"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Erhan Afyoncu | 1. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Erhan Afyoncu | 1. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=_ki9jn2Xp1M.

Müzik Merhaba sevgili seyirciler. Kültür ve sanatın yeni hadisinden, teri teykilden hepinize sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
Haftada bir gün sizlerle birlikte olacağız ve tarihin sayfalarından önemli olayları, önemli konuları ülkemizin önde gelen tarihçileriyle sizlerin gündemine taşıyacağız. Bugün ilk misafirimiz, hepinizin yakından tanıdığı değerli bir tarihçimiz, Prof. Dr. Erhan Afyoncu hocamız. Hoş geldiniz Erhan Bey. Hoş bulduk, hayırlı olsun. Çok teşekkür ediyorum. İnşallah ülkemize, milletimize hayırlı olacak bir hizmetin kapısı aralandı. Kültür ve sanatta yeni bir sayfayı hep birlikte açmış oluyoruz. Doğru, inşallah hayırlı olur. Güzel programlar hazırlandığını biliyoruz. Sizin programınız ve diğer programlarla güzel bir kültür kanal olacak. Sürekli olmasını temenni ediyoruz. Tabii bu da kültürün açısından, ülkemizin kültür tarihi açısından ve geleceği açısından son derece önemli bir yatırım karar vericileri tebrik ediyoruz. Biz de teşekkür ediyoruz. Bugün tarihle başlayalım istedik programa. Tabii önemli bir konumuz var ama isterseniz önce tarih üzerine kısa bir değerlendirme yapalım. Tarih pek çoğunun zannettiği gibi aslında geçmişin hikayesi değil aynı zamanda yaşadığımız zaman diliminin ve geleceğinde bir ilmali anahtarı gibi diye düşünüyoruz. Siz ne dersiniz bu konuda? Tabii şimdi tarih bir değişim ve sürekliliktir. Yani bir devamlı bir değişim olur, bir süreklilik olur. Bu ikisinin içindeki hikayeler de tarih olarak karşımıza çıkıyor.
Tabii özellikle dünyanın önemli dönüşüm dönemlerinde tarih çok ön plana çıkar. 90’lı yıllarda biz bütün dünyada çok büyük bir değişim oldu. Soğuk savaş sona geldi, Sovyetler Birliği çöktü. Yani bizim yaşadığımız Sovyetler Birliği bugün çocuklarımız için tarih olarak algılanıyor.
Ve bu fay kırılınca, yeni ülkeler kurulunca, yeni devletler kurulunca bu sefer her yerde tarih ön plana çıktı. Ve en çok da Osmanlı tarihi ön plana çıktı. Çünkü bu çevremizdeki coğrafyada cereyan eden hadiseler Osmanlı sınırlarının bulunduğu coğrafyada cereyan ediyor. Aslında Osmanlı tarihi sadece bizim içinde bulunduğumuz coğrafyanın değil Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’ya varıncaya kadar dünyanın çok geniş bir bölgesinde inşa edici bir kimlik olarak.
10 milyon kilometre karelik bir toprak. Bir de bunu yan etki alanlarına, siyasi nüfus alanlarına hesaba kattığımızda 20 milyon kilometre kareyi bulan bir alan. 13 misli büyüklüğünde bir toprağa hükmetmiş bir devlet. Yani bugün Ortadoğu gibi, Balkanlar gibi, Kafkaslar gibi dünyanın en problemli coğrafyalarını yönetmiş. Tabii buralarda problemler Osmanlı’dan sonra da bitmedi. Zaten ben her zaman onu söylüyorum. Bugün çevremizde olup bitenler, Suriye’de olanlar, Irak’ta olanlar Osmanlı’nın tasfiye sürecinin devamıdır. Çünkü geçen asırda orada Suni devletler kurulduğunda bu hadise bitmedi. İşte tarih burada devreye giriyor. Yani o topraklar Suriye’ye nasıl kuruldu? Osmanlı döneminde Suriye neydi? Oradaki Türkmenler kim? Oradaki Kürtler kim? Oradaki Araplar kim? Veya Balkanlar’da mesela çok bariz bir örnektir. 1990’lı yıllarda Kosova’da veya Bosna’da katliamlar devam ederken. O zaman özellikle Boşnaklar’ı katledilirken, o zaman Lemot gazetesi manşet atmıştı. Sırplar Kosova’nın intikamını alıyor. 1389’dan 600 yıl sonraya bir sıçrama yapılıyor.
Ama Sırplar Kosova’yı hiç unutmadılar zaten. Biz pek gündeme getirmedik ama onlar milli bayram gibi kutluyorlar Kosova’yı. 1989’da ben Yükseksan Söğrencisi’ydim. Yani okulu yeni bitirmişim. 22 yaşında bir genç tarihçi adayıyız. Bir gün apar topar Türk Tarih Kurumu İstanbul’da bir Kosova Savaşı’nın 600. sempozunu yapmaya başladı. Hocalar da sordu. Hocam ne oldu? Sorma. Sırplar Kosova’nın 600. yıl dönümü ile ilgili amma programını düzenleyince bizim de aklımıza geldi. Çünkü Sırplar Sırp kimliğinin yansıtılmasını… Sırp milli kimliğinin temel oluşum ve temel hareket noklularından birisi. Kosova bizim için zafer, onlar için mağlubiyet aslında.
Tarih bu tür şeylerde önümüzü açıyor. Yani tarihteki birçok şey aslında aynı sudaki defa yıkanılmaz dediler ama birçok şey benzerdir. Gider. Mesela birçok şey de bir rehberdir sizin için aynı zamanda. Ama buradaki en büyük problem şu Türkiye’deki tarihçilik çok geniş alanlı bir tarihdir. İktisat tarihinden tutun, coğrafya kadar her şeyi içine alıyor.
Tarihçilerin bu kadar altyapısı yeterli olmuyor. Diğer branşlarda tarihe fazla bu kadar eğilmiyorlar. İki, Türkiye’de özellikle çok iyi tarihçiler var. Edebiyat fakültesi geleneği var bir kere. İslambur’un Edebiyat Dilt Tarihi Coğraf Fakültesi geleneği var. Fakat bir de bizde eksik olan popüler tarihçilik eksik Türkiye’de.
Türkiye’de akademik tarihçiler kendi fil dişi kürsülerinden inmiyorlar. Popüler tarihi kötü bir şey olarak görüyorlar. Popüler tarihi yazanların ise akademik tarihçilikten ve akademik tarihin sonuçlarından haberi yok. Namza göre şerbet veriyorlar. Yani konuştuğu topluluk daha muhafızakar bir topluluksa ona göre konuşuyor. Konjunktürel bir tarihçilik anlayışı hakim oluyor ama burada aslında bizim öncelikle benim de mensubu bulunduğum gelenek İstanbul Üniversitesi tarih geleneği başta olmak üzere sizin gibi hocalarımıza bizim gibi tarihçilere temel bir vazife düşüyor.
O da tarihi geniş kitlelere anlayabileceği ve zamanını yorumlayabileceği bir dille doğru bilgiyi aktarmak. Doğru. Şimdi tarih pozitif bilimler gibi laboratür şartlarında test edilebilecek bir bilim dalı değil. Yani suyu kaynatıp ne zaman kaynıyor ne zaman kaynamıyor buna bakma şansınız yok.
