Eylül Görmüş’le Nereden Başlamalı? | 7. Bölüm (Javier Marías)
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=4wdAwa1SF4I.
Müzik Merhabalar. Nereden Başlamalı’nın 7. bölümüne hoş geldiniz. Ben Eylül Görmüş.
Bugün yine size nesnallik vaat edemediğim bir bölümüne karşınızdayım. Çünkü o kadar çok sevdiğim bir yazarı anlatacağım ki, İspanyol yazar Javier Marias. Bugün yaşayan bir yazarı konuk ediyoruz. 1951 doğumlu. Çok bilinmiyor belki ülkemizde. Yani bundan önceki bölümlerde ağırladığımız yazarlar kadar meşhur olmamakla beraber çok acayip bir yazar olduğunu düşünüyorum. Okuyan, tavsiye ettiğim okuyanlar arasında da yap bu ne ya falan diyen hiç olmadı. O yüzden çok kendime güveniyorum bu bölümde. Umarım bu bölümün sonunda size de Marias okuma hevesi yaratırım sizde. 1951 Madrid doğumlu bir yazar Javier Marias. Yaklaşık böyle bir 7-8 yıldır her sene Nobel bahislerinde ismi geçiyor. Bu sene kesin evet alıyor falan diye henüz olamadı. Bu arada yani alsa da reddedebilir. Daha önce mesela bir Kültür Bakanlığı’nın İspanya’da verdiği bir ödülü reddetmişti. Hiçbir kurumsal ödülü kabul etmeyeceği gerekçesiyle. Biraz böyle bir insan kendisi. Ama ben yine de çok istiyorum alsın, alması gerekiyor.
44 dile çevrildi eserleri. 8 milyon kopyadan fazla sattı dünyada. Şöyle de bir şey eklemek istiyorum. Mert Tanayda’nın bir yazısında okudum bunu. Bu konuya biraz çalışırken. Yıllar önce daha doğru yüzgün Türkçe’ye çevrilmemişken Orhan Pamuk’un kendisine Javier Marias’tan bahsettiğini ve çok acayip bir yazar. Avrupa’nın şu an en yaşa, en parlak yazarlarından biri falan dediğini söylemişti. Çok haklı çıktığını düşünüyorum.
Bu öngörüsünü ötürü de kendisine hayranlığımın bir kat daha arttığını belirtmek istiyorum. Şimdi şöyle, Marias nasıl tarif etmeli? Bir kere çok arıza bir adamdan bahsediyoruz. Zaten fotoğraflarını da göreceksinizdir böyle. Bir karakter yani kendisi. İnsan ilişkilerine kafayı yorm takmış durumda ve çok detaylı insan davranışları üzerine yazıyor. Bu anlamda birazcık Kundera’ya benzetiyorum ama birazcık.
Fakat asıl benzerlik belki şurada kurulabilir. Ben Marias’ın çok Avrupalı bir yazarı olduğunu düşünüyorum. Yani şu anlamda söylüyorum. Avrupa fikri üzerine kafa yoran biri, Kundera’daki kadar açık Avrupa üzerine metinler görmüyoruz. Yani Kundera baya bu konuda kafa yoran, Avrupa nedir, bir fikir midir, bir siyasi birlik midir, bir kültür birliği midir diye soran ve didikleyen biri. Marias da bu yok ama bence Marias çok Avrupalı.
Avrupa edebiyatı diye bir şey varsa onun temsilcisi olduğunu düşünüyorum çok tipik şekilde. Independent Gazetesi bir keresinde bir yazıda yaşayan Avrupalı romancılar içinde Javier Marias’tan daha iyisi var mı diye sormuştu. Yok, bence yok. Bu soruyu hep böyle cevaplıyorum. Yani şöyle Kundera hala hayatta olduğu için onu saklı tutarak yaşayan ve üreten yazarlar diyelim. Marias gerçekten çok özel bir isim bana sorarsanız. Şöyle bir şey söylemek lazım. Çok fazla dil biliyor Javier Marias. Ve bu kitaplarında bence izlerini görebildiğimiz bir şey. Hem çok direkt görebiliyoruz. Çok fazla tercüman karakter var mesela kitaplarında. Mesleği tercümanlık olan. Ama aynı zamanda da dil meselesiyle ilgili çok kafa yorduğunu görüyoruz. Zaten İspanyolca ana dili çok çok iyi Fransızca ve İngilizce konuşuyor. Yani o dillerde panelere katıldığında direkt o dilde konuşuyor. İtalyancası da oldukça iyi. Hatta bu dillerden de çevriler yapıyor. Aynı zamanda da böyle bir tarafı var.
Bir geldi işte Nabokov, Hulknar, Henry James falan gibi Shakespeare gibi isimlerin çevrilerini yapıyor. Shakespeare demişken Shakespeare’den bahsetmek lazım. Javier Marias bir Shakespeare aşığı. Marias’ı okumak için Shakespeare okumanız elbette ki gerekmiyor. Ama kitaplarının, neredeyse bütün kitapların isimleri Shakespeare’in bir cümlesinden alınma isimler. Dolayısıyla çok fazla Shakespeare referansı var. Hani biraz Shakespeare’e aşınaysanız daha çok tadına varabilirsiniz kitaplarının.
Şöyle nedir meselesi, neye hazırlıklı olmalıyız Marias okurken. Temel birtakım konuları var. Hatırlamak ve unutmak, susmak ve durmadan konuşmak. Dil, az önce söyleyeyim gibi bu çok önemli. İnsanlar arasında anlaşmak için bir araç ve aynı zamanda bir engel olarak dil. Anlatmak, anlaşılmak, anlaşılamamak, anlaşılmadığını anlamak. Böyle buralarda çok dolaşan bir yazar.
Değişmek, dünkü yüzümüz, bugünkü yüzümüz, yarınki yüzümüz, kimlik kim olacağı soruları buralara çok kafa yoruyor. Bütün bunları size Proust’u hatırlatmış olabilir. Proust, Haviar Marias’ın en çok etkilendiği yazarlardan biri. Hatta böyle yaşayan yazarlar arasında dili Proust’a en yakın olanlardan biri kabul ediliyor. Ben biraz böyle modernize edilmiş bir Proust gibi düşünüyorum onu. Hani o konvasyonel bildiğimiz gibi ağdalı kelimeler kullanmıyor.
Ya da dili Proust kadar zor değil ama kesinlikle Proust’a benzeyen bir tat olduğu şüphesiz. Proust okuyup zorlandıysanız ki yüksek ihtimal Marias’tan korkmayın. Oralarda değil yani onu söyleyeyim. Dediğim gibi temel meselesi Marias’ın kimsenin kimseyi tam olarak anlayamayacağı fikri aslında. Şöyle bir şey söylüyor. Yarınki yüzünden bir alıntı okuyorum. Hayat anlatılamaz. İnsanoğlunun bildiğimiz tarihi boyunca bunu anlatmaya kendini adamış olması olağanüstü bir şeydir.
Baştan yenilgiye mahkum bir girişim. Bazen bu adetten vazgeçmenin, olayların geçip gitmesine izin vermenin daha iyi olacağını düşünürüm. Rahat bırakmalı onları. Yani şöyle aslında belki şunu söyleyebiliriz. Marias hayatı anlatmanın imkansız olduğunu anlatmaya çalışan bir yazar. Burada bir çelişki var evet.
Yani bir yazarın derdi anlatmaktır ve bir yazar anlatmanın imkansız olduğunu anlatmaya nasıl, neden bu kadar mesai harcar diye sorabilirsiniz. Bunun yenilgiye mahkum bir çaba olduğunu anlatmaya çalışmak da bana çok acayip geliyor. Biraz büyüleyici geliyor. Şöyle bir şey yapıyor bana. Çok sevdiğim yazarlar var. Bende çok iz bırakan, beni dönüştüren yazarlar var. Ama Marias okurkenki kadar günlük hayatımın dönüştüğü hiç olmadı.
Dünyayla kurduğum ilişkinin dönüştüğünü hissediyorum. Şöyle bir an yaşamıştım, hiç unutmuyorum onu. Yarınki Yüzün Üçlemesini okuduğum dönemdeydi. Orada da bir karakter var, baş anlatıcımız. İngiliz Gezi Servisi için çalışıyor. Buna biraz daha detaylı gireceğim zaten. Ve insanların davranışlarını okuyor aslında işi bu. Ve dolayısıyla çok detaylara takılıyor. Yani mimikler, eller, gözler, hareketler vesaire. Öyle bir beni içine aldı ki kitap. Böyle bir kapı açmaya çalışırken, elimi uzattım kapının koluna ve elimin hareketlerini incelediğimi fark ettim. Yani nasıl uzandım, nasıl tuttum, ne yaptım, neden önce o parmağımı kıvırdım falan. Ve böyle şey olmuştum. Ha ben kafamın içine girdi bu adam falan gibi bir duygu vermişti. Ve çok acayipti. Kendimi başka türlü bakmama sebebiyet veriyor. Seda Ersavcı, pek çok kitabını da çeviren bir isim Marias’ın, onu olmayanın, olamayanın anlatıcısı diye tanımlamıştı bir yazısında. Ben bunu çok doğru bulmuştum. Gerçekten Marias, olmayan, olamayan, tutunamayan ilişkiler, sırlar, gizemler biraz buralarda dolaşıyor. Bu arada şunu söyleyeyim. Hani bu kadar böyle insanlığın türlü hallerine dair analizlerde bulunan bir yazar olmakla beraber kitapları çok sürükleyici. Şey değil yani, birtakım aforizmalar, fikirler falan da ibaret değil, hepsinde çok ciddi bir kurgu çatısı var. Çoğunda gizem var.
