"Enter"a basıp içeriğe geçin

Teoman Duralı ile Felsefe Söyleşileri | 10. Bölüm

Teoman Duralı ile Felsefe Söyleşileri | 10. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=307Wd5pG20c.

İNTRO Türkiye’nin Tek Kültür Sanat kanalı TRT2’den herkese merhabalar. Felsefe Söyleşileri ile yeniden karşınızdayız. Kaybolan ufkumuzu adım adım aradığımız bu programımızda
tabi ki bize feyiz kaynaklı eden isim Profesör Doktor Şaban Teuman Duralı olacak. Kendisi stüdyomuzda öncelikli olarak kendisine hoş geldiniz hocam diyoruz. Hoş bulduk. Nasılsınız afiyetleriniz hocam. Teşekkür ederim sağolun siz nasılsınız? Şükürler olsun sağlığınıza dua edeceğiz hocam. Eksik olmayın. Eyvallah. Bugün stüdyomuzda bir eksiğimiz var. Maalesef ki Eyüp Çoraklı hocamız İstanbul Üniversitesi Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri bölümünden
Eyüp Çoraklı hocamız bugün aramızda olamayacak geçmiş olduğu bir rahatsızlık dolayısıyla aramızda olamayacak. Ama editörümüz Beytullah Çakır her daim hazır ve nazır aramızda. İnşallah. Nasılsın? İyisin sende Beytullah. Teşekkür ederim siz nasılsınız? Eyvallah çok teşekkür ediyoruz ve bugün hocam geçtiğimiz programda işlediğimiz konuların devamını işlemeye devam edeceğiz. Geçen sefer işlediğimiz program içerisinde Bireyli’yle Şememe meselesine değinmiştik.
Konutların hallerini son durumlarını iklimin ve doğa koşullarının toplum yapısını ve konutları nasıl şekillendirdiğinden bahsetmiştik. Dilerseniz oradan devam edelim. Tarım toplumuna nasıl geçmiş bu toplumluklar, bu toplumlar, tarım toplumuna nasıl bir geçiş süreci izlemişler. Dilerseniz oradan devam ederim hocam. Teşekkür ederim.
Bu arada seyircilerimizi dinleyicilerimizi de saygılarımla selamlıyorum.
Toparlayalım isterseniz ilk baştan itibaren en eski devirler taş devri öncesinden başlayan henüz çok başlangıç safhasındaki aletler tahta ve kamataş şeklindeki alet,
adevatla iş görüyordu insanlar. Bu dönemlerde öncelikle toplayıcı bir hatta daha öncesinde leş yiyecesi diyelim konumundaydılar, durumundaydılar.
Sonra toplayıcılığa geçildi, toplayıcı oldu insanlar. O çok uzun süren bir dönemdir ve o döneme eşlik eden alet hep kamataştır.
Kamataş eski taş devrinin ilk eski taş devri, paleolitik devir.
Türkçe karşılığı. Bunun içinde önce bir kamataşı görüyoruz. Ve daha sonra da yontma taşa geliyoruz.
Bu yontma taş döneminde yeni taş devrine,
yani neolitik çağa geçildiğini, devre geçildiğini yeni taşla birlikte cilalı taşı görüyoruz. Taş artık yontma taş cilalanıyor diyelim. Çok aşağı kaldığından tam yazamıyorum. Cilalı taş devri oluyor bu.
Cilalı taş döneminin ardından, ardından değil yanlış söyledim o sıralarda tarıma geçiliyor. Tarım devrimi dedikleri olay baş gösteriyor. Hocam oraya geçmeden bir şey sorabilir miyim müslümaninizle?
Bu devirlere ayırırken alet yapabilme ya da alet üretebilme şeyini merkeze alarak yapıyoruz değil mi? Evet aynen o. Çünkü aletsiz yaşayamıyoruz. Bu insanın aynı zamanda diğer canlılardan olan en önemli farklarından biri değil mi? En önemli farkıdır bu. Derler ki el beynin uzantısıdır.
Öncelik akıldadır, akılda tasarlıyoruz ve akılda tasarladıklarımızı elimizle gerçekleştiriyoruz. Gerçekleştirdiklerimiz de aletlerdir. Alet edevat. Bununla iş görebiliyoruz. Çünkü bizim yetilerimiz olağanüstü derecede kısıtlıdır. Hayvanlara mukayeseyle?
Hayvanlara mukayese ettiğimizi, karşılaştırdığımızda yetilerimiz son derece kısıtlıdır. İş göremiyoruz. Yani yaşatmıyor bizi. Ne kendimizi koruyabiliyoruz, ne kadar güçlü, adaleli bilmem ne olursak olalım. Bunlar hepsi tabi şişirme, palavra hiçbir şey yapamazsın.
Aslanı falan geçtik kaplanı onu, çakalla bile mücadele edemezsin. Kurtla, örüyle. Kurtla hiç. Hiç mümkün değil. Kediyle bile mücadele edemeyiz. Edemezsin tabi. Kediyle edemezsin.