Şimdi tarihi bir bilginin doğru olabilmesi için tarihçinin elinde iki tane şey vardır. Birincisi metottur ikincisi eleştiridir. Yani iyi bir metoda sahip olması lazım. Hangi kaynakları kullanacağını hangi kaynağı hangi şekilde kullanacağını bilmesi lazım. İki kaynakları eleştirer süzgeçten geçirmesi lazım. Maalesef bizde bazı tarihçi arkadaşlarımız şu anda diyelim eski dönemde yazılmış Osmanlı Türkçe’si yazılmış bir metna bugünkü dile çevirdikleri zaman bunun tarih olduğunu zannediyor. Bu nakil. Şimdi en basit örnek günümüzde herhangi bir siyasi hadiseye farklı gruplardaki gazetelerin yani farklı bakış açısına sahip gazetelerin bakışını görüyorsunuz. Birisinin ak dediğini öbürü kara diyor. Şimdi bu gazeteleri ileride bir tarihçi kullanacağı zaman hangi gazetenin hangi perspektiften baktığını analiz ederek kullanması lazım. Bizim tarihte de aynısını yapmamız lazım. O belge niye yazılmış? Aynı zamanda olan çevre ile ilişkilerini boyutlarını arka planını da görmesi gerekiyor. Bunu yaptığınızda tarihçilik ilmiği oluyor. Bunu yapmadığınız zaman sadece nakil yapıyorsunuz ve yönlendirme yapıyorsunuz. Fakat burada en önemli şey şu tarih belge ile yapılır. Yani biz ben İstamir Elibiyat mezunundaydım Marmara mezunundum ama Marmara’yı İstamir Elibiyat Fakültesi Kökenli hocalarımız kurdu ve orada o ön plana çıktı. Tarih belge ile yapılır. Belgeye bulunur, analizi yapılır ve mukayese olarak kullanılır. Bu şekilde ortaya tarihi bilgiyi koyabilirsiniz. Çünkü siz her şeye ulaşamıyorsunuz. Aslında bizim tarihe bakışımızda da biraz sıkıntı var. Biz tarihi niye okumalıyız, nasıl okumalıyız, niçin tarih eğitimi ve tarih gündeme gelir. Bu soruların cevabına çok sağlıklı bir şekilde masaya yatırmamız gerekiyor. Evet. Şimdi orada normal öğrenci ile işli dışlı olan öğrenmen arkadaşlarımızla konuştuğumuz zaman öğrenci geliyor ki diyor bu tarih benim ne işime yarartıyor. Yani somut bir şeyler arıyor. Şimdi bizim tarih eğitimimiz günlük hayattan kopuk. Yani birçok bilim dalı gibi. Şimdi fizik mesela anlatıldığı zaman son derece zevkli olabilecek bir bilim dalıyken
formülleri boğduğunuz zaman hayattan kopardığınız zaman çocuk sadece test çözümek için kullanıyor. Şimdi tarih de böyle. Yani bir kere içinde bulunduğu ortamı çocuğa yansıtmanız lazım. Yani bir bağlantıyı kurabilmeniz lazım. Düz rakamlara kronijiye boğduğunuz zaman çocuk tarihte nefret ediliyor ve tarih en sevilen derslerden birisi olması gereken en sevilen derslerden birisi oluyor.
Hayatın içindeyken bir anda hayatın dışına atılıyor. Tabii bunda tarih tarihin anlatımında kullandığımız dilin yanında müfredat programı da liseler ortaokul ve lisedeki tarih dersler de çok önemli. Ben size azıcık bir hatıramı paylaşmak isterim. Oğlum ilkokul dördüncü sınıfa giderken milli tarih dersinden ödevini yaparken annesi dedi ki yavrum bu soruları babana sor. O da tarihçi zaten daha iyi cevap verir dedi.
Delikanlı soruları sorunca ben çok yavan kaldım yanında. Bir üniversite hocası olarak oğlumun tarih kitabındaki sorularını cevaplandırmakta zorlandım ve şu soruyu sordum bu sorular bu konu bu eğitim bu çocuğun ne işine yarar?
Evet maalesef öyle işte bir kısma müfredat düzeldi inşallah daha da düzelecek. Burada dediğimiz gibi biz çok canlı bir tarihin içindeyiz. Yani son 1990’lardan sonra son 30 yıl dünya tarihinin en hareketli dönemi düşünün. Yani Sovyetler Birliği çöktü, yeni devletler kuruldu, internet her yere yayıldı, sosyal medya çıktı. Yani insanlık tarihinin en hızlı değiştiği dönemlerden birisindeyiz. Şimdi şöyle düşünelim 1945’lerde ya da 30’larda doğan babalarımız 90’lar kadar iki kutupla bir dünya gördü başka bir şey görmedi. Ama biz her gün çok köklü değişimleri görüyoruz. Yani bu siyasi coğrafi alanında, askeri alanında, sosyal medya alanında. Hocam başka bir şey var bir de hayatın tam içinde adeta naklen yayın gibi yaşıyoruz.
Tabii. Ve hemen hemen. Yani şimdi Körfet Savaşı ilk defa dünyada canlı bir savaş nakleyin. Biz şimdi tarihi kaynaklardan ufak tefek bilgileri bularak işte ya bu savaş nerede oldu, savaşın mekanını bulamıyorsunuz. Mesela şimdi en basit örnek.
Haçova Savaşı 1596’da yapıldı. Ben oraya da gittim. Araziyi de gördüm. Balkanlar uçsuz, bucaksız bir coğrafya. Savaşın ovanın neresinde olduğunu tespit edemiyoruz şu anda tarihçiler. Yani çünkü şey de aynı şekilde.
Mesela Kosova Savaşı, Muhassas Savaşı, Balkanlar çünkü çok büyük ovalara sahip. İşte Kosova’da Sultan Murad’ın türbesinden yer çıkarılıyor. Muhassas Savaşı’nda da aynı şekilde aynı yöne bakan Müslüman şehitlerin cesetleri bulundu.
Oradan savaşın olduğu yeri buluyorsunuz. Ama şimdi günümüzde düşünün, siz canlı yayınla savaşı naklediyorsunuz. Yani burada siz Sultan Murad’ın şehit edilmesi deyince isterseniz arkadaşlarımız 19 numaralı resmi ekrana getirirlerse bir de minyatürden Sultan Murad’ın 1389’da.
Evet şu anda ekranda görünen resim. Kosova Savaşı’nda şehit olması. Sultan Murad ilk defa… Duası da meşhur zaten. Tabii Sultan Murad, savaş sahrasında düşman tarafından şehit edilen tek su padişahıdır.
Yani kanuni de savaş sırasında şehit düşmüştür ama düşman tarafından değil bir rahatsızlığı dolayısıyla. Tabii bu önemli yani son derece önemli. Tabii burada bizim insanlarımız biraz daha somuz şeyler aradıklar için tarih bazen onların isteklerine cevap vermiyor.
Ve maalesef özellikle son 20-30 yıldaki olumsuz gelişmelerden birisi daha insanlar pratik işlerine yarayan şeyler aramaya başladılar.
E bunda biraz haklılar. Şimdi televizyon tartışmalarına hangi konu ele alınsa bunun tarihi arka planı mutlaka gündeme geliyor. Aslında bugün uluslararası boyutta yaşadığımız pek çok olayın mutlaka tarihli bir ilişiği var, bir bağı var. Bu noktada tarihçilerin hakikaten insanımızın geniş kitlilerin ve karar vericilerin önüne daha sağlıklı bilgi getirmeleri gerekiyor. Meşhur matbaacının kurucusu İbrahim Teferiha’nın malumunuz Usul İlkem isimli eserinde vurguladığı en önemli olaylardan birisi tarih ve coğrafya bilgisine mutlaka sahip olunması gerektiğini doğru bilgi olarak aktarıyor. Bu tarih ilişkisini programlarımızda sık sık gündeme getireceğiz. Tarih nedir, ne işe yara, niye tarih öğrenmeliyiz, tarih bize neyi sunar neyi sunmaz. Bunu konuşacağız ama ben şu soruyu sorduktan sonra bugün sohbetimizden ana mevzuna geçmek istiyorum. Kimlik inşasında tarihin rolü nedir, ne olmalıdır sizce? Çünkü her millet kendi kültür değerlerini, kendi milli değerlerini, kendi mefairini sahiplenen, verimsenen ve ciddi bir aidiyet bağı kuran nesillerle var olur ve geleceğe taşınır.
Bunda tarihin rolü nedir? Tabii şimdi yıllar önce bir oyuncak mağazasına girdim, bir oyuncak alacağım orada iki tane gemi gördüm. Gemilerin üzerinde muhtemelen dışarıda yapılmış ya bizimkiler taklit etmişler. Santa Maria yazıyor, Aziz-i Meryem diğerinde Mayflower yazıyor.
Santa Maria, Kolombu 1492’de Amerika’ya götüren geminin ismi. Mayflower’da 1613-1600’li yılların başında İngilizleri, Prüten İngilizleri, Hollanda’dan Amerika’ya götüren ve Massachusetts’a kuran İngilizlerin ataları.
Mesela Amerikanın kimliğine baktığınız zaman bunlarda bazı kodlar vardır, Mayflower vardır, o gemi vardır, Şükran Günü vardır, o aç kalmaları sonucunda vs. Amerikan bağımsızlık bir dirgesi vardır gibi. Öyle tarihlerindeki belli kültürel kodlar onların beyinlerine işler. Şimdi en basit örnek, geçtiğimiz günlerde Çipras Türkiye’ye geldi, Yunanistan Başbakanı.
Çipras ateist, hiçbir şeye inanmıyor. Ayasofya’ya gitti, Hebele’de Ruhban Kilisesi’ne gitti. Çünkü bunlar Yunan kimliğinde önemli noktalar. Ayasofya’ya gezerseniz… Ayasofya’yı biz daha farklı bakıyoruz. Biz tarihi bir külli olarak bir cami olarak görüyoruz. Onları da tarihi bir kilise olarak görüyorlar bakış açısı olarak.
Şimdi bakın bu önemli yani siz inanmasanız bile mensup olduğunuz milletin bu kimliğini oluşturan noktalara dikkat etmeliyiz. Murat Pardaşlı da bunu çok vurduyan çarpıcı bir yazı yazmış. Bizim, bizde maalesef Türkiye’de herkes kendi inanç sisteminden ve bakış açısından baktığı için bu çatışma yaşanıyor.
Yani siz Türkiye’nin inansanız da inanmasanız da Müslüman bir ülke Türkiye. Birçok kişi bunu böyle görmüyorlar. Yani bunun için kültürel kodlarımızı kimliğimizi oluşturan şeylerin içindeki tarihi noktaları bilmemiz lazım. Bizde de böyle birçok hadise var. İstanbul’un Fethi var, Malazgirt var, kültürel kimliğimizin oluşmasında bir göç var.
Kafkaslar’dan tutun çiğe kadar Balkanlara kadar bu bir sürü felaket sonucunda göç eden insanlar var. Birliği mücadele var. Yani sizin kültürel, kimliğiniz oluşturan şeylere tarihi kodlar girmiş. Böyle birçok nokta var. Evet yani tarih bizim için kaçınılmaz ve mutlaka karşılaştığımız ve yüz yüze geldiğimiz, istifade etmek istediğimiz bir alan.
Bunu söylediğim gibi ilerleyen programlarda ve değişik kocalarımızda tarihi farklı alanları ve farklı yönleriyle ele alacağız. Müsaadenizle bugün sizinle asıl konuşmak istediğimiz konu aslında bir anlamda tarihin hem bugüne hem düne ne söylediği ne de bir bağ kurması açısından Osmanlı ordularının seferleri.
Osmanlı sefer kültürü, lojistiği, askeri teknolojisi, savaşın hukuku, savaşın adaleti, seferlerde gözetilen değerler üzerine konuşmak istiyoruz. Malumunuz Türkiye aynı zamanda bir ateş çemberi içerisinde ve bilhassa Suriye’de giriştiğimiz ciddi harekatlar var.
Zeytin Dalı harekatı gibi Afrin harekatı gibi dünyada da hem harekatın stratejik boyutu hem de insaniliği insan hukukuna orada yaşayan halka verilen değer itibarı çok takdir toplayan bir harekat olarak gündeme geldi. İnsani boyutu ile de sadece askeri boyutu ile değil aslında geri dönüp baktığımızda bunun bizim ordumuzun tarihten gelen bir geleneği olduğunu da görüyoruz. Müsaadenizle önce Osmanlılarda sefere nasıl çıkılır nasıl hazırlanır bir bunu konuşalım. Savaş kararı nasıl alınıyor mesela Osmanlılarda şimdi Osmanlı İmparatorluğu çok büyük bir coğrafya yani 10 milyon kilometre karelik bir toprağa hükme diyorsunuz.
Ve büyüdükçe her türlü millette komşuluk yapar hale gelmişsiniz ve çok uzun coğrafyalara seferlere yapıyorsunuz. Şimdi Osmanlı İmparatorluğu’nun ana karar alma merci Divanı Hümayun. Yani Divanı Hümayun ve Ziyarezm’ın başkanlığına toplanan padişahın da takip ettiği bu eski bizim hükümet sistemi. Topkapi zaten herkesin hemen görebileceği bir yer.
Ve görmesi gereken bir yer. Herhangi bir devlette kendi arasındaki problemleri masaya yatırıyor. Devletin lehin olan şekilde tartışılıyor. Savaş olursa savaşılıp veya başka türlü çözülecekse o şekilde çözülüyor. Ama savaştan başka bir şey kalmadıysa orada tartışılıyor ve savaş kararı alınıyor. Eğer gittiniz bölge Müslüman bir topraksa bu sefer Şehir Hüsam’dan da fetva almanız gerekiyor. Çünkü savaşın meşrulaşması gerekiyor. Çünkü Müslüman bir ülkeye karşı savaş açabilmesi için belli şartlar var.
Bundan sonra kara verilip padişah sunuluyor ve savaş kararı çıktıktan sonra Divan-ı Ümay’ın Topkap Sarayı’na tuğlar asılıyor. Padişahın tuğları. Ve ondan sonra Osmanlı İmparatorluğu büyük bir savaş makinesi gibi. Yani şöyle düşünün Osmanlı Arşivine girdiğiniz zaman herhangi bir savaş kararından sonra binlerce fermanın imparatorluğun dört bir tarafına gönderildiğini görüyorsunuz.
Yani büyük bir savaş makinesi. Yani bir anda harekete geçiyor. Herkes ne yapacağını biliyor. Savaş Rumeli tarafındaysa o bölgedeki katılara gönderiliyor. Anadolu’daysa o bölgedeki katılara gönderiliyor. Karadeniz bölgesine gidilecekse o bölgedeki hazırlıklar yapılıyor. Ve bunun için en önemli şeyden birisi şu. Tabii Osmanlı İmparatorluğu çok uzun coğrafyalara seferler yapıyor. O sefer güzergahlarını verebilirse arkadaşlarımız orada. Fark etmez. Orada Mısır seferi ile başlayalım. Çaldıranı verelim isterseniz. 31. Evet arkadaşlar. Mısır seferi. Kalabilir arkadaşlar. Mısır seferi. Mısır seferi. Yani bugün yaklaşık 3000 km’ye yakın bir mesafe. Tabii ki o zamanki yollar bugünkü yollar gibi değil. Bu kadar uzun bir mesafeyi yani 2000 km’den daha uzun bir mesafeyi Osmanlı ordusu yol alıyor.
Şimdi mesela diğerlerinden de birer tane verelim. Bir şey soracağım hocam. Bunu geçmeden önce Erhan. Aslında bu aynı zamanda Yavuz Sultan Selim tarafından gerçekleştirilen bu seferler Osmanlı Savaş Tarihi’nin en zor ve en sıhtacık seferlerinden birisi olarak kabul ediliyor. Doğru. Yani onun şeyine mesela bu Rumeli tarafında 1695-1696-1697’de yapılan seferler Belgrad’a kadar olan 2. Mustafa’nın yaptığı seferler.
Farklı bir coğrafya. Zenta değil mi bu? Zenta seferi. Deminkiler farklı bir coğrafya. Bir de Çaldıranı verelim arkadaşlar. 31 numaralı resmi getirebilirsiniz. Mesela bu da Doğu Anadolu’da. Bakın üçü de birbirinden farklı coğrafyada. Yani bunun gibi binlerce var. Mesela Çaldıran Savaşı çok daha farklı bir coğrafyaya gidiyor. Rumeli seferi farklı bir coğrafya. Mısır seferi biraz daha yaklaşır mı? Farklı bir coğrafya. Biraz daha yaklaşır mı acaba ekranı arkadaşlar? Haritayı biraz daha büyüklü.
Bu da 1500 kilometreden fazla bir sefer. Şimdi burada tabi en önemli meselelerden birisi şu. Sizin burada tabi tabiye şartları tabiye şartları her yerde değişiyor. Mesela Rumeli’de sefer yaptığınız zaman nehirlerden istifade ediyorsunuz. Tunanın kollarından daha rahat. Fakat orada da bir zorluk var. Nehirleri geçeceğiniz zaman köprü yapmanız lazım. Mısır’a gittiğiniz zaman çölü geçmek zorundasınız.
Doğu Anadolu’da İran’la sefer yaptığınız zaman Doğu Anadolu’nun sert coğrafyasından dağlardan geçmek zorundasınız. Şimdi bu kadar uzun mesafeler 1500-2000 kilometrelik mesafeler. Şimdi şöyle düşünelim 1632’de İsveç kralı Gustav Adolf Almanya’ya bir sefer var. Lüsten seferi 1500 kilometre. İsveç’ten kalkmış gelmiş. Avrupalı tarihçiler öve öve bitiremiyorlar. Bu kadar büyük bir sefer uzun bir sefer. Osmanlı’nın en ufak seferi 1000 kilometrenin üzerinde. Şimdi bu kadar büyük bir mesafeye niye önemli? Bir, siz her seferde 100 bin civarında insan götürüyorsunuz. 10 binlerce hayvan götürüyorsunuz. Atlarınız var, yanınızda bandası var, top çeken hayvanlar var, develer var vesaireler var. Bu kadar büyük bir mesafeye bu ordunun gidebilmesi için en başta ne lazım? Yolların düzgün olması lazım. Kadılara emir yazılıyor divan ümmünen. Yolları düzeltin, köprülere düzeltin, bataklıkları kurultun.
İki, Osmanlı ordusunuzu klasik göçebordular gibi, Moğol orduları gibi, yağma yapan bir ordu değil. Gittiğiniz yerde halka zarar vermemeniz lazım. O ordunun doyurulması lazım. Bir, insanların doyurulması lazım. İki, hayvanların doyurulması lazım. Belli yerlerde yiyecekler stakodiliyor. Fakat burada da şöyle bir problem var. Pek simet vesaire var ama. Devamlı kuru gıda verdiğiniz zaman eskorpidi olabilirler, hasta olabilirler. Taze yemek yemesi lazım.
Bu çok büyük bir organizasyon istiyor. Bu aslında o zaman, hadi buyurun sefer var denilince kurulacak bir organizasyon değil. Devlet bu işe çok önceden hazırlık. Bu lojistik. Yani bugün de orduları hazır ol, cem yapmak. Orduların lojistiği vardır. O gün de var. Tabi buradaki herhangi bir aksama orduyu çok kötü duruma düşürür. Mesela bazen kıtlık oluyor. Rumeli’ye sefere çıkıyorsunuz veya Anadolu’ya sefere çıkıyorsunuz. Anadolu’da kıtlık var. Ne yapacaksınız? O sefer daha uzun mesafelerden siz şeyi alıp yiyecekler alıp oraya nakletmek zorundasınız. Tabi nakliye vasıtaları günümüzdeki gibi değil. O şekilde bir rahatlığı yok. Onun için bundan hazırlanıyor. Bundan sonra Osmanlı ordusu tek bir yerde bekleyen bir ordu değil. Merkezde bir ordu var ama Halep’te de askeriniz var, Şam’da da askeriniz var, Sivas’ta da var, Bağdat’ta da var, Belgrad’ta da var. Seferin yönüne göre bu askerler çağrılıyor. Yani bir taraftan ordu İstanbul’dan sefere çıkıyor, öbür taraftan orduun diğer birimleri ona yetişmeye çalışıyor. Tabi burada Yavuz Sultan Selim’in güzel bir şeyi var. Askerin teçhizatlı olması lazım. Sefere diyor kolça eksik olanın kolunu, mifer eksik olanın kafasını keserim diyor. Bisiplini bir olma. Tabi savaşa geldiği zaman düzgün bir şekilde gelmesi lazım. Atı, silahı vesairesi tam olması lazım. Çünkü devlet onları savaş anı için her türlü parayı vererek besliyor. Yani onların maaşlarını veriyor, ödüyor, onların geçim kaynağı oluyor ve kendi yanındaki besledikleri askerler için de yiyecek veriyor, para veriyor. Şimdi ordu böyle toparlanıyor. Her türlü emirler yazılıyor ve asıl seferin çıkılmasına gelince, o Eyüp Sultan’ın resmini verirsek arkadaşlar kanunu Sultan Süleyman’ın, Eyüp Sultan da padişah Osmanlı ordusu İstanbul’u aldıktan sonra…
35 numaraları istedik. İstanbul’u aldıktan sonra 1 numarlı törenin başladığı yer Eyüp Sultan’da. Burada kanuni 1566 yılında Ziget var seferine çıkmadan önce 7 yaşında, son seferinde dua ediyor. Yani bütün seferler Eyüp’ten başlar. Çünkü Eyüp Sultan İslamiyet’in en önemli kustan topraklarından birisi haline gelmişti. Zigat var demişken, zigat var kuşatmasının resmi de verelim mi 36 numaralarına?
Evet, 36 numaralarına geliriz istersen hocam. Şimdi Eyüp Sultan da dua ediliyor, ardından Fatih’in, işte Yavuz’un kanunun türbelerine gidiliyor, kurbanlar kesiliyor. Ama çok görkemli bir tören o. Evet, tabii. Sadakalar dağıtılıyor. Şimdi şöyle de düşünelim. Devletin ihtişamını yansıtan, halka bir sürur veren, bir coşku veren, insanların hayatında, eskilerinde çok günümüzdeki gibi hareketli değil.
Yani günlük çok dolu yaşamıyorlar. İnsanların hayatında böyle önemli dönüm noktaları var. Bir ordunun sefere çıkışını görüyorsunuz. Mesela zigat var seferine çıkarken kanunu şöyle tasvir ediyorlar. Beyaz bir atın üzerinde beyaz elbiseler var, sakalı da beyaz. Nurdan bir heykel gibiydi diye şey yapılıyor, tasvir ediliyor. Tabii orada ordunun gücünü gösteriyor. Tabii bizde ordu uğurlama geleneği çok eski bir geleneği. Yani padişah sefere çıktığı zaman oradan uğurluyor, uyanıyor. Anadolu tarafında sefere giderse Üsküdar’da, bugünkü zaten İsmi’de oradan gelir, Yenisahra bölgesinde ordu duruyor. Anadolu Rumeli tarafında ise Davutpaşa’da konaklıyor ve oradan sefere hareket ediliyor. Tabii yol boyunca askerler bunlara katılıyorlar ve sefer bu şekilde başlamış oluyor. Biraz önce ifade ettiniz, dediniz ki önceden bölgelere emirler gönderiliyor, hazırlıklar yapılıyor, ordunun askerinin bütün ihtiyaçları karşılanıyor dediniz. Bu büyük ve muazzam bir teşkilat, kendi kendine yeterli bir yapının ifadesi. Ama ben şunu merak ediyorum. Olaki asker yolda verilerle yetinmedi ve bir köyün içinden geçerken,
gözü bir tavuğa takıldı, bir bağa takıldı, bir bahçeye takıldı, bir meyveleye takıldı ve girdi. Düşünün, yüz bina aşkın insan yürüyor. Ve bunlardan bir grup girse bile o köy harap oldu demek. Harap olması demek, iki, disiplinin bozulması demek. Askerlikte olmazsa olmaz şey disiplindir. Yani mutlaka disiplinin sağlanması lazım.
Mesela bizim son dönemlerde Osmanlı’nın 18. yüzyılda kaybettiği savaşlarının önemli bir kısmında ordunun disiplinin bozulması vardır. Mesela 16. yüzyılda Busbek diyor ki Avustura ilçesi binlerce yeniçeridiyor, meydanda duruyor ve bir ses çıkmıyor diyor. Muazzam bir şey, o kadar disiplindi. Tık çıkmadan meydanda 10 bin, 12 bin asker duruyor. Şimdi burada verilen emirler belli. Yani herhangi bir şekilde parası verilmeden hiç kimseden bir şey alınmayacak. Yolda gidiliyor. Yani ki hiçbir vatandaştan rızasına aykırı bir ürün alınamaz. Doğru. Şimdi mesela asker ne yapıyor? Zaman zaman peçevit hali anlatılır. Mesela Kanun döneminde Macaristan seferlerine giderken bir bağa gelirler, üzüm yerler.