Bayağı böyle dedektiflik romanı tadında bir lezzet veren eserleri bile var. Bu arada o gizemlerin cevabını her zaman da almıyoruz kitabın sonunda. Ama öyle bir yere varıyorsunuz ki o gizemi çözmeye çalışırken tespit ettiği insan halleri ve işte davranışları aslında gizemin kendisinin önemsiz olduğu hissini yaratıyor sonunda. Dediğim gibi uzun cümlelere hazırlıklı olmanız lazım. Rastgele uzuyormuş zannettiğiniz bazı cümleler, yani böyle nereye geldi bu konu, amma dağıldı, bu şimdi nasıl bir ayrıntı falan dediğiniz cümleler, metin ilerledikçe aradaki bağlantılar ortaya çıkacak ve hepsi bir şey ifade ediyor olacak. O yüzden kaçırmadan okumanızı öneririm. Yani şöyle söyleyebiliriz, Marius’un bu yeniliğe mahkum çabası, bu arada çok konuşan karakterleri var. Yani hani anlatmak ve anlaşılmak imkansızdır ama yine de anlatmayı denemeliyiz diyen karakterleri var.
Sanıyorum anlatılması mümkün olmayanı bir şekilde edebiyatla tercüme etmeye çalışıyor bize. Hissettiğimiz, sezdiğimiz, biri yaptığında böyle bizde bir his yaratan ama kelimelere dökemediğimiz şeyleri ifade ediyor. Belki bu yüzden biraz Kundere’ye benzetiyorum. Çok çarpıcı geliyor bana o insanın beynine ve kalbine ruhuna giren hali. Bu kadar konuştuktan sonra artık nereden başlamalı sorusuna gelelim.
Beyaz Kalp benim ilk önericem eseri olacak. Bu da dergiye yazdığım bir kitaptı. Ve dergide görüp alan ve bana mesaj atan çok insan oldu. Çok sevdi ki diye ve ben de çok mutlu oldum. Bence Marius’un en iyi kitaplarından biri bu. Tam olarak ne olduğunu, kim olduğunu anlarsınız bu kitabı okuduğunuzda. Evli bir çiftin ölküsünü okuyoruz ve o anlatıcı çiftin erkek olanının ağzından da kendi ailesinin ölküsünü didiklemesini görüyoruz.
Çok huzursuz edici de bir tarafı olan bir kitap şöyle. Eğer evliyseniz ve evliliğinizle ilgili soru işaretleriniz varsa okumamanızı önericem. Çünkü bence evlilik fikrini bayağı dağıtan bir kitap. Evlendikten sonra ne oluyor, o tempo, neden onun içindeyiz falan. Ben evli değildim okuduğumda o yüzden gayet güzel teorik teorik okudum ama zorlayabilir yani. Hazırlıklı oldum. Arkasında acı bir başlangıç bu önericem. Bu da Marius’un bütün kitaplarında gördüğümüz bir tema neredeyse. İspanya İç Savaşı. Babası oldukça sıkıntı çekmiş Franco Diktatörlüğü döneminde. Babası da bu arada çok büyük bir entelektüel düşünür ve yazar. Marius’un kendisi gibi o da üniversite hocası falan. Bu biraz böyle o 40 yıllık diktatörlükten sonra dönüşen Madrid’te geçen bir, yine gizemli bir hikaye, bir patronun yanında çalışan bir sekreterin oradaki katman katman ölküsünü okuyoruz.
Acayip bir şey ya Madrid’e gittiyseniz böyle burnunuzun direğini sızlatacak kadar güzel Madrid tarifleri olan bir kitap. Karısından nefret eden bir adam, bakın sanırım evlilerin Marius’u okumaması gerekiyor. Ya da belki de okuyup başka karar, neyse. Böyle karısından nefret eden bir adamın ölküsü ama böyle dediğim gibi çok katmanlı bir kitap bu ve çok da gizemli yani insanı elinden bırakamıyor. Sonra Yarın Savaş’ta Beni Düşün. Bu da yine bir Shakespeare dizisinin alınma bir ismi olan. Bu da böyle çok gizemli. Bir adam, bir tek gecelik bir ilişki için bir kadının evine gidiyor ve kadın ölüyor. Ve kitap böyle başlıyor. Adam ölmüş kadının bıraktığı eşyalar, kelimeler, izler arasından kadının kim olduğunu, seviştiği ve ölen kadının kim olduğunu bulmaya çalışıyor. Ve bu sırada da kendisiyle ilgili bir sürü şey keşfediyor. Yine böyle sırlar, yalanlar falan üzerine. Hem gizemli hem de çok sürtüleyici bir kitap.
Sonra bunları böyle böyle yani bu… Ben bunu yani artık böyle sanırım adını da böyle koyabilirim. Hayatımda okuduğum en iyi kitap olduğunu düşünüyorum. Çok sevdiğim kitaplar var ama bu üçleme, yarınki yüzün üçlemesi kadar beni çarpan ve içine alan çok az ve izi bırakan çok az kitap oldu. Az önce birazcık bahsettim. Zaten Marius’ın Başyapıtı kabul ediliyor. İngiliz Gizli Servisinde çalışan birinin ölküsünü okuyoruz.
Ama çok dediğim gibi katmanlı bir kitap bu. İspanyol İç Savaşı’na dönüyoruz. İkinci Dünya Savaşı’nda o ajanlık yapan insanların çeşitli sırları, gizemleri, devlet için işledikleri suçlar yani o bütün kitaplarında gördüğümüz o toplumsal şeyi de görüyoruz. İkinci Dünya Savaşı sırasında propaganda’nın ne biçimde kullanıldığını ve bunun insanlara ne yaptığını mesela anlatıyor. Ve dediğim gibi çok acayip insan analizleri var ve çok etkileyici bu anlamda.
Şöyle bir kişisel hatıra anlatmak istiyorum. Ben bu kitabın üçüncü cildini, son cildini yani, bundan 3 sene önce o zamanlar Covid yoktu ve Euro daha makuldü ve bizler Avrupa sayatı yapabiliyorduk. Uzak geçmiş. Budapest’den Prağa giden bir gece treninde okumaya başladım. Kuşetli Vagon’da. Bütün Aralık ayıydı, her taraf kar. Ve ben işte böyle bir 8 saatlik bir yolculuk yapmaya hazırlanıyorum.
Bu dediğim gibi bu kitapta bu senin yüzün, yarınki yüzün, bugünkü yüzün çok böyle şey yapan, geçen bir cümle. Böyle o trenin camında kendi yüzümün yansımasına bakarak okudum ve Prak’ta da bitirdim. Ve benim için iyice atmosferik kıldı bütün bu hikaye, bu kitabı. Dediğim gibi bu Avrupalılık meselesini de düşünce Avrupa’da bitirmiş olma hali bana çok iyi geldi. Şöyle bir alıntıyla bitirmek istiyorum.
Bu yarınki yüzünden bana kalan en büyük sorulardan biri. Bunu aslında karakter hayatındaki kadın için soruyor kitapta. Ama herkes için. Belki de en çok da insanın kendisi için sorması gereken bir soru. Çünkü biz de değişiyoruz ve yarınki yüzümüzü aslında hiç bilmediğimiz gibi dünkü yüzümüzü de kendimizden saklamak istediğimiz çok fazla oluyor. Kendi geçmişimizle ilgili.
Biraz Işigro bölümünde de konuştuğumuz şeyleri bence daha da derinleştirerek soruyor Mariyaz. Kimdik, kimiz, yarın kim olacağız ve neden ve hangisiyle barışığız ve ne kadar hazırlıklıyız gibi bir soru. Şu alıntıyla bitirmek istiyorum. Bence hepimizin kendisine sorması gereken bir soru çünkü bu. Senin yarınki yüzünü, gösterdiğin yüzünün ya da taktığın maskenin ardında var olan ya da biçimlenen
ve ancak benim beklemediğim bir anda göstereceğin yüzünü bugün nasıl tanımam? Sahi nasıl diye sorup bu soruyu düşünmekle davet ederek sizi bu bölüme son veriyorum.
Çok teşekkür ederim.