Köpekle de hiçbir şekilde etmeye imkansız. Yani ateşli silahın yoksa köpek saldırdığında kendini koruyamazsın. Sopayla falan olacak iş değil. Çünkü çok derece kıvraktır. Sen hamle yapmaya kalkınca da o 40 tane hamle yapar seni götürür.
Hatta ebadı da önemli değil. Ufak tefek sapık köpekler bile adama zarar verir. Yani aya bileğini falan ısırır o tarafını, bunu tarafını.
O makamdan korumasızız, beceriksiziz, işe yaramaz yaratıklarız kısacası kendi başımıza, özümüze baktığında ancak imal ettiklerimizle bir şeyler yapıyoruz, yapabiliyoruz. Bir tek insan mı alet yapar? Öyle düşünülüyordu. Son 40-50 yıl içinde alet kullanan, alet yapan değil ama kullanan hayvanlarla karşılaştık. Maymunların çubuk kullanarak mesela ağaç kubuklarından böcek çıkardıkları gözlemlenmiştir. Kargaların da haketi?
Kargalar da aynı şekilde. Kargalar daha da öteşli, daha önce de konuştum ben bir karga hayranıyım. Yani insanlar da olduğu gibi hayvanlarda da bir talih meselesi var. Bazı hayvanlar yahut da hayvanların büyük bir kısmı talihsiz. Ünlenen bir maymun var.
Ama efendim yere göre sığdıramıyoruz maymunu. Halbuki karganın maymundan aşağı kalır bir tarafı yok. Taktikleri var, Sönü’nün adını karganın. Bir video da seyretmiştim. Kore’de ağacın ve trafik lambaların üzerinde tünüyorlar bunlar.
Ondan sonra bir yerlerden aşırdıkları kamuklu yiyecekleri fındık, fıstık gibi bir şeyleri atıyorlar. Arabalar üzerinden geçiyor, kırılıyor. Ceviz, fındık, fıstık değil ceviz. Kırılıyor o ceviz. Işık kırmızı yandığında arabalar duruyor. Kargalarımız iniyor aşağıya, o cevizin içini alıyor ve tekrar yukarı çıkıyor. Ama bu tabii zekayı gösteren bir şey. Alet kullanma yeteneğini gösteren bir şey değil. Hayır, zeka. Ama alet de zaten zeka ile bağlantılı bir şeydir.
Akıl, zeka bunlar birbirlerine sıra düzeniyle bağlıdırlar. En üst, merci akıldır. Onun altında zeka vardır. İnsanların önemli bir kısmı zekidir ama akıllı değildir. Peki zekadan önce de gücü vardır diyebilir miyiz? Doğru bir sıralama olur mu? Gücü var ama o zeka ile bağlantılı değil.
İç gücüden bahsediyorsun. O doğrudan doğruya genetik mi ilgili bir olaydır? Zeka genetiğin verisi değil mi diye sorarsan büyük ihtimalle öyledir. Kesin bir şey diyemiyoruz. Zeka ile akla geldiğimizde genetik taparlığımız dumura uğruyor.
Genetiğe tapıyoruz ya, sabahtan akşama genetik de genetik de genetik. Orada bir dur alıyoruz. Zekanın genetik ve bağlantısı görülebiliyor. Ama akıl orada dur. Nereden geliyor bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Uyduruluyor. Nedenlerini gösteremediğimizde uydurmaya başlıyoruz. Mucize filan denilmeye başlıyor. Mucize acizlikten ileri giriyor. Neye acizsin? Nedenini göstermekten acizsin.
Tekrar bu işimize dönersek bu aletlere aleti en yoğun biçimde tarımda kullanmaya başlıyoruz. Daha önce var olmayan yeni aletler çıkıyor. Bunların da başında saban geliyor. Önce kara saban vardı. Maden devrinin ortaya çıkışıyla birlikte o sopanın ucuna maden takılarak, demir takılarak toprak sürülüyor. Demirsiz saban kara sabandır. Ben her ikisini de yaşadım, gördüm.
Karasaban dediğimiz bu ahşaptan. Ahşap tamamen. Dayanıksız olan daha hani. Dayanıksızdır tabi. Ve o kadar iyi sürmüyor. Ben kara saban da gördüm büyüklerimiz hep dizlerini döverlerdi. Ah biz nerelerde kaldık. Hala kara sabanla iş görüyoruz.
Bir de büyük bir ayıp, çocukluğumda büyüklerin çok şikayet ettikleri, yerindikleri bir olay kağını arabasıydı.
Çocukluğumda köylerde kırlık arazide kağını arabaları vardı. Öküzlere çektirirlerdi. Yavut da bataklık mıntıkalarda mesela güneyde, Çukurova taraflarında, Hatay’da.