Sahibini bulamazlar, parayı üzümün deveğinin üzerine asarlar. Şimdi bunu mesela biz nerede gördük? Hendek operasyonları yapılırken Güneydoğu, Anadolu’da birisi bizim polis ve askerimiz operasyon yaptığı evlerde bazen bir şey kullanmak zorunda kaldı. Su içti, bir şey oldu, bir şey yedi. Tencerenin içine parayı bıraktılar.
Bakın aradan 400 küsür sene geçmiş aynı geleneği muhafaza ediyor. Çünkü helal ve haram kavramları var. Helal, haram kavramlar, millet mirası var. Ama bunu 100 insanın yüzüne yapmayabilir. Şimdi bunu yani her şey düz bir çizgi halinde değildir. Tarihin düz bir çizgi olmadığı için. Olay ki adamın ürününü elinden aldı veya tarlasına girdi mahvet. Zaman zaman gidip, oluyor böyle haricada. Köylünün buzağısını parçalıyorlar.
Veya en önemli şeylerden birisi 1695’te 2. Mustafa, Avusturya seferine çıktığı zaman Nusretnamed’e anlatılır. Silah tarafı fındıklı Mehmet Ağa’nın kitabında. Padişah tepkili kıyafetle çıkıyor, kıyafetle iştirerek. Bakıyor ki iki tane asker bir vişne ağacının dalını kırıp vişneye izinsiz yiyorlar. Anında idam ettiriyor bir cebeciyi. İdam. Yani idam tabii çok. Bir vişne ağacının dalını kırıp izinsiz vişne yedikleri için. Tabii oradaki en önemli şeylerden birisi bir disiplin bozuluyor. İki halkın malına zarar veriliyor. Şimdi bazen tespit edilemiyor. Yani gitmişler, köylünün buzağısını kesip yemişler. Fark edilemiyor. Bu sefer köylü geliyor diyor ki ordunun yetkililerine. Benim buzağımı, koyunumu askerler geldiler, kestiler, yediler. Parasını vermediler. Ben kim olduğunu da görmedim. Bunun üzerine devlet kendi hazinesinden o köylüye o parayı ödüyor.
Yani bu özellikle savaşta gittiğiniz yerlerde halkı kendi yanınızda yer almasını sağlıyorsunuz. Kendi halkınıza, vatandaşınıza zarar vermiyorsunuz. Üretim sistemini bozmuyorsunuz. Yani bu şekilde bir sistem işleniyor. Ve bu kolay bir hadise değil bakın. 99 depreme oldu. 99 depreminde biz çadır kuramadık biliyorsunuz. O dönemde gazetelerimizden birisi manşet atmıştı. Zamanında Viyana’nın karşısında 100 bin çadır kuran millet bugün 3 tane çadır kuramıyor diye. Şimdi düşünün oraya kadar gidiyorsunuz, binlerce çadırı kuruyorsunuz, o çantaları taşıyorsunuz. Bu kolay bir hadise değil. En önemli şeyden birisi, mesela Zikatvar Kalesi kuşatmasının da gördüğümüzde binlerce çadır var.
Zikatvar bugün Macaristan’da, Adakale demek çevresi, bu kanunun Zikatvar kuşatmasıdır. 4 tane kale var. Ve bu kalelerde Osmanlı İmparatorluğu gidip kuşatıyor. Ama muhteşem bir kuşatma. Şimdi biz resmin tamamını göremiyoruz ama. Evet. O Zikatvar kuşatması, atla, trabana hendekler var.
Çevresine binlerce çadır kuruyorsunuz, bir veya iki ay orada kalmak zorunda kalıyorsunuz. Şimdi şöyle düşünelim, burada 100 bin civarında insan var, binlerce hayvan var. En başta neye dikkat edilmesi lazım? Temizliğe dikkat edilmesi lazım. Temizlik eğer gerçekleşmediği takdirde bu sefer ne oluyor? Bu sefer en başta dizantede başta olmak üzere birçok salgın hastalıkı olabilir.
Şimdi tabi biz kendi dinimizden temizlik ön planda geldiği için özellikle bu çok dikkat edilen bir husustur. Mesela bizim oradan mescit çadırlarımız var namaz kılmak için. Hamam çadırlarımız var banyo yapmak için. Hela çadırlarımız var askerlerin ihtiyaçlarını giderebilmeleri için. İşte bunlara çok dikkat edildiği için Osmanlı ordularında salgın hastalıkları kısıttıdır. Mesela birçok Avrupa ordusunda salgın hastalığı görürsünüz.
Bunlar en önemli şeylerden birisi bu temizliğe dikkat edilmezdir. Eğer buna dikkat etmeniz takdirde zaten Vienna önündeki ordu salgın hastalıktan heba olur. Yani bir daha savaşamayacak hale gelir. Bu son derece dikkat edilmiştir. Çünkü her çadırın kuşatmanın olduğu yerde ne şekilde kurulacağı, hangi çadırın yanında hangi çadırın olacağı, atın çadırın yanında nasıl duracağına kadar bunlar hep talimatlıdır.
Ve bu sayede devlet herhangi bir sıkıntıya ulaşmadan oraya gidip geri gelmiştir. 10 binlerce çadır kuruluyor ve bunun rastgele değil önceden çok planlı ve programlı. Defterdar’ın çadırının yanında kimin çadırı var? İsterseniz burada bir Osmanlı ordugahının 25 numaralı resmi birleşebilir. Mesela bu Vienna kuşatması, ikinci Vienna kuşatması. Gördüğünüz gibi tabii hayvanlar vesaireler, metrisler kazılmış, siperler kazılmış. Orada eşyalar çekiliyor, yükler çekiliyor. Tabii düşünün büyük büyük topları götürüyorsunuz. Topların taşınması öyle kolay bir hadise değil. Yani birçok… Tabii Osmanlı ordusu ateşli silahları, meydan savaşları… 304-300 kiloluk gülleler var. Yani birkaç kiloluk, 300-400 kiloluk. Mesela İstanbul’un fettindeki tabii çok büyük şahit topu 600 kiloluk gülleler atıyor. 14 ton Fatih’in o şahit topları. Tabii o derece büyük top çok fazla yok. Çünkü taşımanız mümkün değil. Uşatmaya götürüyor.
Uşatmaya tabii daha hafif ve seyir toplamın olması lazım. Zaten mesafe uzadığı zaman teçhizat zaten o kadar götüremiyorsunuz. Tabii şimdi Mısır seferi kaç kilometreydi? Yani 2000 kilometre. 2000 kilometre. Yani şimdi bugün 2000 kilometre çok… 2500 kilometre civarı mesafeye gidiyoruz. Mısır gelebilir ama… Gerçi şeylerden, televizyonlarda, haberlerde ordumuzun harekat için hazırlıklarını da görüyoruz. Ne kadar özenle yürütüldüğüme ne kadar sürdüğünü ama…
O günün şartlarında yürüyerek en fazla alt sırtında kaç kilometre gidebiliyorlar günde? Şimdi normalde bir ordu günde 20 kilometre mesafeye yürür. Fakat haftanın bir günü dinlenilmiş için bu otomatikten 15 kilometre düşer. Yani bir ordunun günlük alabileceğin mesafe 16. yüzyılda 15 kilometredir. Tabii bu orduların sefere çıkma zamanları da var. Öyle mevsim var. Tabii neden bahsettik?
Sebzesinden, ekmeğinden, unundan, etinden yani mevsim olarak da hem yolda ilerleyebilmesi hem hazırlıkların yapılabilmesi… Tabii şimdi şöyle düşünelim. Hangi mevsimde sefer başlar ve hangi mevsimden biter? Bir kere Nisan ayından önce sefere çıkamazsınız. Nisan’dan önce sefere çıkamazsınız ve Nisan’da, Mayıs’ta başladığınız seferi Eylül’de bitirmeniz lazım. Şimdi Osmanlı’nın en büyük problemi… Sınırlar büyüdükçe çok uzun mesafelere gidiyor. Şimdi eskiden Varna Savaşı’na rahat gidebiliyordunuz. Yakındı. Şimdi Viyana’ya 2000 kilometreye yakın bir mesafe. Yani bu kadar uzun bir mesafeye sizin ordunun gitmesi gelmesi bu 6 aylık bir sefer mevsim var. Buna uymuyor. Ve bu sefer ne oluyor? Ordu sefer yolunda yağışlarla karşılaşıyor. Şimdi yağış tabii çok olumsuz bir hadise o dönemde ordunun yürümesi açısından. Topları çekemiyorsunuz, hayvanlar çamur içinde karıyor, toplar çamura saplanıyor.
Ve mesafe uzadıkça bu işler problem haline geliyor. Mesela Yavuz bunu Mısır’da şöyle çözüyor, dönmüyor. Yani bir buçuk sene sefer müddetince gitmiştir, kalmıştır işlerini halledip. Ama her yerde sizin o 100 bin kişiyi barındırayabileceğiniz yer mümkün değil. Asıl bu büyük olan hadise biz hep meydan savaşlarına ve onların sonuçlarına bakıyoruz ama… onun arkasındaki bu 100 bin, 120 bin, 100 bin kişilik orduyu…
biz buna sefer lojiti diyoruz. Yani günümüzde de öyledir. Yani günümüzde de kolay bir hadise değil. Bakın şimdi Amerika membişten çekileceğim diyor. Yani şimdi onun çekilip çekilmemesi meselesi görülecek ileride. Ama orada onun çekilmesi bile kolay bir hadise değil. Yani o birliklerini nakletmeniz için sizin oraya bir lojitif destek göndermez lazım, uçakları göndermez lazım. Silahlar nasıl nakledilecek, ağır silahlar var nasıl nakledilecek.
Yani bu kolay değil. Mesela Amerika körfet savaşı sırasında bazı silahlarını bu bölgede bıraktı gitti bölge halklarına dağıttı. Bir de tabii cengaverlik boyutu var. Siz yazınızda yazdınız. Yıldırım Beyazıt’ın Nibolu kalesine yetiştiğim Biredoğan hadisesiyle Trump’ın Burak’taki korunmasını karşılaştırdım. Amerika devlet başkanları özellikle ülke dışındaki askerlerini ziyaret ediyorlar.
Uş zamanında oldu, Obama oldu, en son Trump oldu. Tabii bu kendi devlet mantıklar açısından doğru bir hareket. Çünkü orada yalnız olmadığını, başkanların bile yanına geleceğini hissettiriyorsun. Tabii Cumhurbaşkanımız da sık sık bunu yapıyor. Tabii bunun yapılması lazım. Çünkü sizin özellikle dış coğrafyalardaki birliklerinizin gurbet hasreti çekiyorlar bir kere. Ona gidiliyor. Mesela tabii bu Amerikalılar bunu yaparken çok güvenli şartlar içerisinde yapıyorlar. Birisi haber vermiyor, çevrede elektronik karartmalar oluyor vesaire oluyor. Tabii 1396’da Yıldırım Beyazıt Nibolu Savaşı’na Haçlar geldiği zaman Nibolu Kalesi kuşatılıyor gidiyor. Ve orada savaştan önce kalenin durumunu merak ediyor. Tabii Yıldırım Gözükar’a bir hükümdar. Karanlıkta yanında birkaç adamla birlikte kaleye yaklaşıyor. Biredoğan, Biredoğan nicesin diye soruyor.
O da tabii Doğan Bey’de inanamıyor yani Padişah mı geldi diye. Ve dayan diyor yetiştik diyor. Ve ertesi gün 1396’da çok büyük bir zafer kazanılıyor. Nibolu Savaşı’nda Haçlı Ordusu perişan ediliyor. Ki bazı tarihçiler son Haçlı Seferi budur derler. Çünkü Batı Avrupa’dan katılan Fransızlar başta olmak üzere birçok milletin katıldığı önemli bir savaştır bu.
Mesela Fatih’te Belgrad kuşatmasında 1456’da Fatih Belgrad’ı kuşatıyor. Belgrad Fatih döneminde kuşatılmıştır, alınamamıştır. Hatta onun bir minyatür vardı arkadaşlarımız verebilirse Fatih’in Belgrad’a. Kuşatma sırasında Osmanlı ordusu zor duruma düşüyor. Ve orada ordu dağılmak üzere.
Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmet Osmanlı ordusunu dağılmasını önlemek için düşmana hücum ediyor. 24 numaralı resim arkadaşlar. Ve orada bizzat düşmanla kılıç kılıçla savaşıyor. Kendi hatta yaralanıyor ama Osmanlı ordusunun bozgununu önlüyor. Çünkü fakat bu bazen ama çok riskli bir hareket. Riskli bir mesele nerede görüyoruz? 1691’de Salankamen Savaşı var. Köplüzade, Fazıl Mustafa Paşa Osmanlı ordusu dağılırken büyük bir ordunun dağılmaması için atın üzerinde hücum ediyor. Ve bu hücumun sırasında alnından kurşunu yiyince şehit oluyor ve Osmanlı ordusu tamamen perişan haleye geliyor. Benzer şeyde görüyoruz tabi bu şehit olma hadisesi değil de risk halini haçova muharebesinde görüyoruz. Haçova’da biliyorsunuz ordugaha kadar giriyorlar ve aşçıların kurtardığı 9 numaralı resim eğer arkadaşlar getirebilirlerse. Aynı zamanda seyircilerimizin gözüne bir Osmanlı meydan savaşının da görüntüsü tasviri canlanmış olur diye düşünüyorum. Şimdi hocam tabi bu savaşların pek çok boyutu var aslında bizde savaş tarihi sefer tarihi çok boyutuyla işlenmiş değil. Logistik bile daha yeni yeni gündeme geliyor. Evet mesela bu Haçova Savaşı’ndaki o meşhur ders kitaplarında filan hep anlatılır.
Şimdi orada hadise şu 1596’da Osmanlı ordusu Avusturya ordusu savaşırken Osmanlı ordusunun disiplini bozuluyor ve Avusturya ordusu Osmanlı ordusunu çok zor duruma sokuyor. Ordugaha kadar giriyorlar. Orada ilginç bir hadise var. 3. Mehmed Padişah hırkayı şehadeti de götürmüşler peygamberimizin hırkasını.
Ordu’nun bozulduğunu duyunca bazı devlet adamları 3. Mehmed’i kaçırmak istiyorlar. İşte lidergiside savaşı kaybettiniz. Hoca Saadettin Efendi Padişahı tutuyor. Ayrıca da Padişah’ın hocası. Zaferin yakın olduğunu, dayanması gerektiğini söylüyor. İşte o sırada düşman askerleri ordugaha girmişler. Miniatürde görüldüğü gibi bizim aşçılarımız vesairelerimiz elde satırla kepçeyle saldırıyorlar.
Düktesi de vardır onun. Bollu aşçıların kazandığı zafer diye biliyorsunuz. Evet ama o dönemde bollu aşçıları yok. Tam bollu aşçılar 18. yüzyıldan sonra Osmanlı… Bollu’ların kendilerine… Tabii….şah ettikleri bir tarih hikaye. Yani aşçılar, tabii bollu kökenli aşçı vardır ama asıl bollu aşçıların saray mutfağında hakim olmaları 1730’dan sonradır.
Ondan sonra, tabii o dönemde Sinan Paşa arkadan diğer kuvvetlerle yetişince düşman ordusu disiplinini kaybettiği için mağlup oluyor. Tabii burada disiplin muhafız edilmesinin örneği var. Mesela Nibolu’da da aynı şekilde. Yani bir ordunun belli şeyde işte Mercidab-ı Kridaniye seferlerinde Yavuz Sultan… Tabii aynı şekilde. İşte burada miniatürde bunu teferratlı olarak… Hocam tabii Osmanlı seferlerinde ve savaşlarında insan çok önemseniyor, yetişmiş insan.
Bu noktada benim dikkatimi çeken hadise Ridaniye Meydan Savaşı’nda Memluk, son sultanı Tomanbay vurucu bir güçle Yavuz Sultan Selim’i ortadan kaldırmak üzere direkt ordugaha doğru yürüyor ve Sinan Paşa’yı şehit ediyor. Ve orada Yavuz Sultan Selim’in söylediği şu söz beni çok duygulandırır her zaman. Sinan bir Mısır sana değer miydi? Tabii yani o zaman zaman olur. Mesela Yavuz 4. Murat da Bağdat Seferesi arasında Bayram Paşa’yı çok şey yapar. Bağdat kuşatmasını bir an önce bitirmesi. Gerçi Osman Türk’sine bir şey. Şehit olunca da bu sefer der ki yani bin Bağdat sana feda edilir. Çünkü yetişmiş insan her zaman önemlidir.
Yani bu mesela Osmanlının sonunda ama buna çok inanmış olarak söylüyorlar. Bunun acısını biz nerede görüyoruz? Osmanlının son döneminde kahtı rical diyoruz. Yani devlet adamı eksikliği yani Osmanlının son 300 yılındaki en büyük problem kahtı ricaldir. Devlet adı yetişmiş devlet adamının olmaması yani Osmanlı’nın şöyle bir özelliği var.
Bununla Osmanlı dönemindeki devlet adamları kendilerini devletin içinde eritiyorlar. Fena fit devlet deniyor buna yani rahmetli Dündar Taşer’in çok kitaplarında anlatır.
Yani her şeyden önce devlet geliyor. Önce devlet, önce millet. Yani şimdi zaman zaman günümüzde de tartışılır. Devlet işte biz hizmet için vardır yoktur vesaire. Devlet var o Türkler devleti olmadan yaşayamayan bir millet. Bakın Yahudiler devlet olmadan 2500 seneyi yaşadılar ve Kudüs’e döndüler. Türkler böyle bir şey bırakın 2500 seneyi 25 sene yaşayamazsınız. Yok olup gidersiniz. Türkleri kimliğini yaşatan en önemli unsur devlettir. Türkler devletli bir millettir. Yani devletleri varsa Türkler vardır devletleri yoksa Türkler yok oluyorlar. Şimdi bu devletin çatısı bu yüzden önemli olduğu için devlet adamları her şeyden önce devlete koyuyorlar. Kendi milletlerinin yaşamasını çocuklarını mesela basit önemli bir örnek 1683’te 2. Viyana kuşatması sırasında.
Merzifanülkar Mustafa Paşa savaşı kaybediyor hataları var. Geri dönüş yolunda daha önce çekilen bu dün Beyler Bey Uzun İbrahim Paşa’yı kaçtığını idam ediyor. Uzun İbrahim Paşa idam edilmeden önce yanındakilere diyor ki Padişah’a söyleyin ben suçsuz yere idam ediyorum. Ancak devlet içinde bulunduğu badireden çıkaracak adam budur ona dokunmasın diyor. Bakın sizi haksız yere idam ettiğine inandığınız bir kişinin var olmasını devlet açısından ön plana çıkarıyorsun. Bunun gibi binlerce örnek var. İşte bu devlet adamı devleti düşünen devlet adamı iyi yetişmiş devletin tamirlerine alışık devlet adamı sayısı azalınca da devlet aksamaya uğruyor.
Hocam bu seferlerden yola çıktık müsaadenizle tekrar oraya dönelim. Orduların tabi çok çarpıcı olan husus siz lojistik hazırlıkları ve o seferlerin zorluğu üzerine durdunuz ama bunu yanında bir de Osmanlı ordularının ekonomik gücü savaş ve ekonomi ilişkisini de biz bugünlerde çok konuşuyoruz.
Şimdi savaşta haklı olarak Osmanlar da bu durum nasıl oluyor? Savaş pahalı bir şey. Savaş kolay bir hadise değil yani şimdi çünkü bir binlerce askerin beslemeniz lazım. Binlerce askerin maaşını ödemeniz lazım. Binlerce askerin hayvanlarına bakmanız lazım o dönemde. Silahlarını yapmanız lazım. Top için masraf topu dökeceksiniz topun güllesini bunlar hep büyük büyük maliyettir.
Şimdi Osmanlı ordusu savaşı finanse edebilen bir ordu. Yani bunu da nasıl yapıyor? Yani aslında büyük seferlerin arkasında güçlü bir ekonomik yapı da var aynı zamanda. Evet ekonomik yapı ve o ekonomik yapıyı orduyu finanse eder hale getirmek lazım. Şimdi Avrupa’da 17. yüzyıla kadar savaşları finanse etmelerinde düzgün bir sistem yok. 17. yüzyıla Hollanda bu işi yapıyor ve ufacık Hollanda başarılı oluyor İspanya’ya karşısında. Şimdi Osmanlılarda savaş zamanlarında normal bütçeden bunu altından kalkmanız mümkün değil. Olağanüstü vergiler çıkarıyorlar. Avarız adını verdiğimiz bu vergiler savaş sırasında Osmanlı ordusunun finansman için kullanılıyor. Fakat daha sonra devlet bakıyor ki bu işler daha hazineyi rahatlatıyor. Bu vergiler daha sonra daimi hale geliyor. Yani özellikle savaş sırasında aldığı vergilerden devlet savaşı finanse ettirebilmiştir ve kimseye muhtaç hale gelmemiştir.
Çünkü öbür türlü sizin bu kadar askerin maaşını vermeniz lazım. Bunlar hep büyük sıkıntılar. Mesela yolda onların gerekli yiyecekleri satın almanız lazım, silahları üretmeniz lazım bunlar. Ve Osmanlı ordusu son derece efektif bir ordudur, rasyonel bir ordudur. Mesela her şeyi kendinizin yapması mümkün değil. Mesela gemi yapmak için Portekiz’den, Venedik’ten gemiciler getiriyor.
Mesela patlayıcı silahlar için Almanya’dan, Bizans’tan uzmanlar getiriyor. Bunların bir kısmı Müslüman oluyor, bir kısmı olmuyor. Mesela Tayyip’i Efrenciyen diye bir grup var. Yani özellikle Frenk Tayyip’esi diye. Bunlar Osmanlı ordusuna geliyorlar, hizmet ediyorlar. Osmanlı ordusunda top yapıyorlar, patlayıcı yapıyorlar, tünel kazmada sırt madencileri kullanıyor vesaire.
Bu şekilde ordunun da çok rahat bir yönü var. Yani bunu sağladığı için de devlet birkaç defa orduyu revize ediyor. Çünkü zaman zaman yeni harp sistemleri gelişiyor. Mesela Osmanlı ordusu başlangıçta suval ağırlıklı bir ordu.
Yani piyadeler var ama 17. yüzyıldan sonra savaş sistemi değişiyor. Piyade, tüfekli piyade ön plana çıkınca devlet tımarlı sipah sisteminden Yeniçeri ve Saruca Sekman sistemine geçiyor. Yani bunu özellikle ihtiyaçlardan dolayı savaş sahrasında karşılaştığı ihtiyaçlardan dolayı çok hızlı yapabilen bir ordu. Hocam bir de tabi aslında konuşacağımız çok konu var. Mesela savaş hukuku Osmanlı’nı çok dikkat etti. Biz biraz sefer esnasındaki reayanın halkın hukukuna riayeti konuştuk. Ama savaş esnasında savaş adetleri, örfleri var. Bakın en basit bir hadise. Şimdi biraz önce anlattık. Çevreye zarar vermeden giden bir ordu. Yani şimdi gelenekler devam eder. Bakın Elbaba girdiğimizde de, en son Afrin’e girdiğimizde de ordumuzun insanların yanında binalara bile dikkat ettiğini görüntülerden gördük.
Basın yayın organları ne yaptılar? Telaferi, Rakkayı, Musul’u bir tarafa koydular, Afrin’i bir tarafa koydular. Aradaki farkı görüyorsunuz. Çünkü Amerikalılar oraya girdiği zaman veya başka bir millet bir yere girdiği zaman orada neticeye gitmeyi düşünüyor. Neticeye giderken de karşısındaki orada masum mu ölmüş, karşısındaki savaşta terörist mi ölmüş buna bakmıyor. Ve şehri dümdüz ediyor.
Şimdi en basit örnek. Yani Afrin gözümüzün önünde binaların çoğu harap olmadan birkaç binanın harap olmasıyla birlikte insanlarla ve binalarla Afrin’i Türk ordusu gitti teröristlerine temizledi. Şimdi ama Rakkaya girdikleri zamanki şehir görüntüleri var. Seyircilerimiz tekrar tekrar baksınlar. Musul’a girdiklerinde var. Telafer’e girdiklerinde var. Çünkü gidiyorlar diyorlar ki şu saate kadar burayı terk ettiniz terk ettiniz terk etmeseniz şehri yok ediyoruz. Ama oradaki terörist terk etmiyor. Masum da terk edemiyor bazen. Buna dikkat etmek lazım. Bu geleneksel insanların hak ve hürriyetlerine dikkatimizi bugün olduğumuz devam ettiriyor. Yani bu tarihin hiçbir zamanında bu değişmedi.
Çünkü bu hadise şu bizim milletin değişik özellikleri var. Mesela zaman zaman eleştiririz beğenmeyiz etmeyiz ama bu millet temiz bir millet. Yani 2200 yıldır bu farklı coğrafyalarda en zor coğrafyalarda Allah’ın yardımıyla kendini muhafaza ediyor. Hatalar yapmıyor mu? Yapıyor. Hatalar yapmazsak zaten daha büyük bir devletimiz olurdu. Ama en basitinden gördüğümüz gibi Kıbrıs Hareketi’nde olsun diğer hareketlerde olsun insan ön planı alıyor. Mesela insan insanı yaşat ki devlet karşısında. Tabi bu noktada o meşhup kader, adalet cembere yani o hukuku koruyor.
Yani şimdi bir yere girdiğiniz zaman yani bu tarihte birçok şey var. En basit örnek tabi bu yalnızca bizim Türk milletine mahsus bir şey değil. Bu mensup olduğumuz. İnancımızdan kaynaklanan. Emir var tabi. Çünkü bundan önceki aynı Hazreti Ömer zamanında da bu hukuka riayet edildi. Bu biz de riayet ettik. Selahattin Eyyub’un Kudüs’e girdiğinde de riayet etti.
Şimdi en önemli örnektir. Selahattin Eyyub’un Kudüs’e girdiğinde diyorlar ki ne yapacaksın? Bizi katledecek hayır diyor. Bizim atalarımız geldiğinde buradaki bütün Müslüman ve Yahudiler öldürdüler. Selahattin onu yapmıyor. Yani öyle bir şey yok. Yani girdiği zaman masum insanları katletme gibi bir durum söz konusu.
Ama Antakya haçlar gittiği zaman, Tarsus haçlar gittiği zaman veya Kudüs haçlar gittiği zaman kendileri yapmışlar resimlerini. Binlerce insanı öldürüyorlar. Esir aldıkları Müslümanları veya Yahudileri veya bazı yerlerde ortodoksulumları. Ama bizim medeniyetimiz, bizim mensup olduğumuz medeniyetimiz, bizim millet Türk milleti buna son derece riayet eden, bu hukuku koruyan, masuma kılıç kaldırmayan bir millet.
Efendim orduyu İstanbul’dan aldık, Konya’dan, Halep’ten, Şam’dan birlikleri topladık. Gittik, savaştık, zaferi kazandık. Şimdi geri nasıl dönüyoruz? Evet şimdi tabii gittiğiniz zaman en önemli şeylerden birisi Osmanlı ordusu meydan savaşlarında netice almak üzere konuşlandırılmış bir ordu.
Osmanlı ordusu ne yapıyor? Gidiyor, meydan savaşında düşmanı yakalıyor ve yok ediyor. Şimdi Mohaç’ta böyle olmuş, Ottukbeli’nde böyle olmuş, Çaldıran’da böyle olmuş, Mercedabık’ta böyle olmuş, Reydani’ye de böyle olmuş. 1526’dan sonra düşmanlar bakıyor ki Osmanlı ordusunun karşısında meydan muharebesine çıkılması ve çıkmıyorlar.
150 yıl Osmanlı ordusu haç havayı saymazsanız doğru dürüst meydan muharebesi yapmıyor. Tabii bunun farklı şeyler var, başka bir programda konuşuruz. Tabii bunun yerine ne yapıyorlar? İranlar, Safeviler, ki İran’daki Safevi devlet de bir Türk devletidir. Geri çekilerek Osmanlı ordusuna yıpratma savaşı izliyorlar. Avusturyalılar ise kaleler yaparak Osmanlı ordusunu engelliyorlar. Şimdi Osmanlı ordusu o dönem meydan muharebesi yapamadığı için, mesela 16. yüzyıldan sonra gidiyor, bir kaleyi kuşatıyor. Kaleyi ele geçirdiği zaman savaş neticelenmiş oluyor, yolda elçilerle falan görüşmüyor ve belli bir süre çevre düzen alındıktan sonra veya Mısır’da olduğu gibi büyük bir ülke düşünün. Yavuz Sultan Selim, Suriye hem Mısır, bütün Orta Doğu’yu aldı bir anda. O bölgelerde devlet nizamını tesis ettikten sonra ordu geri dönüşe başlıyor ve aynı şekilde hareket ediyor. Tabii bunun şöyle bir önemi de var, ordunun geçtiği yerlerde özellikle derdi olan kişi veya kişiler Padişah’a ulaşabiliyorlar.
Mesela burada da ilginç bir şey var. Mesela 2. Mustafa’nın Avustura sefere sarasında kendi mahalle idarecilerinin zulmettiği köylüler geliyorlar, hasır yakıyorlar. Hasır yakma.
Ve uzaktan dumanı gören Padişah’ın da yok ki o köylünün derdi var. Zaten halk yöneticilerini öyle tehdit ediyor, hasır yakarım diyor. Şimdi onun üzerine devlet o şikayeti inceliyor, haklıysa halk oradaki halkın yanında yer alıyor, haksızsa herhangi bir işlem yapmıyor. Bu aynı zamanda bu ordunun Anadolu’dan geçmesi birçok haksızlığı da o bölgelerdeki mahalli idareyi de düzenlemeyi sağlıyor. Bir takım imar, faaliyetleri, yatırım. İstanbul’a geldiğince arkadaşlarımızdan 14 numaralı resmi 3. Mehmet’in eri dönüşü İstanbul’a girişini de ekrana getirmelerini rica etsin. Tabii o çok canlı bir minyatürdür. Özellikle orada onu, evet. Evet şimdi geldi.
1596’da Eğri Kalesi’ni fetheden ve aynı zamanda Eğri Kalesi’nin yanı sıra Haçova Savaşı’nı kazanan 3. Mehmet burada geri dönüyor. Burada gördüğümüz gibi halk toplanmış, kumaşlar, kumaştan perdeler. Minyatürü tekrar ekrana getirebilir miyiz arkadaşlar? Orada bir süre daha dikkat çekiyoruz.
Kumaştan perdeler çekilmiş. Bariyer gibi. Tabii bariyer gibi. Erkekler aşağıda kadınlar da pencereden takip ediyorlar. Evet bu da aynı zamanda Osmanlı hanımların ne kadar hayatın içinde olduğunu da bir başka belgesi bu. Tabii örmek istiyor. Büyük bir törenle buradan geçiliyor. Tabii burada her padişah bunu yapmıyor. Bakın. Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethetmiş, Suriye’yi fethetmiş, İstanbul’a geliyor. Tabii büyük hazırlıklar yapılıyor. Pati atlamış Kayı’ya, halk beklerken çıkmış gitmiş saraya. Gece karanlığında sessizce. Tabii sessizce. Tevazun. Zaferin tevazusu diyoruz biz. Onun öyle ama mesela her padişah öyle diyor. Kanuni, mesela Fatih büyük törenlerle gidip geliyorlar. Şimdi bu halk açısından aslında görünür olmak iyi bir şey. Ama Yavuz Sultan Selim’in öyle bir tarzı yok.
Yani o koskoca ortada oyu fetheden padişah Kayı’kla saraya geliyor. Halk bekliyor ki Yavuz nerede? Yavuz yok. Onda da zaferin tevazusu diyoruz. Sevgili Erhan hocam çok teşekkür ediyorum. Ben teşekkür ederim. Hayırlı olsun programınız.
İnşallah tekrar yine birlikte olur ve çok çeşitli mevzuları konuşuruz. Hoşça kalın sevgili seyirciler.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir