama tutuculuk bu değil. Yani zaman zaman hakikaten bir takım büyük dönüşümlerin yapılması o kentin içinde bulunduğu durum nedeniyle gerekli ise bunun da kaçırılmaması gerekiyor. Bunun da en doğru şekilde, en verimli şekilde yapılması gerekiyor. Peki şimdi bir senin de gayet iyi tanıdığın bir mimar arkadaşımız diyor ki, İstanbul gibi dinamik kentlerde uzun vadeli planlamalara bağlı kalmak, kent elisinden ölümcül sonuçlar doğurabilir. Bu kadar hızlı büyüyen bir kenti statik bir planla yönetemezsiniz diyor. Katılır mısın buna? Planın statik olması gerekmez. Bir defa onu söylemek lazım. İyi bir plan, statik bir plan değildir. İyi bir plan aslında bütün gelişimleri öngören bir şeydir.
Plan kağıt üzerinde statik gibi gözükse de içinde bulundurduğu dönüşüm mekanizmalarını iyi etüt etmek de planın kendisinin iyi olduğuna dair bir veridir. Hiçbir plan statik olmamalı zaten. Hangi plan statik olabilir? Sözgele misiniz? Sanjiminiyano ile ilgili bir plan yapacaksanız statik olabilir. Ama Sanjiminiyano bir kasaba sonuç. Evet. Peki Roma ile ilgili bir plan yapacaksanız o da statik olabilir.
Yani orada neye nasıl korunacağını, eskiyenin yerine nasıl bir durum oluşacağını nasıl tamir edileceğini konuşabiliriz. İstanbul ise bu plana gelmez. Niye İstanbul Roma gibi bir şehir değil mi baktığınız zaman? Değil. Yani Roma çok tek yönlü, aşağı yukarı donmuş bir şehirdir. Roma’nın kendi iç kısmını söylüyoruz. Yani bu Eur bölgesi falan değil.
Ama İstanbul süper empoze edilebilen bir şehir. Tıpkı Londra gibi, New York gibi. Mesela Paris’in de kendisi iç bölgesi donmuştur. Osman’dan beri aynı. Osman’dan beri aynıdır. Ama dışarıya çıktığımızda L’Adefiance’a gittiğimizde donmuş bölgesi vardır. Orası da Paris midir değil midir tartışma gözetir. Bizim Paris’i anlamayız.
Ama mesela Londra her türlü farklı döneme ayet yapının iç içe geçebildiği, altlı üstlü olabildiği ve aslında belki de İstanbul’dan en büyük farkı olarak zeminin geçirgen olduğu bir şehirdir. İstanbul problemi, benim için en büyük problemi İstanbul’un zemini geçirgen olmaması. Ne demek o? Şu demek yani İstanbul planına baktığınızda bir sürü içine girilemeyen ada var şu anda. Yani mesela şimdi biz Büyükdere Caddesi’ni ele alalım. Bir cadde Türkiye’nin İstanbul’un yeni yüzü finans merkezi falan değil mi? Yani Levent’ten sarıya giden bölüm. Levent’ten sarı yere giden bölüm veya Zincirlikuyu’ndan içine girilemeyen pek çok nokta var.
Şimdi yaya olarak aslında İstanbul çok ilginç bir şekilde yürünemeyen bir kent haline geldi. Halbuki tünelden işte başlayalım Beyoğlu, Elmadağ, Pangaltı işte harbiye falan devam edelim. Şişli, Mecdiyeköy, Zincirlikuyu, Levent tam asla kadar. Orası İstanbul’un hattı balasıdır. Ve düzdür Deniz Bey. Ve düzdür. Yüzde 2-2,5 geçmez eğim.
Şimdi siz oradan oraya yaklaşık 17 kilometre öyle bir resim de var. Onu da getirmiştim numarasını hemen söyleyebilirim. 7 ve 8 numaralar evet. Yani burası bir düzlük aslında. 7 arkadaşlar 7 ve 8 numaralar pek bir getiriyor. Şimdi Taksim’den başlayarak… Tepe, tepe çok az olan bir yer. Çok az olan bir yer. Ve biz burada yürüyemiyoruz şu anda. Ara ara bazı yerlerde yürürüz. Ben yürüyorum burada. Çok zor yani kaldırımlardan geçeceğim bazı yerlerde kendini hayatını tehlikeye atacağım. Bir de tabii egzozla uğraşacağım falan filan. Yani yaya yaya göre tasarlanmış bir durum yok burada. Halbuki bu yapılabilir. Ya Paris’te buraya yolu rahat da yürüyebiliyorsun. Tabii tabii. Hatta Londra’da yürüyebiliyorsun. Londra’da da yürüyorsun. Mesela 8. şeyi açarsak orada bir daha üç boyutlu bir şey görünüyor. Yani işte bu çok net olarak gözüküyor. Hani İstanbul tepeler şehri falan.
Peki tamam ama bu tam tepenin üstü. Tam hattı bala. Ve aslında işte Büyükdere Caddesi yukarıda gördüğümüz kesit ki şu anda biz oraya Büyükşehir Belediyesi ile birlikte tartışmak üzere bir proje hazırlıyoruz. Henüz tam şey yapamadık. Henüz onlarla tam konuşamadık ama bir tür o alanın yayanın rahat kullanabileceği bir hale getirebilmesini için. Şeyin böyle bir planı vardı. Hamdi Akın’ın. Hamdi Akın’ın evet.
Fakat olmadı o açıklama. Olmadı. Bir de o büyük dönüşümler gerektiriyor. Yani bütün yolu aşağı alacaksınız falan filan. Şimdi onun da çok iyi bir çözüm olmadığını düşünüyorum ben kişisel olarak. Hele önümüzdeki dönemdeki otomobilin nereye doğru geçtiğini, evrildiğine baktığımızda. Yani biz otomobillerden kurtulmaya çalıştığımız durumun çok da gerçekçi olmadığını.
Otomobil ilişkisinin yepyeni bir ilişki olabileceğini, başka türlü olabileceğini. Yayay ile otomobilin bir takım kodları ayarlayarak çok rahatlıkla. Hatta otomobil değil belki mobilite demek lazım. Mobilitenin evet bambaşka bir yere evrilebileceğini düşünüyorum. O yüzden de böyle bir planımız var. İşte onu da çok yakında paylaşacağız diye umuyorum. Peki mesela şimdi buradan yola çıktık ama bir araya başka bir bölüm sokmak istiyorum.
Gerekli döner konuşuruz. Ama dur döner mesela şu üç numara. Daki fotoğraf. Adı dört götür merkezi. Şimdi bu İstanbul’un simge binalarından biriydi. Bir üstüne ki oğul tartışmaları oldu. Bina baktığın zaman dış görüş itibariyle göze hoş gelmemekle beraber kendine ait bir yapısı ve İstanbul’a da kattığı artık alışılmış, göze aşına hale gelmiş ve bu da İstanbul’un bir simgesi diyeceğimiz bir bina hale dönüşmüştü. Ancak içinde kullanımla ilgili sorunlar varındıran binaydı. Yapmakla görevli olduğu, sanat faaliyetlerini ev sahipliği yapma işine teknik olarak çok yeterli olmadığı biliniyordu. Bu bina yıkılırken baya tartışma çöktü. Yıkılsın mı, yıkılmasın mı?
Yıkılsın diyenler de vardı aklı başında insanlar. Yıkılmasın diyenler de vardı, onlar da aklı başında insanlar. Sonra yıkıldı. Ama hemen hemen benzeri yapıldı. Ancak çevredeki alanlar da içine katılarak yüzde 300 civarında bir alan büyümesi oldu. Mesela bu bina yıkılmalı mıydı, yıkılmalı mıydı? Çünkü şunu biliyorum ben, aslında ilk proje bu bina değil. İlk proje bambaşka, çok daha klasik bir bina.
Daha sonra Hayati Tabanlıoğlu, Nurüşin Yatsın buna çevirdi işi. Ve böyle bir bina çıktı ortaya. Sence bu korunabilir miydi? Burada dikkat etmesi gerekenler nedir mesela? Demin bazı binaları gösterdi, bunlar sembolik binalardı diye. İki tanesine gerçekten çok üzüldüm. Hani Abdip Ekciği o kadar kafama takmadım belki ama, Çubuk Barajı’ndaki binaya ve meclisteki Behus Cinicinin yapmış olduğu bölümü. Bu kalabilir miydi, ne yapılırdı? Evrensel yeni mimari anlayışı bunları nasıl öngörüyor? Şimdi şöyle söyleyeyim, aslında yıkarak yapmak bir nevi bir tür modernist bir tutum olarak, çok öncelenebilir ve bir tür yönelim olarak da çok sevilebilir. Ancak bu her konu için geçerli değil. Tıpkı bence Atatürk Kültür Merkezi’nde olduğu gibi. Atatürk Kültür Merkezi’ni ben çok yıllar evvel hatırlıyorum galiba. Radikal Gazetesi’ne bir küçük söyleşide biraz böyle babaanneme benzetmiştim. Ben babaannemi tanımadım doğru düzgün. O yüzden rahatlıkla konuşarak, hakkında konuşarak bir benzetme yapmıştım. Yani bir yaşlı insan düşünelim. İşte biraz dişlerinde problem olabilir, zor yürüyebilir, bütün bunlar yapılabilir.
Ama neticede onu tamam, senin işin bitti deyip elden çıkarmak söz konusu olmaz. Eğer başka bir şey atfettiyseniz ona, başka bir sevgi, başka bir platform, başka bir duygunuz varsa. Burada duygu galiba çok önemli bir şey olmaya başlıyor. Çünkü esasen Atatürk Kültür Merkezi’nin temsil ettiği durumların ortaya koyduğu duygular çok da çeşitli. İstanbullu gerçekten kendisini İstanbullu olarak gören veya İstanbullu iyi kullandığını düşünen bir insan için Atatürk Kültür Merkezi çok önemli bir merkezdi. Çok önemli bir sosyal noktaydı. İşte önünde buluşmak değil sadece, içindeki temsilleri izlemek, orada flört etmek, orada ilk defa birisiyle kesişmek falan bunlar çok önemli durumlardı.
Ve hakikaten de korunması gereken bir yapıydı. Bir defa en başından bunu net olarak kesinlikle korunması gereken bir binaydı. Sevgili Murat Tabanlıoğlu bu yapıyı aslında sadece ona kalmış olsaydı da korurdu. Ben bundan adım gibi eminim. Çünkü babasının eseriydi zaten. Çünkü babasının eseriydi ve onu dönüştürmek gibi bir projesi de zaten vardı.
Yani yapıyı tutarak dönüştürmek. İçindeki o problemli olan kısımları bugünün yeni teknolojisiyle revize etmek gibi bir düşüncesinin olduğunu ve buna ait bir plan yaptığını da biliyorum. Daha sonra onun da elinde olmadığını düşündüğüm nedenlerden ötürü bina yıkıldı. Ne yapılabilirdi?
Evet, o korunabilirdi. Ben onun kötü bir yapı olduğunu veya dışarıdan bakıldığında kötü bir yapı olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine benim çok beğendiğim bir yapıydı. Şunu da söyleyeyim. Bugünkü hali ondan iyi mi? Çok tartışılabilir. Yani hemen öyle şey oldu. Dışarıdan bakılarak. Tam da değil. Tam değil, evet.
Yani biraz kusura bakmazsan şöyle diyeyim hani anlayana epeyce fark var arada. Yani onun altındaki o saçan yataylığı, aslında cephenin şu andaki şapka gibi olma durumunun burada olmaması, bunun daha bir ekran gibi davranıyor olması falan başka türlü bir yapı iken dönüştü.
İçerideki kırmızı top da çok tartışma götürür bir şey. Bütün bunlar bir yana. Yapı yıkılmadan tamir edilebilirdi ve demin senin de söylediğin gibi kenarındaki o yeni bölümlerde de yepyeni bir yapı yapılabilirdi. Yani bunu sarmalayan yeni bir yapı koyabilir.
Yapı yapı yapı yapılabilirdi. Tansiyonu da daha yüksek ve çok daha iyi olabilirdi. Yani o eski yapıyla veya mevcut yapıyla yeninin arasındaki tansiyon çok daha güçlü olabilirdi. Burada gördüğümüz fotoğrafların da şimdi benzerleri var. Mesela bu merdiven tamam bir şekilde görülüyor. Ne bileyim bazı böyle şeyler yapıldı. Bunlar çok iyi iyi yani iyi niyetli çabalar. Bakınca özledim eskisine birdenbire.
İyi niyetli çabalar işte yeni seramikler yapıldı. O bir şeyden esinlenildi. Oradaki seramiklerin bir kısmı başka bir yerde görülüyor falan. Ama böyle hani bu bir rekonstruksiyon değil. Aynı zamanda onu hatırlatan durumlar var.
Belki hatırlamak bu noktada çok daha üzücü de olmaya başlıyor. Yani o da tartışılan bir konu. Rekonstruksiyon olmayacaksa gerçekten böyle bir şey mi olmamaydı diye bir tartışma var. Bambaşka bir şey de olabilirdi diye ben kişisel olarak düşünüyorum. Peki mesela böyle şeyler. Şimdi dünyada da bakıyoruz böyle. Bunun en önemli örneklenen bir tanesi Bilbao’daki meşhur… Franky’e. Franky’e’nin yaptığı Gökhanayın binası. Evet. Böyle bir şey yapmak daha mı doğru olurdu? Şimdi artık çünkü bakıyorsun böyle özellikle sanat alanlarında yani sergi ve sanat icra edecek alanlarda minanın kendisinin de en az içinde sergilenecek şeyler kadar sanat ilham verici olması üzerine yapılan pek çok minav var. Sadece orada değil başka yerlerde de. Ben bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan başbakan kendisiyle tartıştığında o bunun hatta bununla ilgili belki bir uluslararası yarışma dediğimde bunun çok doğru olmadığını, onların bizim kültürümüzü pek tanımadığını söyledi. Hatta ben ya Zahidit bu top hakkadan sayılır Iraklı deyip Bakü’deki binanın önüne verildi. O binanın aslında hoş bir kamusal bina olmadığını söylemişti.
Böyle şeyler yapılabilir miydi? Keza bu çok çirkin olduğunu düşündüğüm senin ne düşünüyorsun bilmiyorum ama bu tepe başındaki TRT binasının yerine de İnan Kıraç’ın yine Frankiyeli’ye çizdiği muazzam bir proje vardı. Sonra onun biraz değişiklikle Paris’te Louis Vuitton müzesi oldu.
Böyle şeylere karşı mı durmak gerekir? Yani bir kentin özellikle Türkiye gibi İstanbul gibi özgün mimarisi de geçmişe baktığın zaman silüeti olan bir kente yabancı mimar sokmayıp kendi kültürüne kavrulmak mıdır asıl olan? Hayır yabancı mimar sokmayıp kendi kültüründe kavrulmak çok kavruk bir tarih oldu. Daha hızlı değil mi? Ama şu da var yani şimdi Bilbao’daki yapı Frankiyeli yapısı Bilbao’yu dönüştürdü. Dönüştürmek için yapıldı zaten.
Görevide buydu. Yani Bilbao hiçbir şeyken veya sanayi kentiyken birdenbire binlerce milyonlarca turist çeken işte Bilbao efekt diye de bir tarifi var bunun zaten. Bunu şöyle düşünelim yani İstanbul’un böyle bir şeye ihtiyacı var mı?
Yani şimdi tepe başındaki TRT yapısının bulunduğu nokta böyle bir hikayenin var olabileceği bir nokta mıdır? Neden olmasın olabilir. Ama İstanbul’un buna ihtiyacı var diye de bir şey söylemek Bilbao’ya büyük bir şey olur, iltimas olur İstanbul için de büyük bir haksızlık olur. Mesela Frankiyeli benzer bir yapıyı New York için de tasarladı. Bütün New Yorklular isyan ettiler ve bunu istemiyoruz dediler.
New Yorklular bile bunu derken biz İstanbulluların da bu noktada biraz tutucu olmamızda fayda var. Ama yok yabancı mimar gelmesin hiçbir yere hiçbir şey yapmasın demek de çok anlamlı değil. Hadid’in Bakü’deki yapısı Hadid’in en iyi yapılarından bir tanesidir ve ben hakikaten Bakü gibi bir kente çok şey kattığını düşünüyorum. Çünkü Bakü’deki diğer yeni yapılar, eski gibi yapılan yeni yapılar da çok var.
Yeni yapılarında çok önemli bir bölümü, çok niteliksiz. Dolayısıyla Hadid’in o yapısı hakikaten içinde birtakım sorunlar olduğu söylenebilir ama bence nitelikli bir yapı. Ama böyle büyük mimari eserde sorun da olmuyor. Mesela meşhur Sydney Opera’nın çok büyük sorunlarla yapılmadı mı? Hatta yapımı neredeyse imkansızken bir şekilde çözülmedi mi? Tabii aslında o bir yarışmaydı ve yarışmada da elenen bir projeydi ve son anda Sprekelsen’in bulunduğu bir jüri bildiğim kadarıyla John Wilson kazanıyor ve aslında o yapı çok tartışılır. İçiyle dışının hiç aynı olması gibi. Dışarıdan bakınca bir heykel gibidir. Bir okyanusa açılan bir yelkenliği şey yapabilir.
İçeriden ise onu çok fazla hissetmezsiniz. Ama Sydney’yi sembolize eden bir yapı. Ne gelmiştir? Bunda da hiçbir sakınca yok. Bunlar olabilir. Ama İstanbul’un böyle bir sembolü de ihtiyacı var mıdır? İhtiyacı yok. İstanbul’un Ayasofya’sı var. Hiçbir yerde olmayan bir şey. Frank Gehry, çok iyi biliyorum ki Türkiye öğrencilerini Ayasofya’ya gezdirmeye geliyor. Yani böyle bir kent varken illa ki burada bir Frank Gehry binası olması gerekir demek ne kadar yanlışsa… Gerekmez demek o kadar. Gerekmez demek de o kadar yanlış. Yeri, durumu ve o andaki bağlamsal doğruluğu tartışılabilir olsa olsa. Peki şimdikine bu Türkiye’nin hızlı kentleştiği 1950-80 arası döneme, yani doğrusu kentleşmenin başladığı ve giderek evime kazandığı döneme gelirsek.
Bu dönemin kentlerdeki bina hastalığına baktığımız zaman sadece kamu binaları anlamında değil, konutlar anlamında da ciddi sorunlu binalar var. Ciddi sorunlarken şunu kastediyorum. Estetik kaygılar tamamen arka plana atılmış ve sanki bir tür gece kondu benzeri ama gece kondudan biraz daha hallice olan bir kötü mimari üslup.
Bunun da gerekçesi hızlı kentleşme ve parasızlık. Ancak biliyoruz ki aynı hızlı kentleşme ve aynı parasızlığın, özellikle savaş sonrası dönemde Avrupa’yla kasıf kavurduğu yerde, işte oralarda çok da pahalı olmayan ama bir mimari üslup olarak gözler çarpan, işte Baoz çıkıyor ya da işte ünlü istitüsleri mimar gibi bir takım adamlar çıkıp,
pahalı olmayan ama eşsizlik kaygısı ve kullanımı beraberinde getiren binalar yapıyorlar. Türkiye bunu niye yapamadı? Bizde mimari eğitimli mi sorun vardı? Para elinde bulunduranlarla, mimarlar arasında bir uyumsuzluk mu vardı? Ne var? Niye o dönemin mimarisi özellikle İstanbul ve Ankara son derece kötüdür?
Şöyle şimdi şeyi bir ayırmakta fayda var. O döneme ait çok nitelikli konut yapıları da var. Sayıları çok fazla değil. Neden az? Çünkü o dönemde bugün developer veya işte geliştirici dediğimiz bir tipoloji yerine tekil yapımcılar var. Onlar da aslında bu göçten nasibini almış, çoğu birinci kuşak, yeni geldiler. Kendileri de göç etmiş olan bir takım yapımcılar. Bunların en büyük meziyeti iyi ticaret biliyor olmaları. Aslında pek çok inşaattan gelme değil. İnşaatı ilk defa burada öğreniyorlar.
O yüzden deniz kumu kullanıyorlar, o yüzden çok niteliksiz işler yapıyorlar. O yüzden aslında mühendislik hizmetinin çok az olduğu bir takım yapılar yapılıyor. O yüzden şu anda depremsellik açısından İstanbul çok sorumlu bir yer. Sadece esetlik değil, mühendislik esnafı.
Mühendislik adına da büyük faciaların olduğu bir dönem. Mühendislik hizmetinin en kötü, en az yapıldığı dönemlerden söz ediyoruz. Çünkü 30’lar, 40’lar tam da öyle değil.
Ama buna bakacak olursak, bu bütünsel bir şey. Bu sadece o müteahhitleri değil, onların iş yapmasını doğuran sistemin de bir meselesi. Ama şunu da çok iyi bilmek lazım ki, o dönemdeki yönetimler bu göçün, doğuracağı büyük kentleşmenin ilacı olarak gece kondu gördüler. Gece kondu teşvik edildi. Yani o bize plan değil, pilav lazım diyen… Ama gece kondu bile daha iyi değil miydi aslında? Gece kondunun da işte çok iyisi var gerçekten. Onu da söylemek lazım. Kırsalda yapıyor olduğu gibi yapanlar iyi işler yaptılar. Ama onları üst üste koyup daha fazlasını yapmaya çalışanlar, daha büyüğünü yapmıyorlar. İkinci kuşak gece kondu özellikleri.
Onlar iyi olmadı. Yani ben çok yıllar evvel Ankara girişiyle ilgili bir tartışmada yeni yapılan konutların o yıkılan gece kondulardan çok daha kötü olduğunu söylemiştim.
O dönemde bana hak da verilmişti yönetim tarafından. Ama sonradan anladım ki aslında problemli olarak gözüken şey yeni yapılanların kitleselliği, oradaki topraktan kopuk olmaları falan değil, doğrudan doğruya üslupları ile ilgili. Çünkü burada da başka bir durum çıkıyor ortaya. Yani nedir oradaki eksiklik diye bakıldığında o dönemde yani işte bundan 15 yıl öncesindeki bu büyük furya da bir tür yeni Osmanlıcılık, yeni Selçukluculuk gibi bir şey ortaya geldi. Ama 70’lerde yoksunluk çok önemli bir merkezdeydi. Yani yoksunluk merkezdeydi.
Esas ortaya mali kaygılar, maliyet miydi? Tabii bir an evvel inşa etmek işte başını sökecek bir delik bulmak hikayenin şeyiydi. Ama bütün bunlar, regulasyonlarla yönetmeliydi. Bunlarla eksiklik kaygılar biraz olamaz mıydı? Biraz daha güzel bir alalım olmaz mıydı? Böyle dip dibe yığılmış, betebek kaplı betonlar. Olamaz. Hiçbir şey. Yani şöyle bir şey var. Öyle bir derdi yok kimsenin. Yani kimsenin öyle bir önceliği yok. Neden? Örtünmek. O da önceliği. Bir de orası onun değil. Yani orayı sahiplenmiş bir kuşak değil. Yeni gelmiş zaten. Oturan da yeni gelmiş, yapan da yeni gelmiş. O yüzden böyle bir beklenti çok naif bir beklenti olurdu zaten. Bunu regüle edecek bir devlet, bunu regüle edecek bir yasa yönetmelik falan da olmadığı zaman ortaya böyle bir şey çıkıyor. Yani bu bir gerçeklik. Bunu kabullenmek lazım. Engellenemezdi yani. Hayır yani engellenirdi. Tabii ki engelli. Çok da iyi engellenirdi. Hani bugün her şeyi geri alıp geri sarıp ne yapılması gerekirdi denildiğinde yapılabilecek pek çok şey var. Ama önce İstanbul’a olan bu vahşi göçün durdurulması gerekirdi bir şekilde. O durmadan mı olmazdı? O durmadan çok zor. Master bir planla olurdu. Bir kent planıyla değil, bir ülke planlamasıyla olabilirdi. Peki, biraz şey gelmek istiyorum. Kamu binaları. Özellikle Ankara’da göze çarpan kamu binaları var. Cumhuriyet İlki Yıllarında belli bir esedik kaygı göze çarpıyor. Bir üstüp yaratmaya. Keza işte belki Almanya’yı, belki biraz Fransa’yı taklit etme çapıları var. Özellikle de belki Almanya’yı veya Kuzey Avrupa’yı. Doğru. Fakat sonrasında baktığımız zaman bu kaygı ortadan kalkmış gibi duruyor. Böyle bürüt binalar var. Oraya oh diye konmuş yani.
Hani gökten göktaşı düşmüş. Bu arada etrafıyla alakasız mimari bir kaygı gitmeyen, hızlı yapalım, bir an önce yapalım, bitirelim ve genişleyen kamunun yer ihtiyacı karşılığını diyen. Bu kötü bir imari gelişmesinde Türkiye’de. Kamunun mu suçu daha fazladır, özel sektörümüzün suçu daha fazladır? Şimdi o dönemde özel sektör neredeyse yok gibi. Yani o dönemde özel sektör çok fazla bir şey yapmıyor. Özel sektör dediğimiz deminki o tekil nispeten bugüne göre çok küçük ölçekte olan müteahhitler. Onun dışında aslında Türkiye’deki büyük yapıları hep kamu yaptırıyor, finansye ediyor veya aslında organize ediyor. Ben onların hepsinin kötü olduğunu düşünmüyorum. Evet hepsi kötüydü. Ben düşünenlerden değilim. Bir kısmı çok nitelikliydi. Ha yani mühendislik olarak çok üstün… Hangi nitelikliydi? Örnek vereceğim birkaç…
Şöyle söyleyeyim yani 60’lar 70’lerde yapılmış olan, hatta 50’lerde yapılmış olan çok nitelikli binalar var. Burada seninle yıllar evvel bir programda iken İlber Hoca bana çok kızmıştı ama mesela şeyle Nevzat Erol’un saracanedeki belediye yapısıyla ilgili biz biraz birbirimize girmiştik. Ben mesela o yapıyı çok nitelikli bir bina olarak görürüm. Ben çok istedim yani.
Yani o binalardan epeyce var. Oteller var, yönetim binaları var. Yani o tür yapılar o döneme ait o tür yapılar hakikaten aslında işte ne bileyim mesela Bebek Sırtında, Arifipaşa Korusu’nda konut yapıları da var. Pek çok o döneme ait. Bunlar Alman şey diyorsun, Trautlin Köşkünü diyorsun mesela.
Yok yok, Bruno Taut’un köşkünü demiyorum. Yani şeyde Arifipaşa’da, Ayşe Sultan’da falan yapılmış olan pek çok o döneme ait nitelikli konut yapısı da var. Dolayısıyla yani bunların aslında hepsinin de problemli olduğunu ben düşünmüyorum. Şey var yani ortalama zaten problem. Basak götürüyor yani. Evet Türkiye’deki esas problemimiz ortalamanın çok düşük olması.
Yani landmark diyeceğimiz böyle çok göz önünde olan herkesin çok önemseydiği yapılar dünyanın hiçbir yerinde bir kentin tümünü oluşturmuyor. Aslında bizim çok severek baktığımız kentlerde hep ortalamanın çok yüksek olması, biraz birbirine uyumlu olması, çeşitli dönemlerin okunabilir olması, bazılarında üst üste gelebilmesi, kimisinde ise çok iyi korunmaktan dolayı neredeyse hiç yenilenmemesi gibi bir sevdiğimiz durum var. O yüzden yani İstanbul hem çok hızlı değişiyor, hem plansız dönüşüyor, hem niteliksiz yapıların ağırlıkta olduğu bir kent haline geliyor ama ben hala İstanbul’u tam olarak bozamadığım kadar düşünüyorum. Ben de sanki yavaş yavaş zenecekmiş gibi hissetmeye başlıyorum. İstanbul’da bazı iyi şeyler de yapılıyor. Ne bileyim mesela Çamlıca’daki o çirkin direklerin kalkıp yerine bir tane kule yapılması benim açıkçası hoşuma gitti.
Oradaki o kuleye bayılıyor muyum bilmiyorum yani bir yerden bir konuda değil ama… Neden? Niye bilmiyorsun? Net bir fikir yok. Bazen bakıyorum hoşuma gidiyor. Bazen bakıyorum diyor ki Singapur geyneri gibi olmuş. Sen soruyorsun ama nesi hoşuna gidiyor mesela? Yani bir kere o şeyde demirler kalktı ya o hoşuma gidiyor. Bu güzel. Baktığın zaman orada böyle hani bir simgesel bir bina var gidiyor ama fakat bu kadar kalın olmalı mıydı? Bu kadar kaba olmalı mıydı diyorum. Gecenin çok ışıklanıyor birdenbire.
Evet onun ama çok iyi biliyorum yani mimara çok sevdiğim çok değer verdiğim bir melike altın ışık. Yani o aydınlatmadan kendisi de hiç memnun değil o kendisinin dışında yapılmış olan bir şey. Benim en çok rahatsızlığım aydınlatma. Yani o kule tamam böyle tartışmalı bir yarışma neticesinde elde ettim. Eşim melike anlayabiliyim buraya çağırsak. Tabii çok güzel olur. Bence yeni kuşağı çok iyi temsil eden birisi. Ama şöyle bir şey var yani hani mutlaka her proje daha iyi olabilir. Ve daha herkes bence değil bir şey yok. Tabii öyle de bir şey yok ama İstanbul için önemli bir yapı haline geldi mi geldi. Bana sorarsan melike ondan çok daha iyisini bugün yapabilir. Ben öyle düşünüyorum. Ama teknolojisi ile kullandığı belki ilk defa kullandığı birtakım formlarla ki melikenin altyapısında da olan bir şey bu yani. Zahmetcinin yanında yetişmiş birisidir. İstanbul için önemli bir denemedi. Böyle diyelim. Biri en çok rahatsızlığın tarafı özellikle o gece renk renk bir hale değil. Tek renk olsan gece böyle sürekli… Kurtulunması en kolay olan şey yani. Köprüler de aynı şekilde renk renk, köprüler hava mı gelmiyor söylüyor falan. Ne bu? O bir şey, o bir kader gibi yani bu kebapçı kaderi gibi. Ben öyle söylüyorum. Vallahi kebapçılar daha iyi ben söyleyeyim yani. Ama yani şu anda kebapçılar köprülerden daha iyi durumda.
Peki, konuşuyoruz bazı şeyleri ama şimdi mesela Paris’ten bahsedeyim. Paris deyince aklıma şu geliyor. Sen de büyük ihtimalle benim gibi dışarıdan izledin ama belki minbesi gök içindeydin. Peynin meşhur piramidi. Şimdi Paris’in en simgesel yapısının dünyanın belki de en meşhur sarayının, Versa sarayının avlusunun ortasına şakırt diye bunu yaptılar. Çok tartışıldı Paris’lerin bir bölümü, böneni bir bölümü, kıyamete koparları nasıl yaparsınız diye. Ama şimdi gözümüz alıştı hatta şık da gelmeye başladı. Ama bir yandan da Versa’yın hayatını kurtardı. Yani giriş çıkışlar, müzenin bütün hayati noktarına ulaşın falan oradan sağlamınca, birden beri müzenin hem işlevi kolaylaştı hem de müze korunmaya başlandı. Kıymetli bir iş yani geldi.
İstanbul’da böyle, bu şekilde yapılması gereken yerler var mıydı, yapılabilir miydi? Bazı konulara çok mu konservatif davranıyoruz, bazı konulara çok mu ilerici davranıyoruz? İstanbul’lu modern ve klasik kaynatma konusunda bir başarısı var mı İstanbul’u ve tabi diğer kendileriniz ama özellikle İstanbul’u? Hayır, bir başarısı yok. Yani şimdi Paris’in iki çok önemli, şu an için iki çok önemli müzesi, ikisi de çok tartışma götürüyor şeyler.
Bir tanesi Saint-Pompidou, Haller bölgesinde hem ölçeğiyle hem varoluş biçimiyle aslında çok tepki çekmiş bir yerdedir. Ve hakikaten böyle katliam diyenler oldu. Yani dönemin kültür politikalarını Paris’te yöneten kişilerin de %80’i yapıyı çok sorunlu buldular.
Bu işte Miterran döneminde yapılan pek çok oylegram proje denilen, büyük projeler denilen hikaye ki bizde de biliyorsun böyle büyük mega çılgın projeler dönemi oldu. Pardon, sürüyor. Evet, yani o dönemde yapılan çok nitelikli işler var. Bir tanesi bibliotek Dominic Perron’un kütüphane yapısı.
Louvre’un piramidi de esasen herhalde dünyada o tür yapılara yapılmış en nitelikli eklerden bir tanesi. En radikal ve en nitelikli. En radikal ve en nitelikli, bu konuda %100 katılıyorum. Yani mesela o ilk yapıldığı dönemde ki Türkiye’de bunun böyle biraz şeyleri de oldu. Hani birdenbire herkes piramit, can piramit yapmaya başladı. Evet. Yani Antalya’da da yapıldı. Antalya yapılamak bir tanesi.
Antalya da işte Bursa’da Zafer Çarşısı’na yapılmış. Pek çok yerde bir can piramit şeyi çıktı. Olur olmaz diyelim tam anlamıyla piramitler oldu. Ama açıkçası benim mesela kişisel olarak her gittiğimde hayran kaldığım oranlarıyla, oradaki aslında bir noktada gözünü kısıtığındaki yok oluşuyla, dikkatli baktığında da pırıldamasıyla, çok dialektik, çok karşıtlı bir durum var.
İçinden dışarıya baktığın zaman aslında hiçbir şey kesmiyor olmasıyla ama yeni bir katman oluşturmasıyla bu çok nitelikli bir iş. Aynı zamanda tam bir distribütör. Yani o olmasa hakikaten oradan o giriş o kadar iyi yapılmasa belki de o luvur hiçbir zaman bu kadar akışkan ve iyi kullanılan bir yapı haline gelmeyecek. Ve belki bina çok daha hızlı hissedecektir. Bu nedenle bunun çok iyi bir örnek olduğunu ben kişisel olarak düşünüyorum.
Hiç öyle düşünmeyenler de var. O da ayrı bir konu. İstanbul’da bu anlamda yapılmış bu kadar nitelikli bir ek yok. Aslında bütün Türkiye’de bakıldığı zaman yok. Mesela işte İsa Paşa çok konuşulur. Tamam ben de oraya gelmek istiyorum. Yani üzerindeki işte o yeni yapım var. Bir fotoğraf olacak mıyız onu arkadaşlar? Var evet. Beş numara. Şimdi mesela o çok tartışılan bir şey örtü yapılması lazım mı? Yani yapının korunması gerekiyor. Ama bu çok böyle çok sofistike çok zor bir konu. Ve bunun gerçekten sadece korumayla ilgilenmekle değil. Aynı zamanda yani tabi burada zaten şöyle bir tartışma da var. Korumayla tasarım sanki ikisi başka şeylermiş gibi düşünülüyor.
Halbuki koruma aslında tasarımın bir parçasıdır. O anlamda bakıldığı zaman da işte bu tür bir yapının üzerine gelecek olan o koruma ekinin nasıl olması gerektiğine dair çok ciddi bir çalışma yapılması gerekirdi. Bu yapılanın çok nitelikli olduğunu söylemek kolay değil açıkçası. Mesela burada bunu Kutgun’u ilgilen. Tanısın Kutgun’u. Kutgun ile konuştuğumuz zaman ki o bu konuda biliyoruz Türkiye’deki enel uzmanlardan bir tanesi.
Çaresiz olduğunu yani yapabilecek fazla bir şey olmadığını maliyet ve işlevsellik bir araya alındığında bunun düşünülüyorlar ki doğum anda söyledi. Evet. Burada maliyetin çok önemli olmadığını düşünüyorum. Yani bundan iki tane yok. Bu çok önemli bir yapı. Yani Selçuklu’nun belki de elimizde kalmış olan en önemli yapısıdır bence benim için. Dolayısıyla aslında burada maliyetten söz etmek çok anlamlı değil.
Yani neyse de bir tane çatı yapıyorsunuz. İstanbul’da her gün yapılan onlarca yüzlerce yapının bir kısmından arttırılabilecek bir parayla rahatlıkla yapılabilir. Mesela bu luru şu açıdan, lurun ile yapılan… Mesela bizim de Sur içinde özellikle de işte bu Sultanahmet tarafında Ayasofya, Sultanahmet Camii, arkada saray ve sarayla ilgili işte az önce adını aldığımız İlber Hocanın da sarayın hızlı yıpranmasıyla ilgili bu aşırı trafikten şikayetler var. Mesela böyle bir şeyler oralarda düşünülebilir miydi, düşünülmeli miydi, yapılabilir mi? Yoksa illa da Paris yaptı diye biz de mi yapacağız kardeşim noktasında mıdır bazı işler? Taktik bazen iyi midir? İyi yapılar genellikle tipoloji oluşturmak üzere yapılmazlar.
Yani Louvre’da bir tipoloji oluşturamazlar. O için yapmadık, gerekli üzerine yaptık. Tam da orası için, tam da o bağlamda, tam da o iş için yapılmış olan bir durum olduğu zaman iyi bir şey yapılır. O yüzden bunu bir tipoloji olarak veya bir tip olarak almak yerine sorunu bütün detaylarıyla, bütün sahiplerle, bütün verileriyle ortaya koymak ve tam da onun cevabını bulmak. Biraz mimarlığın tarifini yaptım, benim için mimarlık böyle bir şey.
Herkes için tarif. Peki şimdi Türkiye mimaride daha doğrusu inşaat alanında önemli bir ülke. Hem inşaat teknolojisi konusunda hem dünyanın başka yerinde bu alanda yapmış olduğu işler bağlamında pek çok açıdan Türkiye önemli inşaat sektöründe. Ancak buna karşılık Türkiye’den bir mimari üslu çıkmıyor olması, Türkiye’nin bir inşaat ülkesi ama mimari ülkesi olmaması biraz acayip değil mi? Yani burada eksiğimizle, niçin mimari konusunda çokta aşama kaydınıveriz? Bunca bina yapan, dünyanın her yerinde bunca bina yapan bir millet olarak ya da bir ülke olarak nedir eksiğimiz ya da bir eksiğimiz yok mu? Şunu biliyorum mesela senin de arasında olduğun bazı mimarlarımız dünyanın başka ülkelerine pek çok ülkesinde iş yapabiliyorlar. Ama kendi ülkelerinde kendini kanıtlayacakları ve bir üslu bel atacakları bir ortam bulamadılar. Bunun sebebi ne olabilir? Şimdi şöyle yani bu aslında çok klişe bir cevap vereceğim hani hangi dalda böyle bir durum var ki mimarlıkta olsun diye. Ama bu inşaatta etkili olduğumuz için ve yoğun olduğumuz için diyorum. Evet evet yani mesela bizim inşaat kalitemiz son dönemdeki inşaat kalitemiz pek çok Avrupa ülkesinden hatta Amerika’dan daha yüksektir.
Yani ben New York’ta çok yeni bitmiş işte bilmem onlu milyonlu dolarlara satılan dairelerin bir rüzgarda perişan olduklarını biliyorum. Hem hava hem ıslık çalan şeyler hava geçiren gökdelenler var. Yani Türkiye’de böyle bir şey söz konusu değil bunlar yapılmıyor.
Ha bu nedenle bakınca aslında çok daha yani teknoloji ağırlıklı olan durumları biraz daha iyi becerebilen ama bir tür kültürel birikim gerektiren durumları o kadar iyi beceremeyen bir topluluk olduğumuzu söyleyebilirim.
Bu nedenle de aslında pek çok konuda zaten böyle bir hani ortada bir Türk tıbbı veya Türk kanun yapma becerisi işte Türkiye’ye yönelik bir ekonomik model falan bunlar tutmuyor.
Yani öyle bir şey olmuyor. Türk mimarlığı da pek yani çağdaş Türk mimarlığı da maalesef dünya üzerinde dikkatle bakılan, örnek alınan bir şeyler var mı yok mu diye merak uyandıran bir mimarlık olmadı. Bunu sormamın temel seviyesi aslında şu en azından dini mimaride baktığımızda daha iyisini bekliyor insan. Yani şimdi 500 sene sonra Süleymaniye’nin ya da Ayasofya’nın bile değil Süleymaniye’nin veya işte Sultanahmet’in beton kopyasını yapmak mimar esnafı çok da kıymetli bir şey değil.
Yani onu adam işte Bakırköy’deki taş ocağından çıkarılan taşlarla bir dantel gibi yapıp işte o beton olmadan oraya o çatı şeyi kubbeyi oturtmak bir beceri işeyken ve onu 500’ü ayağı tutmak bir beceri işeyken aynısını betonarmes yöntemiyle, ön gerilimli betonla bilmem neyle bilmem ne tepesinin üstüne kondurma bence bir şey değil. Türkiye bu alanda bir şey bunu da konuştuğumuz zaman bir üslu yaratamaz mıydı? Biliyoruz ki Fas’ta Kralaslan Camii var. Keza, Abu’da bile yapılmış şahane bir camii adını şimdi unuttum ama. Şehzade. Şehzade Camii. Bunların hepsi gibi bir şey yapar mesela senin fotoğrafını göstereyim hatta arkadaşlar. Sancaklar. Sancaklar Camii neydi o? Kaç numaraydı? Bulacağız şurada.
İnşallah bulacağım. Buldum. 38 numaraydı arkadaşlar. Keşke onun içinden de birkaç görüntümüz olsaydı. Bence çok şahane bir camii çünkü. Böyle bir şey illa biz bunları yani niçin Osmanlı evet bunu biliyoruz ki Bizans’tan büyük ölçülü etkilenmiş ama kendi şeyini katmış biz yapamaz mıyız?
Bu camii ve içini görseniz içi daha da güzel. Daha da güzel değil mi? İşte çok güzel diyeyim. Bir şey yapılamaz mıydı? Çamlıca’ya yeni Türkiye’yi, modern Türkiye’yi ağırçak, modern ve Müslüman olduğun iddiyeden Türkiye’ye yansıcak bir şey yapılamaz mıydı? Aynısından bir tane şimdi Levent’e yapılıyor. Bir tane Atasyer’de var. Bir tane de oraya. Birbirine benzeyen betonarme şeyler yapmak iş midir?
Şimdi şöyle çok uzun bir dönem cami mimarlığı Türkiye mimarlık ortamının sorunlarından bir tanesi olmadı. Olmadı. Konularından bir tanesi de olmadı. Türkiye’de çok nitelikli yani sayılabilecek bundan önce yapılmış cami projesi var. Benim için iki tane çok önemli cami var. Bir tanesi Meclis Camisi Çinicilerin, Beyruz Bey ve Can’ın yaptığı. İkincisi ise rahmetli Cengiz Bektaş’ın Ankara Etimeskut’taki camisi. Şimdi bu yapıların yapılabildiği bir coğrafya burası. İnsan o zaman seni sorduğun soruyu soruyor. Niye yapılamıyor diye.
Ortada ciddi bir reaksiyoner yani çok ciddi bir şey var. Bir tür şey gibi inanç gibi yani cami böyle olur. Cami başka türlü olmaz diye bir inanç var. Doğrusunu söylemek gerekirse bu biraz biraz kerameti kendinden menkul bir şey çünkü yani ne Kur’an’da ne de ciddiye alınabilir herhangi bir islam kaynağında caminin formuyla ilgili hiçbir açıklama yok.
Tek koşul var temiz olması. Onun dışında yani bu anlamda bütün kainatın bir ibadethane olabileceğini temizse eğer düşünebiliriz. Dolayısıyla caminin formunun kültürel bir şeyi var. Kültürel bir bagaj diyelim buna.
Bunu kırarak yeni bir üslup oluşturmak mümkün müydü? Mesela bunun için tabi mesela Çamlıca Camisi hakikaten senin de verdiğin örnek gibi ki ben bunu biraz böyle dillendirmiştim de döneminde. O da böyle çok tartışmalı, pek yarışmaya benzemeyen bir yarışmayla elde edildi. Hatta birinci olan proje falan değil.
Bu eskilerine benzeyen bir proje seçildi ama tam olarak o da uygulanmadı. Sonra o yolda elli kere değiştirildi. Çok da önemli bir fırsat kaçırıldı. Neden? Tamam yani yeri, büyüklüğü falan tartışma götürür. 60 bin kişilik bir cami Çamlıca’ya hazır mı?
70 bin kişilik de maska koyuyor mu şu anda? Tamam, yazık. Ama neticede şöyle bir şey var. O bir sembol haline gelmesi için böyle bir replika veya böyle bir daha da şeyini söyleyeyim, karikatür olmasına gerek yok. Yani gerçekten sembolik olacaksa, boş kalacak, yeri yanlış falan onları ayrıca tutup şey yapıyorum. Ama şöyle bir şey yapılabilirdi.
Bütün dünyadan işte İslam alimleri düşünürler, felsefeciler, mimarlar, plancılar. 2 yıl boyunca bir arama yapılabilirdi ve işte bununla ilgili paneller düzenlenirdi falan.
Hikaye şu, 21. yüzyılın İslam ibadethanesi nasıl olmalıdır? Ve İstanbul gibi bunun en iyi temsil edileceği, erken örneklerinin en nitelikli biçimde hala var olduğu bir yerden mi söz ediyoruz? Bunun için müthiş bir fırsat vardı. Sonra da içinde politikacıların olmadığı bir tarafsız bir uluslararası jüri olurdu ve uluslararası bir yarışma yapılırdı. Ben bunu dillendirdiğimde, e peki biz seçilen hikaye yani seçilen projeyi halka nasıl anlatırız diye bir şeyle karşılaştım. O zaman da buna verecek benim cevabım yok. Yani bunu anlatamazsın ki gibi bir durumla karşılaştığın zaman bir şey söyleyemiyorsun.
Sancaklar Camisi örneğine geçersek ben de başta çok zorluk çektim. Yani ben İslam felsefesinde meraklı bir insanım ama daha evvel hiç cami çizmedim.
Açıkçası bu camiyle ilgili de 4-5 ay boyunca hiçbir şey çizmeden sadece okudum, düşündüm, öğrendim, konuştum, tartıştım ve nihayetinde tipoloji önermeyen, yine böyle kendi yerine uygun olduğunu düşündüğümüz bir çözümle geldik.
Şimdi bunu en başta büyük reaksiyona, büyük tepkiyle karşılayanlar oldu. Yani kötü tepkiyle, olumsuz tepkiyle karşılayanlar oldu. Bir de beni çok şaşırtan bir biçimde dönemin İstanbul müftüsü,
Profesör Mustafa Çağrıcı bu yapıyı çok benimsedi ve hatta aslında korudu ve aslında inşaatın sonuna kadar da çok ilgilendi. Vakıf da, Sancaklar Vakfı da bir şekilde bunu benimsediği için inşa edilebildi. Şimdi bana soruyorlar, bugün olsa yapılabilir miydi diye çok emin değilim ama o dönemde yani bugünkü yönetim tarafından da önü kesilmedi, hatta desteklendi.
Bu anlamda bakınca yapılamaz mıydı? Biraz inatlaşmak lazım, biraz inat etmek lazım. İmarlığın altyapısı biraz öyle olmalı. Böyle çok hımbıl tiplerden iyi mimar olmaz. Yani çok uyumlu böyle her şeye kafa sallayan tipler olmaz yani mimar. Bakın Andrew Lloyd Wright. Evet. O kadar da manyak olmak gerekmiyor mu?
Yok yani fena olmaz. Fena olmaz. Yani biraz dik durmak, biraz dik başlı olmak, biraz sorgulamak. O güne kadar yapılıyor olanın gündeminin içinde boğulmak yerine yeni gündemler oluşturulabilir mi diye bir tür şeyin içinde olmak. Bence bu tasarım işinin önemli hikayelerinden bir tanesi. Yapılamaz mıydı? Böyle bir üslup olamaz mıydı?
Vallahi çok zor. Yani o kadar da kolay bir şey değil bu. Çünkü yani çoğunluk ve azınlık gibi bir şey var, bir gerçeklik var. Gerçek. Ve kimse aslında camisini, kimse demeyeyim ama çok önemli bir çoğunluk, o mevcut camilerden şikayetçi değil. Şikayetçi olmak başka bir şey, yeni bir şeye açık olmak başka bir şey. Evet. Bir gün gelir biraz şikayetçi olmak durumunda olurlarsa ya biz niye hep aynı yerlerdeyiz? Niye 600 yıl sonra, 700 yıl sonra kopyalar yapılıyor diye hiç kimse sormuyor. Ama ben eminim ki bir sonraki kuşak yavaş yavaş bunu soracak. O zaman değişir her şey. Şimdi olmaz yani bu çabalar biraz şey, beyhude çabalar.
Diyorsun ki boşuna kendini yırtma. Peki bir ara vereceğim, devam edeceğiz. Yine mimarenin değişik örneklerini konuşacağız.
Emre şimdi 33 numada resmi getirmek istiyorum. Buraya arkadaşlar 33 numada getirirseniz bir şey soracağım.
Şimdi senin bu sancaklar cami bana göre çok değişik, çok farklı bir şey. Türkiye’de bunu tekrar olmadı bir tane. Bu o nevi avantgarde veya değişik diyebilirmiş. Ama bunu mesela Dubai’de yaptın. Bunun ölçeğine nedir mesela bu sancaklar küçük bir cami. Bu büyük ölçekli mi? Orası, oralar İslam mimarisine yeni bir şey katmakta bize oranda daha mı cesurlar?
Şöyle ilginç bir hikayesi var bunun. Büyüklüğünü hemen söyleyeyim. Sancaklardan daha büyük. Çok büyük ölçekli değil ama yaklaşık 10 bin metrekarelik bir alanda yapılacak. Sadece cami isteğiyle geldi bize işveren ve işin ilginç tarafı sancaklar camisinin aynısını istiyorum diyerek geldi. Bir oralı bir yatırımcı, müteşebbis, büyük oyunculardan bir tanesi aslında. Genç ve mimarlığa meraklı birisi. İki buçuk yıl kadar annesini kaybetmemek için çok uğraşıyor. Annesi ölümcül bir hastalığı var. Kendisi o kadar böyle her gün namaz kılan birisi değil ama annesi öyle. Camileri çok özlüyor, seviyor ve annesini kaybettikten sonra içindeki o büyük acıyı dindirmek için bir şey yapmak istiyor. Dubai’li bir zengin o yani. Evet, acmanlı birisi aslında şeyden yani emirlik şeyinden, ailesinden gelen birisi beni aradı. Ben o sırada Amerika’daydım, Yale’de ders yapıyordum.
Ve ben dedi başka cami yaptın mı dedi sancaklardan başka yapmadım dedim. Neden dedi çok da şaşırdı. İstiyorlardı. Vallahi hiç kimse istemedi dedim. Peki ben istesem yapar mısın dedi. Yaparım tabii dedim. Sancakları görmüş orada mı etkilemiş? Evet sancakları görmüş, okumuş hatta gitmiş içine de girmiş ve ben bunun gibi bir cami istiyorum dedi.
Tabii çok zor olan şey şu sancaklar çok yerine özel bir cam. Topografiye oturan bir cam. Evet burası da hiç alakası yok. Çevresinde bir sürü yüksek yapının olduğu tabak gibi dümdüz bir arazi. Ağır baktım çöl kum tepeleri falan gibi geldi bana böyle bir şey. Bir miktar aslında çevresindeki bağlamdan kopmak üzere kendisini bir yer haline getirmek üzere tasarlanmış bir şey.
Ben o işverenle birkaç toplantı yaptıktan sonra ve yerine gittikten sonra gene çok uzun müddet adamcağızı beklettik. Sonra İstanbul’a çağırdım. Bizim ofiste bir sunuş yaptık. Çok da duygulu bir durumdu. Yani biz işte projeksiyonlar açık, ışıklar kapalı falan filan ekip olarak da çok merak ediyoruz ne diyeceğini.
Çünkü sancaklara benzemiyor. Yani benzeyen tarafları var ama çok da benzemiyor. Pek de benzemiyor. Bilal’e biraz benziyor. Evet. O noktada çok büyük bir merakla hepimizi bekliyorduk ne diyecek diye. Işıkları biraz açtık ve hiç sesini çıkarmıyor. Yani aşağı yukarı 4 dakika falan durdu. Sonra da evet ağlayarak keşke o da burada olsaydı ve görseydi dedi.
Onun üstüne çok şeyle hiçbir yerini değiştirmek istemiyorum. Tam senin çizdiğin gibi bunu yapacağız dedi. Henüz inşaatı başlamadı. Uzunca bir uygulama projesi dönemi oldu. Biraz teknolojisi falan da sancaklara göre daha zor yapılacak bir yapı ama ben bunu Acman Emir’ine sundum.
Onun da ilk gördüğünde ki epey yaşlıca bir beyefendi. İlk gördüğünde söylediği şey bu yıkılır dedi. Böyle yamru yumru bir şey yıkılır dedi. Aslında o da pek şey değildi. Yani belki kendi ailesinden birisi bunu yaptırıyor olmasaydı belki kabul etmezdi. Tavuk etmeyecekse. Benzetemedi fazla yani öyle diyeyim. Dünyanın her yerinde biraz zor bu iş. O kadar kolay değildi.
Özellikle dini mimari hakikaten diyen her yerinde zor ama bazıları da hakikaten ne oluyor işte Gaudi’nin yaptığı gibi bambaşka bir şey hale gelebiliyor. Şimdi bazı kentler var ki mimari açıdan baktığınızda işte mimari müze deniyor. Başta Şikarbov olmak üzere. Şimdi Dubai demişken Dubai iyi bir örnek midir, öte kötü bir örnek midir mimari açıdan baktığınız zaman?
Şimdi Dubai biraz Las Vegas gibi sonradan yaratılmış bir yer. O bağlamda iyi tarafları da var. Hadi ben çok merak edip de böyle bir tatil oldu zaman Dubai’ye gitmem. Giden arkadaşlarım var, seviyorlar da. Olabilir belki bazı özledikleri bazı şeyleri buldukları bir yer ama yani herhangi bir yeni yaratılmış bir kent biraz daha iyi yapılabilir.
Biraz daha kötü de olur. Kötüleri de var yani Dubai’den kötüleri de var yeni yapılmışlar. Özellikle işte Astana falan gibi çok daha sorunlu olanları var. Ama bir kenti kenti yapan benim gözümde zenginleştiren bir sürü katmanlarının olması, tarihi katmanlarının olması, sosyolojik katmanlarının olması Dubai’de bunlar pek yok. Hepi topu 40 senelik 50 senelik bir şey. Peki bir mimarlık müzeci de sayılmaz mı? Önemli mimari şeyleri? Hayır önemli mimarların yaptığı önemli yapılar var. Yani bütün o şeyi kapsarsak Abu Dhabi bütün emiriyetleri kapsarsak epeyce bir yapı var. Çok biriktirdiler yani gittikçe de biriktiriyorlar. Bu da aslında politikanın bir parçası önemli mimarlara önemli işler yaptırıp oraları görülebilir ve merak edilir hale getiriyorlar.
Şimdi mimar özellikle İstanbul ama Türkiye’deki büyük kentlerin gerek İstanbul Ankara İzmir gibi çok büyük kentlerin gerekse Kayseri falan gibi böyle daha taşra büyük kentlerinin gelişmesinde hep şu tartışılmıştır.
Ya bu kadar kırsaldan kentlere dönüşen kentler niçin hiçbir kırsal içerik kendi içine varılmaz yani niye daha bahçeli diye daha yayvan, niye kır hayatını tam olarak değilse bile belli ölçüde yansıtacak o kökten geleni gösterecek bir mimari üslu oluşmadı da köydeki bahçelilerden birden bire gelip meton blokların içerisine girdiler diye.
Şimdi Elazığ’da bir proje bildiğim kadarıyla yürütüyorsunuz bu tam bunun aslında cevabı gibi. O proje ne başka yerde uygulanabilir? Nedir o proje başka kentlerimizde de bu uygulanabilir mi böyle şeyler?
Şimdi şöyle Umut Elazığ adını verdiğimiz bir proje Elazığ’da son depremden sonra bir grup gönüllü diyelim olarak Elazığ’a gittik içinde benim de bulunduğum bir grup olarak. Profesör Ece Ceylan Baba’nın da bulunduğu Yeditepe Üniversitesi’nden ve bizi aslında o maceraya bulaştıran birkaç arkadaşımız başta Ayfer’i ertek olmak üzere. Bütün derdimiz şuydu. Kent içinde bir bölgeyi küçük sayılabilecek yani nispeten küçük bir bölgeyi nasıl rehabilite ederiz ve nasıl örnek bir rehabilitasyon projesi yapabilirizdi. Fakat biz gidene kadar devletin bu konuya çoktan el attığını TOKI marifetiyle zaten yıkımların büyük ölçüde başladığını ve yeni yapılacak olan işlerle ilgili de planlamanın zaten çok önceden bitirilmiş olduğunu deprem öncesinden bitirilmiş olduğunu çünkü hazır projelerin oraya konduğunu biliyoruz.
Gördük. Bu bir taraftan iyi bir durum olarak gözükebilir fakat belediye bize şunu söyledi bizim kent dışında bir alanımız var. Burası 600 bin metrekarelik bir alan Malatya Karayolu üzerinde.
Burada bir proje geliştirecektik. Madem bize yardımcı olmaya geldiniz gönüllü olarak ki yaklaşık bir buçuk iki yıldır uğraştığım bir proje benim de kişisel olarak içinde bulunduğum ofisim dışında benim kişisel olarak bulunduğum bir proje tamamen gönüllülükle.
Orada bu yapılacak olan bir yeni kent parçasının orta ve üst gelir grubuna hitap etmesi söz konusuydu ve aslında adına da villa kent demişlerdi.
Bunu bize tasarlayın biz oradan belediyenin çünkü bir rezerv alan orası oradan elde edilecek olan karın mutlaka geri dönüşümü söz konusu. Kamun böyle diyor kente yatırım yapılacak ve bizim oraya abilitasyonlarımıza faydalı olacak dendi.
Benim çok en başında bu tarif çok ilgimi çekmedi ama daha sonra belediyeli yaptığımız görüşmelerde onların tam da bu tarif içinde kalmalarının şart olmadığı öyle hani ne diyelim üst sınıfa çok güzel tarif ettin aynen böyle yapmasak da olur mu diye şey yaptık. Biraz da böyle gönüllü olduğumuz için kabul ettiler yani öyle diyelim. Başta biraz kerhen sonra da kendileri de bu işi sevdiler. Daha küçük ölçekli daha kolay satın alınabilir konutlardan da onların istediği gibi konutlardan da oluşan bir tür yeni kent parçası ama bu kent parçası kendi kendisine yeten ekolojik dengeleri gözeten
orada hem sosyal olarak hem ticari olarak pek çok şeyin iç içe geçtiği ve önemli bir unsur olarak kentsel tarımında içinde bulunduğu bir sistem kurduk. Bunun uygulama projeleri neredeyse sonlandı bu konu için hem belediye hem valilik hem üniversite yedi tepe üniversitesi tamamen onu öğrencilerle ortaya çıktığımız bir projeydi daha sonra belediye bir.
35 numara getirebilir miyiz ekranı ya 35 numara bunu unutuyorum. Bir ofis kurdu belediye ve o ofis ben ve Ece beraber yönettik ve netice böyle bir kent parçası elde edildi. Bunun için de bugün apartman diyebileceğimiz daha çoklu ailelere yönelik konular var. İşte daha avluluğu biraz daha böyle villa diyemeyelim ama bir toplu yaşamaya ilişkinlik var. Kentsel tarım dediği şey beni çok ilginç çekiyor burada. Nasıl olacak o? Şimdi burada aslında ortada gördüğümüz alan sulak alan orası gerçekten sulak bir alan.
Orada bir işte İngilizce wetland dedikleri sulak alan yani kendi başına ki burada deniz aslan ile birlikte çalışıyoruz peyzajda orayı böyle bir tür gelişmiş peyzaj mantığı deniyor buna. Kendi başına gelişmesine bırakılan bir sulak alan olacak ve orası tamamen sosyal bir alan olarak pek çok kişi tarafından ziyaret edilebilecek bir park. Her şey onun çevresinde gelişiyor ama bütün yapıların çevresinde o orta sah bölümde görülen bir takım üniteler var. O ünitelerin hepsi apartmanlardan veya evlerden bunların sahiplerinin ulaşabilecekleri tarım alanları. Küçük tarım alanları. Hobby bahçelerinin daha iyisi.
Ve gerçekten burada kurulacak olan bir sistemle ki onu da kurmaya çalışıyoruz. Bunlar nasıl organize edilecek nasıl bir araya getirilecek buradan nasıl işte kooperatifler eliyle nasıl satış yapılacak. Burada kendi kendisine yeten bir durum nasıl dizayn edilecek bunların hepsi bu projenin bir parçası.
Tabii ki çok zorlanıyoruz çünkü neredeyse kullandığımız bütün kavramlar o bölgede ilk defa duyulan şeyler. Sürdürülebilir ve tekrar edilebilir mi neden olmasın başka bir yerde başka bir durumda kolaylıkla yapabilecek. Bunu şu açıdan ekran getirmek istedim ben sana bir şey sormak istemiyorum. Bunun İstanbul’da çok büyük kentsel dönüşüm projelerini bahsediyor.
Ama hiçbirinde böyle bir konsept böyle bir algı ya da böyle bir karma hibrid yaklaşım hiçbirinde yok. Bu her yerde İstanbul’da olabilir mi böyle bir şey? Olur çok da güzel olur. Yani aslında bizim yani kentlerimizin özellikle büyük kentlerimizin en büyük problemlerinden bir tanesi işte bir tür get dolaşma dediğimiz farklı sosyal sınıfların farklı bölgelerde yaşıyor olması.
Demin sözüne ettiğin Londra’da da benzer bir durum var gibi gözükse de bizdeki gibi böyle keskin ayrımlar ve sosyal adalar yok. Biz İstanbul’un o açısından Paris’te daha çok benziyor. Evet evet ama Paris’te de mesela yani Almanya’da da Fransa’da da İtalya’da da İngiltere’de de bu gated community dediğimiz şeyler şehrin içinde pek yoklar.
Yani kapını açtığın zaman sokağa çıkıyorsun yani işte Merkel arabasına binerken dört kişi merhaba diyebiliyor ona. Ne bileyim Mayfair mi Londra’nın en pahalı yeri orada da işte kapından çıktığın zaman kaldırıma çıkıyorsun yani bizdeki gibi nizamiyelerden geç evine ulaş falan öyle bir şey pek fazla yok. Bu nedenle biz burada da bu konuda da Elazığ konusunda da biraz benzer bir durumu yanatmak istiyoruz.
Tabi benim bu konudaki bütün girişimlerim sonunda bir şekilde şey olabiliyor başka bir yerlere gidebiliyor. İşte güvenlik deniyor şu deniyor bu deniyor biz birtakım işte sosyal merkezleri alışveriş merkezleri falan planladığımızda hep güvenliğe böyle görülmeyen ve işte içinden geçilmeyen bir durum olarak planlıyoruz.
Sonra bir şekilde valilik mesela bunu koymanız lazım diyor ve biraz böyle bir durum sadece mimariyle ilgili değil yani. Bir başka ilgimi çeken meseleden bir tanesi yine senin yaptığın bir iş Antakya Müze Otel.
O da ilginç bir iş niye dersen şimdi Türkiye’de bu özellikle İstanbul’da her zaman bir sorundur işte bu nedenle Sultanahmet’te yıllardır yapılamayan bazı otel inşaatları bazı ya da kamu binası inşaatları var bazına dokunamıyorsunuz bir dönem vandal biçiminde hepsi ortadan kaldırırken şimdi bazen de aşırı korumacılık diyebileceğimiz bir durumdan ötürü bir gelişme kaydemiyor. Sizin bu muze otel hikayesi ilginç bir hikaye. Arazinin altında birden bire muazzam bir mozaik. Sadece mozaik değil aslında. Başka şeyler var. Bir bina temeldir, bir sürü şey var ama en hatırda kalanı ve göze hitap edilir mozaik. Bu sizi durdurmuyor tam aksine onu görünebilir bir hale getirip üstüne otel yapıyorsa otelde çok farklı bir mimariye dönüşü.
Bu ne gibi zorluklar doğurdu neler yaptı ve bu özellikle İstanbul gibi hatta belki Antalya gibi turistik kentlerimizin bazılarında da uygulanabilir mi? Niye? Çünkü dünyada örnekleri var baktığımız zaman. Atina Müzesi’ni muhakkak iyi görmüşsündür. Orada da böyle birtakım şeyler yer altında kazılınca çıkmış üstü benzer bir şekilde yapılmış ama şey çok iyi bir örnek sizin otel.
Bu İstanbul’da yapılabilir mi yoksa bu çok maliyetli bir iş mi? Oradaki girdiler çıktılar nelerdir? Şöyle bizden önce aslında orada başka bir mimari proje başka bir mimari grupu var ve sondaş kazıları yapılıyor. O kazılar yapılırken umuluyor ki arazinin belirli bir yerinde otel yapacak bir yer kalacak ama yavaş yavaş anlaşılıyor ki öyle bir şey söz konusu değil neredeyse bütün araziler bunlarla kapalı. Eski olabiliyorlar.
Evet ve işin ilginç tarafı şu o dönemde o mimarla bir şekilde yollara ayrılıyor beni de ondan sonra kurulmuş olan bir danışma kurulu var yani bir bilim kurulu var aslında o bilim kurulunun içinde olan profesör Uğurtanyeli beni aradı. Uğur’un bir mimarı araması böyle çok ayrı alamet bir şey değildir gene ne halt işledim acaba diye düşünürken buraya bir gelip baksanız burada ilginç bir şey var acaba ne düşünürsünüz falan dedi ve ilk benim gidişim öyleydi gittiğim zaman hakikaten dehşete düştüm böyle tam da senin anlattığın gibi işte Roma villaları dünyanın institü yerinde duran en büyük mozaik 1000 küsür metrekarelik bir parça.
Evet bu onun işte deprem görmüş yalpalanmış biraz halı gibi olmuş hali. Evet evet aslında çok neviş aslında münasır bir şey mozaik dünyada çok görülebilecek bir örnek değil.
Tabii ilk tepki olarak ya emin misiniz burada bir otel yapmaktan diye sormuştum ben Necmi Asfıroğlu’na yatırımcıya ve sonra da işte aslında yapmaması gerektiğini çok yanlış bir iş olabileceğini yani şey olarak değil korumacılık bağlamında değil sadece aynı zamanda yani bunu gerçekleştirmek için yani çok büyük bir varlık olacağını ve bunun geri dönüşüyle bir şey olacağını.
Ve bunun geri dönüşünün çok zor olacağını söylemeye çalıştım bir şekilde Necmi Bey biraz böyle işte yeri o yeri çok yani Antakya’yı çok önemsi yani oralı birisi ve onun kendisi için bir namus meselesi olduğunu bana ifade ettiğinde ben de o zaman bir deneriz demiştim.
İşin buraya kadar varacağını önceden tahmin etmek çok kolay değil ama biz bu projenin ana fikrini ortaya koyduğumuzda Anıtlar Kurulu bir şekilde çok benimsedi. Oydunuz mesela.
Evet Tamer Gök vardı başında esasen bence çok radikal sayılabilecek bir iş ama açıkçası söylemek gerekirse bence çok da nitelikli olarak yapılan bir kazıyla nitelikli bir koruma projesinin bir araya gelmesiyle gene bir nitelikli sayılabilecek bir mimari projenin beraberliğiyle olabileceğini düşündüğüm bir işti.
Bütün her şey doğru bazı projelerde doğru yan yana gelebiliyor ve iş hakikaten sonuna kadar gidebiliyor. Şimdi hala tartışılan bir konudur yani mimarlar içinde bile bu yapıyı fazla radikal bulan bu tür şeylerin yapılmaması gerektiğini düşünen gruplar var. Yapıcıya kadar sende o grup dedin galiba. Hayır ben hiçbir zaman o şeyde olmadım aslında benim ön yargılarım yok. Yani böyle prensi o anlamdaki prensipleri tam da yere göre tam da o duruma göre belirleyen birisiyim ben. Onu gördüğümde aslında kesinlikle yapılmaması gerektiğini düşünüyordum. Ta ki tam ortasından aslında Asi Nehri’ne birleşen bir eski derenin geçtiğini ve orada hiçbir buluntunun olmadığını görüne kadar. Temiri atabileceği bir yer vardı. Yani ortada ayak koyabileceğim bir yer yoksa 100 metre geçmek lazım.
İyice imkansız bir şey. Biz orada 50 metreye bir tür orta boy bir köprü gibi inşa ederek bunu yapılabiliriz. Belki aslında bir köprünün üstüne bir bina yaptınız. Aynen öyle. Mozaiklerin üstüne yapılmış bir köprünün üstüne bir bina yaptınız. Evet evet. Ama şunu söylemiyorum bu bir tipolojidir. Tıpkı sancaklar gibi her yerde tekrar edilebilir. Her yerde bu hayır öyle değil. Orada denk geldi. Orada denk geldi. Bir yer vardır denk gelir bir yer vardır. Hiç olmaz. Oranın denk gelmesinin önemli bir sebebi şu.
Bu kalıntıların veya bu buluntuların bir silüeti yok. Yani aslında şu andaki mevcut yer düzleminin 8 metre altında duruyorlar. Dolayısıyla aslında kentsel olarak uzaktan bakıldığında yoklar. Aşağıdalar. Yani şimdi bana deniyor ki bu her yerde olur mu? Çoğu yerde olmaz. %90 olmaz. Neden? Çünkü aslında o tür arkeolojik buluntuların genel olarak bir silüeti var. Doğru. Ve onu gözünüzle siz takip edersiniz tamamlarsınız. Eğer şey değilse bile. Anlaşılır yani nasıl bir şey olduğu. Ehil bir göz onun ne olduğunu anlar. Fakat burada onu görmeye imkan yok. Hep tepeden bakacaksın. Böyle bir nokta her zaman denk gelmez. O yüzden bu bir tipoloji değil bence. Bu her yerde tekrarına bir değil. Her tarihi buluntunun üstüne yapabilir bir şey değil. Bunu birkaç kere teklif eden oldu İstanbul’daki bazı konular için. Ben direkt olarak reddettim.
Çünkü bu öyle bir yapı değil. Yani bizim buraya koyduğumuz yapı olmasa da bunun görülmesine imkan yok. Yani dışarıdan bakılır. Ancak yanına gittiğinde görebilirsin. O yapıyı mümkün olduğu kadar uzaklaştırdığımız ve kalıntılarla da ilişkisini kestiğimiz bir durum olduğu için de bana hiç sakıncılı gelmiyor. Öte yandan yani İtalya’dan bir grup, bir de USL’den Amerika’dan bir grup incelediler. Hatta USL’in şu anda Hans Barnhard’ın arkeolojik alanının önemli isimlerinden birisidir. Onun editörlüğünü yaptığı yeni bir USL baskısı kitap var. Out of the Box diye İngilizcesi. Yani işte alışılmasının dışında denen bir arkeoloji esaslı bir kitap. Ben doğrusunu söylemek gerekirse epey konservatif, epey tutucu bir topluluk olduğu için arkeologların o bölümü
biraz böyle endişeyle baktım ne olacak falan diye şu anda kitabın kapağına basıyorlar bu projeyi. O yüzden yani o kadar da şey değil açıklandığı zaman anlayanlarda çok sayıda var. Ben önemli bir iş olduğunu ama hiçbir şekilde tipoloji içer mi diye oluşturmadığını düşünüyorum.
Komun mimarisine girip bazı şeyleri soracağım ama şimdi ondan önce merak ettiğim birkaç şey var. Sıralamada da zor çıkıyor. Şimdi sen az önce bir tabir kullandın. Rövanşist bir mimari anlayış olabilir diye. Onu nasıl formülesem tam bilirim ama basit bir derim. Çok detaya girmeyeyim.
Yeni bir mimari anlayışı var komu binalarında. Bazıları çok güzel oluyor bazıları pek de güzel olmuyor. Bazıları taklit oluyor ama bazıları taklitlerde iyi bir şeydir bazı taklidlerde kötü oluyor yerine uymuyor. Ne bileyim mesela İstanbul’da yapılan bir Milli İstihbarateşikiyatı binası var. Benim baktığım zaman hoşuma gidiyor. Evet özgün bir şey değil evet büyük olan da taklit ama en azından güzel gibi duruyor. Bazıları da hiç hoşuma da gitmiyor. Şimdi yeni bir anlayış var. Ne o Selçuklu? Külliye yapılıyor ona göre, camiye yapılıyor ona göre, kütüphane yapılıyor ona göre. Ne yapılsa ona göre yapılıyor ve bazıları yerine hiç oturmuyor. Bazıları oranın kültürüyle hiç bağlaşmıyor. Bazıları da burada bu olurmuş diyorsun. Ne düşünüyorsun? Bu bir doğal bir gelişme midir bu yoksa zorlama bir iş midir?
Şimdi şöyle mimarlık alanı aslında kolaylıkla şeylerin yani kendisini güçlü hisseden iktidarların araç sallaştırabildiği enstrüman haline getirdiği kent tasarımıyla birlikte bir alandır. Bu sadece bugün veya içinde bulunduğumuz döneme ait olan bir şey değil.
Yüzlerce yıldır böyle sadece bu coğrafyaya ait bir şey değil. Avrupa’da da böyle. Dolayısıyla bunun bir yönelimin anlaşılabilir bir parçası olduğunu veya devamı olduğunu söylemek mümkün. Anlaşılabilir olması takdir edilebilir veya kabul edilebilir olduğunu göstermez. Ama neden olduğunu gayet net bir biçimde gayet sarı bir biçimde anlıyoruz.
Yeni Osmanlıcılık veya yeni Selçukluculuk diyebileceğimiz bu yönelim esasen tuhaf bir biçimde neredeyse sadece böyle bir takım tasarım durumlarında var. Yani mesela kimse ama giyim kuşağında mesela yok. Yani böyle bir şeyi şu anda onu savunan hiç kimse fes takmıyor veya poturla gezmiyor.
Veya alpastan gibi giyinmiyor. Ya da mesela otomobil yerine fayton kullanmıyor. Yani işte Mercedes’den inmiyor. Şimdi böyle bir durum neden sadece mimarlık alanında var? Bu çünkü hakikaten yüzyıllardır böyle kullanılan bir şey.
Ha bunun mesela Milli İstihbarat Teşkilatı yapısıyla külliği arasında bir seçim yapıldığı zaman ben de Milli İstihbarat binasını seçerim ama bu onu benimsiyeceğim veya seni gibi beğeneceğim anlamına gelmiyor.
Ben o görüşte olan birisi değilim. Milli İstihbarat Teşkilatı yapısı eğer 1940 yılında veya 1930 yılında yapılmış olsaydı ki bazı şeylerinin o zaman da yapılmış olduğu gibi bir durum olmasına karşın her şey öyle değil.
O oranlar, o yapım biçimi bana daha anlaşılabilir ve aslında belki de bir bölümü sevilebilir de gelebilirdi. Şimdi bu dönemde öyle bir yapı yapmayı ben bir defa etik olarak kendi çerçevemde çok kabul edilebilir bulmuyorum. Etik olarak derken?
Kendi tasarım etiğinde mesela her tasarımın kendi çağının nesnesi olması gerektiğine inanan birisiyim. Bunun dışında hiç davranmadım mı şöyle bir şey var.
Mesela aynı zamanda zamansız olmayı da savunabilirim belirli oranda. Yani Santral İstanbul’daki çok amaçlı salonu yaptığımızda onun ne geçmişe ne geleceğe ait ne de bu güne ait herhangi bir zamanda yapılabilir yapılmış gibi durabilir olmasını hedeflemiştim.
Becerdik beceremedik ayrı bir konu. Ama yani bu tür yapılar artık bunlar simgesel kocaman yapılar. Bir defa oran olarak da zaten problemli yapılar. Yer olarak problemli olabilen yapılar. Ama şunu söyleyeyim en kötüsü şu bunlar Selçuklu falan değiller. Hele külliyeye bakıldığında aslında külliyenin benzediği bir Selçuklu yapısı yok.
Ama mesela külliyenin benzediği başka yapılar var dünyada. Yani Amerikan Postmodernizmi diyebileceğimiz bir durumun esasen tuhaf bir şey işte tezahürü öyle söyleyelim. Bunun neresi Selçuklu yani Selçuklu konusunda epeyce bir bilgim olduğunu düşünüyorum. Selçuklu mimarlığı konusunda pek bir şey görmüyorum. Bezemelerin içindeki bazı şekiller falan olabilir ama genel mimarlık yaklaşımına bakıldığında bir defa Selçuklu döneminin en sarıh, en sade, en minimalist diyebileceğimiz yapılarını ortaya koymuş olan bir dönem veya bir medeniyet bugün yani herhalde külliye dünyada en pahalıya mal olmuş. Metrekare maliyeti olarak yapılardan bir tanesidir. Yerinin problemi işte ağaçların kesimi, onları sahiliyorum bile onlar yani zaten fena durumlar. Ama yani bunlara nasıl Selçuklu diyoruz? Bu çok tartışılabilecek bir şey çünkü değiller. Adliye sarayı da Selçuklu mimarlığı değil. İşte Milli İstihbarat Teşkilatı Binası da değil. Külliye hiç değil. Bunlar doğrudan doğruya böyle bir tür kandırmaca öyle görüyorum. Yani bir kandırmaca derken yapanların kandırıldığı bir kandırmaca. Çünkü mesela bunu mimarlarının bunu bildiğini düşünüyorum.
Yani külliyeni iyi yapan mimarın bu bir Selçuklu esintisidir veya bir Selçuklu mimarlığının yorumudur diyebileceğini düşünemiyorum. Çünkü yani Yener Yurtulur tarafı yok böyle bir cümlenin mesela. Ama işte bunlar oluyor, yapılıyor. Peki mesela ileri mi gidiyoruz, geri mi gidiyoruz? Niye ileri mi, dört kere gidiyoruz? Şimdi bazı çok iyi örnekler var geçmişten kalan. Bilmiyorum sen de düşünsene mesela İstanbul’daki eski SSK şimdi SGK binası Serhat Hakkı Eldem’dir. Hatırladığım kadarıyla bu bir kamu bina olarak yapıldı ve Ahan ödülü de almış. Ender kamu binalarımızdan bir teristtir. Ve bugün hala yerine çok uyumlu bir şekilde yani topografiyeli de çok uyumlu bir şekilde. Arkasındaki tarihi dokuyu bozmayan ama o anlam katan, karşısındaki camile çelişmeyen enteresan bir bina durum mesela.
Bunlar yapılabilirken niye o ilerlemiyor da yerine sahte taklitçilik geliyor? Bir defa sana şunu söyleyeyim. Yani eski bir arkadaşın olarak biz Gâsiray’da beraber okuduk. Yani Serhat Hakkı Eldem’in Zeyrek’teki yapısını böyle tarif edebilen mimar çok azdır. Onu sana söyleyeyim. Bu konuda çok takdir ettim seni. Gerçekten bunu çok içtenlikle söylüyorum. Çünkü o yapı benim de İstanbul’da en sevdiğim yapılardan bir tanestir. Ve bütün o parçalanmasıyla o bölgedeki diğer yapılaraki çoğu kamu yapısı değildir. Onların çoğu konut yapısıdır.
Sivil örnekler. Bunların içinde varoluşuyla gerçekten bütün o oranları, saçakları, o çatkıyı Sedat Bey’in çok kullandığı çatkı tekrar çoğaltma mekanizmasını çok ustalıklı olarak hem de malzemesiyle birlikte çok iyi yapan bir yapıdır. Onun gibi mimarlar var.
Yani o dönemde de var mesela Turgut Cansever çok önemli yapılar yapmıştır. Bir sonraki dönemde Haluk Baysağıl, Melih Birsel ikilisi bence dünya çapında işler üretmişlerdir. Fakat bunlar çok böyle ne kadar benimseniyorlar, yani işte ne kadar toplumsallaşıyorlar, yani mimarlığın bu genel bir problemi gibi gözüküyor. Bu sadece Türkiye’ye ilişki bir sorun da değil. Yani ben mesela Londra’da bir Thames Nehri’nin üstünde bir geziye çıkmıştım. Yani biz böyle mesela işte National Theater yapısını, ulusal tiyatro yapısını ben yani çok önemli, brütalist bir yapıdır ve çok severim. Çocukluğumdan beri eskisini yaptığım bir binadır. Böyle içinde mimarların olduğu da bir grupla geziyorduk ve çok sanat tarihçisi bir rehberimiz vardı. Gezdik gezdik en sonunda oraya geldik ve bitiyordu artık gezi. O yapıyı göstererek bu da Londra’nın en çirkin yapısı dedi.
Şimdi hani güler misin ağlar mısın benim hayran olduğum bir yapı. İngiltere’de de mesela böyle o brütalist yapıların çoğunu yıkmaya başladılar. Yani ben Londra’da bir konferansta bunu şey yaptım. Ya buradaki gazetelere biraz yazsana bunu falan dediler. Ya ben kendi memleketimde beceremiyorum burada nasıl yapayım diye dalgada geçtim.
Ama bu mimarlığın biraz böyle kaderinde olan bir şey. O zamanda insan dönüp sormak istiyor. Yani gerçekten bizim mimarlar olarak veya bir grup mimarı olarak çok önemseydiğimiz bu yapılar niye toplumsal olarak bu kadar kıymetlenmiyor diye.
Bunun cevabı çok katmanlı bir cevap. Bunun cevabını mimarlık alanından değil belki sosyoloji alanından vermek ve belki başka alanlardan politika alanından vermek söz konusu olabilir. Senin soruna da çok iyi bir cevap veremiyorum bu anlamda. Peki o zaman soruyu biraz değiştirelim de değiştirelim de başka bir boyuta taşıyarak sorabilirim.
Şimdi dünyada önemli binalara baktığın zaman gerek New York da olsun gerek Chicago da olsun gerek Avrupa’nın belli yerleri de olsun bunlar genellikle şahısların ısmarladığı, çeşitlerin veya büyüğe şirketlerin komisyon ettiği binalardır. Ve bunlar hakikaten o kentin kültürüne o kentin geleceğine o kentin döşenmesine oluşmasına katlanılır. Az önce adını yanlış andığım bir besteciyle mimarı karıştırarak Andrew Lloyd Wright dediğim o zaman Frank Lloyd Wright olacak adamla ilgili onun yaptığı binalar. Ev de var gökdelen de var bazıları gerçekten kendi dönemi için bugün baktığın zaman bu mu diyorsun ama kendi dönemi için çok önde gelen binalar o siyah bir binası vardır mesela. Şimdi baktığın zaman bunu bugün yapmazsın ama o gün çok acayip bir şey. Keza bizim İstanbul’daki yıkılan Karayolları binası belki ya da işte o yine Wright’ın meşhur bir evi vardır ya da içine su akan evi mesela Yokohama binası vardır Chicago’da Ben Sears’ı değil onu daha enteresan bulurken daha başka bir takım binalarda vardır.
Şimdi bunlar hep özel sektör işleri. Bizde özel sektör. Niçin mimari alanda böyle avantgarde değişik kente sembol olacak bina işine girmez parası mı yetmez zevki mi yetmez ikisi de mi yetmez?
Girenleri bir kenara koyalım çok az sayıdan ben mesela onların içinde şeyi biz mesela bir yarışmayla bir kültür merkezi yapmıştık Akkök grubuna Yalova’da herkesin paslı bina diye bildiği bir yapıydı orada sevgili Ayça Dinç Gök mesela tam da bu senin söylediğin gibi bir tarifle bize gelmişti ve tam da o tarifle bizim yapımızı seçmişti. Ama o kadar azdır ki bunun sayısı çünkü özel sektör bizdeki özel sektör henüz o kentlilik bilincine sahip henüz o binanın kente katacaklarının o anlamda sosyal olarak veya kültürel olarak katacaklarının değil o binadan ne kadar kazanacağının peşinde koşar.
Bunu böyle çok herkesi şey yaparak söylemiyorum yani çalıştığımız ve başka kafada olan insanlar da var. Bu kent için çok önemli şeyler yapmak isteyenler de var ama bunların sayısı çok az.
Genel olarak hep böyle işte ne kadar daha fazla imardan bir metrekare arttırabilirim onu kaça satabilirim işte topografyadan alttan çıkan katı nasıl bilmem ne katabilirim falan gibi hep böyle bir şey peşinde daha fazlasını nasıl yaparım peşinde. Hiç unutmuyorum ben ilk defa Amerika’da Bahamalarda daha doğrusu bir yapı tasarlarken bize verilmiş olan imar durumunu tabii ki o şeyle yıllar evvel o ne diyelim alışkanlıkla sonuna kadar ezberleyerek kendime göre çok iyi bir proje yaptım ve bunu sunduk işveren bir kadıncağız ki satışa yönelik bir proje yani kendi oturacağı bir yapı değil yapılacak satılacak bir takım konutlar. Ve kadın baktı baktı dedi ki bu binalar bu araziye büyük olmuş dedi. Dedim ki yani tam sizin metrekareyi kullanıyoruz. E onun için büyük olmuş dedi. Ben hayatımda böyle bir şey duymamıştım. Yani gerçekten böyle bir şey isteyen hiç görmedim. Bence dedi yüzde 30 falan azaltmamız lazım dedi. Yoksa bunlar dedi. Bence buraya büyük dedi.
Ve yani o gün hakikaten dünyamın değiştiğini demek hani bizim mekanizmalarımız aslında bütün dünya için geçerli olması gereken mekanizmalar değilmiş dediğimi hatırlıyorum. Biraz yolumuz var birkaç kuşak gerekli bunun içinde. Evet böyle birdenbire olmayacak bu işte. Şimdi dediğin dediğin çok mesela biz bu binayı yaparken Doğan alçayla çalıştık Doğan tekeyle çalıştık.
Biliyorsunuz tabii ki tabii. Binayı yaptık. Burayı farklı da konumlayabilirdik. Ama önünde koca bir meydan bıraktık. Yerinde görmüşsündür. Başka bir şeyler yaptık. Neredeyse binanın yarım parasına yakın önüne heykel yaptık bir tane. Nuriyev yaptı. Evet. Yanlış hatırlamıyorsam. Yanlış hatırlamıyorum. Ama dediğim gibi belki bir kentte karşı sorumlulukla ilgili bir şey. Ama burada yani nitelikli iş yapan bir mimarla nitelikli iş isteyen bir işverenin karşı karşıya gelmesiyle ancak olur. Yani Doğan Bey bu bu bu bu coğrafyanın en önemli mimarlarından bir tanesi yaşayanlarından bir tanesi. Ve hakikaten her yapısını bir şey olarak bir yeniden başlayan bir case olarak bir durum olarak görür.
Ve de olabildiğince nitelikli yapılar üreten birisi. E karşısında bunu talep etmeyen bir müşteri gördüğü zaman ki çok yıllar evvel yaptığımız bazı sohbetlerde hatta bana ilk olarak Amerika’dan döndüğümde ne işin var Türkiye’de? Türkiye’de mimarlığın adı bile anılmıyor demişti. Hiç unutmuyorum. Bir gün Moskova’da babamla birlikte karşılaşmıştık kendisiyle bir otelin barında.
Bana ilk söylediği buydu. Niye geldin Türkiye’ye demişti. İşin ilginç tarafı şu ben Amerika’da çalıştığım ofisten istifa edip Türkiye’ye gelmek istiyorum dediğimde de önce bana böyle çok şey yaptılardı işte ya işte patron diyelim ofisin sahibi gitmesen falan dedi. Sonra benim çok kararlı olduğumu görünce ya Emre dedi iyi yapıyorsun aslında dedi.
Amerika’da mimarın adını almıyorlar dedi demişti. Bundan 3 ay sonra Doğan Bey de bana bunu söyledi. Şimdi Doğan Bey’den bahsedince aklıma bu geldi. Evet bu biraz. Deryacım reklam mı vermemiz lazım? Çünkü biraz daha devam edeceğiz programımız. Devam edelim çok mersi. Yine kamu binalarıyla ilgili birkaç bir şey sormak istiyormuştum. Yani kamu binalarında ister özel sekreter taraftan işletilsin, ister kamu taraftan işletilsin. Verimlilik diye bir şey esas olmamdır diye hep düşünmüşüzdür. Dünyada da böyledir. Türkiye’de buna ne kadar riayet ediliyor? Bu konudaki yaklaşım nereye kadar doğru?
Bunu söyleyeyim mesela İstanbul havalının zaten çok fazlasıyla büyük ve ısıtması soğutması falan çok masraflı bir havalı bir yana. Adana havalını yapılıyor belki izliyorsunuz yeni bir proje yapıldı orada. Cam tavanı. Adana’da mesela cam tavanı doğru bir şey midir yani? Kamu bunlara dikkat etmeli midir veya sırf kamu değil herkes buna dikkat etmeli midir?
Mimarlar başta olmak için yani şimdi mesela İstanbul ve Kars’a komple bir cam bina yapmak hele o camide özellik sahibi olmayan basit bir cam ise eğer doğru mudur? Kamu veya özellikle özellikle. Bu bir ülkenin kaynaklarını doğru koruma konusunda mimarlara ve mimariye önemli bir görev vermez mi? Hem de nasıl verir yani demin sözünü ettiğin Adana’da Çukurova havalimanı aslında bir orijinal projesi bizim olan. Onu bilmiyorum. Evet evet bizim yaptığımız bir proje. Bu yapılan proje sizin mi şimdi? Hayır değil biz aslında devlet halı meydanları işletmesiyle yaklaşık 3-4 yıl çalışarak ve hatta inşaatı da başladı o projeye göre. O yarım kalan inşaatı yani? Evet yarım kalan inşaat. Şimdi o proje değişti mi?
Şimdi bizim telif haklarımız olmasına rağmen müellif olmamıza rağmen bize hiç sorulmadan başka bir mimarlık bürosunap ki benim tanımadığım birisi bambaşka bir proje yaptırıldı. Üstelik oradaki mevcut yapılmış olan atılmış olan temel ve onun üzerindeki katı da var yani betonarme olarak epeyce yapılmıştı yapı. Onun üzerine devam ediyor. Onu kullanıyorlar yani?
Evet yani bizim mesela orada asla resmi olması lazım. Var var. Çatısı. 28. Evet 28 numara yani mesela orada bir yeşil çatıyla kurduğumuz bir sistem vardı ki bu evet onun yerine yapılan. Bu cam tam adı şey benim söylediğim bu. Evet. Bu senin değil. Hayır bunu ben tanımıyorum bilmiyorum. Bizim şey yapı 23 numara olması lazım.
23 numaralı yapıda fotoğrafta görülmüyor. Evet yani tamamen o yörenin içinde kaybolan tavanı da bir yeşil çatı olarak ekolojik bir yönelimle yapılmış olan ki epeyce çok uğraştığımız bir parçası. Ama o çatı da bahçe gibi. Evet evet tamamen yeşil çatı yani oradaki dokunum bir sürekliliği gibi.
Bir şekilde yani onu da tam anlayamadık biz böyle birkaç şeyde birkaç ay içinde her şey değişti. Devleta Meydanlığı İşletmesindeki yönetim de değişti. Ben epeyce uğraştım hani birkaç böyle bakanlar falan başvuruda bulundum ama başarılı olamadım. Yeni dünyada böyle tuhaf durumlar oluyor. Herkes de söylüyor yani sana bile oluyorsa biz ne yapacağız falan bana bile yok yani herkese olan bir şey.
Sorumluluğu var mıdır? Mimarlığın kaynakların doğru kullanılma ve uzun vadeli fizibilite ile ilgili bir sorumluluğu var mıdır? Çok önemli bir sorumluluğu vardır. Yani mimarlık aslında hele artık içinde bulunduğumuz ve ekolojik sürdürülebilirliğin olmazsa olmaz bir koşul haline geldiği bir durumda her mimarlık yapıtının en önemli birleşenlerinden bir tanesi, ölçütlerinden bir tanesi ekolojik sürdürülebilirlik meselesidir. O nedenle kaynakların iyi kullanımı da bunun baş faktörlerinden bir tanesi. Yani hem maliyet hem işletme yani hem ilk maliyetinin hem işletme maliyetinin ve de işletmede kullanılacak olan kaynakların artık sürdürülebilirlik çerçevesinde seçilmesi yapılması ve yapının tasarımının tamamen ona uygun yapılması çok çok önemli bir görevdir. Yani bunun başkası düşünülemez bile.
Çok ufak tefek yapılarda bazı sembollerde olabilir. Yani Karst’a cam bina yapılma, hayır öyle bir kural yok yapılabilir. Özel bir cam kullanırsınız. Ne bileyim işte şu anda Arabistan’da çok önemli bir hamle var. Yani işte petrolün tükenince ve artık Suudi Arabistan’ın bir farklı bir turizm destinasyonuna dönüşmesiyle ilgili. İçkiyi servis boku da bazı yerlerde.
Evet 2030 vizyonu diye bir vizyon var ve o anlamda da ciddi projeler yapılıyor. Biz de o projelerin içinde bulunuyoruz. Bazı örnekleri görünce insan şaşırıyor. Yani gerçekten böyle hani tamamen camdan inşa edilmiş çölde yapılar var. Yani büyüklüğüne bağlı olarak bu yapılmaz diye bir şey. Yani sağına sonuçta gen yoğurt bol seyir. Evet. Ama şöyle bir şey var. Yani bunun bir genel yönelim olarak benimsenmesi olanaksız mimarlık alanı bir sorumluluk alanı aynı zamanda. Bu tür sorumsuzca şeyler yönelimler hiç olacak iş değil. Hele içinde bulunduğumuz dönemde. Peki şimdi senin az önce bahsettiğin kentin değişimi.
Yani otomobil ya da mobilite anlamında bahsettin ama genel olarak yaşam tarzların değişme sebebi mimari alanı için değişmesiyle ilgili pek çok tartışma var. Ve belli bir yöne doğru gidiyor iş. Çok ilginç örnekler deneysel olarak başlıyor. Sonra yaygınlaşıyor ve pek çok büyük firmada bu alanlarda yatırım yapıp önce oluyor. Örnek oluyor ya da önce demek tense.
Türkiye’de mimarlık bu yönde bir arayış içerisinde mi? Bizim mimarlık fakülteleri bu yönde bir çaba gösteriyor mu? Yeni malzemelerin kullanımı, yeni teknolojilerin kullanımı, az önce verdiğin gibi dönüşebilir, sürdürülebilir, yenilenebilir, kaynakların kullanımı gibi, kendi kendine yeten binalar, organik binalar gibi.
Bütün bunlar konusunda Türkiye inşaat sektörünün gösterdiği gelişme yaparlar bir mimari ve teknolojik gelişme gösteriyor mu? Yoksa henüz daha orada geri demeyiz. Yani bu cevabı verdiğim için bana çok kişi kızacak ama hayır yani göstermiyor. Türkiye’deki mimarlık eğitiminin özellikle son 5 yılda inanılmaz bir geriye gidiş içinde oldu. Niye son 5 yılda?
Vallahi yani ondan önce iş idare ediyordu bir şekilde. Hiçbir zaman Avrupa’daki en iyi eğitim veren bir şeylerden biri olmadık ama nitelikli fakülteler ve nitelikli mimarlık okulları vardı.
Kadrolarının nitelikli olması, içinde farklı katmanlardan insanların olması ve aslında her şeye rağmen yükün ortaya koyduğu bu müfredat ve hepsi birbirinin aynısı olan mimarlık eğitimi meselesine bu kadar esir düşmemiş oldukları bir dönemdi.
Ama özellikle son dönemde hem kadrolardaki bir tür yani her konuda olduğu gibi bir liyakat meselesinin problemli hale gelmesi hem de o problemle birlikte aslında çok kabullenici ve yükün o mimarlık okulunu sanki bir kimya fakültesi gibi gören veya herhangi bir başka mühendislik okulu gibi gören mantığı çerçevesinde yürütülen okullar oldu. Yani dünyanın hiçbir yerinde doğru düzgün mimarlık eğitimi verilen hiçbir yerde mimarlık eğitimi aslında bu tür kurallara bağlı değildir. Bizim çok iyi bildiğimiz işte Amerika’daki o önemli işte Yale gibi, Harvard gibi, MIT gibi okullarda da… Kendine de L7 ders veriyorsun değil mi? Evet L7 ders verdim şu anda vermiyorum ama benim için de çok önemli bir deneyimdi.
Çünkü Türkiye’de 1998’den beri yanlış hatırlamıyorsam pek çok üniversitede atölyeye yürüttüm, kurucuları içinde oldum bazı programların ama ben hayatımda hiç bir zaman o kadar zorlanmadım Yale’deki kadar. Daha doğrusu hiçbir konuya bu kadar hazırlanarak gitmedim. Tabii birlikte ürettiğiniz insanlardır. Okul mu fazla zorluyor? Yoksa okul adından dolayı böyle bir zorlanmak mı hissettin?
Adı falan değil ben adından dolayı hiç korkmamıştım ama oraya gittiğim zaman şöyle bir şey oldu. Projeni sunacaksın dediler yani bizde öğrenci sunar projeyi, öğretmen sunmaz. Nasıl? İşte çıkacaksın 80 kişi var onların önünde projeni sunacaksın. Nasıl sunacağım? Anlatacaksın ne yaptıracağını. Derdini söyleyeceksin, ne beklediğini söyleyeceksin, bunu kuracaksın.
Sonra da çıkıp anlatacaksın. Peki o gün geldi, dedi sen dördüncü sıradasın. Peki birinci sırada kim? Frank Gehry var. İki, Elia Zengelis. Üç, Peter Eisenman. Dörtte sen. Benim en büyük avantajım onların 80 küsür yaşında olmasıydı ki iyi öğrenciler geldi bana da.
Ama hakikaten çok zorlayıcı bir dönemdi. Çünkü hani okuldaki sekretaryadan temizlik yapan işçisine kadar herkesin işini inanılmaz ciddiye aldığı, sanki dünyanın en önemli işini o yapıyormuş gibi okulda bulunduğu bir dönem var. Bambaşka bir dünya. Yani ben Türkiye’de de pek çok okulda oluyorum, görüyorum, yaşıyorum.
Sadece okullarla ilgili de değil, eğitim, neticede hayatın içinde de olan bir şey. Maalesef Türkiye’de şu anda böyle bir durum yok. Pek kısa zamanda da düzelecek gibi de gözükmüyor. İşte bu da büyük mimar etki. Bu ortamdan çok büyük mimar yine çıkabilir ama Ossi’nin az önce bahsediyen averajı etkileyen bir şey. Averajı yükseltmiyor. Averajı aşağı tutuyor. Aynen çok doğru. Yani belki dünyanın en iyi mimarı da çıkabilir ortamdan. Hiç ona bir engelliyor ama averaj maalesef. Somut bir konuya gelmek istiyorum. Dağıtaport. Dağıtaport’un içerisinde sende önemli bir kamu binasına imza atıyor. Bu kamu binasını İlberoğlu çok eleştiriyor. Bence haks eleştiriyor ama bu hakkaki orada kendine ait bir mantığı vardır.
Dağıtaport’un geleni ben çok beğendim. Niye çok beğendim söyleyeyim. Dağıtaport aslında ihaleye çıkış biçimine baktığımız zaman denizde vatandaşın bağı atısını kurmaya yönelik bir konsept içerisinde çıkmadı. Orayı yapanlar yani işte doğuş grubuyla bilgili grubu orayı yaptılar ve onlar ya buranın deniz devansını kesmeyelim diyerek değişik bir teknoloji uyguladılar ve bence doğuruda bir iş yaptılar. Gemiler yokken halk denizin kenara kadar gidebiliyor. Gemiler gelince geminin olduğu bölüm kapanıyor falan. İyi bir teknoloji uyguladılar. Bu da mimarlıkla teknoloji uygulamanın kentsel mimariyle ne kadar önemli olduğunda belki bir anıla gösterdi. Kattırmasın, kattırmalısın bilmiyorum. Bu benim fikrim. Sen orada bir kamu binasını yaptın. İstanbul Resim ve Kemizes.
Hemen yanında İstanbul Modern nebiyen yapıldı. İstanbul Modern bir yabancı mimar yaptı. Renzo Piano yaptı. Renzo Piano yaptı. O çok da önemli, kendi de çok hoşta binaları vardır. Londra’da da binaları var değil mi? Güzel binaları var Londra’da da. Sen ise hemen oradaki bina yaptın. Orada dikkatini bir şey çektin.
İlber Hoca’nın söylediğinin tab aksine, bana öyle geliyor, yanılıyorsan yanılıyorsan, sen eski bir bina yiyorsan oradaki. Eski döneme bir tribut mi derler. Eski döneme arasında bir bina yaptın. Hatta hemen aynısı galiba değil mi? Oradaki konsept neydi? O geçmişe bir saygımı oranın yıllarca kullanılan biçimine bir göndermemi.
Çünkü yıkıp yener bak daha kolaydı sanki diye düşünüyorum. Ben neydi oradaki amaç ve niçin nasıl bir bina çıktı ortaya? Şöyle, aslında o bölgeye bakıldığında, yani İlber Ortaylı tabi ki bu konuyu benden daha iyi bilir ama, o bölgeye bakıldığı da, o bölgenin mimari veya kentsel fiziksel varoluşuna baktığımızda,
o bölge hep İstanbul’un diğer alanlarından farklı olarak çok büyük yapıların bulunduğu bir bölge. Yani tophanenin bulunduğu, sonra fort fabrikasının bulunduğu, sonra antrepoların yapıldığı bir yer. Şimdi bunları yok saymak ve aslında bunların hepsi yanlıştı, burada her şey çok ölçeksizdi, hele ellilerde yapılan antrepolar çok kötü yapılardı demek bir görüş olabilir. Ben buna katılmıyorum, demin de söylemeye çalıştığım gibi ben o döneme ait nitelikli yapıların korunması gerektiğinden yanı alabilirsin. Peki bir antrepo nitelikli bir yol mudur? Şöyle söyleyeyim, bulabileceğiniz en nitelikli antrepo yapılarıydı.
Ve İstanbul’un aslında liman bölgesinin çok karakteristik yapıları bunlar ve kent hafızasına kazınmış olan yapılar. Bu yapılar tamamen korunmalı mıydı? Valla o bir görüş meselesi. Şu anda Galata Port Projesi’nin benim de eleştirdiğim ama benim de beğendiğim tarafları var.
Sürecin içinde bulunduğum için bildiğim bir konuyu açıklamak isterim. İlk projeler projelendirme döneminde evet böyle bir halkın şeyden kopuşu, denizden kopuk kalıyor olması gibi bir sorunun farkında olunmayabilir. Ama sonraki dönemde yeniden ihaleye çıkıldığında aslında ihalenin ana konularından bir tanesi buydu. Bunun herkes farkındaydı. Bu konuda biraz çok da şey yapmayacağım, bu konuyu çok da gizlemeyeceğim. Ben epeyce ön ayak oldum onun yazılımında. Çünkü ilk projenin eleştirisini bu yönde yaptım ve açıkçası en üst mevkiyede bunları anlattım. Yani İstanbul zaten kentten kopuk, denizden kopuk bir durumda. Burayı da tamamen özelleştirip kopuk bir hale getirildiğinde bu çok büyük bir problem olur. Buranın yeni ihalesindeki yönetmeliği veya şartnameyi buna göre yazmak gerekir dediğimi çok iyi biliyorum. Ne kadar etkim olduğunu bilemem ama neticede öyle yapıldı. Biz de bir başka grupla, Polymax grubuyla aslında bir proje hazırladık. Bizim hazırladığımız proje daha korumacı bir projeydi. Ama bütününü koruyan bir proje değildi.
Şimdi İstanbul Resim-i Heykel Müjesi için o binayisi ayrı bir konu. O yapı bana ilk defa o dönemin rektörü sevgili Yalçın Karayas tarafından gösterildiğinde… Mimar Sinan rektörü. Mimar Sinan’ın rektörü. Çünkü Mimar Sinan’a devredildi şey, yapı. Yalçın Bey’dir aslında. Hakikaten bütün bu hikayenin o dönemdeki ana aktörü. Bir tür kader birliği yaptık onunla. Çok da uğraştığımız bir proje oldu. Ben 11-12 yıl uğraştım o projeyle. Büyük de bir gönüllülükle uğraştım açıkçası. Ve hikayenin aslında en başından itibaren o yapının mümkün olduğu kadar yerinde olduğu gibi… ve aslında o karakteristiği oluşturan üç boyutlu ızgara hikayesinin dışarıdan okunaklı olarak kalması gerektiğine inandım. İyi ki de öyle yapmışız çünkü başkası da kalmadı. Hepsi başka bir şey oldu. Galata Port’un… Yolda sonra aynı yapılıyor gerçi. Evet benim söylediğim saatin kuzey tarafı. Oradaki bütün yapılar yıkıldı. Yani Antrepo yapılarının tümü yıkıldı.
Hatta Renzo Piano’nun yapısı da bir Antrepo yerine yapılıyor. Diğer yapıların mimari kimlikleri hakkında çok şey söylenebilir. Ben müellifi olan veya dış yüzeylerini en azından sonradan tasarlayan arkadaşlarım, tasarımcılar… Önce bir yabancı grup tasarladı. Sonra onların ikiği olmayacak. Gençler tasarladı diye biliyorum. Onların yaptığı masterplan çerçevesinde yaklaşık olarak inşa edildi.
Ama Tanju Özelgin, Arif Özden ikilisi bildiğim kadarıyla onların yüzlerini tasarladılar. Bence en iyi işleri olarak görmüyorum bunları. Ama neticede evet, büyük bir kesimi, İstanbul’un büyük bir kesimini kullanışlı sayılabilecek bir şeyle…
Hani şimdi Yeni Dünya’nın kamusal mekan tarifi farklı. İşte Jean Baudrillard alışveriş merkezlerini… Yeni Dünya’nın kamusal mekanları olarak tarif etmişti rahmetli gitmeden biraz önce. Bu çok tartışılabilir. Yani orası bir kamusal alan mı gerçekten yoksa bir restriktit, kurtarılmış veya çevrelenmiş bir özel sektör alanı mı? Oraya her kesimden insan girebiliyor, denize kadar ulaşabiliyor. Evet tam da söylediğin gibi gemi geldiği zaman teknoloji kullanarak kesilen ama gider gitmez açılan bir sistem var. Ondan iyisi yapılır mıydı? Kuşkusuz yapılırdı ama bu hiç fena değil. Ben de orada yani şey yapıların arasından geçip Tarihi Yarımadaya baktığım zaman pek de hoşuma gidiyor.
Bizim yapıyla ilgili de evet yani İstanbul Resim-i Hikâye Müjdesi orada zaten vardı. İlber Hoca bana niye kızıyor bilmiyorum. Sedat Bey’e daha çok kızması lazım bu bağlamda. Belki de onu yıkıp yerine belki hiçbir şey yapmamam gerektiğini düşündüğü için bunu söylüyor olabilir. Hele yanındaki camiyi gölgeliyor olduğunu söylemesini pek anlamadım. O gölge zaten vardı yani o gölge 1950 yılından beri o 52 yılından beri duruyor. Pek de bana ait bir konu değil. Biz onu olduğu gibi koruduk hatta Meclis-i Meclusan Caddesi yani o trafiğin geçtiği ana caddedeki cepheyi de bir tür rekonstruksiyonla biraz yeniden yorumlayarak.
Ama Sedat Eldem’in eskizlerinden ve eski yapının da projelerinden ve zaten biz aldığımızda bulunan… Orada bir ahşap yapı vardı o da denedin galiba renov ediliyor değil mi arkadaki? Hayır ahşap yapı yoktu orada tamamen şey… Ha doğru orada değil. Yani orada aslında ön tarafta antrepolar arka tarafta da dar bir büro yapısı birbirine yapışık olarak duruyor.
Bizim yaptığımız şey o büro yapısının cephesini yeniden inşa ederken içinde zaten antrepolarla aynı katta olmayan kat döşemelerini kaldırıp orayı büyük bir düşe boşluk haline getirmek ve düşe seykülasyonu orada. Düşe ulaşım asansör ve merdivenlerini orada çözmek aynı zamanda müze dükkanı gibi işte bir takım sosyal alanları düzenlemek.
Orada benim çok önemsediğim bir mesele demin bu zeminin geçirgenliği konusunu şehirler için çok önemli buluyorum. Yani güvenlik şeyine takılmadan herkesin rahatlıkla gidebileceği hatta içinden geçip gidebileceği bir yapı yapmaya çalıştık. Bugün öyle kullanılıyor ama ne yapıp edip gene o turnikeleri koydular illaki bir turnikeden geçmek gerekiyor ama caddeden girip Galata port tarafından çıkabiliyorsun.
Arada kahveye uğruyorsun, arada zemin katta restorasyon atölyelerini görüyorsun ki bu müze için bence epey yenilikçi bir durum. Müze ile ilgili de esasen çok tartışmalı olan bir konudur müze konusu. Müze eski bir kavram biliyorsun.
Yani ta işte bu meraklılık kabinelerinden biri işte insanların mallarını göstermek üzere başlamış, sonra biraz daha kamusallaşmış, biraz daha yönetimlerin de içinde payı olan bir hale gelmiş. Sonra da eskimiş bir şey. Müze çok eski bir şey ve bugün artık müze kimsenin o eski tabiriyle eski varoluş biçimine ilgisini çekmiyor.
Müze artık işte Üstad Adorno Frankfurt Okulu bir kültür endüstrisi diye bir kavramı ortaya koyduğu günden beri bu gerçeklik var. Aslında bu bir endüstri haline geliyor. Sanat da onun bir parçası oluyor. Bu durumda o eski yani izleyici ile esere bakanla eser arasındaki bütün bariyerleri kaldıran
Black Box veya White Box denen o tarafsız mekan meselesi de tartışma götürüyor. Yani demin sözünü ettiğimiz Bilbao sözgelimi çok güzel bir binadır ama içinde sanat sergilenemez diyen çok kişi var. İkinlisinden öyle bir şey.
Tamam ama mesela bir Richard Serra heykeli de gayet de güzel sergilenebiliyor. Yani çağdaş sanat aslında o kadar da tarafsız mekanlara ihtiyaç duyuyor mu çok tartışma götürür. Hatta kendi bağlamıyla çevresiyle birlikte izlendiği zaman değerli olduğunu düşünen pek çok da sanatçı var. Şimdi biz bu müze de şunu yaptık. Ve bazı sefer Bilbao’nun en kötü tarafı ödeki çiçekten köpektir yani. Evet evet o hakikaten kültür. Çok kötü yani. Evet. Cevkuz galiba değil mi?
Evet evet oluyor öyle. Oluyor. Yani biz müze de şunu yaptık. O eserler için ki bu zaten Mimar Sinan koleksiyonu Türkiye’deki en önemli biliyorsun koleksiyon. Orada 10 bine yakın çok önemli parça var. Onların sergilenebileceği tarafsız mekanlar oluşturduk.
Ama o mekanları birbirine bağlayan parçalar her seferinde şehirle ilişki kurduğun, şehre baktığın, tarihi yarımadayı veya etrafını gördüğün mekanlar, akışkan mekanlar tıpkı kent içindeki farklı galerilerden birbirine geçer gibi. Ama o galerilerin içine girdiğimizde ise tamamen eserle baş başa kalabildiğin tarafsız mekanlar. Henüz yaramıyamalak yani çok zor bir işti.
Benim için çok önemli olan bir konu, müzein yani yapının tepesinde bütün mekanik sistemler şu anda açıkta duruyor. Ki ben orayı Galata’nın sahnesi olarak tarif ederler. Yukarıdan bakıldığında çok önemlidir o görünüş. Şu anda o karmaşık ve acayip makina yumuğa görünüyor. Onun üzerinde bir katman var bizim tasarladığımız. Maalesef orada ödenek bitti ve o yapılamadı.
Evet tamamen. Yani aslında bu kadar uzun sürmesinin tek sebebi yoksunluk diyelim o ekonomik olarak problemli bir durum. Pek çok eksik de var içinde. Aydınlatma maalesef tam olarak tamamlanamadı. Aydınlatmanın ışık rengi de, gücü de tam istediğimiz gibi değil falan bir sürü konu var. Özellikle eser aydınlatması. Ama yavaş yavaş olacak. Bence çok iyi niyetli ve işini çok seven bir müze müdürü var Hasan Karakaya.
Müthiş, mucizevi şeyler yapıyor. Geçen haftada bir konservatuar öğrencileri şahane bir konser verdiler orada. Bizim tasarladığımız sergi mekanlarından birinde. Akustiği de çok iyi dediler. Ben itiraf etmek gerekir ki öyle olduğunu bilmiyordum. Ama yavaş yavaş bitecek.
Peki sen şimdi mesela müze mekanları, müzeleri eleştiri gözde ve fonksiyonları artık getiriyorlar mı sorgulamasıyla baktın ama mesela Berlin benim en sevdiğim müzelerin pek çoğun olduğu kentlere başı geliyor. Berlin, müzeler bölgesini yeni başta inşa ediyor ve yeniden yapıyor. Oranın bir endüstri olduğunun gayet farkında olarak yanlış bir şey mi böyle bir şey yapmak? Çok doğru bir şey. Bence de.
Tabii ki. Yani ben aslında ama Berlin’deki Noyes Müzesiyonu da dahil olmak üzere, Chipperfield’ın bence en nitelik işlerinden bir tanesidir. Oradaki müzecilik anlayışı da o eski müzecilik anlayışından değil. Tabii olayabiliyor. Müze artık çok stabil, çok… Sergisi orada değil….surağın bir şey değil. Tabii. Sürekli devinen değişen ve aslında bir tür kültür ortamı oluşturan, dönüşümlü kültür ortamlarına ev sahipliği yapan bir yer.
Sadece bir şey sergilemiyorsunuz. Bu önemli bir fark. Onun bilincinde olmak lazım ve mekanları da buna göre tasarlamak lazım. Ha bir şey konusu vardı. Demin sen güzel bir yere girmiştin. Artık yapılar, sergiledikleri sanat kadar önemli birer nesne haline geldiler diye. Bu aslında 90’ların başlattığı bir konsept.
Ben hiçbir zaman kendimi mesela mimar olarak o tarafa çok yakın hissedemedim. Bana da hep sordular. Hatta ilginç bir şekilde Anıtlar Kurulu’na ben bu projeyi sunduğumda sordular. Niye yıkmıyorsun binayı diye. Ben kendime birdenbire Anıtlar Kurulu’na 50’lerin bu yapısının ne kadar değerli olduğuna anlatırken buldum. Ya yıkıp buraya yeni bir bina yapsaydın diyenler çok oldu. Ama mesela ben eğer tutunacak böyle bir dal varsa bir sonraki kuşaklara verilecek böyle bir teslim edilecek böyle bir durum varsa onu bir sorumluluk olarak görüyorum. Peki Emre’cim bahsetmeniz bir konu kaldı mı? Şu önemli de bundan da konuşmamız gereken bir şey. Valla galiba her şeyi konuştuk. Bunlar konuşurken hiç bu fotoğrafları göstermedik. Bu 45, 46, 47, 48 bunlar o bin ana fotoğraflar değil mi? Evet. Arkadaşlar 42’den başlayalım mı? Resim-eykel müzesi.
41’den başlayalım. 41’den başlayalım. Evet 41’den 50’ye kadar hatta bir şey de var. O dışarıdan görmüş. Dışarıdan görmüş. Demin sözüne ettim. Bu ne? Bunlar galeriler aslında arkada görünen ızgara bu üç boyutlu ızgara mevcut yapı. Onu güçlendirerek koruduk. Onun içinde yeni bir güzergah yeni bir diziklik yapıyorlar. Biraz müziğe oteli benzer halde var bazı böyle. Valla işte bir tür şey yapma böyle bir şeyden koparma. Evet bu içi şu sağ tarafta o demin sözüne ettiğim o yüksek mekan var. Sen aslında bilanın içini komple yıkıp yine yapmışsın galiba. İçini yıkmadık sadece döşemeleri kaldırdık. Ama bunların hepsi eski kolonlar ve eski kirişler. Yani taşıyıcı sistemi aynen duruyor. Sadece yeni döşemeler var çünkü yükseklikleri değiştirmek hatta bir takım yeni mekanlar kurmak gibi bir derdimiz vardı.
Ne zaman bu halde görebileceğiz bu binayı tam bu halde dışarıdan? Şu anda böyle. Bunlar zaten gerçek şeyler. Gerçekleştir. Şu anda açıldı. Açıldı yani şu anda açık durumda. Yanındaki binayla peki eşleşmeler nasıl oldu Renzo Piano binasıyla? Şöyle söyleyeyim fiziksel yani nesne olarak hiçbir ilgileri yok.
Renzo Piano’nun yapısını ben çok nitelikli buluyorum açıkçası gayet şey bir yapı. Ha orada hakikaten denizden bakıldığında epey kapatıcı bir yapı. Yani o bence eleştirilecekse o yapı o bağlamda eleştirilebilir ona diyeceğim bir şey yok. Tek başına güzel ama konumda değil. Ama bu yapı ve onun oluşturduğu köşk kenarların ortasındaki saatli meydan mesela bence çok nitelikli oldu. Çok güzel oldu.
Hakikaten bence bugünün İstanbul’un şu anda en güzel meydanı. En güzel meydanından biri oldu. Keşke şu an şeyin beyazıt meydanı böyle bir hale getirebilselerdi. Beyazıt meydanı için Turgut Cansever’in müthiş bir projesi vardır. Şu anda onun sünnet edilmiş, iyiliş edilmişi yapılıyor galiba. Evet keşke o proje uygulansa. Niye olmadı o proje? Vallahi ben o kadar konunun içinde değildim. O zaman da çünkü o yapılmamıştı. Yine yapılmadı. Bir türlü yapılamış. Şimdi yapılıyor ama bence çok çirkin bir şey yapılıyor.
Belki gereğinden fazla sofistike bir proje. Özellikle o kodlarıyla falan getirdiği ilişkiler belki anlaşılmadı. Bilmiyorum. Değer bilinmeyen bir proje. Evet ama Turgut Cansever hakikaten muazzam bir adamdır yani. Evet. Yani hayatta olsaydı da keşke ona böyle bir ev yaptırabilseydim kendime diye düşündüğünü versen. Evet. Muazzamdı. Hakikaten çok acayip bir şey yani. Doğru. Kaldı mı şey Emreciğim? Hayır. Yani her şeyi konuştuk gibi gözüküyor.
Belki bir şeyle hani bu niye gelişmiyor falan derken şeyi önemli buluyorum. Mesela SEKA Kültür Havzası diye bir yer var. İzmit’te. Eski SEKA fabrikasının bulunduğu yer. Orada biz dev gibi bir master plan yapıyoruz. Bir proje yapıyoruz. Maksat? Maksat şu.
Aslında o endüstriyel bölgeyi dönüştürüp aynı zamanda çok önemli bir arkeolojik şey var orada. Hafıza var ve arkeolojik buluntuların olduğunu hepimiz biliyoruz. Biz Nikomedya yani aslında şeyin dönemin başkenti Roma başkenti çok önemli bir yer ve şu anda yok. Yani altta duruyor. Kazıldığı zaman çıkacak. Bu çok önemli.
Belediye de bugünkü Büyükşehir Belediyesi de başkandan, genel sektöründen bütün çalışanlarına kadar bu işe inanmış durumdalar. Bu İzmit’in ve belki de Türkiye’nin kaderini değiştirebilecek önemli bir proje. İşte bu projeler hani o büyük proje deyince ben aklıma hep böyle projeler geliyor. Yani Kanal İstanbul gelmiyor mesela.
Bunlara biraz destek olunması, destek verilmesi çok iyi olurdu. Almanya mesela o Ruhlar’da yapılan muazzam proje gibi. Bu da öyle bir şey olabilir. Bu da öyle bir şey olabilir. Çok teşekkür ediyoruz. Sayın Arolat, evveli dostum, kardeşim, arkadaşım. Epeyce bilgi edinmiş olduk sayende. Teşekkür ederim.
Değerli izler, bugün konumuz mimariydi. Bir bilim ya da bir sanat ya da bir zanaat ya da hepsinin karışımı olarak Türkiye’nin kentleşme seyir üründen, anıt binalarından, korunamayan anıt binalarından, rövanşist mimarinin ne olduğundan bahsettiğimiz değişik bir program oldu. Dediğin gibi diyebilirsin ya Fatih, memlekette neler oluyor, sen neden bahsediyorsun. Artık bir günde izin verin memlekete ne de olsa olsun bundan bahsedelim çünkü çocuklarımızı bırakacağımız minastlar bundan. Memlekette bugün olup biten tartışmalar, karkoşalar, kavgalar değil. Çocuklarımıza bu kentleri, bu bilgiyi, bu bilimi minasip edeceğiz. Açılsı bu programı sizlerden çok çocuklarımız için, çocuklarımız için yapıyoruz. Onlar bizden daha iyi bir gelecek hak ediyorlar ve emin olun ki o geleceğiyle yaratacak kapasiteye sahipler.
Bizim de o çorbada bir zerrede olsa tuzumuz olsun diye Türkiye’nin bilimi, bilgi yönem veren insanları burada ağırlıyoruz.
Görüşürüz, hoşçakalın.