Bu tarafta da şeyde ada pazarı civarında bataklıkların olduğu yöne de mandalara çektirirlerdi kağnıları. Sesi hiç kulağımdan gitmez, gıcır gıcır tahta bir tekerleği vardır. Bütün o şeyde arabanın kendisi de tahtadandır, ahşaptır hepsi. Ve onun sesi, bakın ne kadar tuhaf bir şey, benim zihnimde geriliğin, geri kalmışlığın, inceldiğin işareti belirttisi olarak görülürdü. Zihnimde öyle kalmışlardı. Şimdi tabii hasretle anlıyorum. Çünkü sizi 3 bin, 4 bin yıl öncesine götürüyordu belki.
Hem de o lanet olası motorlu taşızın görüntüsü yoktu bunda. Ne güzel bir şeydi. Saat doğal daha bize ait bir şey hissiyatı da veriyor. Boğaldı, sağlıklıydı. Ne havayı kirletiyor, ne yeri kirletiyor, ne bir şey yapıyor. Düşünün bugün uçağın kirletmesini. Ne kafa şişiriyor.
Kafa şişiriyor. Evet, gericilik etmeyelim, devam edelim. Demek ki tanımla birlikte büyük bir atılım var alet edevat imalinde.
Ama hep şimdi maddeye gittik, manevi yönden yahut da ne bileyim ben ruhiyat, psikik bakımdan çok farklılaşmış bir dünya karşımıza çıkıyor.
Ne vardı? Geçen konuşmamızda sözünü ettiğimiz o bireysizlik olayı vardı. Yani topluluk bir bireydi. Maşeriy bir vicdan gibi. Maşeri bir bireylilik, kolektif bireylilik söz konusuydu. Ferdi bireylilik henüz yaşanmıyordu.
Şimdi şöyle düşünelim biraz acele ettik, şişirerek gittik.
Aslında insan dünyaya geldikten bir süre sonra şöyle iki iki buçuk yaşında varoluşunun farkına varmaya başlıyor.
Bireylilik başlıyor insanda. Uluşumumuz birey olarak, tek olarak, özellikle bu tabii anneleri yakından ilgilendiren bir konu.
İnsan dünyaya geldikten hemen sonraki dönemde bitki hayatını yaşıyor. Yerinde sabittir, yer değiştirmiyor.
Sonra hayvan çağı başlıyor. Hayvan dönemine geçiyoruz. Bunu bize en güzel anlatanlardan biri yahut da belki de en güzel anlatan Mevlana Hazretleridir.
Önce cemadat halindeydik, madde halindeydik, sonra nemad haline geçtik, bitki olduk, sonra hayvan olduk ve onun en sonunda insana kulaç atılıyor. Tasavvuf terminalisinde de kullanılıyor hocam. Nefsi nebatat, nefsi hayvanat, nefsi insanat tarzında böyle şey. Bir de nefsi ma…
En son insanı aşan, üstün insan, kamil insan, ona herkesi ne yazık ki ulaşamıyor. Yahut da belki de gayet iyiymiş herkesin ulaşmaması.
Bu hayvan dönemine geçildikten sonra bireylilik anlaşılıyor. Bireylilik olayı ortaya. Hayvanda var çünkü, ondan da bahsettik. Hayvan, bireyliliğinin farkında, bilinç ile farkındalık ayrı şeylerdir.
Bunu da her dilde ifade edemezsiniz. Mesela Fransızca’da farkındalık ile bilinç ayrımını yapma imkanı yoktur. İngilizce’de yapıyorsunuz. Yani yapıyorsunuz tabi Fransızca’da da ama kulağınızı, sağ kulağınızı sol elinizle göstererek böyle başınızın üstüne geçinerek. Dolaylı dolaylı tümleşlerle. Dolaylı cümlelerle evet.
Hocam burada bir şey sorabilir miyim yine? Bu hani geçen haftada bahsettik. Hayvanda bireyliliğin olduğundan, bunun farkında olduğundan bahsettiniz. Yani insana has bir şey değil bu. Fakat hocam bugün literatürde mesela kişi yerine hani kişi daha insana has bir şey anladığım kadarıyla daha ziyade birey kelimesi kullanılıyor.
Hani sosyal bilim literatüründen bireylilik, birey olmak vs. hani çok mahtap ve sadece insana ait bir şeymiş gibi değerlendirilip özellikle bu kullanılıyor gibi geliyor.
Çok gelişi güzel kullanıyoruz dili. Herhalde onu daha önce de söyledim bir yahut birkaç kere. Dil bilinci gelişmemiş nadir milletlerden ve belki de biricik millet biziz. Nadir milletlerden biri yahut da tamamıyla bize mahsus olan bir şeyim.
Olağanüstü derecede yanlış kullanıyoruz, eksik kullanıyoruz, bozuk kullanıyoruz dili. Dil bir mantık olayıdır. Yahu da mantığı dilden türettiririz. Mantık okumuşsanız, mantık çalıştıysanız, müspütün gözünüze batar bu dil hataları. Felaket bir şeydir. Şimdi bireyli, insana mahsus değil dedik ama bilinçli bireyli insana mahsustur.
Orada akıl işin içine giriyor. İşte kediden örnek verdi, kuyruğunu çektiğinde bağırıyor, okşadığında hoşuna gidiyor. Bu nedir? Bireyliliğinin farkında olmasıdır. Bireyliğini yaşıyor hayvan. Bir böcek, kırk ayak, bilmem hamam böceği neyse ne önüne şöyle bir şaplak at yere, zemine hemen yönünü değiştirir.
Tehdit görür orada. O da gene bir bireyli farkındalığıdır, bireyliğin farkındadır. Çocuk insallaştıkça bireyliğini daha seçikçe, seçikçe, seçik netin Türkçesidir, onu da söyleyeyim hemen.
Seçikçe görür, farkına varır. Bu kadim topluluklar, ferdi bireyliği iptal etmek yönüne gitmişlerdir.
Yani insanda öyle bir bireylilik duygusu yok, yanlış, var. Ama gördüğü eğitim, eğitimden bahsettik uzun boylu ve eğitimin ürünü olan, mahsulu olan terbiyeyden de söz ettik.
Aldığı terbiye sonucunda bireyliliğini unutuyor, üstünü örtüyor. Hocam bu bir ihtiyaçtan mı? İhtiyaçtan. Yani toplumun şekillenmesinde öncelikli olarak insan zayıftır dedik baştan itibaren bir süre takip ederek. İnsan zayıftır, o halde insanın bu zayıflığını örtebilmesi için bir başka insana ihtiyacı vardır.
Zanaatı henüz zayıfken tekniğin doğa güçleri karşısında savunması çok düşük derecede oluyor. Ne yapmak zorunda? Bir araya gelmek zorundadır.
Farklılıkları elden geldiğince ortadan kaldırmak zorundasın. Bugün de var mı bu? Var. Nerede var? Askerlikte var. Askerlik, disiplin.
Askerlikte var. Askerlik, askerliğin en başta gelen talebi, ferdi bireyliliğin şey yapılmasıdır.
İzale edilmesidir, yok edilmesidir. Maşeri bireylilik, kolektif bireylilik söz konusudur. Uniforma, latincede tek biçim demektir. Bicim birliği, bu sadece kılık değil, hal, hareket ne varsa bir askeri birliğe baktığında şöyle karşıdan bir bütünlük görürsün. Yekpare bir yapıcısı. Yekpare. Uygun adım yürüyüş bile odur, o sol.
Her şeyi, her şeyle, askerlikle tek parçalılık vardır. Değişme, farklılık olmaz.
Bu olduğu takdirde o kuvvet, o birlik iş göremez, savaşamaz. İşte kadim topluluklar ve daha sonra da zamanla, şunu söyleyeyim zamanla deyince aklıma geldi.
Gelişme boyunca o yekparelik kadim topluluklarda o tek parçalılık ortadan kalkıyor. Bireylilikler temarüz etmeye başlıyor, ortaya çıkmaya başlıyor. Bunun ana etmeni nedir hocam?
Bunun ana etmeni zanaattaki gelişmedir. Zanaatın, tekniğin geliştiği ölçüde mücadele gücün artıyor. Mücadele etme kabiliyetin doğal veya beşeri düşmanlarını alt etme imkanların artıyor zanaat geliştikçe.
Bu zanaattaki gelişme beraberinde bu bireyleşmeyi şey yapıyor dediğiniz gibi hocam artıyor dediğiniz gibi yine bu zanaattaki gelişme beraberinde bu mülkiyet duygusunu da geliştiren ve ortaya çıkartan bir şey olmuyor. En önemli etkenlerden biri mülkiyettir. Bu da bireyleşmenin en önemli şeyi oluyor.
En önemli şeylerden biri budur. Etkenlerden biri budur. Tarımla birlikte ortaya çıkan köylülük, köy yerleşimi mülkü getirdiği gibi, mülkleşmeyi getirdiği gibi sınıf farklarını ortaya koymak.
Statüler gelişmeye başlıyor keza. Zümreler ve sınıflar ortaya çıkmaya başlıyor. En temeldeki üretici sınıf da bireylilik belirginleşmiyor. Terdi bireylilik belirginleşmiyor. Daha üst sınıflarda, oralardan da bahsettik yönetici sınıfta köyün yöneticisi olan zümre bireyleşiyor.
Neden? Çünkü orada artık el ve kol gücünün yerini zihin gücü olmaya başlıyor. Zihin gücü yerleşmeye başlıyor. Bu bireyleşme, sınıflaşma, mülkleşme köy genişledikçe, şehir halini aldıkça had safhaya ulaşmaya başlıyor.
Şehirleşmede şehirli olunca insanlar git gide kopuyorlar el ve kol gücünden. Ve o kolektiflikten de kopuyorlar. Mesela şöyle hala bu imece usulü kullanılır köylerde ama şehirde buna dair bir şey göremeyiz genel itibariyle.
Son kalan şehirdeki topluluk ailedir. Çekirdek aileye doğru gider. Geçen konuşmalarda bahsettim. O evlerin bir akraba topluluğu olduğunu köylerde ama şehre geldiğimizde artık şeyler kalmıyor. Ha tabii yine burada coğrafyaya ve iklim şartlarına göre değişiklikler oluyor. Kuzey kutbuna yaklaştıldıkça soğuk iklimlerde ortak konutlarda oturulmuyor. Gittikçe şeyler konutlar bireyleşiyor.
Mesela eskimolar, inuitler, iglu denilen konutlarda oturuyorlardı. O konutlar bir aileyi barındırıyor. Çekirdek aileyi.
O kadar buzdan akrabaları barındıracak genişlikte konut inşa edemiyorsun. Bugün başka. Mesela kışın Kuzey İsveç’te oteller inşa ediyorlar buzlardan filan. Onlar ayrı konular. Makina var, o var, bu var filan falan. Ama o günün şartlarında alet edavatıyla bireysel konutlar inşa ediliyorlardı. Bu iglolar öyleydiler. Orada bir aile barınabiliyordu. Ama bunlar istisna. Sıcak bölgelerde, çok geniş konutlarda büyük bir topluluk barınabiliyordu.
Geçen yine konuşmalarımızda bu iklim ve coğrafya şartlarının insanın oluşumundaki etkilerinden bahsetmiştik. Önemli midir değil midir? Şişirildiği kadar önemli değil.
Ama çok da aşağı çekemeyiz. Şöyle bir örnek vereyim.
Malazya’da Kuala Lumpur’da ders verdiğim sırada Kenya’dan bir filozof geldiydi ziyarete. Adını unuttum. Çok ünlü bir kişiydi. Antropoloji ile uğraşan bir zat. Onun felsefesini yapıyor.
Uzun bir sohbetimiz olmuştu. Kenya’dan İngiltere’ye geçinceydi, bu bey o zamanlar bu dediğim herhalde 93’te filan oluyordu. O tarihlerde 80’ine yakındı yaşı.
Demek ki bu sömürge döneminde dünyaya gelip yetişmiş Kenya’da, kıyıda, Mombasa’dan yani memleketi orasıydı.
Çok mutluyduk dedi. Nasıl dediğim Türkçe’yi tercüme edersen armut piş ağzıma düş misali. Her şey var, iklim sıcak.
Biz dedi yarı çıplak dolaşırdık dedi, yalnayak başı kamak. Dolanıyorduk ortalıklarda, ağzımızı açıyorduk işte bir meyve, bir yemiş düşüyor. Hindistan cevizleri, o var, bu var filan filan. Sürekli yağmur, susuzluk derdi yok. İşte ne bileyim ben, ateş yakma kışın, ısınma derdi filan yok. Sonra dedi bir gün bana burs verdiler dedi. İngiltere’ye ulaştım, vardım. Aman Allah’ım dedi. O ne o ya? Bir kere ayakkabıyla tanıştım dedi.
Ne kadar rahatsız edici bir nesne dedi. Ondan sonra pantolon giydik dedi. Daha önce böyle etek var gibi şeylerle dolaşıyordum ben dedi ortalıklarda. Çünkü soğuk olmayınca pantolon ihtiyaç olmuyor. Pantolon soğuk iklimin ve ata binmenin gerektirdiği bir şeydir.
Ondan sonra hatta sıcak iklimlerde tam tersidir. Bir felakettir. Buram buram terlersin, yapacak bir şey de yoktur. Her neyse tedbir alma ihtiyacı ortaya çıktı dedi İngiltere’de. Kış gelecek, kömür alacaksın.
O günlerde tabii kömürle ısınılıyor. Ondan sonra, yiyecek alman lazım. Beslenmen gerekir. Kış beslenmesi ayrı bir olaydır. Yazın beslendiği gibi beslenmiyor. Bunlar dedi, ister istemez aklı çalıştıran hususlardı. Bundan hiç düşünmezdi ki dedi.
Aklı en fazla ne meşgul eder? Tedbir almak. Tedbir gereği ortaya çıktığın da aklını özellikle kullanırsın. Nesnelerin ve şeylerin dilinin insan üzerindeki hakimiyeti arttıkça insanın düşünme potansiyeli ya da daha özgün hareket edebilme imkanı kısıtlanıyor diyebilir miyiz?
Duygulara daha az yer vermek zorundasın. Çünkü duygular insanı başıboşluğa yürütür.
Akıl dizginler. Akıl yol gösterir ve akıl şunu da söyleyeyim, müstebittir. Dikkatördür akıl. Akılda serbestlik yoktur.
Serbestlik ile hürlük ayrı şeylerdir. Akıl belli kurallara göre işlemek mecburiyetindir. Debırakır işlemek. Hür olmak ile serbest olmak ayrı şeylerdir. Yine Türkçenin büyük bir imkanıdır bu. Hür olma, serbest olma.
Pek az dilde mesela var. Bu İngilizcede vardı. Freedom ile liberty. Hepsi ayrı şeylerdir. Daha sonra felsefeye gelirsek bir gün bunun üzerinde uzun boylu duracağız. Çünkü özgürlük kavramı, hürriyet kavramı, serbestlik kavramı bunlar çok farklı. Özgürlük, hürriyet aynı şey de özgürlük uydurup saçma sapan bir laftır. Gür bir kere bir bitki lafıdır. Otun bitkinin çok zengin çıktığı bir mıntıkada gürlükten bahsedilir. Benzetme yoluyla insana da işte
kılları saçları filan çoksa adamın göğsüne bak. Gür kıllı dersin. Yahu saçları gürdür filan dersin. Suyun akışı içinde kullanılır ya gür. Öz, öz, nenesi bilmiyorum. Nenemiz öz oluyor. Orası demek ki çok gür oluyor. Bu suyun akışı içinde kullanılırlar gürü. Mesela derenin akışı çok gür akıyor. Gürül gürül diye.
Zenginliği ifade ediyor. Bir şeyin bolluğunu ama daha ziyade bitkilerle ilgili bir şey. Yani ben hiç özle gürü bir araya getiremiyorum. Bir mantığını bulamadım bunun. Türkçe de var hürrülüğün karşılığı. Eğer ille de Türkçe kullanılacaksa, kullanılsın, Türkçesi erkinliktir. Erkinlik. Erkinlik. Doğu Türkçelerinde erkinlik denir. Ergenlik de bununla alakalı mı? Buradan mı mülhep?
Şimdi ergenlik, erkinlik, erkden gelir. Erk güç demektir. Erkinlik gücü kendinde bulmaktır. Yapabilirliği kendinde buluyorsun. Kendinden hareket ediyorsun.
Ondan sonra hoş bir anım var. Türkmenistan’ın bahşeri Aşkabat’ta bir arabaya bindim. O günlerde taksi filan yok. İnsanlar darda kalmışlar. Sovyetler yeni çökmüş. Adam arabasıyla para karşılığında yolcu taşıyor.
Yani aldığı emeklilik yetmiyor. Ya da belki de emeklilik bile alamıyordu o günlerde. Bindim arabaya, işte gidiyoruz. Laf lafı açtı. Dedim ki yaşlı bir adamdı. Yetmişlerin sonlarını sürüyor olabilir. Siz dedim, Stalin dönemini gördünüz.
Khrushchev dönemini gördünüz. Ondan sonra Brezhnev dönemini ve en son işte Gorbachev şeysini yaşadınız. Bunlardan hangisi en iyisi dedi? İşte Stalin devri dedi.
Nasıl dedim ya? Kardeşim dedi, Stalin devrinde günün her saatinde karınla, çoluğunla, çocuğunla sokağa çıkabiliyordun dedi. Tehdit mehdit yoktu dedi. Kimse seni soyamazdı. Hırsızlık olmazdı. Şu olmazdı, bu olmazdı.
E çocuğunu rahatlıkla okula gönderebiliyordun. Hastalanırsam hastanem vardı, hekimin vardı. Yediğin önünde yemediğin arkanda. E peki dedim, hürriyetse ne diyeceksin dedim?
Erkinlik, inteligencianın çöreğidir dedi. İnteligenci yani işte intelektüel anlamında, Rusça bir kere inteligenci ya. Çörek Türkmenler ekmek için kullanıyorlar. Yani hürriyet, intelektüellerin ekmeğidir. Bende bir karşılığı yok demek istiyor yani. Ben sade bir hayat sürüyorum kardeşim. Çalışıyorum, emeğimle yaşıyorum dedi. Benim öyle entellik dan tellikle bir alakam yok. Hiç unutmadığım bir şeydi işte. Bu vesileyle ona da arayı sıkıştırmış olalım.
Evet, demek ki bu tarım, hayvancılık geliştiği ölçüde köylerde yerleşiyor insanlar. Köylerde yerleştikçe ortaya mülk ve sınıf farklılıkları azar azar beliriyorlar.
En sonunda büyük köyler, çok irileşmiş köyler demek olan şehirler karşımıza çıkıyor.
Sadece irileşmiş köy de demek değildir. Şehirle birlikte idari bir işleyiş, idari mekanizma karşımıza çıkıyor. Köy hala obanın boyun geleneğini sürdürüyor. Yani orada yönetici ve yönetiler arasındaki fark çok öne geçmiyor.
Köyün boyda görmediğimiz, obada fazla gözümüze çarpmayan bir başı var, bir idarecisi var. Muhtar diyoruz. Muhtarın etrafında da bir meclis var, ihtiyarlar meclisi.
Bundan da bahsettik, ihtiyar tecrübe sahibi olmasının sonucunda karar verecek duruma gelmiş insan için kullanılır. Hür ve ihtiyar aynı kökten geliyor. Erkin olan kişi, erkin sahibi kişi. Şehirde muhtar ve ihtiyarlar meclisi olayı yetmiyor. Başka bir yönetici sınıfa ihtiyaç var.
Başka yöneticilere artık yönetici de değil, yöneticilere ihtiyaç var. Yani hakimlere. Hâkim, hekim ve hükmedici, genel hükmedici, hakim bir üçlüğe ihtiyaç var. Bunların üçü de aynı kökten geliyor. Aynı kökten geliyor. Hekeme kökünden geliyor. Hekim, hakim, hakim.
Hocam bu bizi biraz devlete de götürdü sanki. Şimdi oraya geleceğiz. Ama tabii vaktimizi ben köstekli saati unuttuğumdan saati fazla bakamıyorum.
Arapça’da sessiz harfler bir araya geliyorlar ve bunlara seslendiriciler geliyor. Hekeme, tabii biz Türkçe’de incelterek telaffuz ediyoruz. Hekeme. Yargıladı üçüncü tekil şahıs. Çünkü Arapça sözlüklerde mastar olarak kullanılmıyor. Üçüncü tekil şahıs, eril üçüncü tekil şahıs. Şimdi neyse bunlara fazla girmeyelim. Çok vaktimizi alır. Yargıladı, yargılamak diyelim biz Türkçe sözlük geleneğine.
Dayanarak yargılamak diyelim. Buradan hakim, hakim ve hekim.
Tabii bu hakimin Türkçeleştirilmiş halidir. Arapça’da da hakim diyorlar tabibe denirdi. Yani harikulade bir sözdür bu. Ve ne yazık ki her şeyde olduğu gibi bunu da kötülümleştirdik.
Saçma sapan doktor yaptık burada. Hekim, bilge demektir. Hocam doktor ne demek nereden geliyor? Doktor, öğreten, öğretici demektir. Latincede, ona da ayrıntısıyla girmeyelim. Manastırlarda kişiler çeşitli görevler görürlerdi. Öğreten kişilere doktor deniliyordu. Doktrin de aynı öğreti kökten gelmektedir. Öğretmekle alakalıdır.
Öğretmek için öğrenmen lazım önce. Hekim olmak çok köklü bir öğrenime ihtiyaç gösteriyor. O derece köklü bir öğrenim görüyorsun ki daha sonra öğretici olabiliyorsun. Yani sanatını öğretiyorsun. Bu çok eski çağlardan beri gelen hipokrates ve öncesinden gelen bir gelenek öğrendiğini öğretiyorsun. Usta çırak ilişkisi çerçevesinde bunlar gösteriliyor. O bakımdan Avrupa’da geç bir çağda, o da hep öyle değildi. Doktor denmeye başlandı hekimlere.
Ve bütün Avrupa dilleri neden böyle değildi? Almanca’da, Fransızca’da, İzlanda dilinde, Rusça’da doktor diye geçmez. En çok İngilizce’de geçer. Hekime, tabibe doktor denmesi. Biz dediğim gibi… Bizde geçiyor galiba hocam. İngilizlerden sonra bir de bizde geçiyor galiba en çok herhalde.
Mümkün değil bizde geçmemesi. Bizde geçmemesi mümkün değil. Ne yazık ki. Her neyse… Bizde bir de tabip diye bir karşılığı var değil mi hocam? Tam meslek lakabı tabip. Bu çok yücelteci bir tabirdir. Onun altı tabip, üstü hekim.
Yok, alt üst demeyelim de tabibi yücelten bir sözdür hekim. Bilge filozof anlamında anlamına geliyor. Arabca’da. Tabip bir zanaatkâr gibi onu karşılıyorsa. Burada ise bir bilgelik durumu söz konusu. Ne yaptığını bilen, hakim gibi sanki. Tabii.
Tabip dediğin gibi zanaat ünvanıdır. O zanaatı tatbik eden kişiye verilen bir ünvandır. Bu üstün bir lakaptır. Çok telkif edici bir şeydir. Hikmet aynı kökten mi gelir hocam? Tabi tabi onu söylemeyi unuttuk. Tabi bu kökten gelir hikmet. Bilgelik.
En üst mertebedir hikmet. Hatta tasavvufta senin elde ettiğin bir şey değildir. Allah’ın ihsanıdır. Veliler hikmet sahibi insanlardır. Geçen bölümde de demiştiniz ya velilik hani Allah vergisi bir şeydir. Allah vergisi. Velilik ve delilik Allah vergisi bir şeydir.
Şeyde de bu böyle. Aristoteles’den önce felsefe de böyle bir anlam taşır. Eflatunda özellikle filozof hikmete aşık olan. Hikmete aşık olan tabi ki Tanrı’ya da aşıktır. Çünkü hikmet ondan geliyor. Sanki filozof denilince toplumda şöyle bir algı var.
Tanrıyla, yaratıcıyla, Allah’la olan bağlantısı olmayan adam gibi bir mana doğuyor. Bu çok tersi bir mana. Tersi bir mana tabi o dediğin Eflatun’dan sonra özellikle Aristoteles’de filozof meslek adı gibi algılanmaya başlanmıştır. Ona geleceğiz o çok farklı. Zaten felsefenin esas inşacısı da odur. Hikmetini kaybetmiştir. Kaybetmiştir.
