Feminizm I İnsanın Anlam Arayışı 14 | Dost TV | 02.11.2022
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=VVG7KrmgFQo.
Değerli dostlar Dost TV Dost ve Fem ortak yayınında insanın anlam arayışı programına hoş geldiniz. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketleri hepimizin üzerine olsun. Öncelikle Yüce Rabbimize, Yaradanımıza hamd ve sena ve Rasûlü Ekrem Efendimiz’e salât ve selam ile programımıza başlıyoruz.
Bu hafta ele alacağımız konu Feminizm. Kelimeye itibariyle kadıncılık denen, kadın haklarını savunan, kadın ve erkeğin eşitliğinden bahseden bir ideoloji, bir düşünce. Feminizmin taleplerini, toplumlara etkisini ve İslam dünyasına, Müslüman arasında meydana getirdiği etkiyi hep birlikte konuşacağız. Yine her zaman olduğu gibi misafirimiz Dumlupınar Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, Hadis Ana Bilim Dalı öğretim üyesi ve aynı zamanda Dinişleri Yüksek Kurulu üyesi olan Prof. Dr. Halis Aydemir hocamız. Hocam hoş geldiniz, sefaya getirdiniz. Hoş bulduk efendim. Selamünaleyküm. Aleyküm selamünaleyküm.
Evet, bu hafta çok tartışmaları, çok güncel, güncelliğini hiç kaybetmeyen bir konudan bahsedeceğiz, feminizmden. Öncelikle dinleyicilerimize kısa bir malumat vermek istiyorum, müsaadenizle. Feminizm 19. yüzyıldan sonra, özellikle Fransız İhtilalından sonra ortaya çıkmış bir akım, değerli dostlar. Kadının küçümsenmesi, aşağılanması, değersizleştirilmesine karşı ortaya çıkan bir hareket. Dolayısıyla kadının erkeklerle eşit tutulması, kamusal alanda ki bütün haklardan faydalanması talebilinde bulunan bir hareket, feminizmin üç dalga halinde geliştiğini söylüyorlar. Birinci dalga dediğim gibi Fransız İhtilalinden sonra meydana çıkan bir görüş. İhtilalden sonra özellikle kadınlar mülkiyet hakkı, oy hakkı, kamusal alanda erkeklerle eşit şekilde temsil edilme hakkı istiyorlar. Daha sonra ikinci dalga ise 1960 ile 1990 arasındaki bir dalga. Burada da tabi ki zamanın ve şartların gerektiği birtakım talepler, başka talepler de işin içine giriyor. Kadına karşı şiddet konusu ele alınıyor. Diğer taraftan iş ortamındaki haklar vs. birtakım talepler gündeme geliyor. Son olarak da üçüncü dalga dediğimiz boyutta da yine burada da birtakım farklı talepler, söz konusu. Kadın kavramının içerisinde farklı cinsel tercihte bulunan kimselerin de dahil edilmesi gerektiğini savunan fikirler ortaya çıkıyor. Çok detaya girmeyeceğim.
Buradan bahisle tabi ki ilk dönemde bu kadın erkek bir nevi erkeğe göre kendisini konumlandırıyor feminizm. Erkekle eşit olmayı, erkek gibi olmayı, erkek gibi davranmayı kendisine ilke ediniyor.
İkinci dönemde de bir nevi erkeği kendine düşman ediyor. Öyle bir erkek kadın arasında bir gerilim ve düşmanlık da meydana gelmiş oluyor. Ve günümüze kadar bu şekilde geliyor. Buradan hareketle hocam. Feminizmin iddia ettiği gibi erkek ve kadın her anlamda eşit midir? Erkek kadın eşitliğini nasıl anlamamız gerekir?
Ektişekredir.
Allah’ım, sizi biz yarattık diyor Cenab-ı Hak. Sonra da, bir erkek ve dişi’den yarattık diyor. Dolayısıyla yaratılışımızı böyle kodlayan, yani bir erkek ve dişi üzerinden kodlayıp, sonra oradan onun çoğalmasını sağlayan sistem bu aslında.
Bunu kuran Cenab-ı Hak. O bakımdan hani bizim girişte hayata girdiğimiz zaman ki, bütün sabitelerimiz işte erkek olmamız, kadın olmamız, söz geleni bu çağda doğmamız, bizden önce de doğanlar oldu. Bunlar bizim elimizde olmayan, bizi yaratan kudretin bize tahsis ettiği, aynı şekilde boyumuz, kısalığımız, uzunluğumuz, güzel görünümümüz, yüz tipimiz, çene kemiğimiz vs. Bunların hepsi milliyetimiz, kavmiyeti konuştuk daha önce. Yani biz dünyaya geldiğimizde, hal-i hazırda bulduğumuz, kendimizi fark ettiğimiz anda bulduğumuz şeyle, dolayısıyla yaradanın, var edenin kodladığı biçimiyle böyle bir hayatın içerisindeyiz.
Dolayısıyla insanın Cenab-ı Hakk’ın kendisine bahşettiği, hayata soktuğu nokta zaman olarak, hayata girdirdiği nokta, mekan olarak, hayata girdirdiği, soktuğu biçim, cinsiyet olarak, bunlarla barışık olması, hele hele bunları kendisine tayin edenin, ne etrafında düşman belirleyeceği, diğerleri, yani bir kadın sakayer, bizi kadın yapan diğer erkekler değil.
Yahut erkek sakayer, bizi erkek yapan diğer kadınlar da değil. O bakımdan, temel yapıtaşı olan, varlığının temel parçası olan hususları, kendi var edicisiyle arasındaki bir münasebette gelişen ve onun varlığına baştan emanet olarak verdiği bir şey. Dolayısıyla erkekliğimizi, kadınlığımızı biz yarışarak, birileriyle kapışarak, efendim bir sınav neticesinde birilerini ekante ederek, geri bırakarak falan böyle kazanmadık ki bundan ötürü aramızda bir husumet peydahlansın.
Bunun farklılıkları varsa, erkekliğin ve kadınlığın, bu farklılıkları da yaratan kudretin öylece yarattığını elbette ki hepimiz biliyoruz. Madem kendimiz oluşturmadık veya bir yerde erkeklik, kadınlık vardı, hücum ettik, erkeklik iyiydi, kapanların elinde kaldı, geriye kalanlar kadınlık kaldı yahut tam tersi.
Böyle bir şey de yok ki varlığımızdan, yani kökenimizden ötürü birbirimize husumet besleyelim. O bakımdan yaratıcının tasarrufu, bizi yarattığına göre onun tasarrufu bize emanet ettiği bir şey.
Şimdi yarattığı bu insanlara, erkeğiyle, kadınıyla, bir erkek ve kadından yarattım dediği, bunları aralarında düşmanlık olsun diye farklı yaratmış olabilir mi? Yani bunlar erkek yaratayım, bunlar da kadın yaratayım, aynı çift kalemaçtaki gibi.
Bunlar siyah renkli olanlar, bunlar da kırmızı renkli olanlar. Hepsi aynı olursa uyumlu olurlar, farklı olsunlar, birbirlerine girsinler. Bunu yapmak için yani adaveti amaçlamak için olabilir mi? Cenab-ı Hak diyor ki, hayır adaveti amaçlamak için bir şey yapmadık. Biz dünya hayatında her neyi yaptıysak sınamak için yaptık.
Yani bu dünyada var olan bütün çeşitliliklerimiz, farklılıklarımız, zenginliklerimiz, fakirliklerimiz, erkekliğimiz, kadınlığımız, babaanne rolü, büyük baba, küçük çocuk, torun, buralarda hep birbirimize karşı belli bir sınavın içerisindeyiz.
Birbirinize sizleri sınav vesilesi kıldık. Şimdi hal böyle olunca sınav vesilesi ise eğer, o zaman birbirleriyle iletişimde Cenab-ı Hakk’ın taraflara yükümlü kıldığı sorumluluklar, haklar ve ödevler devriye giriyor.
Burada farklılıklarımız madem sınav vesilesidir o zaman aynı değiliz demek ki. Cehennetten indirilmesinde de Allah-u Teala aranızda düşmanlık koyduk. Evet. Ehbetu, ba’dukum li ba’din adu. Yani böyle geldik dünyaya ve aramızda bu rekabet var. Bu farklılıkların harekete geçirdiği buna uygun düşen duygular da var.
Haset gibi, çekeme mezlik gibi. O bakımdan böyle bir ortamdayız hâlihazırda. Ama bunu yönetebilir miyiz? Cenab-ı Hakk birbirimize girelim diye mi? Yoksa bunu, O’nun bize bahşettiği irade ile yönetebilelim diye mi indirdi? Cenab-ı Hakk yönetmemizi istiyor. Söz gelimi erkeği kadını.
Hünne li bâsün lâ kum ve entum li bâsün lâ hun. Eğer pozitif bakarsak olaya onlar bizi tamamlayan, biz onları tamamlayan birbirlerinin elbiseleri diye tarif ediyor Cenab-ı Hak. Ama diğer gözle bakarsak bu farklılıktan düşmanlık da çıkarabiliriz. Bunu kim isteyebilir? İnsana amansız düşmanlık üzere yemin etmiş olan şeytan, kavminiyetçilikten de bir izim çıkardı, düşmanlık çıkardı. Bu cinsiyet farkından da bir izim, bir düşmanlık çıkarmak istiyor. Şu anda bu akım ve bu akımı yani bu bir tarihi vakti şu an içerisinde yaşadığımız. Ama bu akımı besleyen, gün yüzüne çıkaran şu anda erkek tarafından da kusurlar olabilir mi?
Yani mazlumiyetin getirdiği bu nemli kadınlar arasında hüsnü kabul ile karşılanmış. Geçmişe baktığımız zaman erkek fiziki gücü temsil ediyor. Bu fiziki gücü ile baskı kurduğunu görüyoruz yani. İster batının geçmişinde olsun, ister Orta Doğu’nun geçmişinde olsun.
İnsanlık tarihinde erkeğin bu fiziki egemenliği ile kadına diş geçirdiği ve ona baskı kurup zulme varan uygulamalar yaptığı, İstediğin kadını şeytan olarak nitelendirmiş. Tanımladığı, yani insan olup olmadığını tartışmaya açtığı vesaire. E cahiliye dönemindeki ve öncesindeki durumlar, İslam’ın veya peygamberlerin bütünüyle veya yaratanın diyelim çünkü bütün peygamberler bu mesajı Allah’tan getirdi. Ne bakın, bizlere söylediği ise bir birey olarak, fert olarak aynı olmadığımız, bir defa yaratılışımız farklı. Yani bunun vahyin de söylemesine çok da gerek yok. Dönüp baktığımızda yaratılış farklı. Yani birinde rahim var, bu rahim üzerinden insanlık nesli bugüne kadar gelen.
Oradan oluşuyor, ortaya çıkıyor. Dolayısıyla diğer tarafta erkekte bir fiziksen güç var. Yani baktığımız zaman eğer eşitliği, aynılık anlamında söylüyorsanız yaratılış da aynı değiller. Ama biz yaratılışta aynıymışlar gibi sorumluluklar yüklersek, ağırlıklar yüklersek,
hayatın sorumluluklarını aramızda, yaratılışımıza uygun olarak paylaşmak yerine hayatın sorumluluklarını eşit yıkarsak birbirimizin üzerine, aynı olmadığımız için bu orantısız olacaktır. Yani orantısız olunca adaletsiz olur. Bu bakımdan Cenab-ı Hakk’ın yüklediği ise taraflara birbirlerine uygun, yani hayatta birbirlerini tamamlayan karşılıklı mesuliyetler ve sorumluluklar koymuş.
Ama Allah’ın sebebiyle, ahirete bakan yüzüyle, çünkü bu dünya bir geçiş süreci ve insanın temel amacı sonsuz bir saadet kazanmak. Bunu kazanmak açısından erkeğiyle kadını arasında herhangi bir fırsat eşitsizliği var mı? Cenab-ı Hak diyor ki فَاستَجَابَ لَهُمْ رَبَّهُمْ اَنِّي لَا اُضِيعُ عَنَّ لَا عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثَةٍ
Ben ister erkek olsun, ister kadın olsun, sizden hiçbir kimsenin amelini zayi etmem. مِنْذَكَرٍ اَوْ اُنْثَةٍ Erkek olması, kadın olması, bir fert olarak dünya sürecinden gelip geçtiğinde, ahirete bakan yüzüyle onun aynı sonucu kazanması açısından hiçbir fark oluşturmuyor. O yüzden Cenab-ı Hak başka bir ayette diyor ki, bunu temenni edip durmayın.
Yani erkek olsaydım yahut kadın olsaydım وَلَا تَتَمَنَّهُمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بِهِ بَعْلَكُمْ عَلَى بَعْدٍ Allah’ın biri birimize verdiği üstünlükleri sadece bu da değil. Demek ki eğer yaratılış ile yaratıcının emaneti olduğu açısından bakmayıp, barışık olmaktan çıktığınızda ve artık didişmeye başladığınızda, bu bugün cinsiyet olur, yarın boyunuz olur.
Başka bir gün görünümümüz olur, başka bir gün kilonuz olur. Siz yaratılışınızı Yaradan’ın size bahşettiği, annenizin karnında şekil ve suret vererek şekillendirdiği bir hal olarak onun emaneti saymıyorsanız, o verdiyse, o seçtiyse benim için güzeldir diye bunu sevgi ile karşılamıyorsanız, yani cinsiyet bunlardan sadece bir tanesidir. Bambaşka bir dünya, hayatta kişiyi rahatsız edecek. Kiminin kulağı, kiminin kolu, ayağı, bacağı, ten rengi vs. pek çok farklılıklar var. Yani cinsler arasında Kur’an-ı Kerim’in mesajında erkek ve kadın birbirini tamamlayan, birbirini bütünleyen. Dünyadaki rolleri itibariyle. Dünya süreci açısından. Bir de yani aralarında düşmanlık değil, Allah-u Teala mevvettet yarattığını, sevgi yarattığını söylüyor.
Evet, sevgi bunun oluşturduğu bir arzu ve çekim de var. Ama şeytan istiyor ki bunu adavete, düşmanlığa tebdil etsin. Ancak İslam’ın Cenab-ı Hakk’ın getirdiği esaslarını koyduğu ve tarafların birbirlerine sorumluluklar ve çizgisiyle belli olduğu hususların da yer yer aşıldığını da kabul etmek lazım. Çünkü güç içinde bir miktar böyle yayılım, taşkınlık, karşı tarafın üzerine nüfuz barındıran bir tarafı var. Bunu hani kontrol ettiğiniz zaman, hikmetle kontrol ettiğiniz zaman iyi oluyor. Ama bütün erkeklerin gücü doğru yönettiği, muhatabına saygıyla efendim davrandığına dair.
İslam geldikten sonra dahi yani baktığımız zaman İslam ümmeti içerisinde bile hali hazırda, İslam’ın ölçülerine uymayan bir yaklaşımdan söz edebiliriz. Yani eğitim hakkı bakımından, eş seçme hakkı bakımından, bu açılardan bir miktar aile içi haksız şiddet açısından pek çok olumsuz uygulamalar da söz konusu. Yani bizatihi İslam’ın ölçüsüyle çok bağdaşmayan. Şimdi bu yaklaşım şeytan… Yani İslam’dan kaynaklanmıyor ama İslamiyet’in, Kuran’ın, hadislerinin yanlış yorumlanmasından, uygulanmasından kaynaklanan birtakım kadın karşıtı veya kadına… Yani kadına bu anlamda değer atfederken o saygınlığı sahabe ortamında Resulullah’ın tesis ettiğinden daha geri kalmış.
Söz gelimi şiddet uygularken İslam’ın getirdiği ön merhaleleri hiç dikkate almayan, haksız şiddetle, direkt böyle eften püften sebeplerle ona doğrudan şiddet uygulamaya kalkan.
Eğitim hakkı açısından düşünün, eğitim hakkını erkek evlatla benzer bir şekilde öngörmeyen, halbuki İslam erkeğiyle, kadınıyla herkesin eğitim almasını hatta bir hak olarak değil, sorumluluk olarak öngördü. Çünkü dini anlama, Rabbini tanıma sürecinde.
Buralardaki yine cahiliye dönemine doğru geri çeken diyelim ve geri kalan hususlar da İslam ümmetinde bir miktar feminizmin hüsnü kabulle karşılık bulmasına imkan sağladı.
Söz gelimi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem eş seçme hususunda istihbar dediğimiz, yani onun evet demediği biriyle asla evlendirilmeye şey ebiliyorsunuz. Bizim toplumumuzda bile çok yakın bir geçmişe kadar bu hususta kendi sözlerine itibar edilmeyen, ailenin birilerine veliki zorla evlendirmeye kalktıkları çocuklardan söz edebiliriz.
Bu açıdan baktığımızda erkeğin gücünü, İslam’ın koyduğu sınırları yer yer aştığına dair örnekler de bunu besledi. Dolayısıyla kendisine burada bir meşruiyet zemini, bu mazlumiyet ve mağduriyet üzerinden bir meşruiyet zemini bulunca bunun üzerine feminizin çok şeyi yükledi.
Yani salt, mağduriyetin telafi edilmesi ve bir fert olarak hakkının tanınması yönündeki zulme karşı duruş şimdi aldı başını gitti. Diyelim kadınla hiç alakası olmayan pek çok çok hususunda paket halinde aynı şeyin içerisinde buluyoruz. Bizim demin bahsettiğimiz birinci dalga, ikinci dalga, üçüncü dalga diye söylediğiniz boyutlarda hep eklemlenerek, yeniş yeniş şeyler üstüne ilave edilerek yol alındı. Baktık ki burada bir meşruiyet zemini var. Dolayısıyla siz kademe kademe bu ilave edilen ve çoğu kadınlarla alakalı olmayan hususların herhangi birine itiraz edecek olursanız söz gelimi demin bahsettiniz biyolojik cinsiyetin yanı sıra.
Bu erkek kadın arasındaki bir fay hattı iken kadının muhafaza edilmesi, kadının haklarının korunabilmesi iken tam da cinsiyetçi yani karşılıklı buradan biyolojik cinsiyetten sosyal bir cinsiyete sıçradı. Halbuki kendi gerçek zemini tam da biyolojik cinsiyetteydi, çift cinsiyet üzerindeydi. Oradan gender dediğimiz artık çok cinsiyetli bir anlayışa doğru. Artık erkek de orada cinsiyetlerden biri yani düşman olan erkekte artık onlardan biri haline geldi karşısında çeşitli farklı cinsiyetler var. Toplumsal cinsiyet diye biyolojik cinsiyette toplumsal cinsiyeti birbirinden ayıran bir anlayış. Kadın olunmaz, şey kadın doğulmaz, kadın olunur şeklinde bir söylem geliştiriyorlar.
Yani aslında kadının ve erkeğin cinsiyetinin toplum tarafından oluşturulduğunu, toplum tarafından kendilerine empoze edildiğini ileri süren bir görüş, bir iddia. E bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani toplum mu şekillendiriyor? Aslında biyolojik bir cinsiyeti var her bir insanın getirdiği. E toplum da bu cinsiyete göre birtakım telkinlerde bulunuyor, birtakım farklı uygulamalarda bulunuyor.
Sanki o canlının, erkeğin veya kadının cinsiyeti bu davranışlar, toplumsal davranışlardan dolayı oluşuyormuş, meydana geliyormuş gibi bir görüş. Çok makul görünmüyor. Makul olmak şöyle Dursun, bu denli absürt bir şey. Yani konuşmak da hizmetli çünkü hani sanki insan yavrusu ne tür doğuyor?
Ve siz ona telkinlerde bulunan bulunan bir yönde cinsiyetini ilerletiyorsunuz. Hayır bir defa bunun bir genetik karşılığı var. Çok belirgin farklı. Yani kadında XX geni, erkekte XE geni. Bir defa altyapıda, tohumda yani o kişinin genomunda bunun bir karşılığı var. Artı bunun dışa vuran, daha doğar doğmaz hani erkek mi doğdu, kız mı doğdu diye bilinen bir yanı var.
Şimdi bunu göz ardı edip, biyolojik tarafını onun göz ardı edip sanki hani ne tür bir varlık doğuyor? Ve biz ona telkinlerle erkekliği ya da kadınlığı giydiriyoruz. Dolayısıyla da bırakın rahat bırakalım. O kendisine çeşitlilik içerisinde herhangi bir renk bulsun gibi bir düşüncenin ne ilmi ne makul hiçbir tarafı yok.
Çünkü tarih kurulalı veri yani Cenab-ı Hakk’ın Hazreti Adem’i ve Hazreti Havva’yı yarattığından beri böyle bir biyolojik cinsiyet üzere çoğalıyoruz. Bunları söyleyenlerin kendileri bile bir anne ve babanın dünyaya getirdiği çocuklar. Ve onların varlıkları da, biyolojileri de, fizikleri de bu aileyi oluşturmaya, bu birlikteliği oluşturmaya,
yaratılışları da, müsait varlıklar kendileri de bunu gayet iyi biliyor. Ama bu mazlum şey üzerinden başlatılan bu yaklaşımda artık cinsiyetsizleştirmeye doğru giden ve bunun hedef aldığı belli ki yegene bir yapı var. O da toplumun temel taşı olan aile dediğimiz, ocak dediğimiz yuva.
Çünkü siz topluma dışarıdan enstrümanlarla, sözgelimi, televizyonla, cep telefonuyla, sosyal araçlarla, medya araçlarıyla ne kadar saldırırsanız, saldırın, aile dediğimiz toplumun örgütlü yapısı buna karşı kendisini muhafaza edebiliyor. Yani sadece bu tür aygıtlarla saldırmayı bırakın, askerlerle de saldırsanız,
aile yapısı korunuyorsa toplumdan o toplumdan istediğinizi alamıyorsunuz. Bunun yakın geçmişteki insanlık tarihindeki en büyük örneği, Türk milletinin İstiklal Harbi’nde en zayıf döneminde, en çaresiz, o kadar savaşlardan yorgun düşmüş, en mühimmatının olmadığı bir tek elinde ailesi var.
Erkeğiyle, kadınıyla hemen örgütlenip cepheye koşabiliyor. Çünkü aile dediğimiz toplumun o örgütlü yapısı, buna karşı tavrını koyunca olanca o günkü imkanlarıyla güçlerine rağmen çaresiz kaldılar.
Sonrasında bu saldırının hani siper et gövdeni dursun, bu hayasızca akın dediği milli şairimizin bu saldırı bunca araçlarla topluma yöneldi, yani medya araçların tamamıyla ama yine o aile yapısı orada durduğu sürece sonuç alamadılar. O yüzden şair İstiklal Marşı’na başlarken durumu hem savaşta hem barışta özetledi.
Dedi ki korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak, sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. Yani bu iş ocakla başarıldı, aileyle başarıldı, oradaki sıcaklıkla yani anneyle başarıldı. Eğer o orada durduğu sürece korkmana gerek yok. Yani bunu açtıysak bu kadar yedi düvele karşı bu muhafaza hattını, bu sınır hattını koruyabildiysek o zaman gözünü ocağa dik. Ocak orada duruyorsa ve hala tütüyorsa yani anne içerideyse o zaman korkulacak bir şey yok demektir, bundan daha kötüsünü göremezsiniz. Ama eğer ocak sönerse, anne ailede değilse ve sıcaklığıyla, yavrularıyla orada toplumun o en temel yapı taşı işlemiyorsa ve dağılmışsa o zaman demek istiyor ki,
işte şimdi korkabilirsin, şimdi yakın tehdit algısı içerisine girebilirsin. Şu halde düşman 100 yıllık bir süreçte, öncesinde askeri metotlarını, sonrasında medya araçlarıyla saldırdığı ama yıkamadığı toplumsal yapıdaki en önemli savunma hattının aile olduğunu görünce, bu sadece bizim milletimiz için değil, bütün ümmetimiz için de geçerli.
Dolayısıyla şu anda doğrudan aileye saldırıyor. Aileyi ortadan kaldırabilmek de erkek ve kadının bu meveddet dediğimiz, hayatın birbirini tamamlayan ve kişinin kendi cinsiyetiyle barışık, hayatı Cenab-ı Hak’ka karşı bir sorumluluk olarak yaşadığı, hak ve ödevlerini Cenab-ı Hak’ın tanzim ettiğini bildiği süreçte kendisini eşit cenneti kazanmaya namzet bir birey
ama hayattaki rollerimizin, hepimizin birbirinden farklı olduğu. Yani erkekler de hepsi aynı tip, aynı düzeyde değiller. Onlar arasında da bir dünya farklılıklar var. Kimi zengin geliyor, kimi orta boylu geliyor, kimi yakışıklı geliyor, kimi fiziksel güçlü geliyor, beriki zeka kabiliyetiyle geliyor. Bu dünyadaki nehnü faddanne beynakum, aranızdaki bu tafsilatı tafdil üstünlikleri biz yaptık diyen, Cenab-ı Hak’ka saygılı olan bir anlayış, süreci yönetiyor, diyor ki geçici bir süreç ve sınanıyorum ve bana ne kadar imkan verilirse avantajlar da dezavantajlar da yok. Ben ne kadar imkan sahibiysem onunla sorumluyum. Başkasına fazla bir imkan verilmişse ona fazla yükümlülük verilmiştir. La yukallifullahu nafsem illa ma’a taha Allah ancak verdikleri kadar yükümlülük verir.
Dolayısıyla böyle bir toplumsal yapıda siz toplumu yıkamadığınız için şimdi doğrudan kilit taşına doğru hedef alıyorsunuz. Dolayısıyla bu aslında bir üst akılın, uluslararası bir projenin hayata geçirilmesi. Sadece aslında İslam toplumlarında değil bütün yeryüzünde uygulanan bir proje, feminizm akımıyla birlikte
cinsel sapkınlıkları da onun içerisine alarak aileyi yok etmeye yönelik bir projeden bahsedebilir miyiz? Bizden sadece İslam toplumların hedef almıyor. Ailenin olduğu her yeri hedef alıyor. Çünkü insanı hedef alıyor. Onu tek bir ferde dönüştürmek, işte batı toplumlarındaki süreç bizden bir adım önde yürüyor. Hatta beş adım önde yürüyor. Oraya baktığınızda aile sayısı olanca azalmış.
Etraftaki, halihazırdaki insanların önemli bir kısmı bir ailenin ürünü çocukları değil, fertlerin ürünü çocuklar. Şuraya da bu şekilde buluşmuşlar. Dolayısıyla bir aile sıcaklığından çıkmamış insanlar, merhametsiz, kas katı, yapayalnız hayata küskün ve mutsuz.
Nitekim feminizmin yani çıktığından beri dönüp baktığınızda gerek Avrupa’da gerek Amerika’da, yani kadının mutluluk durumu, yaşam kalitesi yükselmiş mi azalmış mı diye baktığınızda buradaki istatistikler aşağı yönlüdür. Git gide çünkü siz ona iki kat yük yüklüyorsunuz. Bir sokakta ve hayatın her köşesinde erkekle atbaşı yarışmaya davet ediyorsunuz. Yanı sıra biyolojik varlığının gerekleri olarak, fıtratından duyduğu, çocuk sahibi olma ve bu çocuğa bakmak gibi koca devasa bir yükümlülüğü arada halletmek zorunda kalıyor. Ve bu çocuğun ona getirdiği yükler, onun başka başka erkeklerle olan buluşmasındaki çocuğun arada kalması ve oluşturduğu sıkıntılı durumların hepsinin hakkından gelmesi gereken bir varlığa dönüştürüyorsunuz onu.
Dolayısıyla bugüne kadar alınan mesafe bile batıdaki insanı insandan üç almaya çalışan bir düşmanlık vesilesi olduğu gayet açık. Onu biri birini tamamlayan, temel yapısı itibariyle kabullenmeyen ama biri birilerine adaveti ve düşmanlığı sürekli onlara empoze eden bir yaklaşım. Ama bu meşru zemin üzerine kurdukları ve sürekli ilerlettikleri bu bahsettiğin sapkınlıklara ve hatta bu kez erkeğe düşmanlığa onu tahammül edilemez bir varlık olarak görmeye kadar uzayan bir süreçten bahsediyoruz. Üçüncü dalgaya gelinceye deyin. Evet. Peki hocam İslami feminizm ve Müslüman feminizm tanımlamaları var.
Bu tanımlamaları ne kadar doğru buluyorsunuz? Yani bu tanımlamalar muhtemelen İslam’ın içerisinde, İslami ölçüler içerisinde, İslam’ın kadına verdiği değeri. En azından toplumda geri kaldığı noktalarda bazı gerilemeler oldu İslam toplumlarında.
Ama dediğimiz yerlerde, buraları tekrar nevzi kazanmak için bir araç olarak kullanıyorsa, belki adı feminizm bile olsa, buradan başlamak üzere en masum örneğini tasvir etmeye çalıştım.
Ama gördüğümüz kadarıyla orada kalmıyor, sonra batı normlarına bir şekilde yaklaşabilmek için karşılıklı sorumlulukların ve farklılıkların, özellikle de farklılıkların olduğu her yerde bu farklılığı bir şekilde batı normlarında eşitlemek adı altında aynılaştırmak kaldı ki bu farklılıklar, yani yaratılıştan gelen farklılıklar,
bunlara uygun düşen hayatta farklı sorumluluklar var. Siz her farklılığı gördüğünüz yerde eşitsizlikten söz ederseniz, sığ baktığınızı ortaya koymuş olursunuz. Her zaman verdiğim bir örnek, bu koşu yapanlar, hibe durumlarda, mesela başlangıç çizgisinde baktığınızda aynı yerden başlamıyorlar, farklı farklı yerlerden başlıyorlar.
Bu bir eşitsizlik ya da adaletsizlik mi? Hayır. Diğer koşullar gözetilerek, çünkü dış çemberi koşacak olan daha geniş koşacak, daha uzun mesafe var önünde.
Dolayısıyla totalde bir adaleti, biz nasıl bir kuvardaki bir koşu yolundaki adaleti hesaplayacak kadar matematik geliştirip, sığ ve kör bakarak hep aynı yerden başlamalılar demiyor isek, çünkü kuş bakışı bakınca toplam yolu hesaplayabiliyoruz. Hayattaki sayısını bilmediğimiz değişkeni, Allah Azze ve Celle’nin bildiğini ve her birimize totalde adil bir hayat yaşattığını, Cenab-ı Hakk’a olan Hüsnü Zan’ımızın ve güvenimizin ve onun varlıkta, eşyada, maddede yarattığı bu ahengi, bu intizamı ve bu dengeyi hele hele görmüşken neden ummayalım?
Neden hayatın aslında bir adalet üzerine kurulduğunu, diğer değişkenlerin birbirlerini dengelediğini, dolayısıyla da buradaki hak ve sorumlulukların, diğer taraftaki hak ve sorumlulukların aslında tam da adil olduğunu öngörmemiz gerekirken, kalkıp dersek ki yok herkes aynı çizgiden başlayacak.
Ben iç çember, dış çember anlamam arkadaş, bu cehaletin bir ürünüdür. Tabi bu cehaleti şeytan insanlığa feminizm üzerinden yaparken bilmediğinden yapmıyor, bunu bile bile insanlığa karşı bu cürmü işliyor.
Böylece artık anneler, yavrulardan ayrılıyor. Hayat erkeğiyle, kadınıyla farklı mecralarda daha az sevgi, daha az sosyal ilişki ve daha çok yalnızlık olarak sonuçlanıyor.
Şimdi tabi islami feminizm dediğimizde bunlar aslında feminizm hareketler, biraz da seküler layık hareketler. Dolayısıyla feminizm olmak için öngördükleri şartlar, belirli ilkeler var. Bunlarından birisi de her türlü dini, inançlardan, etikatlardan ve geleneklerden sığılmayı, tamamen moderniteyi kabul etmeyi öngören bir anlayış tavır. Tabi islami feminizm dediğimiz hareket de buna karşı çıkıyor. Hayır, ben kendi inancımla da feminizm olabilirim, kadın haklarını savunabilirim diye bir çıkışta bulunuyor.
Ama diğer taraftan da islami geleneği, İslam’ın içinde bulunan rivayetleri, hadisleri hatta ayetleri bile kadın bakışı açısıyla, kadınlarla erkekler arasında eşitliği sağlamak amacıyla,
bunu desteklemek amacıyla ayetleri ve hadisleri eleştirebiliyor. Yani burada da aslında bir tehlike görmüyor musunuz? Yani modernist anlamda, tarihselci anlamda bir yorumlamaya meyledebiliyorlar insanların için.
Kur’an’daki hükümler, diyelim ki miras hükümü, şahitlikle ilgili hüküm, erkeklerin kadınlar üzerinde kavvam oluşuyla alakalı hükümleri, kadın-erkek eşitliğine aykırı görüp buna eleştirebiliyorlar. Hatta ayetleri iptal edecek şekilde yorumlara da gidebiliyorlar. Bunlar hakkında ne dersiniz hocam?
Bu bahsettiğimiz ve demin konuştuğumuz farklılıkların hepsi ki ya Tılış’la ilişkili bunlar. Benim demin söylediğim, yani Cenab-ı Hakk’ın zaten verdiği normun kendilerine tanıdığı hakları, eğer töre geriletmişse bunu töreden geri alma, İslam’ın tanıdığı yere kadar. Ama siz şimdi normla oynamaktan söz ediyorsunuz. Eğer normla oynuyorsanız bunun önüne İslami diye bir sıfat koymanızın bir anlamı yok artık. Yani İslami diye bir şey tanımlıyorsanız, İslam’ın normları içerisinde kalarak bir şey yapıyorsunuz demektir, böyle ki kadınların haklarını. Ama burada hak ne?
İslam’ın tanıdığı haklar olmalı madem siz İslami feminizm diyorsunuz. Ama siz hak diye hakkın tanımı, normun kendisini dışarıdan aldığınız normları, İslam’a ithal ederek buradan işte kimi tahrifselci yaklaşımlar, kimi tarihselci yaklaşımlarla artık norm üzerinde yani naslak üzerinde bir ameliyata girişecekseniz,
İslam’a müdahale, yani bunun İslami değil, İslam’a müdahale edilen bir süreç demektir. Bir dejenasyon süreci olur. Bu da sekülerleşmenin kendine açtığı yeni bir kul var. Bu kez kadını kullanarak, onun sözüm ona mağduriyetini ama su istimal ederek çekmeye çalıştığı bir süreç olarak gözüküyor.
Evet, yani o da tehlikeli bir kul var. Yani kendi Kuran’a tabi olacağına, itaat edeceğine, çünkü Kuran neticede bir iman konusu. Kuran’ı kendi fikirlerine uydurmaya çalışan bir anlayış her zaman olagelmiş. Ama bunlar da kendilerine Müslüman diyen insanlar, tabii ki naslarla o inanması çok tehlikeli bir durum.
Tabii ki bunlar aynı zamanda yani İslamiyet’in yorumunun daha çok erkekler tarafından yapıldığını ve ateerik bir erkek egemen bir yoruma dayandığını ileri sürerek aslında bir geleneği de mahkum etmeye çalışıyorlar. Bu konuda ne dersiniz? İslami yorumlar, İslam’ın yorumları, Kuran ve hadislerin yorumları tamamen erkek, egemen bir yorumusaba mantığıyla mı yapılmıştır?
Yani tamamen öyle, tamamen böyle demeye imkan yok. Bu tür örnekler yok mu derseniz var demin konuştuk. Mesela Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem evlilikte onun görüşünün esas olduğunu söylemesine rağmen biliyoruz ki İslam toplumlarında buna çok fazla dikkat edilmeyen yarı yarı bölgesel cehalete de bağlı olarak. Dolayısıyla hani İslam’ın haklar planında, İslami normları kastediyorum. Verdiği hakların gerilediği yerlerde erkeğin bu egemenlikle orayı da hani kendisine yonttuğu veya dikkate almadığı yaptığım oldu biçiminde. Çünkü erki kendi elinde ya hani bu türden örnekler de var. Eğitim hakkı da böyledir yani.
Okullaşma yok aslında yani ilk başlarda sanki Peygamber döneminde daha sonra. Gerçi Peygamberimiz kadınlara özel tebliği, kadınlara özel vaazları var. Biyat dediğimiz kadınlardan özel biyat alıyor yani seçme hakkı var. Yani sahabe çocukları, erkekleri olduğu kadar kızları da biz mesela aynı şekilde ilmin peşinde görüyoruz.
İlim tahsil ediyorlar diğer taraftan annelerimize mesela bakın nasıl bu süreçte Hz. Ayşe’nin bir dünya erkek öğrencisi var yani kendi evlatlarından. Dolayısıyla erkeğiyle, kadınıyla bilgiye erişim, soru sorma, bilgiyi gidip yoklama, gelip bizarteyi Hz. Peygamberden öğrenme.
Bu açılardan baktığımız o günkü ilerleme sonralarda gerileme şeklinde kendisini göstermiş. Eğitimde böyleyken efendim mirasta diyelim yer yer kadına hiç miras vermeyen cahiliyedeki algıya geri dönülmüş yahut değersiz bazı şeyler.
Çünkü Allah Azze ve Celle’nin taksimine uygun olarak verileni dahi esirgeyen bir süreç yer yer İslam ümmetinde cehalete bağlı olarak bazı toplumlarda görülüyor. Saygınlık ve bir kişi olarak değer görmesi, onun da dünya hayatında ahirete giden süreçte aynen kendisi gibi cenneti kazanmaya namzet biri olduğu düşüncesinden demin söylediğimiz kilisedekine benzer şekilde. Yani hep günah üzere hep yanlış yapmaya hep yanlış konuşmaya ve değersiz olmaya dair törenin oluşturduğu tabi her töreyi bu anlamda yargılamıyorum. Ama bu tür yanlış süreçleri düzeltme ve islah etme yönündeki bir refleks söz konusu olabilir.
Ama siz erkek egemen biliyorum diye İslam’ın tamamını biz naslardan ve rivayetlerden yepyeni bir şey de çıkarabiliriz bambaşka diye mahkum etmeye kalkarsanız,
o zaman Resulullah’ın hayata taşıdığı ve uygulamayla ki uygulama somut bir karşılık uygulamayla sonuçlandırdığı hayattaki iz düşümü kalkıp erkek yorum diye Resulullah’ın üzerinden mi bu iftirayı seslendireceksiniz? Neticede hayata aksetmiş bundan bu dini mübini İslam Allah’ın hepsi üzerinden aksettiği şekliyle Cenab-ı Hakk’ın rızasıyla sonuçlandı. Varaditulakumul İslam’a dinâ. Ben sizden İslam’ı din olarak şun hâl ile razı oldum dediği. Bugün için yani özellikle gençlerimiz daha çok şu makro büyüklüklere bakmalılar. Gittiğimiz yol gerçekten bize daha çok mutluluk getiriyor. Şeytanın bu izim altında bize verdiği dünkünden çok daha iyi. Yani annemden daha iyi bir hayattayım veya çocuk diyelim torun, anne ve nine. Her üçü hayatta şu anda.
Ve biz bir kırılma sürecindeyiz. Ninenin hayatı ortada, annenin hayatı ortada ve kızın hayatı ortada. Bu yaşam kalitesi daha iyiye doğru gidiyor. Stres azalıyor, mutluluk artıyorsa tamam demek ki biz her ne yapıyorsak doğru bir şeyler yapıyoruz. Biz bizden 100 yıl öncesi bir topluma da bakabiliriz. Batıyı da gidip bu anlamda görebiliriz. Oradaki sonuçları, istatistikleri de okuyabiliriz.
Eğer daha mutlu, daha müreffeh çocukları açısından daha güzel hani biz dünkü aile hayatımızı ve saadetimizi, annemizi, babamızı ve çocukluğumuzu da düşünerek bunları görebiliriz. Arkamıza bakıp ve önümüze bakıp. O bakımdan, bu açılardan baktığımızda feminizmin toplumu içine çektiği girdap mutsuzluk girdabıdır. Feminizmin içine çektiği bu girdapta sevginin sıcaklığı, ailenin sıcaklığı bulunmamakta bir savaş, bir fay hattı, bir karşılıklı erkeğiyle, kadınla bir mücadele içerisine çekiyor ve bütün değerleri gözünde kirletiyor ve yok ediyor. O bakımdan içinde bulunduğumuz ortam adeta bir laboratuvar gibi bir ortamdır. Çünkü kırılma hattındayız. Eğer biz bu tam arada duran nesil olarak, önceki saadeti ve mutluluğu gördüğümüz halde bunu çocuklardan esirgersek, bizden sonrakilere kırılan zincir olarak en büyük vebali biz üstlenmiş olacağız.
Şu halde geçmişteki bizim doğup büyüyüp yaşadığımız ailedeki o mutluluğu ve yapıyı, ki demin konuştuk, buna bağlı olarak hem istiklalimizi bu coğrafyada hem de milli varlığımızı ve dini varlığımızı koruyabildik.
Ama eğer bunu aktaramazsak zincir üzerimizde kırılacak. Bizden sonrakiler kendilerini bu bedbaht hayatın içerisinde ve kim bilir bir süre sonra istiklallerini de ve kimliklerini de kaybettikleri bir renksiz kasvetli ortamın içerisinde bulacaklar. Allah muhafaza etsin. Hocam çok teşekkür ediyoruz. Ağzınıza sağlık. Allah razı olsun.
Değerli dostlar bugün feminizmi konuşmaya çalıştık. Neticede yüce yaradan bizleri bir kadın ve erkekten yarattı ve yaratılış itibariyle de bizleri eşit kıldı.
Ve amellerimizle, takvamızla bizleri değerlendireceğini vaat etti. Bu düşüncelerle hepinizi Allah’a emanet ediyorum. Hoşça kalınız.