GİZEMLİ KAYIP MU KITASI BULUNDU MU? NEREDE?
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=23edp3ute6Y.
Hiç düşündünüz mü? Acaba günümüzden binlerce yıl önce belki de bizlerden daha gelişmiş bir medeniyetin yaşamış ve bir şekilde okyanusun derinliklerine gömülmüş olma olasılığı var mıdır?
Dünya üzerindeki ilk insan, Hz. Adem’den Hz. Nuh Peygamber’e kadar geçen zaman dilimindeki yaşanmışlıklar hakkında ne kadar bilgiye sahibiz?
Dünyanın çözülmeyi bekleyen belki de en gizemli hikayesine hazır mısınız?
Mustafa Kemal Atatürk, başta cumhuriyetin olmak üzere, sonraki yıllarda da Türk Tarih Kurumu’nun kurulması ile birlikte kendini daha çok kitaplara ve tarih araştırmalarına vermişti.
Cephelerde geçirdiği o çok uzun yılların ardından dünya tarihini, özellikle de Türklerin nereden geldiği sorularının cevaplarını aramak için artık daha fazla zamanı vardı. İşte tam da böyle bir dönemde eline geçen bazı kitaplarda yazanlar insanı öylesine şaşkına çevirecek cinstemdeki…
Kitaplar, Büyük Nuh tufanından da önce Pasifik Okyanusunda bulunan ve daha sonraları ortadan kaybolarak tarihe gömülen gizemli bir kıtadan ve üzerinde yaşayan teknolojik açıdan gelişmiş bir uygarlığın da kıta ile beraber yok olduğundan bahsediyordu.
Bu kıta ile ve insanları ile ilgili ortaya atılan teorileri, hakkında yapılmış araştırmaları ve bulunan ipuçlarını duyduğunuzda çok şaşıracaksınız. Çünkü olayın biz Türklerin nereden gelmiş olabileceğinden tutun da geçmişte yaşamış olduğu düşünülen ve boyları 10 metreye kadar vardığı söylenen insanlara, hatta eski dönemlerde gözle görülebilen insanlarla iç içe yaşayan cinlere ve yecüc mecüc gibi kavimlere kadar birbirinden ilginç ve merak oluşturan bağlantıları var.
Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük hayallerinden birisi de Türklerin kökeni yani nereden geldiğimiz hakkında daha fazla bilgiye sahip olmaktı. Bu yüzden 1930’lu yıllarda Emekli General Tahsin Mayatepe’in kendisine anlattığı bir şey onu bir hayli heyecanlandırmıştı.
Tahsin Bey’in anlattığına göre James Churchward isimli bir İngiliz albayının Hindistan’da bulunduğu dönemde şahit olduğu bazı binlerce yıllık tabletlerde yazanlar tüm dünyanın dikkatini çekecek cinsdenli. Ki öyle de oldu zaten. Tüm dünyaya kayıp kıta mu’yu ilk tanıtan araştırmacı ve bilim insanı olmuştu.
Churchward’ın kitaplarından etkilenen Atatürk, Tahsin Mayatepe’yi Mu kıtası hakkında araştırma yapması için görevlendirerek onu Meksika’ya gönderdi. Tahsin Bey burada uzunca bir dönem Maya Uygarlığı üzerinde araştırmalar yaparak Mu kıtasının izlerini aradı ve Türklerin tarihine ilişkin bilgiler edinmeye çalıştı. Edindiği bilgileri yüzlerce sayfalık notlarını 14 rapor halinde Atatürk’e ulaştırdı. İlginçtir ki Maya dilindeki birçok kelimenin Türkçe ile eşleşiyor olduğunu keşfetti.
Peki James Churchward’ın hikayesi ne?
James Churchward 1883 yılında Hindistan’a gittiğinde hayatının değişeceğinden habersizdi. Hindistan’da eğitim mabedinin baş rahibine yaptığı çalışmalarda yardımcı oluyordu. İlk başlarda farkında değildi fakat ilerleyen zamanlarda rahibin arkeoloji ve eski kayıtlara karşı inanılmaz bir ilgisi olduğunu keşfetti. Böylece aralarında büyük bir dostluğun ilk adımları atılmıştı. Hintli rahip bu dostluğun ilerleyen aşamalarında James Churchward’a birçok ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilginç bir ilgin
İlk başlarda çok özel bazı tabletler gösterdi. Nakal tabletleri. Tabletlerde yazanları sadece kendisinin ve iki başka kişinin daha okuyabildiğini söyledi ve bu bilgileri de onunla paylaşabileceğini müjdeledi. Gecesini gündüzüne katarak bu tabletler üzerinde çalışmalar yapan albay Churchward öyle bulgulara ulaştı ki iddialarına göre bu tabletlerdeki bilgiler dünya tarihini sil baştan yazabilirdi.
Tabletler 50.000 yıl kadar eski bir uygarlığı ve bu uygarlığın bulunduğu günümüzde var olmayan bir kıtayı işaret ediyordu. Kayıp Mu kıtası Günümüzde popüler olan 3 büyük kayıp kıta teorisi vardır. Biri Atlantis, diğeri az sonra kısaca değineceğim Lemuria ve üçüncüsü Moodur. James George Ward’ın gizemli tabletlerden elde ettiği bilgiler onu öylesine heyecanlandırmıştı ki bundan sonraki 50 yılını kayıp Mu kıtasını araştırmaya adayacaktı. Onlarca yıl boyunca dünyanın birçok yerini gezerek yaptığı araştırmalar ile Mu kıtasının izlerine rastlamaya çalıştı. Hayatını adadığı bu çalışma sonucunda ortaya attığı iddialar, teoriler ve bazı elle tutulur, gözle görülür veriler ışığında hazırladığı Mu kıtası hakkındaki kitaplar ile dünya çapında bir üne kavuştu. George Ward’ın iddiasına göre kıtada yaşayan 60 milyon insan yaşanan büyük bir doğal felaket sonucu yaklaşık 12 bin yıl kadar önce kıta ile birlikte okyanusun derin sularına gömüldüler. Mu kıtasının bulunduğu yer olduğu iddia edilen bu bölge günümüzde Pasifikteki ateş çemberi olarak ifade edilen yerdedir. Ateş çemberi denmesinin nedeni ise yeryüzündeki depremlerin %81’inin bu bölgede gerçekleşiyor olması. Volkanik açıdan en hareketli olan bölge olması Mu kıtasının bir zamanlar burada olabileceği teorisini kuvvetlendiriyor. Kıtanın batmasıyla kurtulmayı başaran bir grup kıta halkı dünyanın çeşitli yerlerine dağılıp orada yeni medeniyetler kurdular. Yaşanan bu felaketin tam olarak neyden kaynaklandığı bilinmiyor olsa da çok büyük bir deprem veya volkan püskürmesi üzerinde duruluyor. Bu kıtada yaşayan insanlar her ne kadar güneşi bir dini simgi olarak kabul etmiş olsalar da dini inançları İslam ile önemli benzerlikler taşımaktaydı. Mesela onlar da tek bir yaratıcının varlığına inanıyordu. Her şeyi bu yaratıcının yaratmış olduğuna, onun her yerde ve ebedi olduğuna inanıyorlardı. Ruhun ölümsüz olduğu inancı hakimdi.
Mu dininde yaratıcı o kadar kutsaldı ki direkt olarak aza bile alınmazdı. Bu yüzden yaratıcıyı ifade ederken bir sembol kullanmayı uygun görmüşlerdi. Böylece sıradan insanlar tarafından da anlaşılabilecekti. Büyük kitleler tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için yaratıcının bir ve tek olduğunu en iyi temsil edebilecek sembolün güneş olabileceğini düşündüler.
Yani sanıldığının aksine güneş Mu kıtasında yaşayanların tapındığı bir şey değildi. Sadece yaratıcıyı temsilen kullandıkları bir semboldü. Elbette ki Mu kıtası sakinlerinin İslam dini inancında olduklarını söyleyemeyiz. Çünkü İslam’a aykırı farklı inanışlara da sahiptiler. Bilim çevreleri Mu kıtasının varlığını kabul etmese de bizler böyle bir yerin hiçbir zaman var olmadığını savunamayız.
O yüzden benim kanaatim ne böyle bir kıtanın varlığını kesin kabul etmek doğru ne de kesinlikle yoktur diyebiliriz. James Churchward’ın görmüş olduğunu savunduğu tabletlerden yola çıkarak ortaya attığı bu iddiaların birden fazla kaynağı var. Mesela 1921 yılında Meksika’da bulunan ve şu anda Meksika Müzesi’nde yer alan 2600’ü aşkın tabletlerdeki Mu izleri, British Museum’da bulunan Antique Maya kitabında yazanlar, Madrid Ulusal Müzesi’nde bulunan Codex Cortesianus el yazması, Arkeolog Shileman tarafından Tibet’te bir Budist tapınağında bulunan Lhasa belgesi, Yucatan’da bulunan Uxmal tapınağındaki yazıtlar ki Churchward’a göre bu tapınak 12.000 yıl önce inşa edilmiş olmalı ve üzerinde yazan şey ise şu, Batan Mu kıtasının anısına inşa edilmiştir. Bunlar gibi dünyanın birçok yerinde kayıp kıta Mu’nun gerçek olduğuna kanıt teşkil edebileceği düşünülen oldukça veri mevcut.
50 yılını Mu kıtası araştırmasına adayan James Churchward insanlığın ilk başladığı yerin Mu kıtası olduğunu ve tüm dünyaya buradan yayıldığımızı savunuyor. Bu noktada konuyu İslam inancı açısından ele aldığımızda Churchward’ın bu teorisinin doğru olmadığı anlaşılıyor. Çünkü İslam’a göre Allah-u Teala Hz. Adem ve Hz. Havai’yi ilk dünyaya gönderdiğinde onları Arabistan Arafat’ta buluşturdu ve insan nesli burada çoğalmaya başladı.
Allah onları dünyaya gönderdiğinde Arabistan’ın bulunduğu coğrafya bugünkü nün aksine çöl değil, yemyeşil ormanlardan oluşuyordu. Bu bölgede çoğalmaya başlayan insan nesli zamanla buradan Mu kıtasının bulunduğu bölgeye doğru göç ederek orada bir uygarlığın gelişmesine yol açmış olabilirler. İşin din kısmına gelince bu durum çeşitli tartışmaları yol açıyor.
Günümüzde bazı İslam karşıtı kimseler Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin bir şekilde kendisine kadar aktarılan Mu kıtası dininden etkilenerek buradaki inancı İslam’a dahil ettiğini savunacak kadar ileri gidebiliyorlar. Sözüm ona Mu kıtasındaki her şeyin tek bir yaratıcısı olduğu inancından ve diğer detaylardan etkilenmişti Peygamberimiz. Oysaki onların bu iftiralarının aksine Peygamberimize her şeyin bilgisi Allah tarafından bizzat verilmişti.
Tıpkı ilk insan Hz. Adem’de olduğu gibi. Allah-u Teala Hz. Adem ve Hz. Havva aleyhisselamı dünyaya ilk gönderdiğinde onlara dünya hayatında ihtiyacı olacakları tüm bilgiyi ve ilmi öğretmişti zaten. Yani aslında Hz. Adem’in çocukları gerek İslam’ı, gerekse tüm eşyaların isimlerini, hayvanları ve bitkilerin özelliklerini alemlerin gizli sırlarını biliyorlardı. Bu şekilde dünyaya yayıldılar. Fakat zaman içinde hızla artan nüfus ile çeşitli dini görüşler ve inançlar da ortaya çıkmaya başlamıştı. Allah’ın öğretmiş olduğu inanç giderek bozulmaya başladı. Eğer Mu kıtası diye bir yer gerçekten var olduysa ve böyle bir uygarlık yaşadıysa bu uygarlığın insanlarının Adem hatamızdan miras kalan saf ve doğru inançlarının bozulmasının nedenleri ne olabilirdi? İşte tam da bu noktada devreye çok ilginç bir yaklaşım giriyor. Bilindiği üzere bu dünyanın ilk sakinleri biz insanlar değiliz. İlk insan dünyaya gönderilmeden önce uzun zamandır yeryüzünde cinler yaşamaktaydı ve inancı göre Hz. Adem’den Nuh tufanına kadar insanlar cinler ve şeytanlar ile beraber iç içe yaşadılar. Şu anda da onlar hala aramızdalar fakat önemli bir fark var. O zamanlar şimdiki gibi görünmez değillerdi ve sürekli insanoğlunun kafasını karıştırmak için ellerinden geleni yapıyordu. Taberi tarihi atta eserde o dönemde devler ve cin şeytanların insanlar tarafından gözle görülebildiğini, Nuh tufanına kadar birlikte yaşam sürdüklerini, Nuh tufanından sonra ise cin şeytanların ve devlerin gözden kayboldukları bize bildiriliyor.
Şimdi sıkı durun çünkü iddiaya göre cin oğullarının da tıpkı Ademoğullarının olduğu gibi yaşadıkları bir kıta vardı. Buranın ismi ise Lemuria kıtası. Ve düşünüldüğüne göre Lemuria kıtası sanıldığı gibi Muh kıtasından tamamen bağımsız değildi ve cin oğulları Ademoğullarının yaşadığı Muh kıtasına sürekli olarak müdahalede bulunuyorlardı.
Muh kıtası efsanesinin tüm dünyada tanınmaya başladığı dönemde dönemin en ümlü gizemcilerinden teozifi cemiyeti kurucusu Madame Blavatsky’nin medyumluğu sayesinde cinlerle iletişime geçebildiği biliniyordu. Gaybın bilinemeyeceğinin farkındayız fakat cinler geçmiş hakkında bizden daha çok bilgiye sahip olabilirler. Üstelik 1000 yıl gibi uzun bir sürü yaşayabildiklerini düşündüğümüzde sahip olacakları dünya tarihi bilgileri oldukça çarpıcı olabilir. Blavatsky doğruyu mu söylemiştir yoksa daha da popüler olmak için uydurmuş mudur bilemem fakat Lemuria kıtası hakkındaki bilgileri iletişime geçtiği cinler vasıtasıyla edindiğini belirtti. Blavatsky’ye göre Lemuria karasında yaşayan cin oğulları ile birbirlerine kurdukları yakınlık sayesinde tek gözlü devler ve yecüç mecüç benzeri varlıklar ortaya çıktı.
Fakat günümüzde İslam alimleri cinlerin insanlardan etkilenebileceğini, onlara karşı çeşitli ister duyabileceğini savunsa da insanlar ve cinler arasında bir ilişki kurulması ve bu ilişkiden çocuklar doğabileceği inancını doğru bulmuyorlar. Bu noktada eğer gerçekten cin şeytanlar insan nesline herhangi bir müdahalede bulunup ortaya tuhaf varlıkların çıkmasına sebep oldularsa belki de insan DNA’sında gerçekleştirdikleri bir takım değişiklikler ile bunu sağlamış olabilirler diye düşünen insanlar da oldukça fazla.
Tabi bu konular hakkında çok kısıtlı bir bilgiye sahip olduğumuzdan dolayı doğrusunu Allah bilir diyelim. Mu kıtası var mıydı yok muydu belki de bu her zaman bir sır olarak kalacak. Fakat aklıma Kur’an-ı Kerim’deki bir ayet geldi. Meali ise şu şekilde.
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını bir görsünler ve kendilerini düzeltip özlerine dönsünler. Oysa geçmiş topluluklar kendilerinden sayıca daha çoktu ve yeryüzünde kuvvet ve eserler bakımından daha üstündüler. Fakat kazandıkları şeyler azaba karşı onlara hiçbir şey sağlayamamıştı.
Kayıp kıta Mu hakkında araştırmalar yapan Türk araştırmacı ve yazar Sinan Meydan’ın Atatürk ve Kayıp kıta Mu isimli kitabında anlattıklarına göre sonuç olarak Atatürk Mu kıtası ile ilgili çalışmalarını bir sonucu ulaştıramıyor maalesef. Yazarın yapmış olduğu derin araştırmalar neticesinde sahip olduğu kişisel tahminlerine göre şayet Atatürk 2 sene kadar daha yaşamış olsaydı Kayıp kıta Mu hakkında bir kitap yayınlayacaktı.
Bu fikre kapılmasının nedeni ise Atatürk’ün kütüphanecisi Nuri Ulus’un anılarının yer aldığı bir kitap. Kütüphanecinin anlattığına göre Atatürk hayatını kaybetmeden önce sürekli olarak Mu kıtası hakkında araştırmalar yapıyordu. Hatta 1938 yılında hastalanmadan önce yaptığı Karadeniz gezisi sırasında vapurda sürekli Mu kıtası hakkında notlar alıyor olduğunu anlatıyor. Ek bir bilgi olarak Atatürk’ün hayattayken okumak istediği ve daha basım aşamasındayken siparişini vermiş olduğu mayaların tarihi ile alakalı bir kitap var. Fakat bu kitap Mustafa Kemal Atatürk’e ulaştığı zaman kitabı okuma fırsatını bulamadan hayatını kaybetmişti. Kayıp Mu kıtası dünya tarihi ile alakalı en büyük gizemlerden biri.
Hz. Adem aleyhisselam ile Nuh Peygamber arasındaki zaman dilimi ile alakalı çok kısıtlı bir bilgiye sahibiz. Nuh tufanı ile sanki dünya tarihine bir reset atılmış gibi adeta. Fakat insanoğlu neredeyse hiçbir bilgiye sahip olmadığı bir dönem hakkında çok fazla bilgiye sahip. Üstelik dünya genelinde bir çok kesinliği olmayan bilgiyi sanki doğruymuşçasına daha ilkokuldan çocukları kabul ettirmeye çalışıyorlar.
Eğer gerçekse zamanında tüm dünya Mu uygarlığı tarafından tek bir merkezden yönetiliyordu. Günümüzde yeni dünya düzeni kurmak isteyenlerin hayalinde olduğu gibi. Ne dersiniz ileride tüm dünya tek bir din, dil veya paraya sahip olur ve tek bir dünya devleti tarafından yönetilir mi? Ya da böyle olursa adına da Mu derler mi?
Kim bilir belki de tekrardan dünyaya bir reset atılır ve aniden taş devrine geri döneriz.
Pardon taş devri mi dedim ben?