Yani bu selimden akla gelmiştir diyebilir miyiz? Böyle bir ayrım yapabilir miyiz? Hikmetini kaybetmiş ve dünya miyileşmiştir. Çok önemli bir tespit bu hocam. Eflatunda kutsaldır. Filozof, feosofostur. Tanrı’ya aşık olandır. Feniğidir Eflatunda. Ömründe artık bu ortadan kalkıyor.
Tamamine belirli bir işi yürüten bir meslek ermabı biçiminde. Mesleklerin en üstünü olarak kabul ediliyor ama meslektir. Hocam hani laf lafı açıyor da. Zaten şöyle bir şey geliyor aklıma. Sanki Aristo öncesi felsefe hayatı uygulanabilir bir şeyken, Aristo sonrası felsefeyi hayatı uygulayabilmemiz pek mümkün olmuyor. Olmuyor.
Yani uyguladığımızda çok kötü tahribatlara sonuçlara yol açabiliyoruz. Yok tahribatlara demeyelim. Aristo’nun kafasında zaten felsefe uygulanmak üzere ortaya konmuş bir olay değildir. Bambaşka bir maksadı vardır. Çok kısa olarak söyleyeyim. Bilgilenmek, bilgi edinmek, üstün bilgiler. Ama bu üstün bilgi, ilahi bilgi anlamında değil. Genel kavramsal bilgi edinme yoludur felsefe. Bilim de onun bir çeşit uzantısıdır. Yani özür dileyerek söyleyebilir miyiz hocam? Epistomoloji dediğimiz kavram, yani bilginin kaynağı dediğimiz kavram burada devreye giriyor. Aristo’nun… Glossyoloji ve epistomoloji burada gündeme geliyor. Aristoteles ile birlikte. Bunun üzerine inşa ediyor felsefeyi. Bilgilenme sanatı, bilgilenme işi olarak görüyor. Halbuki bilgelik, bilgelik din gibi yaşatmadır. Yaşatma sanatıdır. Filozoflardan bilgi olanlar var mı? Var tabii. Olmaz olur, var. Ama filozof olmak için Aristodan itibaren bilgi olma şartı ortadan kalkıyor. Böyle bir şart yok. Bilgi olmadan filozof olabilirsin.
Belki de tercih edilen bir şeydir. Az önce söylediğiniz komutan akıl dediğimiz akıl, zannediyorum ki burada daha baskın olmaya başlıyor. İşte esas burada müstebittir. Evet burada müstebit olmaya başlıyor. Müstebit olmaya başlayınca o zaman felsefe dediğimiz o gelenek bir akamete uğruyor sanki. Bilgelik dediğimiz gelenek tabi oradan sapıyor artık. Yani felsefe kanalından, felsefe mecrağından akmaz oluyor. Aristodan birlikte o biçimsel mantıkta artık devreye giriyor. Devreye giriyor. Kurallar belli. Duygu yok ondan sonra. Halbuki bilgelikte duygunun yeri son derece önemlidir. Hayata uygulanamazlığından vurgunluğun da az önce bununla ilgili. Duygusuz hayat olmaz çünkü.
Barbat bir şey olur hocam. Olmaz yaşayamazsın. Duygusuz hayat olur mu hiç? Yaşayamazsın. Ama yani felsefenin öyle bir maksadı yok zaten. Tekrar ediyorum. Bu çok yanıltıcı bir şeydir. İşte felsefe okutalım da insanlar yaşamanın hayır efendim alakası yok. Bilgelik değil bu.
Bilgeliğini zaten okul çerçevesinde öğretemezsin. Felsefe okul çerçevesinde öğretilir. Okul dışında felsefe yapılamaz. Yani eğitime değil, öğretime dair bir şey. Öğretime dairdir. Bilgelik eğitim olayıdır. Yine bir usta çırak ilişkisini de dinleyebilir. Elbette. Dergah dediğimiz, bizde dergah dediğimiz yerlerde bilgelik şey. Ya da mürşid mürid diye. Hani usta çırağı. Bizde mürşid mürid diye bir şey. Bütün kültürlerin dergahları vardır. Adları değişir. Şimdi hocam gördüğünüz üzere seyircilerimiz gibi biz de felsefeye girmek için böyle sabırsızlanıyoruz ki sizi bir felsefeye soktuk. İlciye’den. Biraz provoki ettik sizi ama. Konumuz çok daha derin bir meseleye doğru evrilmeye başladı. Zamanımız. Zamanımız maalesef ki tükendi. Tamam. Dilerseniz burada bırakalım. Bir sonraki programımızda buradan devam edelim. Hikmeti bir kez daha deminde bırakıp hikmetli bir söz edip inşallah. Özletelim. Hikmeti özletelim. İnşallah hocam.
Efendim iyi akşamlar dileğiyle huzurunuzdan ayrılıyoruz. Evet felsefe söyleşilerinden bu günlük bu kadar. Yayında ve yapımda emeği geçen tüm ekip arkadaşlarım adına hepinizle çok teşekkür ediyoruz.
Bizimle birlikte kaldığınız için tekrar görüşmek dileğiyle hoşça kalın.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir