Üretici ile market fiyatları arasındaki fark ne kadar? (Teke Tek Bilim)

Üretici ile market fiyatları arasındaki fark ne kadar? (Teke Tek Bilim) videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=9tgh83KpHhg. Teki Tek Teki Tek İyi akşamlar değerliler. Teki Tek Bilim’e hoş geldiniz. Bu akşam tam bilimde değil ama bilimle karışık konuşacağız. Niye tam bilimde değil? Tarabeli alacağız. Taramın tabi ki muhakkak ki bilimsel tarafı var ama…

Üretici ile market fiyatları arasındaki fark ne kadar? (Teke Tek Bilim)

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=9tgh83KpHhg.

Teki Tek Teki Tek İyi akşamlar değerliler. Teki Tek Bilim’e hoş geldiniz. Bu akşam tam bilimde değil ama bilimle karışık konuşacağız. Niye tam bilimde değil? Tarabeli alacağız. Taramın tabi ki muhakkak ki bilimsel tarafı var ama ekonomik tarafı var, Türkiye’nin koşulları var. Niye üretim artmıyor, niye üretim azalıyor? Sorunlar neler, maliyet atışlarının sebebi ne? Çiftçi gayrimemnun, satıcı gayrimemnun, alıcı gayrimemnun. Peki fiyatlar niye bu kadar yüksek? Normal mi? Dünyaya göre neredeyiz? Tarım politikalarından nerede yanlış yapılıyor yıllardan beri? Özaldan bu yana tarımın aşağı doğru gireceğinin arkasındaki temel sebepler ne? Bunları biraz bilimsel bir bakış açısıyla ele alacağız. Siyasetten uzak daha bilimsel bir bakış açısı ele alacağız. Çok değerli konuklarım var. Sencer Solakoğlu var yanımızda hemen. Tü Sedat Başkanı. Kendisi çiftçi aynı zamanda. İrfan Donat burada yine Bloomberg H.T. Tarım editörü ve Ankara’da Prof. Dr. Bülent Gülbucuk, Ankara Üniversitesi Rahat Fakültesi Öğretim Üyesi. Evet, teyze tarım konuşmaya başlıyoruz ve Sencer Bey ile başlamak isterim. Var mı bir mahsuru? Hocam hoş geldiniz. Sencer Bey ile başladım sonra size geleceğim çünkü asıl formüller sizde. Nasıl bu iş toparlar diye. Sencer Hocam, iyi ki geldiniz teşekkür ediyoruz. Bursa’dan geldiniz buraya kadar zahmet verdik size ama tarımda herkesin anlamadığı bir şey var. Fiyatlar uçarcasına yukarı gidiyor. Ancak biliyoruz ki çiftçi zarar ediyor. Kim kere diyor, kim zarar ediyor çok belli olmaktan beri. Neden bu fiyat artışı ve çiftçi neden şikâyetçi? Şimdi şöyle öncelikle davetiniz için çok teşekkür ederiz. Biz sektör olarak bu programı çok önemsiyoruz. Çünkü tarım yeterince gündeme getirilmiyordu. Şimdi gıdanın fiyatının artmasıyla beraber tabii gözler buraya doğru bir… Bizde fazla arttık ama çok da insanlar izlemiyorlar şu an. Ayrıca çok izlemiyorlardı. Şimdi tabii bir panik havası var.
Evet. Öncelikle şöyle söyleyeyim. Türkiye’de hiçbir şey pahalı değil. Ne yazık ki bunu söylerken farkındayım tepki alacağımın ama uluslararası fiyatlara göre pahalı değil. Şöyle, temel gıda da mesela et üretiyorsunuz, süt üretiyorsunuz. Bu hayvancılıkla yapılan bir şey. Bunun dünyada bir geçer fiyatı var, akçesi vardır. Yani Almanya’da maliyeti vardır, Türkiye’de maliyeti vardır, Arjantin’de vardır.
Türkiye, dünya ortalamasının %23 üzerinde bir maliyetle üretim yapan Türkiye. Yem maliyetleri daha yüksek. Çünkü iki sebebi var. Bir tanesi protein kaynaklarını kendisi üretmiyor. Yani soya fasulyesi gibi. Esasını Türkiye ürettiği için. Yemin tabii %50’sinden fazlasını ithal ediyoruz. Şimdi hal böyle olunca dolara endeksli, nakliye navlum maliyetleri vesaire de üzerine bindiği için dünyanın bir tık üzerinde. Artı genel verimliliğimiz çok düşük.
Yani Türkiye’de yetiştirdiğimiz ürünleri de pahalıya mal ediyoruz. Avrupalı kadar ucuza mal edemiyoruz. Dolayısıyla dünyada işte geçen sene açıklanan raporda Türkiye %23 daha pahalıya mal ediyor. Ama fiyatları dünyanın ortalamasının çok altında. Hem maliyet çok yüksek hem fiyatlar altında olduğu için çiftçi sürekli zarar ediyor. Ben şimdi buraya gelmeden önce oturdum. Almanya’daki özellikle fiyatlara baktım. Çünkü Almanya biz esasında hem nüfus olarak hem yapı olarak nispeten benzeyen bir ülke. Ondan sonra siz karar verin pahalı mıyız, ucuz mıyız diye. Şimdi 1 kilo kıyma Almanya’da 180 TL. Bir bonfile 800 TL. Türkiye’de bu fiyatlar henüz yok. Yani Türkiye’de biz bunun yarısını, 800 TL de daha 50 euro mu? 52-53 eurolar mertebesinde. Bir kilo bonfile. Bir kilo, bir kilo, bir kilo. Bu kadar. Yani 640 lira antrikot. 800 TL, 880 TL bonfile. Şimdi Türkiye’de henüz burada değiliz ama çiftçinin giderleri Almanya’dakinin giderlerinden farklı değil. Dolayısıyla bu nasıl oldu? Eskiden kurulmuş böyle işte et süt kurumu gibi, TMO gibi, toprak mahsulleri ofisi gibi çiftçinin dostu, kötü gün dostu olarak kurulmuş şeyleri fiyatı regüle edip gıda infilasyonunu düşük tutmak için terse çevirdiler ve terse kullanmaya başladılar. Yani toprak mahsulleri ofisi mesela ben Buday’da yetiştiriyorum. Buday yetiştirdiklerine dedi ki Türkiye’deki çiftçiden 2500 liraya alırım dedi. Ama Rusya’dan 6000 lira. Yani Rus çiftçisinden 6000 lira verdiği şeyi Türk çiftçisine 2500 lira vererek yıllardır hasat döneminde yanlış ithalatlarla işte gıda infilasyonu… Peki niye Türk çiftçisine 6000 lira vermiyor Türk çiftçisine? Evet bu çok güzel bir soru. Biz de aynı soruyu sürekli soruyoruz. İçeride… Peki verse üretim artacak ona göre. Ama ekmek fiyatlarını arttırmamak için bunu yaptığını iddia ediyorlar. Yani esasında tabii ki yanlış bir politika… Türk çiftçisine 6000 vermedi de 4000 ver. Niye 4000 versin? 6000’i 7000 versin hepsinden daha fazla üretelim. Yani Türkiye’de Buday verim rekoytesi 250 kilo dekarda yani 2500-2000 tonlarda hektarda. Bu yeni Zelanda’da 1 ton. 250 kiloya 1 ton veya işte 2 tona 10 ton gibi düşünebilirsiniz. Çünkü sulama sistemi yok yani altyapı, sulama altyapısı… Bizde verimli daha düşük dekar başı. 4’te 1. Yani verimliğin düşük olduğu yerde bir şey daha ucuza mal edemezsiniz. Bir de üstüne üstlük fiyatı kırdığınız zaman bu sefer çiftçi havlu atıyor. Bakın bu genel anlamıyla anlatılıyor. Mısır hasatı yaparız. Tam böyle ekim ayın, kasım ayında hasatı biz bitirmeye başlarken hop ithalat açılır, gemiler gelir. Limanlar mısırla dolar. Psikolojikman piyasada da o zaman iç piyasada fiyatları düşürüyorlar. Bir sene, iki sene, üç sene derken özellikle son üç senede çiftçi artık üretmez oldu. Çünkü ürettikleri zarar ediyor. Süt de böyle, tahıl da böyle. Şimdi bu sene tahıl da bir değişiklik oldu. Geçen senenin maliyetleriyle bu sene satış yaptıkları için kâr ettik zannediyorlar. Şimdi gübre almaya başladıkları zaman herkes feryat ediyor, anladılar bir anda. Ah biz bu parayla bunu yerine koyamayacağız. Şu anda herkes yeniden bağırmaya başladı. Hal böyle olunca hem maliyetlerimiz yüksek hem üretimimiz düşük. İtalya’da dayalı bir sistemde hem dolar artıyor hem dünya imtia fiyatları artıyor. Türkiye’deki gıda fiyatların artıştan başka şansı yok. Dolayısıyla hem zarar ediyoruz gıda enflasyonu düşürmek için çiftçinin fiyatını düşürüyor. Süt fiyatını bir dönem, bir buçuk, iki seneye yakın süt fiyatını sabit tutuyorlar. E tuttular da ne oldu? Bütün hayvanlar kesildi. Hayvan ve şu anda da aynı şey yapılıyor. Hayvan kesildiği zaman bakın 2010’da Türkiye’ye bunun maliyeti biz hesap ettik.
İlahat odaları ile beraber 9.2 milyar dolardı. O zaman 1 milyona yakın damızlık hayvan kesilmişti. Şu anda bizim hesabımıza göre 1.7 milyon mertebesinde kesildi. Bu sene. Bunun 1.7 milyon hayvan mı kesildi bu sene? Biz öyle hesap ediyoruz damızlık. Anaç hayvan bu. Damızlık hayvandan bahsetmiyoruz. Etlik hayvandan bahsetmiyoruz. Besiz hayvandan bahsetmiyoruz. Yani normalde bundan süt alınır ve bundan yavru alınır. Yavru alınır. En önemlisi yavru olamaz. O da besi materyalıdır yani. Evet yani. Damızlık dediğiniz…
Şu anda bu sene 1.3 milyon… 7. 1.7 milyon damızlık hayvan yani yavrulayacak hayvan kesildi mi şu anda? Kesildi. Peki bakanlık bunu biliyor mu? Bakanlık bunu anlamaya çalışıyor. Çünkü üzerimizden bir talihsiz bir üç yıllık bir dönem geçti. Ve bu üç yıllık dönem içerisinde her şey her geçen gün daha fazla saklandı. Bilgiler saklandı. Sayımlarda hatalar yapıldı. Şimdi işte yeni yeni sayımlar yapılmaya başladı. Orada tabloyu gördüler. Peki Taner Bey bir şey merak ediyorum. Geçen gün ben bir yazı yazdım. Bu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın manda yoğurdu yemesinin yediğini açıklamasının üst üzerine… Bir manda tarışması başladı ve… Ben bu tarışmayı hayretle izledim. Niye hayretle izledim? Tarım Bakanlığı açıklama yapıyor. Diyor ki 184 bin var diyor. Devlet İstasyonistik Kurumu açıklama yapıyor.
195 bin var diyor. Bir başka Tarım Bakanlığı yetkilisi 123 bin var diyor. Manda gibi çok kolay yani neredeyse gözle sayabileceğiniz kadar az sayıda bulunan bir hayvanla ilgili bile elimizde bir istatistik yok. Türkiye’nin tarımsal ististiği var mı güvenilir mi? Biz neyimiz var neyimiz yok? Bir ev vantinimiz var mı bizim? Şöyle seyirciler de şöyle bir düşünsünler. Kendilerini bizim yerine koysunlar. Şimdi çiftçiye desteklemeler yapılıyor. Bunlar genelde hayvan başına yapılıyor. Ziraat Bankası’ndan ucuz kredi kullanabiliyor. Hayvan küpesi de hayvanla eşleştiği için kaç tane hayvan olduğunu oradan takip ediyorlar. Şimdi banka kredisi küpeye bağlı. Toprak Mahsulleri Ofisi’nden yem tahsisi küpeye bağlı. Para yok hayvanı kestirmek zorunda muazzam bir kaçak kesim yapılıyor. Yani şu son 5-6 aydır yapılan kaçak kesimin kimse… Yani o hayvanları devlet yaşıyor zannediyor. Çünkü birçok damızlık işletmesinde çekmecenin içerisinde torbayla küpe var. Şimdi bunun sebebi garibanlık. Bir de kestim derse banka diyecek ki o zaman benden aldığın krediyi geri getir. Çünkü ben bu hayvanı beslemen için o krediyi vermişler. Haklı olarak isteyecekler. Bunu yapma şansı yok çiftçinin. Çünkü hep zarar etmeye mahkum edildi. Hep anlatmaya çalıştık. Böyle olmaz yani. Girdi maliyetlerini kontrol etmediğin bir yerde çiftçi… Yani ara tampon bir yarım hamule alıyor, hamule çeviriyor.
Sanayiye veriyor, sanayiye, perakendeciye. Perakendecide sizlere ulaştırıyor buyruluğu. Hal böyle olduğu için şu anda Tarım Bakanlığı’nın elinde sayım olmadığı gibi… Saymak işlerine de gelmiyor. Çünkü gerçekler ortaya çıkarsa hangi çiftçinin peşinden koşacaksınız… Hangisinin tahsilatını yapacaksınız… Bunun Türkiye’ye maliyetini olur. Biz bunun hesabını yaptığımızda yaklaşık 19 milyar dolarlık bir… Bugün her şeyi durdursalar, telafi ediyoruz deseler… Türkiye bunun faturası buralarda olacak.
19 milyar dolar… 3 yıllık yanlış bir tarım politikasını Türkiye’ye ne yazık ki bedeli olarak hesap ediyoruz. Yine bir yorum düşününden azmış 19 milyar dolar… Bu sadece bakın, sadece süt inekçiliğinde. Süt inekçiliğinde bu. Sadece süt tarım. Yani bunun… Peki şimdi ben tarımla ilgili birisi değilim yani. Tarımını gazetede olarak izliyorum ve işte bir şey yazacağını araştırıyorum. Şimdi ben bile bugünkü et fiyatları ve besleme fiyatlarıyla ve süt fiyatlarıyla…
Hayvanların kesileceğini ve üreticiliğin hayvan beslemekten vazgeçeceğini tahmin edeyim bir kere. Tarım bakanında bunu öngönemiyor mu? Bu konuyla ilgili biz Sayın Hazine Maliye Bakan yardımcısı ile bir toplantı yaptım. Kendilerine şöyle izah ettim, herkes rahat anlayacaktır. Bugün bir ineği kesime gönderdiğiniz zaman… İki şey oluyor. Bir, 20 bin lira cebinize net para giriyor.
İki, alan kasap inek eti olduğu için ucuza alıp dana eti olarak sattığı için pahalıya satabiliyor. Dolayısıyla her iki taraftan da bir ciddi teşvik var. Şimdi 20 bin lirayı bir inekçinin kazanması için üç yıl o ineği sağlaması lazım. O da litresinde bir lira para kazanırsa şu anda bir lira zarar ediyor. Hani bir lira kazanırsa dolayısıyla hem zararını durdurmuş oluyor… Hem de cebine nakit koymuş oluyor. Hem de cebine nakit koymuş oluyor.
Şimdi öyle bir sürecin içerisindeyiz ki biz bunları hep anlatmaya çalışıyoruz. Dedik ki bakın siz dedim Kayseri’liysiniz. Şimdi 20 bin lirayı bugün cebe koyup döviz korumalı meydan hesabı bizim için çok önemli. Çünkü bakın o alternatif bir kazanç olduğu için çiftçi bunun hesabını yapıyor. Ya ben gidip hayvana dolarla hayvan alacağım yurt dışından ithal edilecekse veya Türk lirasını… Ben bunu buraya yatırdığım zaman ne kadar kazanıyorum diye bakıyor. Öbür taraftan bu işi yaparsam ne kadar kazanırım diye bakıyor.
Burada zarar ediyorsa gidiyor faize parasını yatırmayı tercih ediyor. Bu tip alternatif ürünler de tarıma esasında sekte vurdu. Siz ne yaparsınız dedim. Kendisi açık açık söyledi dedi ki ben de olsam keserim. Tamam işte bizim insanımız aptal değil onlar da kesiyorlar. Peki bunu egelemek için ne yapılabilir? Şöyle bize söylenen şuydu. Ramazanın sonuna kadar vatandaşın ucuz et yemesi sağlanacak. Bunun için fiyatlarda artış istemiyoruz. İyi de dedik bunun bir matematiği var yani bunun matematiğini o zaman sağlayın, desteklemeleri ona göre açıklayın. İnekler kesilmesin ama siz bunu yapmayıp öteki tarafından bunu isterseniz bunun sonucu hayvanların telef olması anlamına geliyor. Dolayısıyla izlenen politika, arzu edilen sonuçla bu sonucu ulaşmak için izledikleri yöntemler ne yazık ki külliyan adalı. Problem burada.
İrfan Bey şimdi siz yıllardan beri tarımı haberleştiriyorsunuz, tarımın sorunlarını haberleştiriyorsunuz. Maliyetinin yüksek olduğunu biliyoruz. Daha da artacağını, özellikle işte ithalat üretiminde kullanılan yem, gübre, ilaç gibi pek çok şey ithalata dayalı olduğunu ve döviz kurlarındaki hızlı artıştan ötürü ya da Türk lirasını hızlı değer kaynak ötürü burada maliyetleri çok yükseldiğini hepimiz biliyoruz.
Buna karşın yine de asıl sorun sanki pazarlama ya da pazar ulaşmalı. Geçen gün birisi söyledi, ben de bu konuda birkaç yazı yazmıştım geçmişte. Tarladan sıfıra alsanız bile, yani çiftçi dese ki ben bunu veda veriyorum kardeşim kurtulayım bundan dese bile, manava geldiği zaman bir ürün 7-8 lira aşağı mal olması mümkün değil.
Nerede aksaklık var burada yani çiftçi niye ucuza satıyor, dünya fiyatının altında satıyor, biz niye pahalıya alıyoruz? Aslında dediğiniz nokta çok önemli belki de gözden kaçan noktalardan bir tanesi Fatih Bey pandemiden sonra bütün dengeler değişti, altüst oldu. Tarım da bundan en çok etkilenenlerden bir tanesi. Şimdi eskiden klasik bir ezber vardı Türkiye’de. Ars tarafında sıkıntı mı var? Efendim ben söyleyeyim fiyatlar çok mu yükseldi içeride? Hemen ithalat kapıları açılır çünkü dünya fiyatları her zaman Türkiye’den daha düşüktü. Gümrükler sıfırlanır ve bir şekilde içerideki piyasa balans edilir. Dünya fiyatı daha düşüktüğünde daha yüksek değil mi? Hayır şu an yüksek. Ama eskiden bizde daha üretim maliyetli, dünyada daha ucuzdu. Birçok ürün için bu genel manada söylüyorum ama pandemiden sonra tarım emtiyasında dolar bazında bir artış oldu. Artı bizim zaten… Savaş var bir de. Savaş var. Şimdi ben size onları sıralıyım. Hatta şöyle bir Koyt-19 pandemisinin bir etkisini gördük. Bu küresel ticaret dengelerini değiştirdi çünkü korumacılık ve gıda milliyetçiliği kavramı ön plana çıkmaya başladı. Onun dışında Çin gibi faktörler var ki toplamada çok büyük bir kapasite sahipte Türkiye’nin toplam ithalatını belki bir parti de ithal edebilen bir ülke. Öyle bir noktada. Küreselikliğin değişikliğinin etkilerini biz sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada hissediyoruz.
Belirli bölgelerde kuraklık, seldon, afet, bunlar hepsi arıza etkiliyor. Diğer taraftan loyistik sorunlarını çok konuştuk. Dünyada navlum maliyetleri arttı. Limanlarda sorun var, yüklemelerde gecikmeler var. Bunların hepsi fiyatlara yansıyor. Onun dışında enerji krizi dünyada artık, küresel bir mesele bu gübre tarafında etkiliyor. Kimyasal gübre tarafında etkiliyor ve bunlar da fiyatlar üzerinde baskıya atıyor. Onu da geçtim. Uluslararası yatırım fonlara artık tarım emtiyasına yönelmeye başladı.
O da bir yatırım aracı olarak görmeye başladı. Bunların hepsini üst üste koyduğunuz zaman bir de bu işin spekülatif etkisi var. Hatta işin manipülasyona doğru giden bir tarafı söz konusu. Türkiye bu ortamda üretim yapmaya çalışıyor ve ithalata bağımlı şekilde yapmaya çalışıyor. Senceay Bey biraz önce deyindi. Yani biz genel manada trend olarak söylüyorum bu yıl ya da geçtiğimiz için değil ama hayvancılık tarafında besilik, kasaplık, damızlık canlı hayvan ithal ediyoruz. Yani ana ham madde olarak söyleyeyim ona. Onun dışında kesifyem dediğimiz fabrika yemde ham maddenin %50-55’ini ithal ediyorum. Niye Türkiye üretmiyor mu bunları? İşte zaten belki de problemlerden bir tanesi var. O tarafa da belki gireriz. Bir planlama sorunumuz var. İki istatistik tarafında veri tarafında ciddi sıkıntımız var. Ve onu doğru düzgün yönetemediğimiz için desteklemeleri işlevsel hale getiremediğimiz için
en basiten Soya tarafında %95 ithalata bağımlı, %5 ihtiyacımız var. Soya Türkiye’de yetişmeyen birisi. Fasulye. Fasulye biliyor musun? Fasulye. Dedelerimizin yetiştirdiği fasulye. Dolayısıyla hayvanı ithal ettik. O hayvanın yiyeceği ham maddenin yaradan fazlasını ithal ettik. O hayvan yarın bir gün hastalandığı zaman aşısı, ilacının da önemli bir kısmı ithal. Suni dölleme tarafında sperması ithal. Hatta birçok programda söylüyorum çoban dahi ithal. Çünkü artık Afganlar, Özbekler bu işi yapıyor. Dolayısıyla Euro dolar bazında şey üretiyoruz, TL bazında satmaya çalışıyoruz. Hatta bir de kapalı sistem bu işi yapıyoruz. Yani meralar, çayırlar, otlaklar gibi Avrupa ile rekabet edebilecek şekilde. Çünkü Avrupa bu işi yılın kaç ayı, 8-9 ayı rahatlıkla dışarıda… Nerede olduğunu bağlı olarak yapıyor. İtalya’da belki biraz daha fazla. Daha fazla. Biz onun tamamını kapalı sistem yapıyoruz. Hatta bir sektör… İlgimizde mera yok mu? Var ama nitelik ve nicek açısından ciddi şekilde zayıf. Ve meralarda galiba başka kullanımlar açılmış vaziyetçi. Açılıyor yani imara açılıyor, mera vasfının dışına çıkıyor, tarım alanına dönüşebiliyor. Ya da farklı şekillerde var olanı da yine mevcut kanunlar gereği köy tarafında belirli kesimler kullanabiliyor. Yani ben bir köye gideyim taşındım, ben burada hayvancık yapayım demedim ama o köyün merası kullanamıyorum. Orada da ciddi manada sorunlar var.
Dolayısıyla böyle bir sistemde biz aslında taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışıyoruz. O değirmen de dönmüyor. Şimdi yayın öncesi maliyetleri konuşuyorduk, maliyetler yüksek diyoruz. Tabii burada alım gücündeki zayıflamayı da göz önünde. Zayıflama esesi önemli o yani. Almanya’da biraz daha pahalı olabilir ama Alman’ın alım gücünün alım gücün aynı değil. Kesinlikle. Almanya’da bir ortalama ücreti alınabilen et miktarı ile Türkiye’de bir ortalama ücreti alınabilen et miktarı aynı değil. Hiç değil. Dolayısıyla bizim belki biraz daha geriye gidip 6-7 ay öncesinde Eylül’e bakmamız lazım ki
Eylül’ün ortasına kadar 8.5 seviyesindeki bir dolar kuru ile beraber belki Merkez Bankası’nın hamleli olmasaydı, faiz indirimi hamleleri olmasaydı Biz bugün çok daha normal olacak der. Kesinlikle. 8.5’dan biz bugün geldiğimiz noktada 14.70 civarıydı biraz önce yayına girmeden önce. Dolayısıyla yaklaşık 7 aylık bir dönemde dolara karşı %73 düzeyinde bir TL’nin değer kaybını konuşuyoruz. Peki şöyle bir son 1 yıla baktığımız zaman maliyetler ne diye kabaca çıkarttım.
Mazot, ki bugün 1 lira indirim haberleri var bu eczan itibaren geçer ediyorlar. Onu da hesaba katarak söylüyorum. O ayda mazot kaç? 6 lira mıydı? 7 lira mıydı? 6 lira 61 kuruş litresi mazotun 11 Nisan 2021 lirası. Bugün 21 lira. Bugün 21 lira. Dolayısıyla 1 lira indirimi daha yıkatsak son 1 yılda %210 mazot fiyatı artmış. Şimdi enerji tarafına bakıyorum. Çünkü Merkez Bankası faizleri indireceğim diye tutturup övizliği patlatmış. Bu da bir şey.
İkinci de petrol fiyatları zaten arttı ama. Şimdi ben onu geçen gün yayınladım da petrol fiyatları aynı düzeydeyken bulacağım şimdi ben size veriyi de. Çünkü bunu yayınladığım için biliyorum. Petrol fiyatları aynı düzeydeyken şimdi çıkartacağım. Şey yok böyle bir durum yok yani çok daha düşük.
Kurun Merkez Bankası’nın hamlesiyle beraber kurdaki hareketin yansıması zaten gözde görülür şekilde. Bu sadece mazot tarafında da değil. Birçok kalemde biz bunu hissediyoruz. Enerji maliyetlerini siz bakarken söyleyeyim istiyorsanız son 1 yılda %125. Tabii bölgesel bazı şeyler değişebilir ama… Pardon bulduğum şeyi 2008 yılında petrolün varili 141 dolar iken Türkiye’de benzin 3 lira 61 kuruş.
2014 yılında petrolün varili 111 dolar iken Türkiye’de benzin fiyatı 5 lira 0.5 kuruş. 2021 yılında petrol 62 dolar iken Türkiye’de benzin fiyatı 7 lira 0.8 kuruş ortalama. 2022 yılında petrol 111 dolar iken benzin 20 lira. 20 lira 30 kuruş. Aynen. Yani dolar akaryakıt fiyatı daha yüksek iken hemen hemen 5’li bir fiyat. Doğru.
Dolayısıyla burada tabii işte o izlenen Merkez Bankası politikasının etkisini görüyoruz. Önüm enerji tarafı dedim %125-60. Gübre tarafını zaten herkes artık biliyor muhtemelen %300-400 çeşitine göre değişmekle birlikte artışlamaz. Ortaması 207 diyelim. Diyelim. Zira ilaç %100’ün üzeri diyebiliyorum ama fazla maz mı o civar maz mı? Daha fazla galiba. Togum, ambalaj bundan hepsinde 3 aşağı 5 aşağı aynı şeyler var.
Ambalaj bu arada konuşulmayan belki en önemli meselelerden bir tanesi işin perakende tarafında ilgilendiriyor. Çünkü plastik fiyatları arttığı için petrol fiyatına bağlı olarak kasa fiyatları artıyor. Bulunabilirlik sorunu var. Paketlere fiyatları artıyor ve bulunamıyor biliyorsunuz. Fiyatı da geçtik bulunabilirlik sorunu var. Bu da zinciri kırma riskiyle bizi karşı karşıya bırakıyor. Şimdi siz dediniz ya biraz önce bir şey bedavaya üretsek buraya gelişi belirli bir maliyeti var. Onu da şuradan yola çıkarak söylüyorum. Mart 2022 tüfe verisi.
Gıda infilasyonu %70’in üzerini gördü. Ama birinci sırada aylık bazda ulaştırma vardı. Yıllık bazda da öyle %99. Şimdi biz mazotu konuşuyoruz ama mazot sadece tarlada kullanılan bir girdi değil. O grubun taşıması, şehir içi taşıması. Bunların hepsini üst üste koyduğumuz zaman enerji ve sulama bunlarla bağlantılı zaten. Zaten mevcut şartlarda ucuza üretemediğimiz bir şeyde ucuza tüketme şansımız yok ve gıda da o eski dönem artık geride kaldı.
Bunu söyleyebiliriz. Yani artık ucuz gıda dönemi bu maliyetlerle, bu mevcut şartlarda zaten çok mümkün gözükmüyor. Bunu frenleyebilmek mümkün. Yani en azından daha da yükselmesi. Nasıl olabilir? Bu şöyle. Bu mesele ile tüm dünya uğraşıyor. Diyoruz ya küreselleşen bir enflasyonla karşı karşıyayız diye. Hakikaten bugün Amerika Birleşik Devletleri son 40 yılın en yüksek enflasyonla karşı karşıyayız. Ama 7.9 civarı Euro bölgesi tarihinin zirvesi diyoruz ama 5.5-6’lardan bahsediyoruz. Dolayısıyla tek haneli yıllık enflasyonun olduğu yerde biz %61’lerden bahsediyoruz. O da resmi olanı. Resmi olanı. Gaye resmisi mi sen düşün. Dolayısıyla sokakta vatandaşın hissettiği, çarşıda, pazarda ya da mutfanda hissettiği enflasyonun daha yüksek olduğunun farkındayız. Şimdi buradaki hikaye şu. Tek bir çözüm yolu yok.
Yani şunu yaparsak düzelir der mi ziyade bütüncül bir politikaya ihtiyaç var. Bunun içinde destekleme politikaları var. Bunun içerisinde üretim planlaması var. Bunun içerisinde istatistiklerin güncellenmesi var. Siz biraz önce istatistiklerden bahsettiniz Türkiye’de tarım sayımı en son 2001 yılında yapıldı. 2001. 20 sene önce yapıldı. Yani AK Parti iktidara gelmeden önce. Önce yapıldı. Yani bugün yaşayan çocukların, gençlerin daha doğmadan önce. Doğru. Şimdi şöyle bir şey var.
O bir daha… Evet. O her 10 yılda bir ülkelerin tarım sayımını alır. Ki kendi veri setini düzenler ve herkesle birbiriyle karşılaştırır. Biz son 20 yıldır bu veri setine veremiyoruz. Verememiz de önemli değil. Bu bizim için çok önemli. Çünkü geçmişe dönük bir veri setini yıllar içerisinde güncelleyerek… Günlük görüşün nereye gidiyorum? Göremiyoruz. Zaten ölçemediğimiz şeyi de yönetemiyoruz. Sıkıntı orada. Onu da geçtim. Şu anda o envanteri bilmiyoruz. Güncel verileri de artık TÜİK yayınlamayı bıraktı. O da şu kırmızı et üretimi verisi mesela. Son 2 yıldır açıklanmıyor. Niye açıklanmıyor? Cevabı yok. Ama en son 1.3 milyon ton civarıydı açıklanan rakam. 2020’nin şubat ayı. O günden bu yana açıklanmıyor. ESK her hafta… Bundan 1 yıl önce… ESK Et ve Süt Kurumu. Et ve Süt Kurumu her hafta haftalık gülten yayınlardı.
Et fiyatı, süt fiyatı, dana eti, koyun eti… Ve onların üretim maliyetleri mazot, yoğunca, mısır, haftalık, aylık ve yıllık bazı. Mesela onlar da yayınlamıyorlar artık. Biz zaman zaman oradan çünkü verileri kullanarak haber yapıyorduk. Şu kadar arttı, bu kadar arttı. Dolayısıyla verilerin olmadığı bir yerde, istatistinin olmadığı bir yerde projeksiyon da yapamıyorsunuz. Strateji de geliştiremiyorsunuz. Desteklemelerin en büyük Türkiye’de tartışma konusu…
2006 yılında çıkan Tarım Kanunu’nda gayrisafi milli hastalığın en az yüzde biri olması kaydıyla diye bir madde var. Yani… Bunun da hatta hesaplaması belki birazdan… Evet. Orada hükümetle sektör, tarım sektörü arasında bir uyuşmazlık var. Hükümet diyor ki ben arttırıyorum kardeşim sürekli destekleri diyor. Tarım sektörü diyor hayır arttırmıyorsun diyor. Arttıracağım ama yüzde bir, en az yüzde bir seviyesinde arttırmıyor. 0,5, 0,6’yı geçmedi. Yani yıllık gayrisafi milli hastalığa…
Arttırılmadı. Arttırılmadı. Yani en basitinden geçen yıl 2021 itibariyle yanlış hatırlamıyorum. 800 milyar doğal hasılamız vardı. Rakamı tam şey yapamadım. 72 milyar TL gibi bir rakam. En az yüzde bir olmak kaydıyla TL’ye çevirdiğimiz zaman ödenmesi gereken tarımsal destekli. Ne kadar ödendi? Bu yıl için özür diliyorum. Bu yılın desteği 72 milyar olması gerekiyor. 29 milyar açıklandı. O da 25 küsur açıklandı.
Bu mevcut konjektürde 3,5 milyar TL daha açıklandı. Dolayısıyla 29’a geldik. Buna işte kamu tarafındaki destekler, diğer işte hibe’dir, teşviktir programları dahi ekleseniz yine en az yüzde bir seviyesinde bulmuyor. Şimdi bu işin bir boyutu… Peki bu oranlar Avrupa Birliği’nde nedir mesela? Bizim rekabet ettiğimiz ülkelerde nedir? Çünkü biliyoruz ki mesela Fransa’da, Almanya’da çiftçiye çok ağır destek vardır.
Ve bu yüzden de Avrupa Birliği’nin bütün anlaşmalarında tarım destekleri anlaşma dışında tuttu. Oradaki oranlar biliyor muyuz? Büyük bir oranında tarım var, onu biliyorum. Rakım olarak yanlış bir rakam vermek adına söylemiyorum ama ciddi bir oran var. İkincisi Fatih Bey, desteklemeyi sadece rakım olarak da geçtik. İşin nicelik kısmı, nitelik kısmı da önemli. Son belki 3-4 yıllık Sayıştay raporlarında çıkan şey şu, Tarım Bakanlığı ile ilgili verilen desteklerin etki analizi yapılmıyor. Yani o destek üretime ne kadar katçı sağladı, çiftçinin gelirini ne kadar arttırdı, kırsal da refahı ne kadar arttırdı ya da ekonomiye ne kadar yansıdı. Bunu ölçemiyoruz. Onu da geçtik. Desteklemelerin açıklanma tarihi, ödenme tarihi bunlar da ayrı bir sorun. Geçen yıl ne zaman açıklandı desteklemeler? Kasım ayında. Aralık. Yani yıl başında ya da daha çiftçi tohumun toprakla buluşturmadan önce açıklanması gereken bir şey ki.
Ne kadar ekşilerine karar verdin? Yıl bitti, hasat yaptık, sattık. Sonra? Ondan sonra bir şeyler… Bu bir ilanlama enstrüman rastlığı. Bir şeyi merak ediyorum, onu da sorayım. Onu hocama da soracağım gerçi ama. Pandemi başladığında yani 2020 yılının Mart ayında pandemi başladı. Ben 2020’nin yanlış hatırlamasından Mayıs ayında kendimi Anadolu yollara vurdum. Ve şöyle dedim o zaman. Dedim ki, pandemi ile beraber tarımın önemi çok artacak. Hem istihdam açısından hem de üretim açısından çok değer kazanacak tarım. Türkiye tarıma destek vermeye, tarımını destek vermeye. Ve Anadolu’yu gezdim büyük aranda. Doğu’yu gezmedim ama Orta Anadolu, Ege, Akdeniz’i de ulaştım. Çiftçilerle konuştum. Söyleyekleri şuydu. Dediler ki, çok yanlış bir tarım destek politikası var. Üretime değil, çiftçiye destek veriyorlar. Tarlalar ekilse bile kimse ektiği ürünü toplamıyor. Çünkü toplama maliyeti satış maliyeti daha yüksek olduğu için tarlada ekilel ürün geçiriyor. Ya da hatta hiç ekilme ve desteği alıp ceba atıyor herkese. Bu doğru mu? Var. Belirli bölgelerde o var. Hatta size şunu söyleyeyim. Destekleme de verimlilik biraz önce çok önemli bir noktaya değindi. Biz belki de en gözden kaçırdığımız nokta, Sencer Bey’in değindiği nokta, verimlilik tarafında sınıfta kalıyoruz birçok üründe. En basitinden fındıktan bir örnek vereyim daha net anlaşılsın diye. Tek el olduğumuz alan üstelikte. Dünyadaki üretimin %65-70 yıllar bazında değişiyor. Ve ihracatında bir numarasıyız. Rakamsal olarak, nicelik olarak baktığımızda. Şimdi %65-70 üretiyorsun, %75-80’ini ihrac ediyorsun, pazarda lidersin o taraf için. Ama verimliğe bakıyoruz, o sınıfta, o ligde sondan birinciyiz. Yani son 5 yıllık ortalamayı aldığımız zaman dekar başına fındık verimimiz
84-85 kilogram. Amerika üretiminde %3-4 belki payı vardır 200 kiloların üzerinde. İtalya 50 kilolarda. Evet evet. Gürcistan yanımızda bizi ikiye katlıyor. Şimdi bu kadar üretimde… Sebebi ne peki bunda biliyor musunuz? Tamamen burada birçok sebep var. Bir, yine destekleme ile ilgili çiftçi. Çünkü fındıkta da geçtiğimiz yıllarda en büyük problem yine işin para etmemesi.
Şimdi siz Karadenizlisiniz ya da ordulu olduğunuzu düşünelim. Ben de orduluyum. Yan yana iki tane fındık bahçemiz var. Ben İstanbul’da burada medya ile uğraşıyorum ama fındık bahçesi de orada duruyor. Siz birebir orada fındıkla uğraşıyorsunuz. Temel işiniz o. Bir kere alan bazı destek ikimiz de destek alıyoruz. Ben birisine kiraya veriyorum ama destek bana geliyor İstanbul’a. Size normal destek geliyor. Siz dekar başına 150 kilogram alıyorsunuz.
Ben hiç ilgilenmediğim için 60 kilogram alıyorum ama aynı destek alıyorum. Aynı destek alıyorsunuz. Parası olarak öyle destek alıyorsunuz. Aynı destek alıyorum. Çünkü dekar başına veriliyor. Üretim başına verilmiyor. Üretim başına verimliliği baz almıyor. Yani aslında bu şey gibi arazikirası gibi üretimle ilgili ilgisi yok yani. Dolayısıyla üreticiye bir şeye motive etmek istiyorsanız, bir şeyden daha iyi sonuç almak istiyorsanız… Bu sadece fındık kesinlikle. Fındık bir basit bir örnektir. Ayçiçeğinde de verimde aynı problemi yaşıyoruz. Antep fısılda da aynı problemi yaşıyoruz. Ya da sütte de aynı problemi yaşıyoruz.
Şu anda kaç litre? Türkiye’deki ortalama 25 mi? Günlük süt ortalaması. İnek başı ortalama yanlış hatırlamıyorsam çiftliklerde 12 kilo. Bunu hep duyarız. Bu doğru mu? Hollandalı 80 kilo veriyor bizim inek 18 kilo veriyor diye. Doğru mu? Hollandalı 80 kilo vermiyor. Bizim ineğin az verdiği doğru. Çünkü ıslah. Bizim inek niye az veriyor? Aynı inek cinsi değil mi?
Biz boğuluyoruz. Nefes almaya çalışıyoruz. Yani mesela bizim ineklerde siyasetini takip ederler. Haber televizyonuna seyreder falan. Normalde. Onu görünce bende verimliğini düşer de. İneğin verimliğine düşüyor kardeşim. Televizyon mu söylüyor bunlar? Gazete mi okuyorlar? Adamlar bilmiyorlar. Nasıl yapacağını bilmiyorlar. Adam nasıl yapacağını bilmiyor. Bakın, esasında demin İrfan Bey’e katkı sunmak için söylüyorum. Kusura bakma sözünü kesmiş gibi oluyorum. Esasında bizim en büyük sorunumuz ne biliyor musunuz? Biz müthiş reyanslar,
müthiş reaktif bir toplumumuz. Yani bizim Tarım Bakanlığımız daha doğrusu, önce her şeyin bir uçurumdan aşağı atlamasını düşmesini bekliyor. Ondan sonra dört bir yandan acil bir yardım çok para harcıyor. Şimdi siz, kimse kusura bakmasın ama Karl Furun Sattın Alman Müdürünü, Türkiye’nin Hayvancılığından Sorumlu Bakan Yardımcısı yaptığınız anda karşınıza zaten bu tablo çıkar. Çünkü o şunu söyler, ticari kafayla düşünür.
Der ki, eğer ucuzsa ithal ederim. Daha verimli olacağı. Bu belayı başımıza İsa Galaton sardı. O işte bunu kömür için söylemişti. Kardeşim kömür maddini kapatalım, dünyada daha ucuz diye. Ondan sonra Türkiye her şeyi kapatmaya başladı o fikirde. Bu ama çok tehlikeli bir şey. Liyakat sahibi olmayanlar fikir sahibi olur. Bir de üstüne üst yetki sahibi oldukları zaman, ki tarımda bu özellikle sorumlu bir şey. Belki o anfendi liyakat sahibidir ama sonuçta başka bir alanda liyakat sahibi.
Tarımla üretimle ilgili konuştuğumu ben için söylüyorum. Kendisi tanıyorum, iyi bir insan. Ama bilmiyor. Şimdi gübrede demin bahsetti artlı fiyat. Ne yaptık? Gübreye de ihracatını durdurduk. Muhammed Ağacı tigevleri başlıyor değil mi? Bir ara tigevin başlıyor. Dünyanın en büyük çiftliklerinden birinin başına getirildi. Ben kendi çiftliğimi almazdım mesela. Örnek veriyorum. Şimdi bakın, işin özelinde şu var. Gübre de problem… Sence de, üretmeyi sıkı diyen bir şey.
Çok kısa bir şey söyleyeceğim. İhracatı kapatıp Türkiye’de bir şeyleri arttırmaya çalışıyoruz değil mi? Maliyetleri. Şimdi hocan da oradan destek verebilir bu konuda. Biz ihracatı kapattık. Fabrikalar bir anda durdular. Türkiye’de gübre kullanılmadığı anda ne yapacaklar? Mecbur fabrikaları kapattılar, beklediler. Genel maliyetleri arttı. Ama esas gübrenin ham maddesi olan… Doğalgaz. Amonyak üretiminde dolayısıyla azot üretimi için kullanılır.
Amonyak ihracatını serbest bıraktılar. Gübre ihracatı yerine. Yani bilmediği zaman… Derdiği kararlarda ne yazık ki işte… Faciye soluçları. Bunun gibi… Size sınırsız örnek verebilirim. Hocamdan özür diliyorum. Neresinden tutacağımız belli değil yani anadım kadarıyla. Belkide kapatıp gideceğiz sonra. Öyle görünüyor yani. Bülent Hoca’m hoş geldiniz. Hoş bulduk. İyi yayınlar. Sağ olun. Sağ olun. Başta adınızı, kusura bakma, sonradınızı yalnız söyleyeyim. Bülent Hül Çubuk olacak. Doğrusu affınıza sığınırım. Hocam bütün bunları dinledik. Dinliyoruz daha da konuşacağız. Daha vaktimiz çok bol, rahatız akşam. O yüzden son program olarak yapıyoruz. Zaten programı yine kimse sarkabilmek için. Siz de diyorsunuz bütün bunları dinledikten sonra. Bu işin evrensel çözümü nedir? Yani niçin Avrupalı çiftçi de çok mutlu olmamakta beraber, bizimkine de oranda daha mutlu, biz neyi eksik yapıyoruz, neyi fazla yapıyoruz?
Bir diğer mesele, sizin de çok uzmanlık aranız, benim de takık olduğum bir konu kooperatif meselesi. Yani hem üretim hem satış kooperatifleri, tarımsal üretimde. Bunların dünyada çok işe yaradığını, özellikle Türkiye’de son dönem çok moda olan bu coğrafi işaret meselesinde, tarımsal coğrafi işaret meselesinde bu kooperatiflerin vazgeçilmez önemli bir unsur olduğunu ve belki de fiyat istikrarını
çiftçiyi memnuniyet aşamasında çok önemli fonksiyon üstelebileceğini, üstelik de aracıları minimuma indirerek en azından sadece lojistik maliyetleriyle bu işin yapılmasını kolaylaştıracağını da düşünüyoruz. Hem genel olarak tabloyu hem de özellikle kooperatifçilik meselesiyle ilgili fikirlerinizi alabilir miyiz?
Peki teşekkür ederim Fatih Bey. İzin verirseniz öncelikle bir iki noktaya katkıda bulunmak istiyorum. Ülkeleri kıyaslarken her ülkeyi kendi liginde kıyaslamamız lazım. Yani Almanya ile Türkiye mi, Türkiye ile Arjantin mi? Şundan dolayı yani eğer milli geri ortalaması bize göre 5 kat daha yüksek olan bir ülke ise fiyatlar da ona göre daha yüksek olur.
Ama biz genel ekonomi teorisinde şuna inanırız. O da bir ülkede gıda fiyatları ne kadar çok konuşuluyorsa biliriz ki o ülkede ekonomik açıdan ciddi anlamda bir sorun var, kriz var. Ve bunu da şuradan tahmin edebiliriz biz. Örneğin Türkiye’de son 5 yıldır hanelerin gelirinin yaklaşık %25 ile %40 kadarı gıdaya gidiyor. Bu bazı hanelerde çok daha fazla. Ama pahalı dedemiz Almanya’da bu oran %15’i bilemediniz 20’yi geçmez. Yani gıdan harcamaları bir ailenin gelirinin içerisinde düşükse bilin ki o ülkede refah vardır. Başka şeylerde kaynak ayırabiliyordur. Birincisi bu. İkincisi Türkiye’de ürünler pahalı mı? Türkiye’de gerçekten pahalı. Alım gücüne göre çok pahalı.
Eğer Türkiye’de kişi başına milli gelirimiz 30.000 dolar olsaydı belki de bunların hiçbirini konuşmuyor olacaktık. Şimdi izin verirseniz ben bir iki rakam açıklayayım burada. O da şu. Son 10 yılda Türkiye’de kişi başına milli gelirde dolar cinsinde yaklaşık %18’likli azalma olmuş. Yani 2010 yılından 2020 yılına geldiğimizde kişi başına düşen milli gelirde %18’lik azalma olmuş.
Tarım sektöründe, tarım nüfusunda bu oran %24’e çıkmış. Yani bir yandan artan maliyetler bir yandan da azalan geriler var. Bu halde üretimini devam ettirmeye çalışan bir sektörle karşı karşıyayız. Bir diğeri de İrfan Bey vurguladı. Türkiye’de istatistik sorunu. Bu bizim en büyük kanayan yaramız. İrfan Bey’in dediği gibi en son genel tarım sayımı 2001 yılında yapıldı ki biz akademisyenler ondan çok faydalanırdık.
Çünkü bir anlamda tarımın MR’ı çekilirdi. Şimdi MR’ını bir yana bırakın. İşte fotoğrafını anca görebiliyoruz ama içindeki analizleri yapmak konusunda veriye erişemiyoruz. Şimdi ben size bir soru sorsam Türkiye’de kaç tane çiftçi var mesela veya Sencer Bey’i sorabilirim. Bakın şu anda ÇKS’ye kayıtlı çiftçi, Sosyal Güvenlik Kurumu’na kayıtlı çiftçi,
Türkiye Ziraat Odaları Birliği’ne kayıtlı çiftçi arasında en az bir katlık fark var. Yani örneğin Tarım Bakanlığı diyor ki bizim 1.7 milyon ÇKS’ye kayıtlı çiftçimiz var. Öbür tarafta Sosyal Güvenlik Kurumu’na kayıtlı 530 bine düşen çiftçimiz var. Ama Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nde 4.5 milyona yakın çiftçimiz var. Şimdi buradan sormak lazım. Hangisi doğru ben bilim insanı olarak hangisinden faydalanacağım? Aralarında bire 10 fark var. Bire 10 fark var. Bir de acaba Ziraat Odaları’nın 4.5 milyon dediği çiftçinin ne kadar aktif çiftçi, ÇKS’ye kayıtlı olduğu söylenen Tarım ve Orman Bakanı’na kayıtlı olduğu söylenen 1.7 milyon çiftçinin de kaçı gerçekten çiftçilik yapıyor. Bunların hepsi ele alınması gereken noktalar. Bir de istatistik açıdan şunu da vurgulamak isterim.
O da şu Türkiye’de son yıllarda özellikle bu bölgesel kalkırma istatistiklerine geçtikten sonra maalesef il ve ilçe düzey veri üretmede zorluklar var. Ve bizim de bunlara erişimimiz neredeyse imkansız hale geldi. Bütün bunların hepsi tarım politikalarının oluşturulmasına karşımıza birer engel gibi çıkıyor. Şimdi neden peki biz ürünlerimizi doğrudan tüketiciye ulaştıramıyoruz?
Şimdi Fatih Bey hep tarım politikalarından söz ediyoruz. Bir ülkenin tarım politikası nereden ortaya çıkar? O belgelerde yer alır. Politika belgelerinde nedir? 11. 5 yıllık kalkırma planda, 3. Tarım ve Orman Şuhurasında veya hükümet planlarında. Ama Sayın Tarım ve Orman Bakanı geldiğinde ilk gün dedi ki yeni tarım politikalarına geçeceğiz. Aslında bu iyi bir haber yani demek ki daha öncekilerden bazı sorunların olduğunu gördüler.
Ve yeni bir paradigmadan söz etti. Ben eski paradigma ne olduğunu bilmiyorum. Mesela yeni paradigmaya geçeceğiz ama eski paradigma ne olduğunu bilmiyorum. Arkasından şimdi bir ülkenin tarıma yönelik devlet politikası olur, hükümet politikası olur, bir de bakanlığın mı politikası olur? Bunlarda konuşmamız lazım. Bunu şundan hareketle söylüyorum.
Hem 11. 5 yıllık kalkırma planda hem de 3. Tarım ve Orman Şuhurasında DITAP kısadır. Dijital tarım platformları kurulacak. Üretici doğrudan tüketiciye ürünlerini satabilecekti. Bununla ilgili dijital pazar altyapısı oluşturulacaktı. Sizlere çok ilginç bir rakamdan söz edeyim. Bu DITAP ile ilgili karar alındıktan sonraki ilk gün Türkiye genelinde çiftçilerle ilgili, çiftçileri temsil edebilecek bir araştırmada şu sonuç ortaya çıktı. Çiftçilerin yine en az %80’i ürünlerini tükçere veya komisyoncuya satıyorlar. O zaman demek ki bizim belgelere dayanan politika belgelerinde yer alan tarım politikalarının uygulamada karşılığı yok. Yani politikaları çıkaranlar politikalarla uygulamıyorlar. Bu önemli bir sorun olan uğrak karşımıza çıkıyor. Bir de bazı mesajlar geliyor. MERE kullanımı ile ilgili. Fatih Bey Türkiye’de üretim neden azaldı? Size 3 çarpıcı rakam vermek istiyorum.
Birincisi son 15 yılda Türkiye’de yaklaşık 2.8 milyon hektar tarım alanı amaçlaşı kullanıma açıldı. 2.8 milyon hektar. Bunu yaklaşık 300 kilo ile çarptığınız zaman ne kadar buğday ettiğini ve bugün ne kadar iptal ettiğimizi ortaya koyabiliriz.
Bir başka nokta yine son 20 yılda yaklaşık 3.5 milyon hektar tarım alanı da devre dışı kaldı. İşte çiftçi yeteri kadar gelir elde edemiyor, kırsalda aradığını bulamıyor.
Sayın Tarım Bakanı yaklaşık 2 milyon hektar dedi. Bunun da %25’i sulu tarım alanı. Ben bunun doğru olduğunu varsaysam bile bugün de içinde bulunduğumuz dönemde hiçbir ülkenin 500.000 hektar sulu tarım arasını devre dışı bırakma gibi bir lüks yoktur Fatih Bey. Bu kadar gıda fiyatları yükseliyor. Dünyada Türkiye’de açlık sorunu var, yoksulluk sorunu var, paylaşım sorunu var. Bunların üstelisinde mülka ke gelmemiz lazım. Bir soru sordunuz. Bizde milli gelirin %1’i tarım kanuna göre tarıma ayrılmak durumda ama bu oran örneğin Almanya’da %4, Fransa’da %3. Yani Avrupa Birliği ülkelerinin çoğunda bizden çok daha yüksek ki. Orada bir de Avrupa Birliği’nin FÖHOK aracılığıyla verdiği fonlar var. Bunları da üst üste koyduğunuz zaman o tarım açısından zengin olan Avrupa Birliği bizden çok daha fazla tarıma destek ayırıyor.
Peki gıda fiyatları neden bu kadar artıyor? Sizler orada vurguladınız. Gıda fiyatları döviz artıyor. İklim değişikliği var, kuraklık var, ani yağışlar var, savaşlar var, pandemi var. Ama bir nokta daha var. O da politikalarımızdaki öngörüsüzlük. Yani biz risk yönetimine dayalı politika üretmekte zorluk yaşıyoruz.
Bir yıl sonra neyi görebiliriz? Beş yıl sonra neyi görebiliriz? Ve bunlara yönelik risk yönetim planlarımız var mı? Maalesef bu konularda biraz sıkıntı yaşıyoruz. Ben artık dünyadaki bazı ülkelere Fatih Bey üç kategoriye ayırıyorum. Birincisi risk yöneten ülkeler, ikincisi kriz yöneten ülkeler, üçüncüsü de bunlar arasında gidip gelen veya yönetmekte zorluk yaşayanlar. Şimdi biz maalesef kriz yönetmekle çok uğraşıyoruz. Nedir o? Buğday fiyatları yükseldi, nasıl başlayacağız? Kırmızı et fiyatları yükseldi, nasıl başlayacağız? Oysa bu yani temelin mus kabuğunu görmesi gibi bir şey. Gördük, düşeceğiz yani. Neden bunun önlemini alıyoruz? Bunun temel nedeni tekrar başa dönecek olsak maalesef bir planlamada sorun yaşıyoruz.
Yani arz ve talabe dayalı üretim, dış ticarete dayalı planlama bunları maalesef son 10 yıldır, 15 yıldır unuttuk ki geldiğimiz nokta bugün bunu ortaya çıkarıyor. Şimdi desteklerimiz neden bu kadar çok konuşuluyor? Birincisi şunu vurgulamak lazım. Fatih Bey Türkiye’de 30’dan fazla tarımsal destek çeşitli var.
Çok çeşitli. Sorun, bu desteklerin çiftçiye tarımsal üretime nasıl aktarıldığı, tırnak içinde bir şey söyleyin bunu söylerken zorlanıyorum. Bizdeki tüm desteklerin artık Oya Endeksli bir yaklaşımla ortaya çıkarmasından kurtulmamız lazım. Oya Endeksli desteklemeler değil, yatırma ve üretime endeksli desteklemelere geçmemiz lazım.
Neyi kastediyorum? Biz çiftçiye para ödüyoruz. Girdi desteği diye doğrudan hesabına para aktarıyoruz. Ama bizim derdimiz çiftçinin yatırım yapması, kendi arasında bir araya gelerek, bütünleşerek bunu yapabilmeleri. Şimdi bir yandan real alım gücü azalıyor, bir yandan girdi maliyetleri yükseliyor, bir yandan bunlara denk gelmeyen bir destekleme politikası var.
Ondan sonra sürekli gıda fiyatlarını konuşuyoruz, ithalatı konuşuyoruz. Sizlere bir başka çarpıcı nokta da şu, tüm dünyada gıda fiyatlarının arttığı bir gerçek. Hatta FAO geçen hafta Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü bir açıklama yaptı. Tüylerimiz ardı, tüylerimiz ürperdi. O da şu, yani son 10 yılın en yüksek gıda fiyatlarıyla karşı karşıyayız.
Yıllık bazıda %30’dan fazla denildiği gıda fiyatları tüm dünyada arttı. Fakat fahti peş sorun şu, bunun yanıtını hep birlikte bulmamız lazım. Övünerek şunu söylüyoruz, dünyada tarım ekonomisi büyüklüğü açısından 10. büyük ülkeyiz. Avrupa ülkelerinde 1. sırada tarım ekonomisi büyüklüğüne sahibiz. Ama dünyada gıda enflasyonunda da ilk 5’teyiz. Bu çelişkiyi açıklamakta zorluk yaşıyoruz. Buna karşılık dünyada negatif enflasyon yaşayan ülkeler de var. Örneğin İsviçre, Çin, Çat, Afganistan. Afganistan gıda da negatif enflasyon yaşıyor. E şimdi Türkiye’de bir şeyler yanlış gidiyor.
Planlama yoksa, geleceği kurgulamak yoksa, senaryolara göre riskleri yönetemiyorsak bu geldiğimiz nokta bir sonuçtur. Arkasından eğer çiftçiler bugün üretimden girdi fiyatların artması ve real gelin azalmasından dolayı şikayetçiyse bizi gelecek yıllarda daha zor günler bekliyor diye bir tabir kullanmakta da sakınca görmüyorum. Arkadaşlarım gösterebilirlerse sizlere bir grafik göstereceğim. Arkadaşlar şunu görebiliyor musunuz bilmiyorum.
Burada bakın üstte kırmızı çizgiyle gördüğümüz Türkiye genelinde kişi başına düşen milli gelir. Şu çizgi bakın 2010’dan itibaren 2013’te yaklaşık 12 bin dolar seviyesine ulaşıyor. Fakat ondan sonra sürekli düşüyor. Yani bizlerin alım gücü zayıflıyor. Bir yandan da fiyatlar artıyor. Bu daha fazla gıdaya paya ermemize neden oluyor.
Alttaki mavi çizgi de tarım nüfusu başına düşen milli gelir. Tarım nüfusu başına düşen milli gelir. O da bakıyorsunuz arada makas var. Hayır bunu bir yana bak. Tarım nüfusu başına düşen milli gelir şu anda Fatih Bey 3 bin doların altına düştü. Tarım nüfusu başına düşen milli gelir.
Şimdi 3 bin dolar ne demek artık yoksulluk sınırında bulunan bir kitleye bizi doyur diyoruz. Eğer çiftçi ben şunu sosyolojik açıdan bakabilirim. Bir ülkenin kırsalı mutlu değilse çiftçisi huzurlu ve psikolojisi yerinde değilse o ülkenin kendisinde de genel sorunlar yaşanıyor. İşte biz gıdayı alabilecek miyiz? Fiyatlar ne kadar artacak? Ne kadar kuyruklarda duracağız? Bunlarla maalesef daha sık karşılaşmaya başlıyoruz. Bakınız bir rakam daha vereyim. 2020 yılında kişi başına düşen milli gelir 8.598 dolar tüm Türkiye’de. Türkiye’de sadece 14 il bu rakamın üzerinde milli gelire sahip. Geri kalan 67 il bu rakamın altında. Peki ne özelliği var geri kalan bu illerin? Bunların neredeyse tamamına yakın en büyük istihdam ve gelir kaynağı tarımdan oluşuyor. Hatta beni çok rahatsız eden bir olgu var. Buradan Urfalı’lardan da özür dileyerek söylüyorum. Örneğin Şanlıurfa’da kişi başına düşen milli gelir 2020 yılında 2.901 dolar.
Yani Türkiye’de en fazla pamuk üreten, en fazla hayvan sayısına sahi birilerden birisi Antep fıstığın en fazla üretildiği, mercimeğin en fazla üretildiği il Türkiye’de yoksulluğu yaşıyor. Genel milli geri ortalamasının ancak üçte biri ne kadar? Peki nasıl sürdürülebilir tarımı yapacağız? O zaman sorun şuradan geçiyor. Birincisi istatistiklerimizi mutlaka güncelleyeceğiz.
Bunları herkese açacağız ve bunları güvenilir bir şekilde de kamuoyla paylaşacağız. İkincisi desteklerimizi artık yatırıma yönlendirme, üretime yönlendirme ve mutlaka üfeyle tarımsal girdim maliyetleri arasındaki farkı da çiftçiye aktarmamız lazım. Şimdi Irfan Bey orada söyledi gayet güzel. En son açıklanan üretici fiyat endeksi %60’ın üzerine çıkmış durumda. Arkasından tüfe açıklandı. %61 gıda tüfesi yani tüketici fiyat endeksinin içerisinde gıda %70’in üzerine çıktı.
Fakat Fatih Bey asıl sorunumuz şu, tarımsal girdim maliyet endeksi nedense hep 3 ay geriden açıklanıyor. Örneğin ocak ayında üretici fiyat endeksi yani eskiden çiftçilerine geçen fiyatlar olarak tarif ettiğimiz %52 çıktı.
Tarımsal girdim maliyet endeksi %57 çıktı. Bu şu anda mı geliyor Fatih Bey? 100 lira kazanmak için 114 liralık maliyet gerçekleştirmek durumda. Artı bir de yaşam pahalanıyor, üretim pahalanıyor. Biz şimdi bu çiftçiye gel sen üretime devam et ve ülkenin gıda güvencesini sağla diyoruz. Böyle bir şeyi gerçekleştirmek dünyada anca mucizelere bağlı.
Bundan dolayı da ne oluyor? Bakın son 10 yılda altını çizerek belirtmek isterim. Yaklaşık 1 milyon olan kayıtlı çiftçi sayımız sosyal güvenlik kurumuna kayıtlı çiftçi sayımız 530 bine düştü. Yani düşünebiliyor musunuz Türkiye’de 5.5 milyon insan doğrudan veya dolayı tarımdan gelir elde ediyor iş gücü olarak, meclis tarım işçisi olarak. Bunun onda birisi sosyal güvenlik kurumuna kayıtlı.
Bir sefer bizim tarım politikalarımızın sadece üretim değil aynı zamanda yaşama da desteklemesi lazım. Belki ilerleyen süreçte biraz da bir kırsal yaşama girmek istiyorum. Ama şu çiftçilerimize de şunu da söyleyeyim. Fiyat artışlarında çiftçinin de payı var. Hepsinden özür dileyerek söyleyeyim. O da şu.
Eğer etkin aktif bir şekilde kooperatifleşirlerse, örgütlenebilirlerse bir anda ortak girdiği tevinin yoluyla maliyeti düşürebilirler. Bir anda da pazarlık gücüyle kalite gücüyle daha yüksek fiyatla belki sattıklarında kendilerinin de gelir düzeyi artacaktır. Ve bu aradaki aracılar da kalktığı için bizler de daha uygun fiyatlarda ürünlere kavuşabileceğiz. Bu konuda da çiftçilerimizden daha fazla gayret hassasiyet bekliyoruz. Coğrafi işaretler konusuna da gelirsek Fatih Bey keşke dediğiniz gibi olsa yani coğrafi işaretleri kooperatifler alsa Türkiye’deki coğrafi işaretlerinin Irfan Bey bilir. Yüzde 90’lı sanayi ticaret odaları, ticaret borçları alıyor. Kooperatifler alamıyor maliyetin yüksekliğinden, izlenebilirliğinden, denetlenebilirliğinden dolayı. Eğer bizim kooperatifler coğrafi işaretleri alsa ve bu işaretleri uluslararası standartlara uygun hale getirip takip etse ve bu ürünleri işleyerek katma değeri yüksek bir biçimde satsa belki bizler de hem daha düşük daha fiyatlarla alabileceğiz. Bir yandan da çiftçi daha fazla kazanabilecek. Bu coğrafi işaretler konusunu açtığınız için size ayrıca bir teşekkür de etmek isterim. Türkiye’de sayısı 1000’e varan coğrafi işareti oldu ama bunların içerisinde Avrupa Birliği Menşeili Avrupa Birliği tarafından tanınan coğrafi işare sayısı yalnızca Irfan Bey düzeltebiliyor şu anda 8. Yani 1000 de 8. Demek ki bizim coğrafi işaretleri almada da bir sorunumuz var. Kullanmada da devamında izlenmesinde de bir sorun var.
Eğer biz katma değeri arttıracak bir araç olarak görürsek, coğrafi işaretleri, bunun yer elleni, özgünlüğünü koruyacak bir araç olarak kullanabilirsek bundan Türkiye’de çiftçilerde kazançlı çıkacaktır diye düşünüyorum. Fatih Bey bir şey söyleyeceğim. Hocama bir yerde katılmıyorum. Kooperatifleşme ile eğer Türkiye düzelecek olsaydı 10.000 üzerinde kooperatif ile şu anda Türkiye’nin uçuyor olması gerekiyordu.
Türkiye’deki kooperatif modeli çalışan bir model değil ki yani şu andaki en önemli şey sahada bir kooperatifin başkanı olmak. Başkanı olduktan sonra bütün iş ne yazık ki ben hocamın ne demek istediğini çok iyi anlıyorum. Doğru kooperatifleşme. Doğru kooperatifleşme yani. Kooperatif enflasyonu da var. Ben bir iki örnek vermiştim. Bilmiyorum kadın mısın? Ben Tresut kooperatifini örnek vermiştim. Hayır. Değil mi? Hayır. Belediyenin desteği olmasa ayakta kalabilecek bir kooperatif değildi. Kredi kooperatif.
Belki o tarafıyla da bakmak lazım. Yani bu sistemin içerisinde yerel yönetimler de olması gerekiyor. Olması lazım ama bakın örnek verin parmağın parmadan örnek vereyim parmizan peyniri çok güzel bir örnek. Devlet desteği muazzam da orada. Olsun burada da olması lazım. Tarım kredi kooperatiflerine bakın Türkiye’nin en büyük kooperatifleşme sistemi tam bir isimde ne derseniz deyin yani sadece Şahi Belal ile ama. Aynen öyle. Hiçbir ortağına para dağıtmayan bir kere ortağına para dağıtmayan bir kooperatif maddelerine çalışma dolayısıyla bir burada sıkıntımız var. Yani biz kooperatifle de Türkiye şey yapmışız sonuçta. Evet ve yani o yüzden bir kooperatif. Bir izin verir misiniz Fatih Bey bu konuda? Buyurun hocam. Fatih Bey şimdi Sencer Bey haklı ama bizim sözünü ettiğimiz kooperatif bu değil. Şimdi Türkiye’de yaklaşık 10 bine yakın tarımsal kooperatif var.
Tarımsal kalkma kooperatifi veya başka isimlerde. Ben hep bir şey iddia ediyorum. Şimdi bunların içerisinden bin tanesi TÜRE SÜT kooperatif gibi çalışsa Türkiye bu tarımı bugün bulunduğu noktadan bir kat daha ileride olabilirdi. Ha efendim belediye yerel yönetimler zaten dünyada yerel yönetimler, mülki idareler, kooperatifler, tüketici örgütleri, sivil toplum bunların hepsi iç içe çalışmak zorunda.
Bizim sözünü ettiğimiz etkin, tabana dayanan, risk üstlenen, ürünlerini üretip onu katma değerini arttıran kooperatifleşmeden söz ediyoruz. Yoksa tamamen bir beklentiye göre kurulmuş. İşte siz kurun size de inek vereceğiz, size de destek vereceğiz. Ya da siyasi vakti de kurulmuş. O kooperatif zaten uzun ömürlü değil. Yani bir şekilde… E mesela tarih iyi bir örnek miydi kooperatifleşmede? Zamanında iyi bir örnek. Ama orada da siyasetin müdahalesi, siyasetin müdahalesi… Şimdi bak Fatih Bey Türkiye’de maalesef siyaset nereye giderse orada bir geri kalmışlık hemen geriye gitme başlıyor. Tarih’in kuruluş amacı bambaşkaydı ileri noktalara geldi. Ama daha sonra teknolojinin yenilenmemesi, personel sayısının arttırılması, dünyadaki gelişmeleri takip edememesi, bunlar giderilebilirdi kuşkusuz.
O noktaya getirdi. Ama bu kooperatifleşmenin gerekli olup olmadığı tartışmasını çıkarmamamız lazım. Eğer gerçekten… Sadece doğru bir şekilde bakıyorum. Küçük üreticiler diyorsak… Bakın keşke yanımda olsa ben bu kristal kalkma dersini öğrencilerimize, dünyada başarılı kalkılma kooperatiflerini anlatıyorum. Maalesef Fatih Bey yine ekonomisi güçlü olan ülkeler, kooperatiflerde de çok iyi ülkeler. Türkiye gibi başarılı olmak zorunda olan ülkeler çok çok çok gerilerden geliyor. O ülkeler aslında belki de tarımda geldikleri noktaya, kooperatiflere borçlar. Bunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Ben mesela bunu Fransa için çok rahat söyleyebilirim. İyi bildiğim, takip ettiğim bir örnek olduğu için. Peki hocam şimdi bir şey merak ediyorum. Eskiden bizim gençliğimizde, çocukluğumuzda bir takım kurumlar vardı.
Bu kurumlar piyasa yapıcı, piyasa bir yandan denetleyici, bir yandan yapıcı, bir yandan çiftçiyi koruyucu, neydi toprak mahsulü dediği, ofisi, ne bileyim… Süt kurumu, et süt kurumu, SETK. Süt endüstrisi kurumu, et balık kurumu gibi, böyle bunlar o zamanın deve dişi gibi kurumlar idi. Ve bunlar gerekirse kendi zarar etme pahasına belli bir destek verirdi, bir ürün fiyatı açıklardı.
Çiftçiye zarar ettirmeme amaçlı. Bunların özelleştirmesi, bunların kapatılması ve ondan sonra bunların yerine aynı güce sahibi olmayan ve siyasi sahiple kurulmuş işte Süt Endüstri Kurumu satıldı, et balık kurumu darmadağın edildi. Yerine şimdi bir haltı yaramayan ve kuyruk olduğu için zam yaptığını iddia eden saçma sapan kurumlar yerine geldi. Bu kurumların varlığıyla yoklu arasında Türkiye’nin tarım arasından bir sıkıntı oluşturulmuş. Çünkü biz hep kendi kendine yeterlendirip ülke masalıyla büyüdük ama bugün hiçbir şeye yetmeyen ülke hale geldik. Balık ihracatında Türkiye şampiyonu olan bir arkadaşım dedi ki, kardeşin dedi ki bizim bile katma değerimiz %15’i geçmiyor. Balık yemini şeyden alıyoruz, moritangyadan alıyoruz, balığı cezayirle tuttuğumuz için cezayirle para veriyoruz buraya getirmek için.
Yeminin ağı dolarla, teknesinin motoru mazotu dolarla biz de balıktan %10 katma değer sayılacak çok iyi bir iş yapıyoruz demekleri. İşin bu hale gelmesinde bu kurumların ortadan kalkmasına bir şey olabilir mi etkisi? Kesinlikle Vartab’ın etkisi. Aslında bugünkü geldiğimiz nokta o kurumların da ne kadar önemli olduğunu bizlere gösteriyor.
Daha verimli çalıştırabilseydik onların varlığını korusaydık üreticileri gerçek ortağı olarak orada katılımcılık yaklaşımıyla birer paydaşı haline getirebilseydik. Bunlar kar yeseydi ve çiftçilere dağıtsaydı bugün bunların çoğunluk konuşmuyor olacaktık. Fatih Bey izin verirseniz Amerika ile ilgili küçük bir şey anlatmak istiyorum. O da şu. Şimdi Amerika 1960’larda bir planlama yaparken başlıyorlar diyorlar ki biz hangi sektörde ne kazanıyoruz?
Diyorlar ki ya biz otomotif sektöründe 80 centlik bir yatırım yapıp 1 dolar kazanıyoruz. Yani 20 centlik bir kazanç var. Diyorlar ki tarım sektörüne yaklaşık 95 cent ile 1.05 dolarlık bir yatırım yapıyoruz 1 dolar kazanıyoruz. Ama diyorlar yazılım, bilgisayar buna 1960’larda diyorlar ya biz 10 cent yatırım yapıp 1 dolar kazanıyoruz.
Ne yapalım diyorlar? Biz yazılım, bilgisayar, bilgisayar, elektronik, teknolojiye yönelik yatırımlarımızı arttıralım. Otomotif yatırımların sektörlerini Avrupa’ya ama dikkatinizi çekerim tarımdan vazgeçmiyorlar. Diyorlar ki tarım stratejik bir sektördür. Biz tarımdan maliyeti ne olursa olsun vazgeçmeyeceğiz ve kooperatifler yoluyla tarımı desteklemelere devam ediyorlar.
Şimdi bizler geldiğimiz noktada üçünde de maalesef çok zayıfız ama tarımı daha fazla desteklemek yerine tarımdaki kamu iktisadi teşekkürlerini, devlet vatandaş, halk işbirliğini, ortaklığını devreden çıkarıp tamamen bu alanı da özel sektöre devrettik. Ben belki bugün burada söyleyeceğim en radikal söylemlerden bir şey olabilir. Pandemi bize şunu gösterdi.
Dünyada artık tarım ve gıda sektörü serbest piyasa koşullarına bırakılmayacak kadar önemlidir. Evet. Tekrar altını çiziyorum. Tarım ve gıda sadece serbest piyasa koşullarına bırakılmayacak kadar önemlidir. Çünkü halkın beslenmesi, halkın doyması, açlık ve yoksulluk ücreti sorunuyla gelmek söz konusudur. Biz tarıma hep ekonomik fayda prensibiyle baktığımız için toplumun doyması, kırsalın yerinde durması, kendine yeterlik,
bunları göz ardı ettiğimiz için işte bugün konuştuğumuz konular maalesef öbür eski kuruluşların satılmasından doğan sonuçlardır. Artı başka daha bir şey var Fatih Bey. Şeker fabrikaları, süt endüstrisi kurumu, sümer bank testleri. Bunlar Türkiye’de aynı zamanda bölgesel kalkınmaya da hizmet eden kurum kuruluşlardı. Bunlar kapatıldı. Biz kırsalı tamamen kentlere yığmaya başladık. Ne kentler mutlu olabildi kendine yetebildi, ne de kırsaldaki toprakları işleyebildik. Orada genç nüfus bulabildik işleyecek kadar. Teşekkürler hocam. Kencer Bey şimdi başka bir şey katkıda mı olabiliyor? Buyurun, sonra bir şey soracağım. Şöyle bir şey var. Türkiye’de unutulmaması gereken bir gerçek var. Üretimin devam ediyor olması hani dedik ya zarar ediyoruz, şöyle kötü böyle kötü. Niye üretiyor bu insanlar?
Bu çok sık soruluyor. Özellikle siyasetçiler diyor ki kardeşim üretmesin o zaman niye üretiyor? Yaş ortalaması 55-56’a gelmiş. Adamın hiçbir alternatifi yok. İneği gebe, kesime gönderemiyor. Ki onu da yapıyorlar şu ara ama gitse iş bulamayacak. Ya belki önümüzdeki sene desteklerden bir şey çıkar. Bakın Traktor Umut var. Bir de Traktor alım satımı bir finansman yöntemine geldi.
Adam hayatını şöyle çeviriyor Fatih Bey çok enteresan bir model bu. Şimdi gidiyor, atıyorum 3 yaşında Traktor var. Satıyor. Yerim 100.000 liralık Traktor kalmadı yani 1 milyon liralık Traktor. Satıyor ikinci elini 600.000 liraya. Yenisini alıyor 1 milyon liralık Traktorun. 250.000 nakitini yatırıyor. Geri 350.000’i CEV’ye koyuyor. Geri kalanını 0 faizli krediyle. Bu sistemlerle kendini çeviren bir yapıya girdik.
Hocam kooperatifleşmekten bahsediyor. Coğrafi işaretlemeyle Türkiye uçar. Özellikle peynir çeşitlerimizde muazzam peynirlerimiz var. Tatlılarımız müthiş. Herkes tarafından tüketilebilir ama kooperatif karını üreticide bırakması gerekiyor. Bunu yapmadığı için Türkiye’de sistemin ben çalışmadığında… Evet sonra sendikasiyon bir süre sonra kooperatif haline çıkmaya başlıyor bazı yerlerde.
Zaten oldu ve bunların da siyasileşmesi sonucunda, özellikle sivil toplum ayağında bu çok var. Kooperatifin çıkarları yerine kendi kişisel siyasi çıkarları. Kendisini orada tutan partinin çıkarlarını korumaya başlıyor. Oraları da bir basamak olarak, siyasete çıkmak için bir basamak olarak kullanılıyorlar. Yani şeker konusuna da değindi hocam. Çok değerli. Yani söylediği her şey bu arada katılıyorum. Bir gübre sanayi altın üretmeye falan başlıyor garip bir şekilde. O paralar ne oluyor çiftçiye mi döneri eyle de belli değil.
Yani acayip acayip işlere giriyorlar ve çiftçinin hiçbir kazancı yok. Her konuda plansızlık dedi hocam. Hakikaten ben tamamen kendi kaderime terk edilmiş durumdayım. Çiftçi olarak. Çiftçi olarak. Ben bir üretici olarak… Üretim planlamada yok galiba Türkiye değil mi? Doğru diyorsun. Biz 2015 yılında Sayın Faruk Çelik döneminde şöyle bir şey yapıldı. İşte havza bazlı üretim dendi. Çünkü Türkiye… O zaman 30’a falan bölünmüştü değil mi?
Bayağı bir bölünmüştü tam arılamıyorum. Pardon, kusura. Bekli Bey 30’a bölünmüştü. Ondan sonra o 900’e çıkıyor. Şimdi anekdot anlatacağım. Oturuyoruz işte çalışıyoruz havzalarla ilgili. Şimdi Konya’da su yok. Bu malumumuz hepimizin yani. Şimdi Mısır tropikal bir bitki. Hani Konya’nın çok su ister. Soya fasülesi Mısır’ın %70 daha az kullanıyor suyu mesela. Öyle düşünün.
Şimdi diyoruz ki Konya’da Mısır’ı desteklemeyin. Ekmesinler de demiyoruz. Desteklemeyin. Arıyor milletvekili. Ya Zenceer sen biliyor musun buradan kaç tane oy geleceğiz veya kaybedeceğiz biz? Ya tamam ama alternatif ürün sunalım. Ya olmaz ben Faruk’u ayı ararım şimdi hallederiz. En sonunda bütün alanlara her türlü destek sonunda verildi. Çünkü tarımın içerisine siyaset karıştığı zaman iş kötü oluyor.
Eleştirdiğiniz zaman da otomatik siyasiye algılanıyorsunuz. Eleştiriye kapanmış kendi kendine gelin görüyor. Eleştiriye kapalı. Bilgiye kapalı, istatistiye kapalı, veriye kapalı. E burada bir şey çıkmaz ki. E çıkıyor. Buradan popülist söylemler çıkıyor. Ağustos’u herkes aç. Köylü aç, çiftçi aç, şehrindeki de fiyatlardan dolayı aç. Kimler kendimi sus. Şimdi çıkış yolu için önerilerde bulunuluyor. Diyoruz ki mesela arkadaşlar hani bu fiyatla olmaz. Bunun matematiği bunu gerektiriyor. Veya Van’da adam yonca, ben de yonca ekiyorum Van’daki de ekiyor. O iki biçim alıyor yoncadan. İki kere biçebiliyor çünkü oralık değil mi? Hava koşup. Ben Bursa’da yedi kere biçiyorum. Ben de aynı desteği alıyorum. O da şimdi bu adil mi? E Van’da, Erzurum’da, Trabzon’da, dağlarda organik tarıma destek verilebilir. Çok daha bölgesel desteklemeler yapılabilecekken. Bunların hepsi bir bütünün içerisine atılıyor.
Ve her gelen bakanın bir fikri var. Bilgisi yok. Ve her gelen bütün bürokratları sil baştan. Bundan önceki bakanın bana ilk tanıştığım zaman söylediği cümle şuydu. Bakın çok utanç verici. Söyleyen utansın. Ben utanmıyorum bunu söylemekten. Ben bu kalaslarla ne iş yapacağım dedi. Kendi bürokratları için konuştu bunu. Bu cümleyi bana sarf etti. Ben şok oldum hani. 140 bin kişi çalışıyor orada. Yani nasıl herkes aynı şeyini… Nasıl bu işten buradan ben oradan çıktığım zaman… O gün ofistan yani makamdan kafamdan aşağı kaynar sular aktı. Nasıl olacak bu iş diye. Ve şu ortaya çıktı. Ben biliyorum. Böyle yapacaksınız, böyle yapacaksınız. Yani bir fikir var. Bir düşüncesi var. Ama bilgi yok. Dolayısıyla bütün ekibini de sildi attı. Kendine bir ekip düzdü.
Bakın 3 sene sonra 10 yıl geriye gitmiş bir tarım sektörü. Şimdi bunu kimseye yapmanın hakkı da olmaması gerekiyor ama eleştirdiğim bir zamanda… Hatırlarsanız sizinle bir program yapmıştık bu tanzim satış noktalarıyla ilgili. Şu anda bakın yine aynı yerdeyiz. ESK’nın ve tarım kredi kooperatiflerinin dükkanlarından ucuz et satma politikası… Ve ben o gün programda size şunu söylemiştim. Bugün patatesle soğanı ucuza satmak için bunu yapıyorlar ama……önümüzdeki sene bütün bu patatesler ve soğanlar tarlaya gübre olacak demiştim.
Aynen de öyle oldu. Çünkü bir planlama dediğimiz zaman… Hiç unutmuyorum geçen sene olmuştu bu bakanlıkta. Siz planlama… Niye yani nasıl bir planlamadan bahsediyordunuz? Planlamanın ne olduğunu bile tam olarak algılamamış bir sistem vardı. Yani burada biraz siyaseti, siyasi söylemleri, popülist yaklaşımdan vazgeçip… Hakikaten oturup bir sormak lazım. Her ile, her ilçeye sen en iyi neyi üretirsin?
Bizim ne kadar ihtiyacımız var diye ama şimdi seçimde de az kaldığı için tabii bu halde zor. Fatiha. Reklam arası. Fatih Bey bir katkı da bundan vermeyeyim. Buyurun hocam. Bu katkı da eklemek için soruyorum. Evet. Yani şu bizim desteklerle ilgili. Bizim ülkemizde desteklerde eşitlik var ama bir adalet sorunu var ondan önce. O da şu, şimdi dalaylamanın bir sözü var. En büyük adaletsizlik eşitliktir diye. Biz tutuyoruz Erzurum’da, Dekar’a 100 kilo buğday verilen alanı da aynı desteğe veriyoruz.
Bir ton alan yere de. Yonca’da 10 biçim alan yere de aynı desteğe veriyoruz. Bir biçim. Bizim bir sefer desteklerin bölgesel olarak farklılaşması lazım. Bunun üzerinde çalışmamız lazım. Bir diğeri, artık desteklerimizin mutlaka oydan çıkması lazım. Ve biraz da benim çalışma konumu olarak söylüyorum. Bizim sadece tarımı değil, kırsal yaşamı da desteklememiz lazım. Kırsal yaşamı desteklemeden sadece üretimi desteklemek. Yani biz ineği destekliyoruz, buğdayı destekliyoruz.
Ama kırsal yaşam insanın yaşam koşullarını desteklemiyoruz. Bu yüzden mutlaka belki sonra yine deneyiniz ama tarım politikalarıyla kırsal kalkınma politikalarını en tek bir hale mutlaka karıştırıyoruz. Bunu ama bazı üyeler yapmaya başladılar, yerel yönetel yapmaya başladılar. Sanki Ankara ve İzmir’de bu yönde çabalar var gibi görüyorum ben. İzmir çoktan beri yapıyordu zaten bunu. Orada da, evet. Bazı örnekler var ama orada da şu önemli, bizim kırsal kalkınmayı bütüncül olarak ele alıp
tekrar ediyorum eğitim, sağlık, altyapı, erişebilirlik, ulaşabilirlik, internet, teknolojik bunların hepsini bütüncül olarak ele almamız lazım ki gençleri de oralarda tutabilelim. Yoksa sadece üretim araçlarını desteklemek de nüfusu yerinde tutmaya yetmiyor. Bunu özellikle vurgulamak isterim. Peki bir ara vereceğim. Sonra hem bu sorular nasıl kurtulursa hem de acaba tüketimliğimizle üretimimiz arasında bir denkleşme sorunu var üstünde oturmuyor mu diye.
İrfan Bey onu size biraz sormak istiyorum. Niye dersiniz? Eklemen sorunu sor. Bunu bu soruya cevap arayacağım. Mesela geçtiğimiz günlerde hayvancılık konusunda uzmanlaşmış bir isimler, şöyle bir bilgi aldım. Diyor ki Türkiye koyun üreten bir ülke ama dana tüketen bir ülke ve oranları tam ters. Yani %70 üretimimiz koyun, %30 sığır ama tüketimde %70 sığır, %30 koyun.
Halbuki gereksiz olarak Türkiye bunun tersiydi ve üretim de buna göre yüzyıllarca şehirlenmiş. Şimdi kültür değişince birden bire uyumsuzluk başladı diye bir şey var. Doğru mu ne yapılabilir özellikle et konusunda reklamlardan sonra konuşacağız. Evet İrfan Bey, ne diyorsunuz?
Az önce sorduğumu yoksa bu talib bir mesele konuşma değmez mi demek lazım? Ürünle piyasanın talebini oturtmak. Çünkü baş büyük başlığına baktığımız zaman. Baş büyük başlığına bir örneğe söyleyeyim. Ona o cevabın tamamını görmemiz için, daha doğru oturtmak için şunu söyleyelim. Bir, biz eskiden bizim bakanlığımız tarım, gıda ve hayvancılık bakanlığıydı. Teknik olarak yanlış bir tarım. Çünkü tarım ve hayvancılık diye bir şey yok. Tarım, befsiyel ve hayvan saadetinin büyücünüdür.
Dolayısıyla biz hayvancılığı da konuşurken, bitsil öğretimle beraber konuşmak zorundayız. Onu hem kabayem hem de kesifyem tarafında ya da işte Mera politikasını bir bütün olarak baktığımızda yönetebilirsek. Yani otu yönetebilirsek, sütü, sütü yönetebilirsek de eti yönetebiliyoruz. Bu üç saca ya, bir tanesini çektiğiniz zaman zaten dağılıyor. Şu anki mevcut durumda aslında biraz bunu özetliyor. Sizin arkadaşınızın söylediği şey şöyle doğru. Türkiye, Osmanlı’dan günümüze doğru geldiğimizde o dönemlerde Türkiye’deki hayvancılık eşittir Küçükbaşak’la. Buğday’la koyun gerisi oyun diye bir söz var, tabir var Anadolu’da. Buradan biraz da geliyor. Şimdi çok da geriye gitmeyelim. 80-90’lı yıllara kadar Türkiye, hayvancılık da net ihracatçı bir ülke. Yani bildiğimiz körfeze şuraya buraya canlı hayvan ihracıdan bir ülkeydik.
Koyunda hala ihraceti galiba. Evet ama hala işte orada bir sıkıntımız var. Kendi kendimize yetiyor muyuz? İhracat daha cazip olduğu için kurdan dolayı mı ihrac ediyoruz? O ayrı bir başlık ve yine 90’lara kadar neredeyse toplam kırmızı et üretimimizin %25-30’u Küçükbaş’tan geliyordu. Bugün o noktadan çok uzaklaştık. %10-12’dir. Bilmiyoruz çünkü kırmızı et üretim verileri yayınlanıyor.
Ne kadar dana eti, ne kadar koyun eti. Peki niye yayınlanmaz o veriler? Teslim etmedi mi onlar? Yayınlamayı korkuyorlar mı? Yayınlamayı bıraktılar. Daha önce yayınlanıyordu. Çünkü eleştiri potansiyeli olan. Şimdi şöyle bir şey oluyor. Biraz önce yayının başında konuştuğumuz gibi Türkiye’nin büyük başta 18 küçük milyon, küçük başta 55 milyon hayvan var diye. Aslında bu şey gibiydi ama özür dilerim kesinlikle ama kanser olduğunu hastaya söylemiyorsunuz. Evet. Tanıma da yapmıyorsunuz. Herkese çok sağol gidiyorsunuz.
Ama sonra birileri ölüyor. Dolayısıyla bizim hayvan varlığımız mı o yoksa küpe varlığımız mı o bir tartışma konusu. İşte biz Küçükbaş Hayvancılık Fatih Bey aslında Behzit tarafının da kırmızı et ve sigortası nitelindeydi. Niye Küçükbaş yıllarca, yüzyıllarca Anadolu coğrafyasına yalgınlaşmış? Sebebi şu. Meralarımız var ama iklim, coğrafya şartlarından dolayı meralarımız bir Avrupa’daki kadar gür değil. Dolayısıyla çok yüksekteydi.
Orta kısa, onda koyun yiyebiliyor. Onu da koyun dişiyle yiyor. Çünkü inek diliyle koparıyor. Onun da uzun olması lazım. Koparamadığı için, doğu Karadeniz tarafını, doğu Anadolu’yu es geçiyorum orada çünkü daha verimli meralarımız var. Biz o tarafı da pas geçtiğimiz için şu anda belki fiyat harçlarında bunu konuşuyoruz ama daha da önemlisi Büyükbaş ya da Küçükbaş. Fark etmez. Biz meracılık açık sistemden de koptuğumuz için. Yani biz hayvanı otun ayağına götürmek yerine otu hayvanın önüne götürüyoruz.
Otu üreticinin için ithal ediyoruz bir kısmına. O da sürdürülebilir olmaktan çıkıyor. Hem kurun etkisi hem de diğer farklı… Bir araya 3-5 dolara saman satılıyor. Tabii tabii. Bulgaristan’dan ithal edilir de çok az miktarda dahi olsa bir ithalat konusu geçtiği zaman Türkiye’de hakikaten üretici tarafından motivasyonu bozuyor. Zaten maliyetler olsun, piyasadaki belirsizlik, dalgalanma bundan hepsi birer faktör. İşin içine bir de ithalat girdiği zaman üretici diyor ki ben maliyetlere katlanarak bir üretim yapıyorum. Tamam. Peki kaça satacağım? Acaba üretmesem mi? Karda kalırım ya da zarar etmem diye bunun hesabını yapar noktaya geliyor. Ve işin daha da kötü tarafı ağırlar ve ahırlar boşalıyor. Yani yerine hayvan konulmuyor. Bu işten çıkanlar var ki… 1 milyon 700 bin hayvanı kestiririz ya sadece bu sene. Tabii tabii. Bunların büyük ünlü geve hayvanlar.
Zaten anaç hayvanı kestiniz, geve hayvanı kestiniz, besmik materyalı da yok ediyorsunuz siz gelecek yıllarda. Biz şu anda aslında riski yaşıyoruz. Krise doğru süreç gidiyor ama hala biz farkında değiliz olayın tam manası. Ya da et fiyatları pahalı diyoruz ama bugün için pahalı. Yarın daha da fena gelir. Olabilme ihtimal var. Gıda enflasyonu tarafına bakarsak biz bugün itibariyle maliyet enflasyonunu konuşuyoruz. Bu yıl için söylüyorum Ramazan ayındayız buna bir de talep enflasyonu eklendi. Sonrasında bayram ve yaz sezonu açılıyor turizm. Aslında biz o zaman hem maliyet hem talep enflasyonu konuşacağız. Ars talepi karşılamadığı zaman da işte yine ithalat gündeme gelecek ama ithalatta hiç de ucuz olmayacak eskisi gibi. Çünkü Belkis Bankası’nın tarzından ötürü kurlar da yükselmiş bu zeytte. Maliyetler de yüksek. Maliyetler de ona göre yüksek olacak ithal maliyetleri de. Peki hocama bunu söyleyeyim ya da içime söyleyeyim. Fatih Bey. Buyurun hocam.
Şimdi bir noktaya vurgu yapmam lazım. O da Türkiye ne zaman tabi koyun veya büyük baş hayvan eti tüketim bir alışkanlık kültür işi tercih de olabilir ama şunu çok iyi biliyoruz ki Türkiye ne zaman koyun ve keçi sayısı azaldı. Kırmızı et de sorun yaşamaya başladı. 1990’a kadar ki statistiklere baktığımız zaman şöyle bir sonuç var. Türkiye’de bir nüfusa yaklaşık 1,5 küçük baş hayvan düşüyordu. Yani koyun keçi düşüyordu. Şu anda bu sayıdan çok uzaklaştık. Daha doğrusu bir dengeyi ortaya oturmayı da maalesef başaramadık. Bir diğeri tabi ki meraların varlığı önemli. İrfan Bey’in dediği gibi ama sorun o meraların bakımı, bakımsızlığı kadar. Bir de biz son 30 yılda 12 milyon hektar meralarını devre dışı bıraktık. Yani insanlar üretime kazandırırken dünya biz bunları devre dışı bıraktık. Bir diğeri de bakımını yapsaydık bugün bu meralar daha verimli olacaktı. Bir meral otlatma planından söz etmemiz çok zor. Bir de bu üretim tüketim arasında nasıl bir denge var? Bu planlaman olmadığı bir yerde böylesi bir dengeyi zaten dile getirmek, ifade etmek de biraz zor olacaktır. Yine şundan da biraz değinmeden geçemeyeceğim. Yine kooperatifçiliğe geleceğim.
Eğer Türkiye’de kooperatifler koyun keçi yetiştiriciliğine, büyükbaş hayvan yetiştiriciliğine yemlemeden hayvanların kesilip katma değeri yüksek bir şekilde satılıncaya kadar ki süreçte aktif bir şekilde yer alabilirlerse hayvancılık bugün çok daha iyi noktalara gidecektir. Biz ne zamanki Türkiye tarımını tamamen şirket tarımı biçiminde düşünmeye başladık. Maalesef sorunlarımız da kronikleşmeye başladı.
Ne gibi düşünmek lazım? Şirket tarıma gibi değil. Nasıl düşünmek lazım? Evet, aynı şu. Birincisi kooperatifçilik, üretici örgütlenmesi, etkin ve aktif bir üretici örgütlenmesi ve kooperatiflerin hem maliyet anlamında yani girdi fiyatlarını düşünerek hem de pazara ürün sorma yani tüketiciye katkıda bulunarak aktif bir şekilde yer alması gerekiyor. Eğer biz üretici örgütlerini aktif duruma getirirsek zaten tarım da kendisine göre böyle bir yol bitecek.
Artı bir de kooperatifler kırsal alanda istihdam yaratabilecekler. Ama biz ne kadar çok şirket tarımı konuşmaya başladık. Sorunlarımız o kadar artmaya başladı. Çünkü şirket tarımı dediğimiz zaman biz küçük çiftçiyi devre dışı bırakıyoruz. Orta ölçekli çiftçiyi devre dışı bırakıyoruz. Artı ürününü elinden alan bir şirket anlayışı. Bunu hepsini kastederek söylemiyorum. Çiftçinin elinden bu ürünleri alınıyor. Bunlar stoklanıyor.
İşleniyor tüketici. O şekilde geliyor. Yani son tüketici cebinden çıkan fiyattan anca %15-20’si üreticinin eline geçiyor. Az önce coğrafi işaretleri vurgularken buna dikkat çekmek istedim. Şimdi Avrupa Birliği ülkelerinde özellikle coğrafi işaretle ürünlerde, geleneksel ürünlerde son fiyatın %40-50’si birinci üreticinin cebine girer. Türkiye’de bu oran daha %20’lerde mi, %25’lerde mi değil mi? Onu da bilmiyoruz. İzin verirseniz bakın Rockfor Pener’i ile ilgili hem Sencer Bey hem siz hem de İrfan Bey çok iyi bilir. Fransa’da Rockfor Pener’i Rockfor denilen köyde üretiliyor. Ve bir kooperatif var. Ki o kooperatifin genel müdürü hanımefendiyle bir panelde yan yana oturma şansı elde ettik. 2200 ortakları var. Ve bu kooperatifin sadece Avrupa Birliği ülkelerine yıllık 508 milyon euro’luk ihracatı var. Bizim aradığımız kooperatifler bunlar. Kooperatifler şirket gibi davransın diyelim. Bu konuyu böyle çözelim. Ama üreticiyi, çiftçiyi, kooperatifleri devre dışı bırakırsak maalesef çok daha fazla sorunları konuşmaya devam ediyoruz. Bir de koyun konusunda Sencer Bey mutlaka katılacaktır. Şu anda bir koyun için siz 3 çuval yem alıyorsun. Koyunun parasından daha fazla hale gelebiliyor.
Bu da insanların küçük baş hayvancılıktan vazgeçmesi eğilimine yol açabiliyor. Fatih Bey bir ekleme yap. Kırsalda şöyle bir şey var. Avrupa Birliği’ne baktığınız zaman kırsalda yaşayan insan nüfusu toplumun %2,5, %3’lerinde, Amerika’da bu %1,5, %2 mertebelerinde. Gelişmişlik endeksi olarak baktığınız zaman kırsaldan sanayileşmeye doğru bir adım atılması gerekiyor.
Bunun için bu sayıların düşmesi gerekiyor. Burada da mahalle yaptılar köyleri. Evet işte apartmanlara üniversite yazdık. Üniversite mezunlarımızın sayısını arttırdık. Sencer Bey iki şeyin olur birbirine katmayalım. Burada sözünü ettiğimiz tarım nüfusu ayrı, kırsal nüfus ayrı. Avrupa Birliği’nin en az %50’si kırsal alanlarda yaşıyor. Tam oraya gelecektim hocam. Bizim ülkede şöyle bir algı var. Yani aynı noktadayız. Yani kırsal nüfusu azaltın gibi sanki Avrupa Birliği’nin bir telkini var veya bu bir gelişmişlik ölçüdür. Hayır şunu sorgulayabiliriz. Tarım nüfusu fazla verimliliği düşüyor. Ama tam tersine kırsal nüfusu yerinde tutmamız lazım. Keşke Büyükşehir Yasası bu şekilde çıkmasaydı. Hiç çıkmasaydı şu anda kırsal alan o taşınmazlarıyla değerleriyle yerinde kalıyor olabilseydi.
Şimdi hocam izin verseniz tam bitireyim tam söylediğiniz yere geleceğiz. Biz üretim içinden insanları çıkarttık, aç bıraktık, şehirlere gönderdik. Halbuki biz bu insanları yerinde tutmayı başarsaydık ki bunun için en gerekli şey çiftçinin para kazanması. Kırsal da para kazanmadığınız zaman insanlar şehirlere göç eder. Çiftlikler para kazansa, çiftçiler para kazansa, kooperatifler para kazansa
o parayı harcayacak bir sosyal aktiviteye ihtiyaç duyacaklar. Bu yanında sosyal hizmetleri getirecek. Belki fabrikaları ürün işlemeye başladığınız zaman, coğrafi işaretlemeye doğru kaydığınız zaman fabrikada çalışanlar, oraya gelecek olan turistleri ağırlamak için oteller, restoranlar. İşte İsviçre’de, Almanya’da gördüğümüz nüfusun kırsalda kalmasının sanayiye şöyle bir avantajı var. Bu sefer gidip şehirlerin çevrelerinde metrekaresine 500 dolardan fabrika alanı, toprağı parayı gömeceğine kırsal alanda verimsiz dağ yamaçlarına fabrikalar kurulacak ve orada iş gücüne de erişim kolaylaşacak. Biz para kazanmayan bir sistemi, ister kooperatifleştirin, ister hayvan ırkını değiştirin, ne yaparsanız yapın.
Para kazanmadığı sürece bir sektör bu sektörden çıkış olur. Türkiye bunu yanlış algıladı. Koçum şimdi bir şey merak ediyorum. Para kazanmıyor, para kazanmıyor ama fiyatları… Benim çözülmesi gerektiğini düşünün mesele şu. Eğer ben ürüne ödediğim paranın büyük bölümünün çiftçiye gittiğini görürsem
mutlu olacağım çünkü o zaman çiftçi de mutlu olacak büyük olanda. Şimdi çiftçinin 1 liraya sattığı patates markette 10 liraysa, 12 liraysa sorun burada. Yani bu maliyet adı işte bunu nasıl düzeltebilir? Siz üretiyorsunuz, üretiyorsunuz, bir sene uğraşıyorsunuz, kazıyorsunuz, çapalıyorsunuz, suluyorsunuz, biçiyorsunuz, ekiyorsunuz, paketliyorsunuz, yolluyorsunuz, 1 lira kazanıyorsunuz, hatta 1 lira da kazanmıyor, zarar ediyorsunuz, 1 liraya satıyorsunuz.
Markette 10 lira. Bu nasıl, bu sistem nasıl çözülebilir? Bakın burada ama görülmeyen bir şey var. Bugün baktığınız zaman büyük marketlerin bir ürünü, bir bulunabilirliği olması lazım. Bir de erişilebilirliği olması lazım. Erişebilirliğin de bulunabilirliğin de bir de kalitenin de bir maliyet var. Maliyeti var muhakkak. Yani siz bugün eciş buciş bir elma yerine güzel şık kırmızı bir elmayı tercih ediyorsunuz tüketici olarak. Bakınız da ama dalında hepsi öyle düzgün çıkmıyor. Dolayısıyla burada çok ciddi bir fren bir pire var. Yüzde 30 civar ne pire var? En az yüzde 30 var. Ondan sonra bir de satılmayan kısım var, iade edilmesi gereken kısım var. Bir de erişilebilirlik için şehirlerin her köşe başında bir tane market evinize yakın olsun istiyorsunuz. Oranın bir de kirası var, çalışanı var, elektriği var. Yani bir tarımsal ürünün bir kere tarladan sofraya gelene kadar ki süreçteki
bir de müthiş bir nalun gideri de var. Yani şimdi paralı otoyollar, paralı köprüler, en pahalı köprüden geçmek zorunda kalan kameranlar falan. Evet işte başta İrfan Bey’in bahsettiği lojistik maliyetlerini de düşünmeniz gerekiyor. Dolayısıyla bu işin içerisinde aslında sihirli, fahiş, para kazanan hiçbir halka yok. Bunu bir netleştirmeler lazım. Ama problem ortada, çözümü yok. E ne yapalım? İşte bir düşman yaratalım. Nedir? İşte şeyciler, marketçiler veya işte lobi, bilmem ne lobisi. Hani işte tüccarlar. Kit adına ne derseniz deyin. Onlara olmayan bir kitleyi hedef gösterdiğiniz zaman işin içinden sıyrılıyormuşsunuz gibi oluyor.
Ben analizini yaptım. Yani Almanya’ya baktım, Fransa’ya baktım, Kanada’ya, İsrail’e baktım. Bunlarda da yaklaşık, yani üründen ürüne değişmekle beraber 1’e 2,5, 1’e 3 civarında bir rasyo var burada. Yani bütün ülkelerde çok doğal bir şey. Bunu çok yadırgamamak lazım. Bizde alım gücü çok düştüğü için insanlara ürün pahalı geliyor. Bakın bugün 1 kilo kemikli eti üretmenin maliyeti 84 lira. Normal, orta seviyede. Şimdi bunu 102 liranın altında sattığınız zaman ki şu anda 82 lira civarında karkaset fiyatları. 102 liranın altında sattığınız zaman bu adam bu işi yapmaz. Zaten büyük çiftliklerde size şöyle söyleyeyim. Dolunuk oranı %25’lere kadar düştü. Küçük aile işletmelerinde de işte %50’lere kadar düştü.
Sistemde 2010’da bu şok yaşandı. Ziraat Bankası 0 faizi destek açıkladı. Hocam o zaman hatırlayacaktır. Ne kadar avukat, tekstilci, işte oca, buca, iş adamı varsa hepsine 0 faizi kredi verildi. Halbuki o paralar o zaman aile işletmeleri verilseydi. Yani 10 başı olalı 20’ye.
Tabii da mevcut üretimde olan insanları teşvik etmek yerine şimdi ne oldu? Onların alternatif geliri olduğu için kriz patladı. Hepsi bırakıp gittiler. Ama köylü hala olduğu yerde ve ama artık köylü de ben bıktım dedi. Ondan da gençler gitti. Tabii şimdi bakın Nisan ayındayız. Burası çok önemli tüketiciler için. Nisan ayında normalde sezondan dolayı meraların açılmasıyla beraber her yerden süt fışkırır. Her yıl bu böyledir.
Haziran 15’den sonra da sıcaklardan dolayı süt miktarı düşer. Şu anda fabrikalar kapı kapı süt arıyorlar, süt buramıyorlar ve şu anda fabrikalar birbirleriyle rekabete girmiş durumdalar çiftliklerin önünde. Daha Nisan ayındayken. Bakın Haziran ayı geliyor ve burada ciddi bir kriz olacak. Bunu çözmenin tek bir yolu var. Çok ciddi bir para verilecek. Niye süt yok biliyor musunuz? Kesilen bir hayvan kesimi var. Adam besleyemiyor ineyini. Adamın ineyini besleyecek yemin adamın eline verilmesi lazım. Üreticiye verilmesi lazım. Bu arada ondan da kısıyorlar. Protein oranını düşük veriyor. İki atlar yüksek olduğu için. Yemi azaltıyor adam. Süt azalıyor. Onu bir daha toparlaması bir sonraki doğumu yani bir yıl sonra ancak bir daha toparlayacak. Yani bu iş sadece matematik ve iktisat değil. Bu iş aynı zamanda bir de biyolojik tarafı var.
Bugün her şeyi yok edelim. Sıfırdan güzel bir sistem kuralım deseniz çarkların dönmesi, sinyal alması iki yıl. Yani bu önümüzdeki iki yıl gıda konusunda çözümsüz. Her şeyi doğru yapsalar bile iki yıl. İki yıl çözümsüz. Ki bu kadar doğru bir şey yapmadıkları için bu nasıl yapacaklar? Bir karantisi yok. Zaten şu sıkıntı var. Bu meseleler dünya küresel mesele diyoruz ya birçok ülkede benzer problem var.
Girdi maliyetlerini. Yani savaş öncesi Rusya da bundan dertledi. Hindistan, Çin gibi ülkeler. Ve bu ülkeler çiftçilere ek sübvançiyonlar açıklamaya başladılar. Hem gübre tarafında hem yem tarafında. Yani şöyle söyleyeyim size her ülke kamu zararı yazıyor. Hazineye bunu bir şekilde hissediyor. Ama burada bir tercih var. İşte mesela o ülkeler çiftçiyi destekleyerek zarar yazıyor. Bizde de ithalatla biz onu maliyetlerine.
Yani çiftçili zarara üstüne bir de ithalat. Rusya’daki buğday 6.000 liraya ithalet. 2.500 liraya Türkiye’den alın. 2021-2022 sezonunda toprak mansore hafısı büyük ihtimalle tarihinin en büyük zararını açıklayacak. Şu anda rakamı tam tespit edemiyoruz ama mesela geçen yılki zararı 600 küsür milyon liraydı. Bu sene için açıklayacağı rakam muhtemelen 10-15 milyar liradan aşağı olmayacaktır.
Peki şimdi tarımsal destek neden bahsediyor? Şimdi önümde tarımsal destek rakamları var. 2019 yılında tarıma verilen destek 17 milyar lira. Evet. Dolar kuru da 5.5 lira. Yani yaklaşık 30 milyar dolar destek vermişler. Doğru mu? 3 milyar dolar destek vermiş. 3 milyar.
Şimdi 2022 yılına gelmişiz destek 29 milyar lira olarak açıklanmış. Dolar kuru 17.95. 1.5 milyar. Yani aslında arttırıp arttır dedikleri rehber olarak aşağı gidiyor. Tarımsal girdi maliyetleri dövize endeks olarak misli misli artıyor. Buna mukabil tarımsal destekler dolar bazında yarı yarıya daha fazla azalmış.
Şimdi sorarlar size niye dolar konuşuyorsunuz? Dolarla mı alıyorsunuz bunları maaşınızı diye soracaklardır. Her şey dolar. Elektrik dolar. Mazot dolar. Belki buna bir katkı da bulunabilirim. Buyurun hocam. Şimdi söylediğiniz çok önemli gerçekten destekler artıyor mu azalıyor mu? Şimdi tabi sorun sadece desteklerin verilmesi değil. Bir de çiftçinin borçlarını da konuşmamız lazım.
O da şu tamam bu yıl 29 milyar TL’lik yaklaşık 1.5-2 milyar dolarlık bir destek var ama şu anda biriken yaklaşık 205 milyar TL çiftçilerin bankalara ve tarım kredi kooperatiflerine borç var. Bu şu anlama geliyor Fatih Bey bakın. Eğer tarım nüfusu başına bölecek olursak 12.058 TL çiftçi başına bölürsek 102.000 TL borç var. Şimdi biz çiftçinin borçlarını mı destekliyoruz yoksa yeni bir borç alıp o borcu borçla mı kapatmaya çalışıyoruz? Böyle olunca desteklerin üretime yansımasında başta söylediğimiz burada bir sorun ortaya çıkıyor. Bizim öncelikle çiftçiyi borçlandırırken o borçları çiftçinin gelir güvencesine dayalı olarak bir sistem üzerinde kurgulamamız lazım. Birinci bu ikincisi de İrfan Bey bir Çin örneğini verdi. Ben pandeminin başında şöyle bir öneriyle çıktım. O da şuydu. Pandemi döneminde dünya zor bir süreçten geçiyor. Gıda fiyatları artıyor. Erişim sorunu var. Lojistik sorunu var. Kayıtlılık durumuna bakılmaksızın bütün çiftçilerin pandemiden kaynaklanan kayıplarını telafi edelim. Tarım sigortalarına böyle bir şey dahil edebiliriz ki şimdi tarım sigortaları gelir güvenceli sigorta sistemi üzerinde çalışılıyor. Bakın Fatih Bey dünyada bunu ilk hayata geçiren Çin oldu. Çin dedi ki ben tarım sigortaları poliçelerine pandemiden kaynaklı zararları da ekliyorum dedi. Ve bundan dolayı da bugün Çin dünyada koca Çin dünyada gıda enflasyonunu negatif yaşayan birkaç ülkeden bir tanesi. Halbuki tabak sizi bekleyeniz. Yani istediğiniz strateji sizi doğru söylenmişlere götürebilir.
Peki hocam şimdi siz az önce siz dediniz galiba değil mi? Ya hatırlamıyorsam Urfa önünü verdiniz ve Urfa’da çiftçi gelirinin Türkiye’nin en düşüğü olduğunu ifade ettiniz. 2000 dolar yıllık 2000 doların az üstünde yıllık çiftçi başına düşen çiftçi geliri. Peki anlamadığım bir şey var şimdi.
Bunun bana birisi anlatsın. Ben doğduğum günden bu yandan neredeyse GAP GAP GAP GAP Demirel GAP’ı gaptırmam, Özel GAP’ı gaparım gibi bir hikaye ile büyüdük. GAP yapılacaktı. GAP bütün Türkiye’yi 3 kere besleyecekti. Bir o kadar da ihracat yapacaktı. GAP’ın başkenti Urfa bu halde nasıl olabiliyor? GAP durdu mu? GAP olmadı mı? GAP gaptırdık mı? Ne oldu GAP’ta? Urfalar bu kadar fakirleştiler.
Şimdi Fatih Bey bu konuda saatlerce konuşabilirim. Benim biraz çalışma alanıma da giriyor. GAP ile ilgili çalışmalar. Sadece şu örneğimi verebilirim size. Şimdi 1994, 2001, 2011 ve 2017 insani gelişmişlik endekslerini karşılaştırdığımız zaman GAP kapsamındaki 9 ilin hepsi Türkiye ortalamasının gerisinde bir insani gelişmişlik endeksine sahip çıkıyor. Örneğin 1994 yılında Gaziantep Türkiye’de 8. sıradayken şu anda 30-32. sıralarda geri alıyor. Bu şunu ortaya çıkarıyor. Orada enerji ile ilgili yatırımlarda bir aşama kaydedildi, bir noktaya gerildi. Barajlar yapıldı. Ama tarımsal hedeflere barmada ciddi sorunlar var. Şu anda sulama yatırımlarının üçte bir anca tamamlanmış durumda. Şimdi Güneydoğu Anadolu bölgesi gibi nüfusunun yaradan fazlasının kırsalda yaşadığı, %60-65’inin tarımla geçimini sağladığı bir yerde, eğer tarımsal yatırımları, değer yatırımlarını gerisinde bırakırsanız şu anda ortaya koyduğumuz bir sonuç. İkincisi de o bölgedeki nüfusun ne kadarı GAP kaynaklarından faydalanabiliyor. Şimdi bu konuda biz kalkınmanın adaleti diye bir kavram kullanırız. Yani bir bölgenin kalkınmasına talip olarak bir kalkınma yatırımı gidiyorsa, oradaki nüfusun buna eşit, adil bir şekilde yaklaşımını beklersiniz. Ama hala, maalesef Güneydoğu Anadolu bölgesi Türkiye’de en fazla mevsim tarım iş gücü veren bölge, en fazla yoksulluğun olduğu bölge ama şunu da unutmamamız lazım, aynı zamanda tarımın keşfedildiği topraklar. Ben şuna inanıyorum, GAP alanının hem kendisini doğrayacak hem de Türkiye’nin önemli bir kısmına kaynaklı geçecek gücü var. Bunun sulama yatırımlarının bitmesi ve kaynaklarının adil bir şekilde dağıtılmasıyla mümkün olacağını düşünüyorum. Yani PAMU’nun %40’ını URF’a üretiyor, Antep Fıstığı’nın %45’ini, Mercime’nin %40’ını ama kişi başına düşen milli gelirde Türkiye’de en sonundaysa, ciddi bir kaynak kullanım sorunu ve erişimi var demektir bu. Yani kimsenin gitmediği hava anıları yapmaktansa sulama projini yapmak ayarında daha doğru olurdu. Kesinlikle, hele de günümüz koşullarında.
Hatta şöyle bir şey var, o bölgenin problemi eskiden suya hasretti, suya kavuşmaktı. Şimdi de tarlalarda aşırı sulamadan dolayı erozuyor ama tuzlaşma sorunu var. Çünkü sistem kurulmuş, milyarlarca dolar harcanmış ama o sistemin barajdaki suyun tarlaya varışında açık kanalet sistemler hala devam ediyor. Yani basınçlı modern sulama sistemini destekleyecek altyapı oluşturulmadığı için tarlalar şu anda suya boğuluyor. Bu da ayrı bir problem çıkartıyor. Aslında çok ufak bir bütçeyle… Toprağı ödüyoruz bir yandan. Maalesef. Şimdi burada şey çok konuşuluyor, hani problemler çok dile getiriyor. Hocam da problem. Çözüm. Çözüm olarak burada bir en baştan bilgi lazım, isestik lazım. Öncelikle eğitim. Yani bu… Beşerik sermaye. Esasında bu köy enstitüleri deyin, adına ne derseniz deyin ama bir eğitim sisteminin oturtulması lazım ama ehil hocalarla bunun yapılması lazım.
İşi çok iyi bilen insanlarla yapılması lazım ve yörelere göre, ürün gamlarına göre değiştirilmesi. Bir de şu önemli. Şimdi çiftçinin depolama şansı yok Fatih Bey. Adam sebzeyi ürettiği anda bunu şoklayacak, donduracak veya paketleyecek tesis yok. Çiftçi eli mahkum tüccara bunu satmak zorunda. Hale götürüp o ve hasatta yapmak zorunda. Halbuki vadeli opsiyon borsaları kurulsa ve biz daha tohumu toprağa koymadan önce çiftçi kayıt sisteminde ekeceğim alan, ortalama Türkiye verimi üzerinden bir kağıtla……sizde alıcı olarak bunu borsada fiyatlarını da görüp artık bir endeks oluştu. İşte Chicago Borsasından örnek alabilirsiniz. Şuan aslında trip var ama o daha başlangıç seviyesi.
Bikmiş ürünü sadece orada şey yapıyorsun. Daha ekmeden değil. O ürünü eline aldı şimdi satıyorum diye çıktığınız zamanki borsa o. Ben tarlaya ektiğim ürünü paraya çevireceğim. Ben daha ekmeden… Kürtçür piyasaya gidiyorsun. Bakabilmem lazım ki. Aaa Mısır fiyatları düşük gidiyor. Ben Mısır ekmeyeyim soya ekliyim. Bunu şu anda öngöremiyoruz. Dolayısıyla muhakkak bu fiyat… Şimdi alt yapısı da hazırlandı bunun esasında bakmadan. Ama o şu elde veri olması lazım. Türkiye’nin elde veri yok. Biliyorsunuz bir izleme sistemi kurulacaktı.
Mehti Ekker zamanında başladı. Sonra kaldı. Sonraki bakanlarla konuşuyorum. Ben Mehti Bey bunun çok doğru olduğunu söylüyorum. Sonraki bakanlar diyor ki ya o bir işe yaramazdı. Boş boşuna masraf ediyor diyorlar. Ama bunu hangi bakan söylüyor? Mehti Bey veterinerlikten gelip Tarım Bakanlığının alt seveylerinden bir yerlere gelmiş. Tarımı bilen bir insan. Çok biliyorum. Ondan sonraki gelenlerin hiçbirinin tarımdan hiçbir alakası yoktu. Dolayısıyla ben yüzde değil, ben Tarbi sistemini çok nedir diye cücürdüm. Ben çok biliyorum. Çok doğru.
Türkiye’yi kurtaracak, Türkiye’yi de dünyada bir yere getirecek bir sistemi sadece o yaptığı için yok ettiklerini ben gözümle şahit oldum. Üstelik de aynı partiden olan haram. Evet. Zaten problem bizim ulusal bir tarım politikasına ihtiyacımız varken hükümet politikasını da geçtim. Bakan politikasına yani her gelen bakanla bir politika, bir eksen değişimi yarattık bu ülkede.
Bunun sebebi açıklanabilir diye anlayamıyoruz. Biz çiftçiler ve bunu söylediğimiz zaman inanın siyaset yapıyormuşsun gibi algılanıyor. İki yüz aynı parti kardeşim. İki yüz aynı parti. Hiçbirbiri bağımızdan alıyor yani. Evet. Yani niye siz aynı partiden bu kadar farklı? Niye birbirinizin bürokratlarını birbirine düşman? Ve her gelen bir sonrakiyle ilgili de çok kötü ağzı alınmayacak şeyler iddia etti de hiçbiri bunu ispatlayamadı. Yani bu arada tabi tek olan çiftçiyi oluyor. Onlara hiçbir şey olmuyor.
Bakın bir önceki aldı gitti enkaz bıraktı. Bürokratlarındaki yedi iki bürokratların da başına çok şey geldi. Merak etmeyin. İnsiyatif alan bürokratlara ben gözümle şahit oldum. İnsiyatif aldı ülkeye faydalı bir şey yaptığı için ağır ceza mahkemesine gidip tamam. Bedel ödü. Aklandı ama ne gerek vardı bu insanların bu hale düşmeleri? Niye böyle şeyler yapılıyor? Yani gerçekten bizim bir ulusal politika ama ben çok korktum mesela.
Bir önceki bakan döneminde bir tarım şuurası yapıldı. Eyvah dedim. Eğer buradan herhangi bir sonuç çıkar da beş yıllık, on yıllık bir yanlış politikaya da sebeplerirse çok kötü olur. Fakti bir zamanım. Tabi. Oraya sadece masanın çevresine aynı düşüncede, aynı zihniyetteki şakşakçılar çağrıldı. Ben tarım şuurasına çağrılmadım. Çünkü aykırı ve farklı şeyler belki söyleyeceğim düşünüldüğü için olabilir.
Ya bu işin siyaseti yok ki. Bu ülkenin vatandaşıyız hepimiz. Hepimizin tek derdi var. Bu ülkenin daha katma değerli üretip bütün dünyaya ihracatçı pozisyonuna gelmesini sağlamak istiyoruz. Bunun için her bireyin bir ifade özgürlüğü olması lazım. Ama şu anda kesinlikle tolere edilmiyor bu tip yaklaşımlar. Galiba şu anda Türkiye’de benim gördüğüm en talihsiz iki bakanlık. Biri tarım bakanlığı, diğer de eğitim bakanlığı. Yapboz tahtası gibi eğitimde de biz aynı sistemi maalesef oturtamadık. Tarım tarafında son yedi yılda 6 bakan değişti. Son yedi yılda 6 bakanın değiştiği yerde her bakanda kendi politikasını uygulamaya kalktığı zaman… Bu bakandan hangisi tarımla ilgili bir yerden geliyor? Şu anki mevcut bakan, ziraat kökenli olduğu için.
Mehti Bey ile Vahit Bey ama aradaki bakanların tarımla bir bağlantısı. Ama Vahit Bey’in de yurtdışındaki işleri müşteri nereyle tarım politikalarında bambaşka bir şey yok. Bence hiç önemli değil. Bence ön yargılar bunlar. Bence zaman verimleriyle, bir fırsat verimleriyle. Ama Vahit Bey 14 aylığına geldi Fatih Bey. 14 ay içerisinde yapabileceği tarımdaki şu anda sihirle değnek yok. Ne kadar ne değiştirebilir? Yapacağı ufak tefek birkaç projeyi yapabilirse yapar.
Söylemler olacaktır. Seçim senesine girdiğimiz için biz çiftçiler olarak bir yıl daha bizim için bir kayıp yıl. Bu bizim için kayıp değil yanlış anlamayın. Bu ülke için kayıp olacaktır. Çünkü artık mesele… Peki mesela şeyler var. Sajislerin arttığı, sulama yapılamayacağı maliyetlerden ötürü gibi üretimin düşeceği. Bunlar doğru mudur? Bakın bu sene çok yağış aldı dendi. Ben geçen Mersin’de bir konuşma için uçtum. Uçaktan da fotoğraflarını gösterebilirim size. Buday tarlalarına gübre atılmamış.
Yağış olsun sen gübreyi vermedikten sonra oradan verim alman ne kadar iyi olacak? Yani bu sene… Fiyatlardan ötürü gibi bir atılmamış. Tabii ki fiyatlardan dolayı. Çünkü şu vardı. Bilirsizlik. Yani bir söylem var. Diyorlar ki biz gübre fiyatlarıyla ilgili inisiyatif alacağız, düşüreceğiz. Hemen çiftçi ben dahi… Bekliyor. Dur alma. Alma. Önümüzdeki hafta düşecek diye diye diye bugüne geldi. Peki mesela bunu kooperatifler verip de o riski kooperatifler üstüremez mi o riski?
Sonuç olarak gübreyi üreten üç beş tane firma var. Kim olduğu belli. Yani bunlardan bir tanesi de tarım kredi kooperatifleri. Zaten önümüzdeki dönemde gıda enflasyonu biz iki şekilde yani iki tane opsiyon var. İkisinde de yaşayacağız. Birincisi yüksek maliyetler var. Ve tüm bu maliyetlere katlanarak çiftçi üretirse bu sefer o ürünün fiyatı artacak. Ki geçen sene Toprak Marşı Ofisi kırmızı ekmek budayı tonunu 2250 liradan almıştı. İşte dünya fiyatları 5500-6000 liradan ithal ettik.
Dolayısıyla mevcut maliyetlerle budayı belki şu anda fiyatının üretim maliyetinin ton bazında söylüyorum. 5000 lirayı belki geçti. Son hesapla. Evet 6000 liradan deniyor. Dolayısıyla geçen yıl 2250 liradan alınan şey bugün bu sene 5000 liradan alınacaksak ya da üzerinden. Bunun un ekmek ve unlu mahlukatı etkisi ne olacak? Bu birinci senaryo. İkinci senaryo çiftçi velev ki ben bu gübreye diğer ilaç falan kullanamam. Bu maliyetlere katlanamam. Dolayısıyla havadan ne kadar yağmur yağdı ne kadar az girdi kullanıp ona idare edeceğim dediğimiz zaman bu sorun. Zor bilmiyor azıcık. Yine ağızdaki sıkıntı talep başlamayınca yine bir fiyat. İthalat olacak. Kurulun edeliyle ithalatla çok pahalı iman olacak. Dolayısıyla iki yönlü aslında bir şeyin ortasında. Yani aslında bugünümüzü şükretmek lazım. Fatih Bey bir katkıda bulunabilir miyim? Buyurun hocam. Fatih Bey bir katkıda bulunabilir miyim?
Şimdi birincisi 2021 yılında Nisan ayında Amerika Tarım Bakanlığı Türkiye’de tahal ekim alanlarında, tahal üretiminde %20 civarında bir daralmanın olacağını söyledi. Aslında bu bizler için bir erken uyarıydı. Biz de Türkiye İstasyon Kurumu Kasım ayında tahal üretiminin %23 azaldığını toplamda bazılarında %10 bazılarında %20, 25 olmak üzere. Aslında az önce Sencer Bey de söyledi. Yani Türkiye’de şu anda ekim dönemindeyiz. Yani bahar, kışlıklar filan. Artık Türkiye’nin şu anda uzaydan bu teknoloji ile ne kadar tahal ekim alanı gerçekleştirdiği ortaya çıkmalı ve buna göre politika izlemeli. Yani biz 10 milyon hektar mı tahal ektik? 8 milyon hektar mı? Bunun karşısında ne bekliyoruz? Ne kadar açığımız veya fazlalığımız çıkacak?
Bugünden bunu planlamamız lazım. Bakın şeker pancarı konusunda Türk şeker daha geçen haftaya kadar son bir haftada neler olduğunu bilmiyorum. Tarihte ilk defa Türk şeker şeker pancarı ekim kotasını dolduramadı. Yani çiftçiler eskiden birbiriyle kota alışverişinde bulunurken bu yıl çiftçiler maliyetten dolayı şeker pancarı ekip ekme marasında maalesef tereddütte kaldılar.
Bir de Sencer Bey Tarım Şurası’ndan söz etti. 3. Tarım ve Orman Şurası’na. Ben de orada bir komisyon başkanı olarak şunu söyleyebilirim. Çok geniş bir katılım vardı. Herkesin daha çok katılması gerekiyordu. Ama orada gerçekten radikal kararlar da alındı. Örneğin ben kırsal kalkınak komisyon başkanıydım. Orada alınan kararların büyük çoğunun altına bugün dosya imzamı atarım. Ama sorun şurada Fatih Bey. Bu andan kararları, politikaları uygulamaya nasıl aktaracaksınız? Bunu bir devlet politikası haline nasıl getireceksiniz? Daha şura dönemi kapanmadan yeni gelen Sayın Tarım ve Orman Bakanı yeni tarım politikalarından söz etmeye başladı. Peki oradaki belgeler ne olacak? Onları kim uygulayacak? Sorun burada. İzin verirseniz bir ne yapmalı konusunda da…
Sözde bir istikrar var Türkiye’de hükümetler açısından, iktidar açısından bir istikrar var. Ama bu istikrar tarıma asla yansımıyor. Yansımıyor. Bakandan bakana değişen politikalar var maalesef. Demek ki bizim tarımda bir devlet politikamız, hükümet politikamızdan ziyade bakanlara göre değişen bir uygulamamız var.
Tabii böyle olunca, şura kararları da havada kalıyor. 11. veya 9. 5 yıllık kalkma planlarını da gerçekleşip gerçekleşmediğini bilmiyoruz. Ne yapmalı konusu gerçekten önemli sizin vurgunuz. Şimdi Fatih Bey ben bir şey inanıyorum. Türkiye potansiyeli gerçekten çok yüksek bir ülke. Bu ülkenin toprakları 200 milyon insanı besler.
Eğer Türkiye dünyada en fazla üretimi yapılan 20 üründen 3 veya 4 tanesinde birinci ise halen Türkiye bu konuda şanslı bu ülke. Bir diğeri yaygın bir tarım teşkilatımız var ama kullanamıyoruz. Verimli kullanamıyoruz. Bunun üstesinden gelmemiz lazım. Mutlaka mera, toprak, su bu kaynaklarımızı çok iyi korumamız lazım. Amaç dışı kullanımına izin vermememiz lazım. Hele son zamanlarda bir hobi bahçesi, furiyası başladı.
1 milyon ayakın Türkiye’de hobi bahçesi var. Böyle bir toprak zenginliğimiz var mı yok mu neye göre kullanacağız. Biz İrfan Bey ile bu konuda program da yaptık. Türkiye’nin bunu gözden geçirmesi lazım. Planlama mutlaka şart. Planlama olmadığı için çok şey konuşuyoruz.
Planlama hem üretim aşamasında hem tüketim hem dış ticaret. Bundan sonra desteklerinizi üretime yatırıma ayırmanız gerekiyor ve artık Oya indexli destek yaklaşımından mutlaka çıkmamız lazım.
Bu şekilde tabana dayalı gelir üreten, kaynak üreten, tabanı zenginleştiren yani ortaklarını bu şekilde ele almamız lazım. Bir de Türkiye’de son zamanlarda tarım paydaşları arasında böyle bir gizli çekişme, çatışma engelleme adına ne derseniz deyin.
Yani yerel yönetimlerle mülk idareler, merkezi karar vericiler, bunların arasında bir eş güdümü koordinasyonu sağlamamız lazım. Gerçekten yerel yönetimlerin başarılı uygulamaları var. Bunları daha başarılı kırsal alana çiftçinin lehine olacak şekilde yaygınlaştırmamız lazım. Ben bir de şu konuya dikkat çekmek istiyorum. Aslında hepimize sorum.
Türkiye’nin tarım konusundaki vizyonu nedir? Var mı böyle bir vizyonumuz? Daha da önemlisi Türkiye’de hiçbir siyasi partinin ayrım yapmaksızın söylüyorum.
Kırsala ilişkin bir vizyonu yok. Nasıl bir kırsal görmek istiyoruz? Milli gelir açısından, eğitim açısından, sağlık hizmetleri açısından, altyapı açısından. Maalesef ben kırsal kalkınma konusunda çalışan birisi olarak, tarım politika sekresinin bir hocası olarak Türkiye’de partilerin tarım ve kırsal ilişkin vizyonlarını netleştirmeleri ve bizlerin önüne, kamuoyunun önüne bununla çıkması lazım ki insanlar da ne yapacağını bilsin geleceğine daha somut ve radikal bir şekilde. Karar verebilirsinler. E şimdi 6 ay sonra döviz artışlarından dolayı dünyadaki konjonktürden dolayı ne olacağını bilmeyen bir çiftçi üretimde nasıl bulunabilir? Ama çiftçiye şunu söylersek biz senin üretici fiyat endeksiniyle tarımsal girdi maliyet endeksi arasındaki fark hiçbir zaman sana negatif yansıtılmayacak. Ben bunun üzerine bir de refah pay koyacağım ve senin tarımda sürdürülebilir üretimine katkıda bulunacağım dediği zaman,
çiftçi yerinde kalacak. Devlet bunun maliyeti altından kalkabilir mi? Fazlasıyla kalkabilir çünkü bu maliyetin altından kalkmadığı zaman tarımdan kopan nüfusun kentlere göç etmesi, kentlerde onlar için yeni yaşam alanları, istam alanları oluşturmanın maliyeti çok daha farklı olmakta Fatih Bey. Doğru anlaşılır. Şu anda üretimden vazgeçilen, vazgeçilen her yer bize ithalat olarak dönüyor. İthalata verdiğimiz para bizim çiftçiye verdiğimiz desteklerden veya oraya aktaracağımız yatırım trasferinden çok daha fazla oluyor. Elimizde kaynaklar var. Yeter ki bu kaynak kullanım verimliliğini arttıralım, etkin bir şekilde kullanalım. Bu model aslında, kusura bakmayın bir ekleme yapabilir miyim? Tarim sigortaları, iklimle özellikle çok özgür bir şey söylüyor. Don, dolu falan kuraklık gibi. Sigortanın da tarım sigortasında dört evresi var. Son evrede gelir koruma sigortası. Şu anda Türkiye’de pilot olarak uygulanıyor ama mesela Amerika ve Şirkat’a falan çok yaygın.
Buyurun, Ukrayna dedik kaldık. Şu anda ciddi tehditlerden bir tanesi mevcut entiya fiyatlarının artışının yanında Ukrayna Savaşı. Ukrayna’nın işgalinin sonucunda, Ukrayna çok enteresan bir ülke çünkü dünyada Mısır ihracatının yüzde 17’si, Amerika’nın da yaklaşık yarısı kadar Mısır ihrac ediyor. Yani ve bu sene ne yazık ki ekilişlerde yüzde 30’luk bir daralma bekleniyor. Şu anda da muallakta yani ne kadar ekilişe ne kadar hasar alacak ekilen olanlar bunlar belli değil. Şimdi dolayısıyla bu petrol fiyatları arttığı zaman Mısır fiyatları artıyor. Çünkü etonol üretimi için Mısır kullanılıyor. Mısır fiyatları hem oradan arttı hem öbür taraftan Ukrayna’nın tedarik sıkıntısı olduğu için ciddi bir artışla karşı karşıya kalacağız.
Bu da beslediğimiz tavuğa ete ve sütle gelecek. Şimdi biz dedik ki bakın gelin süt fiyatının çiftçinin suçu değil infilasyon. Çiftçi çözüm dediği çiftçi bir şey yapamaz infilasyona. Bunu endeksleyelim. Yem fiyatına göre bir parite koyalım. Neyse ne çiftçi hep ayakta kalsın. Çiftçide problem yok. Hocamın söylediği gibi Türkiye rahatlıkla bunun altından kalkabilir.
Bunu yapalım ki bu şokları absorbe edebilirim. Dedik işte bir kilo sütle bir buçuk kilo yem satın alınabilirsin. Bu çok basit bir şey ama böyle bir sistem var ki Fatih Bey.
Şimdi Ukrayna’daki olay Güney Amerika’daki kuraklığın soya yaptığı bir de ayçiçek yağının çok ciddi bir kısmı Ukrayna’dan geliyor. Dolayısıyla soya yağına büyük bir talep doğdu. Dolayısıyla soyanın da fiyatları uçtu gitti. Dolar bazında neredeyse yüzde yüz arttı.
Bütün bunların olduğu bir ortamda hep geç gelen, sonradan alınan kadar işte yalvarıyoruz, sadaka gibi bir şeyler dileniyoruz. Sonunda bir fiyat artışı geliyor ama işe yaramıyor. Ben bir şeker pancara üreticisi olarak size şunu söylerim. Silah soruyla bana ektiremezler şu anda. Ben ekeceğim, ürün kaç para bilmeyeceğim, hiçbir şeyin fiyatını bilmeyeceğim. Sonunda işte birisi çıkacak diyecek ki şeker fiyatı şu oldu. Ne zaman diyecek bunu? Bir sene sonra söyleyecek.
Ben Konya’ya gittim, çiftçilerle konuştum. Hiçbir ekmek istemiyorlar. Şu anda ciddi bir şeker sıkıntısı var ve devam edecek bunu germeye. Ama bunu söylediğiniz zaman sakın söylemeyin. Şekerle ilgili bir beyanatta bulunmayın. Yani niye bulunmayacağız? Bu bizim sıkıntımız. Mısırla ilgili çok büyük bir kriz geliyor. Hayvancılıkla ilgili yeniden çok büyük bir kriz geliyor. O zaman yumurta artacak, yumurta artacak, et artacak. Hepsinin başında süt çok artacak. Bugün çok net.
Bugünden ekim sonuna kadar her çiftçi üç iney varsa bir tanesini kestirmesi lazım ki kaba yemeli stoklayabilsin. Çünkü yıllık stok almanız gereken zaten zarar ediyor, parası yok. Yüzde 33 küçülmesi lazım hayvancılığın ki hayvancılık biraz daha devam edebilesin. Hal böyleyken muhakkak burada bazı ekstrem önlemler alınması gerekiyor.
Bu konuda özellikle Tarım Bakanlığı’na çağrı bütün üreticiler adına. Yani üreticinin hiçbir günahı olmadığı bu yerde eğer kesimi durdurmak istiyorsanız acil, çok ekstra ordiner bir desteklemeyle çıkıp bir de bakın ben geçen sene ta ekim ayında sardığım sütün
daha desteklemesinin kaç para olacağını bilmiyorum. Umarım 1 Liradan yaparlar öyle bir talebimiz vardı. Ne zaman alacağımı da bilmiyorum. Neye yaradı ben ne zaman geleceğini bilmediğim bir desteklemeyle nasıl bir yöntem ve yönetim sistemi. Ya o kadar önemli mi desteklemeler gibi bir soruyla karşı karşıya geldik. Şaşırdık şok olduk nasıl olur bu diye.
Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum. Türkiye’de çok güzel şeyler düşünülüyor işte KDV indirimi yapasın. Siz biliyor musunuz bu KDV indiriminin litre başında çiftçiye zaten zarar eden çiftçiye maliyeti 32 kuruş. Her litre de. Negatif. Çünkü ben elektriğe KDV ödüyorum. Mazotu ödüyorum. Yüzde 1 ile satıyorum. Yüzde 18 ve yüzde 8 ile aldığım bir sürü ürün var. 32 kuruş daha üzerine bir de zarar ederken üstüne bindiler. KDV’nin yükü de çiftçinin sırtına bindirildi. Yani bunlar güzel evet. Temel gıda ürünlerinde hakikaten vergi olması bana da çok insana gelmiyor. Üretime de bir farkımız lazım. Güveden de vergi alma. Elektrikten de vergi alma. Onları da düşürürsün. Veya getir faturalarını de. Ben sana KDV iade edeyim de. Bir çözüm bu ama o da yok. Peki mesela bu arada şu da şimdi özellikle galiba Güneydoğu’dan geliyor bunlar ama çiftçilerden şöyle bir şikayetler geliyor hocam.
Biz bu sene sulama yapamayacağız çünkü sulama için elektriğimiz yok. Borçlarımızı ötürü elektriğimiz kesildi özel şirketler dağıtım şirketleri tarafından diyor. Epey bir çiftçi. Zannederim bunlar Güneydoğu ve Orta Anadolu çiftçileri. Mesela tarımsal mazot diye bir daha ucuz bir mazot türü var. Tarımsal elektrik diye bir şey olabilir mi? Olmalı mı böyle bir destek yapılabilir mi? Bu etkili olur mu?
Tabii ki olabilir ki. Nitekim geçen hafta içindeydi galiba 6 Nisandı. Bazı düşük faizli kredi uygulamalarının süresinin uzatılması ve bunların arasına bir de güneş enerjisiyle elektriklendirme sistemi kuracak
tesislere kredi verilmesi, miktarın artılması konusunda kararlar alındı. İşte tam da burada aslında belki Amerika’da kırsal alana elektriklendirme kooperatifleri var Fatih Bey. Ve Amerika’daki kırsal alanı neredeyse üçte bir ne bu kooperatifler elektrik sağlar. Bizim de özellikle Güneydoğu gibi güneşlenmenin çok olduğu yerde güneş enerjisi yoluyla elektrik elde ederek biz tarımsal sulamada bu elektrik kullanabiliriz.
Bunun adı da tarımsal elektrik olur ve çok daha düşük maliyetle çiftçi de bunu kullanabilir. Bir diğeri de şimdi Fatih Bey Çin’de bir atasözü var. O atasözü der ki belirsizlikler içinde kalasın. Hocam bunlara dikkat edin yalnız. Bakın geçen gün bir Japa atasözü yayınlamış sonra bir Japon açıklama yapmış. Japonya’da bir atasözü yok diye siz de Çinliler açıklama yapmasın sonra. Peki. Evet. Bir insanları biraz temkinli konuşur. Belirsizlikler içinde kalasın. Ben öyle diyeyim. Böyle dünyada bir atasözü var diyeyim. Evet enjö ederim. Aslında şu anda Türkiye tarımı çiftçisi biraz bu belirsizliklerle uğraşıyor. İşte bu belirsizlikler bir risk yönetim planı olmadığı için maliyetini hepimize çıkarıyor.
Şimdi 2021 yılının destekleri sevgili İrfan Bey açıkladı. 2021’in Aralık ayında değil mi İrfan Bey? Ödendi. E şimdi bakıyorsunuz 2020’nin destekleri daha ödenmedi. 2020’nin destekleri 2021 Aralık’ta ödendi pardon. Evet. 2020’nin destekleri 2021’in Aralık ayında ödendi.
2021’in desteği Aralık ayında açıklandı hocam. Yıl başına açıklanmak yerine. O destekler bu yıl ödenecek. Ödenecek ama ne zaman belli değil hocam. Tamam. 2020’nin ikiler 2021 yılında ödendi. Onu söylüyor. Yani bir yıl geçmiş. Geriden geliyor.
Şimdi 2021’in destekleri de 2022’nin büyük ihtimalle sonuna doğru ödenecek. Girdi fiyatları bu kadar artıyor. Döz fiyatları artıyor. Akaryakıt fiyatları artıyor. Çiftçinin eline geçtiğinde çok fazla bir şey ifade etmeyecek belirsizlikler. Kastımız bu. Bir diğeri de şimdi Ukrayna ve Rusya’dan söz ediyoruz. Sorun sadece bu iki ülke arasındaki savaşın ortaya çıkaracağı etkiler değil. Zaten burada %30-40 üretim daralması bekliyoruz ama bu savaş nedeniyle ortaya çıkacak maliyet artışlarından dolayı bir de dünyada üretimden vazgeçecek topluluklar, ülkeler var. Yani bunun çapan etkisi biraz daha yüksek olacak. Ve bakın yine FAO başkanı geçen haftalarda çok ilginç bir açıklama yaptı. Açık ve spirasyonist dedi ki, o da şu, dünyada açlık tüsünamelerine karşı hazırlıklı olun dedi. Ve ilk defa böyle bir şey açıkladı. Şimdi böyle olunca bu belirsizlikler çok artıyor. Bizim her zamankinden çok daha fazla tarımsal üretimde, kırsal yaşamda kalıcı sürdürülebilir politikalara ve planlamalara ihtiyacımız var. Bunu yapmak zorundayız.
Peki hocam, bir şey merak ederim. Hep böyle konuşulan bir şeydir işte. Aile işletmeleri, arazilerin bölünmesi falan problem yaratıyor. Büyük sanayi şirketi, büyük oliglerinin tanıma yatırım yapması, tanımı kurtarır deniyor. Siz buna katılır mısınız? Çünkü niye? Örnekler oldu, bu ödül hiçbir şey ulaşmadı. Türkiye’nin en büyük sanayi gruptan biri olan Koç Grubu, biliyorsunuz Koç Atatürk diye bir çiftlik kurdu Güneydoğu Anadolu’da. Daha sonra buradan birkaç sene büyük zarar verdikten sonra apar topar kaçtılar. Onlardan hisseye alanda, oradaki çiftliği alanda, yanlış hatırlamıyorsam son dönemin popülerleşen ama son günlerde gözden düşen iş adamlarından Eten Sancak oldu. O kaçtı. Bir ara Doğan Grubu’nun Kerkit Melkit gibi bir yerlerde büyük çiftlik yatırımları oldu. Onlar bu işten uzaklaştılar.
Türkiye’de böyle bir şey doğru bir tercih midir yoksa Türkiye aile çiftleri üzerindeki yapısını södürmek zorunda mıdır? Şimdi Fatih Bey 2014 yılında Birleşmiş Milletler Uluslararası Aile Çiftçiliği yılı ilan etti. Biz de Ankara Üniversitesi olarak FAO ile birlikte o yıl aile çiftçiliği sempozyumunu düzenledik. Ve Birleşmiş Milletler 2014 yılında aile çiftçiliği olarak ilan ederken şunu söyledi. Gıda güvencesi için, gıda güvenliği için, biot çiftçilerinin korunması ve kırsal yaşamda devamı sağlanması için aile çiftçiliğe şart dedi. Şimdi daha sonra yine Birleşmiş Milletler 2019-2018 yıllarının şu anda içinde bulunduğu süreç aile çiftçilerinin yeniden güçlendirilmesi 10 yılı olarak ilan etti. Peki neden bunu ilan etti? Çünkü dünyadaki tüm tarımsal üretimin yaklaşık %75’ini aile çiftçileri yerine getiriyor. Bu ülkelere göre ölçak olarak farklık gösterebilir.
Şimdi bizim buradaki aile çiftçilerine kastımız kendine yetebilir bir tarım arazisini, bitkisel üretim, hayvancılık anlamında söylüyorum. Sahip olabilmesi, geçimini sağlayabilmesi, örgütlenebilmesi ve bunun karşılığında da elde ettiği yerlere kırsalda yaşamını sürdürmesi. Ben kendi adıma söylüyorum dünyada aile çiftçiliği yaşadıkça gıda güvencesi ve biot çiftçilerinin korunması bir o kadar daha güvenilir olacaktır.
Şimdi büyük işletmelerin tarıma girmesi tabi ki bunun önünde yasal herhangi bir engel yoktur. Fakat büyük işletmelerin kırsalı sahiplenmesi, biot çiftçiliği koruması, kırsaldaki değerleri koruması, kırsal turizme yönelik yatırımları doğayla barışık bir şekilde yapmaları dediğimiz zaman bu bana ait değil tüm dünyada ciddi soru işaretleri ortaya çıkıyor.
Ben bireysel olarak dünyada tarımsal üretim, kırsal yaşam ve o değerlerin korunması için aile çiftçilerinin yaşatılması gerektiğine inananlardanım. Bunu da ama aile çiftçiliği dediğimiz zaman her bir aileyi bağımsız birer işletmeye, birer çiftlik veya çiftçi olarak ele alıp değil, bunların kendi aralarında örgütlendiği, koopartıpleşme başta olduğu sürece üretimde ve pazarda etkin olduğu birer sistem olarak düşünmek zorundayız.
Birleşmiş Milletler bunu geleceği ilişkin kaygılarını azaltmak için yaptı ve dikkat ederseniz Birleşmiş Milletler 2012 yılını Uluslararası Koopartıpler Yili ilan etti. Dedi ki daha iyi bir dünya için. 2014 yılını da Uluslararası Aile Çiftçiliği ilan etti. Daha iyi bir gıda güvencesi ve erişebilirlik için bunu yaptı.
Bu şu sonucu ortaya çıkarıyor bizim aile çiftçilerini, aile çiftçiliğini ölçekleri de koruyarak ve bütünleştirerek, örgütleyerek korumak ve yaşatmak durumundayız. Bu arada İYİ Parti’nin öncesi Avukat Murat Keçicilerden bir uyarı geldi. Dikkat edin diyorum.
Yağlı Tohum Birecili Derneği Başkanı, Ukrayna krizinden dolayı hükümeti uyarmış. Dikkat edin. Buradan özellikle bitkisel yağlarla ilgili bir sorun çıkabilir, fiyat arşitesi yapabilir, önlem alın demişti. Kendisiyle ilgili savcılar suçla bulup dava açılmış. Diyorlar ki siz de orada uyarı görevinizi yapıyorsunuz ama sizin hakkında dava açılabilir. Dikkat edin. Diyorlar sorunları söylemek, sorunları öngelmek suç hale gelmiş Türkiye’de. O konuda şaka ile karışık bizi uyarıyor Murat Keçiciler. Aslında orada bir ekleme yapabilir miyim Fatih Bey? Ayrıca geçtiğimiz hafta çok konu oldu hem stock tartışması hem fiyat tartışması. Aslında çok önemli çünkü şu anda Ayçiçek’in de ekiliş sezonundayız ve çiftçi karar aşamasında ekiyor mu, ekmiyor mu ya da başka bir ürüne kayıyor mu, kaymıyor mu diye. Onu da birkaç rakamla size somutlaştırayım. Türkiye ham Ayçiçek yağ tarafında geçen yıl 850 bin ton ithalat yaptı.
Onun karşılığında 1.2 milyar dolar ödedi. Ayçiçek tohumunda 739 bin ton ithalat yaptı. Karşılığında 542 milyon dolar ödedi ve toplam Ayçiçek ithalatının yüzde 51’ini Rusya, yüzde 15’ini de Ukrayna’dan yaptı. Şimdi bu iki ülke savaş halinde, bu iki ülke dünyada Ayçiçek’e… Rusya ihracatı kota koydu, ihracat yapmıyor. Aynen öyle ve bu iki ülke dünyadaki küresel Ayçiçek ticaretinde de çok önemli bir payya sahip. Ayçiçek yağının da yüzde 80 yağ tarafında. Ama diğer ham çekirde koymakla baktığımızda yüzde 30 gibi bir pay ve bu iki ülke ekiliş muhtemelen, özellikle Ukrayna tarafı yapamayacak. Yapsa da hasret etmesi savaş ne kadar sürecek bilmiyoruz. Keza, Rusya’da benzer bir risk var. Dolayısıyla Türkiye’nin yeterlik derecesi TÜİK verilene göre yüzde 60 civarlarında Ayçiçek’in de net ithalatçıyız. Bu dönem o yüzden yerli üretim için çok çok kritik bir süreç. Bu Buday’da da geçer. Gerçi Buday’da artık iş işten geçti zaten ekilişler yapıldı ama… Asat’ta başlıyoruz. Asat’a başlıyoruz. Biz geçen yıl 8.1 milyon ton Buday ithal ettik. 2.5 milyar dolar da ona döviz ödedik. Bu sorunun katlanacağı söyleniyor kurallık tanıtırı.
Türkiye açısından, tabi biz burada dahil de işleme rejimi kapsamında da biz bu ithalat yapıyoruz. Yani hamada ithal ediyoruz. Alıyoruz makarna veya onu ithal ediyoruz. O 20 ithal ediyoruz ama son yıllarda kendi kendine yeterlilikte sorun olduğu için iç piyasa için de biz Buday ithal eder hale geldik. Dolayısıyla hakikaten hem yağlı tohumlar tarafında, biksil yağlar ya da tahıl grubunda……ekilişlerin her zaman söyleniyor ya bir karış toprak boş kalmaması gerekiyor. O yüzden öyle bir süreçten geçiyoruz çünkü gıda, arz güvenliği küresel bir milli mesel haline geldi artık. Şimdi Güneydoğu’dan da günevi çikayetler geliyor. Diyorlar ki bizim devletin aldığımız hak edişler ve destek ödevlerinde daha bankadayken enerji şirketleri el koyuyorlar. Alamıyoruz, ekim mekinde yapamıyoruz. Kimse bizden ürün ürün beklemesin diye çok sevdi. Güneydoğu’da ciddi bir kuraklık da var. Ayrıca bir de kuraklık da var.
Kullamada yapamayacağız diyorlar zaten elektriksizlikten. Şimdi hocamın söylediği aile işletmesi mevhumuyla ilgili bir ekleme yapmak istiyorum. Amerikan Hosstein Birliği Başkanı’yla bir ara oturduk konuşuyorduk. Sordum aile işletmesi oranınız nedir diye yüzde 99.1 demişti. Sadece aile işletmesi de biraz büyük. Evet yani 35 bin tane günde üç defa inek sayıyor mesela. O da bir aile işletmesi.
Benim de işletmem bir aile işletmesi. Eşim finanse bakıyor, ben üretime bakıyorum. Sonuç olarak bu da bir aynı. Ben açıkçası şuna karşıyım. Beş ineyim var, ayakta kalayım. Bir kere bir çevreci bir sistem değil. Çünkü muhtemel verimliliği çok düşük. Bir kilogram süt üretmenin veya bir kilogram et üretmenin karbon ayak izi o kadar devasalaşıyor ki. Burada muhakkak bir ilmin, bilimin işine girip verimliliğin işine girmesi zorundu. Sürdürülebilirlik için.
Artı bugün Amerika’ya baktığımızda… Sonunda da kooperatörciyiz birazdan belki. Ölçek konusu geliyor. Tabii ölçek konusu geliyor. Şimdi Amerika’da 29 bin tane işletme var. Türkiye’de 1 milyon tane işletme olduğu söyleniyor. Şimdi koskoca Amerika’da 29 bin 600 tane galiba işletmenin olduğu bir ülkeden bahsediyoruz ve baktığınız zaman adamlar kalkınmışlar, bir yerlere gelmişler. Bu tarafta biz 1 milyon tane işletme ile ayakta kalmaya çalışmamız da çok sürdürülebilir bir şey değil.
Demek istediğim şu, ben hocamın çok iyi anlıyorum ne demek istediğini ve %100 ile katılıyorum ama doğru bir kooperatifle yani şu andakillerin çoğunun laf edilip, rehabilite edilip, kar odaklı, karı çiftçide bırakan bir sisteme doğru geçirmediğiniz sürece ve çiftçi sahada kar edemediği sürece siz istediğiniz kooperatifleşme modelini getirin. Sistem her zaman çökmeye mahkumdur. Şu anda kar edememiz… Kooperatifleşme ile karı arttırma, karı maksimize etme, markalaşma ve karı maksi katma değeri daha yüksek ürünler üretme yolunda gitmek zorundayız. Ama bunu yaptığımız zaman da, şey yapıyorlar, stokçuluk yapıyorsun, fahiş fiyat uygulaması var. Bilmem böyle hani şeylerle de bu sefer… Serser bir seko ne böyle bir laf olur mu? İnsan su isteyen stoklar, sen de önlem alırsın, stokçu batar yani böyle bir şey olur mu? Orada Kayseri, Panjarekice, Kooperatif Başkanı Hüseyin Akkay da programı izliyormuş. O da mesaj atmış, kooperatif kanunun yeniden düzenlenmesi gerekiyor diye konusu da ekliyorlar. Düzenlenmesi gereken çok şey var ama bilmiyorum, herhalde 5 müteahhitin tarım işe girmesini bekliyoruz. Yani şeker var diyorlar, hadi şeker kullanan sanayiciler gitsin 1 kilo Türk şekerden alabiliyorlar mı bakalım yani var deniyor.
Ama şimdi Türkiye 325 dolardan şeker ilaç etti geçen sene başında, senenin sonunda 550 dolardan şeker iltihar etti. Çünkü plan yok. Temmuz, Asus ayları kritikal şeker için çünkü stoklar şu an için temmuz ortasına kadar gözüküyor. Yani birisi bizim sattığımızı alıp depoya koyup bize geri satsa ton başı 200 dolar kazanacak yani böyle bir şey var mı? Bir ülke böyle kendi ayranç eder mi? Haklı mıyım hocam? Tabii burada Fatih Bey bizim ana sorunumuz şu çözüm de bu. Üretim, üretim, üretim. Bizim bunu önceliklendirmemiz lazım. Üretimi arttırırsak, keşfeyi üretime vermek lazım. Kesinlikle burada stoktan da söz etmeyeceğiz, üretim arttığı sürece belki ithalattan da söz etmeyeceğiz.
Bunun üstüne bir de alım gücünü arttırırsak çünkü gerçekten son yıllarda bu herkesin ortak görüşüdür kararıdır. Alım gücümüz hepimiz açsından çok zayıfladı. Bu da artarsa belki bu sorunları daha az konuşacağız. Tabii alım gücü en önemli şey tabii. Aile çift. Ne yazık ki alım gücü. Yani bu kırsallığa biraz daha fazla düşüyor. Orta sınıfta biraz daha fazla düşüyor. Gıda fiyatlarını çok konuşuyorsak bu alım gücümüzün azalmasından da kaynaklanıyor.
Tabii Sencer Bey’in söylediği aile çiftçili kavramı her ülkenin kendi koşullarına göre farklılık gösterir. Burada sorun 5 inek 10 inek değil. Biz bunları nasıl bir araya getirebiliyoruz? Örneğin biz ortak ahır işletmeciliğini kooperatifler aracılığıyla yaparsak bu 5 dezavantajı ortadan kaldırabiliriz. Ve en azından kendine yetebilen gelip de büyük şehirlerde o şehirlerin çarpları arasında, sanayinin çarpları arasında
kalifiye olmayan bir nüfus olarak ezilmesine izin vermeyiz. Bir yandan da gıda güvencesini sağlamış oluruz. Ki kalkınma iktisatı da bunu gerektirir kaynak verimli de. Biz eğer insanlarımız küçükse o küçük güçleri bir araya getirip nasıl daha etkin olabilir aile çiftçilerini? Bunu sağlarsak tarımsal üretime daha fazla katkılarını sağlayabileceğiz. Bir daha aslına bakarsanız kooperatifçilik devletin sırtındaki yükü de alan bir sistem var.
Kooperatif de temelde maliyetleri düşürmek, verimi arttırmak, kaliteyi arttırmak. Bir taraftan da 2000 üyeli bir kooperatif düşünün. Devletin 2000 üreticiyi tek tek denetlemesi var. Kooperatifin onları denetleyip, devletin sadece kooperatifini denetlemesi. Ama işte devlet diyorsun gücünü paylaşmak istemiyor. O tek tek denetlemek onu denetleyemese bile o işine geliyor. Çünkü gücü sanki biriyle paylaşmış gibi hissediyor.
Bize devlet yönetimi biraz farklı ve yanlış olduğu için, yükü azaltmaktansa yükü arttırmaya yönelik olduğu için. Peki bu Afrika’daki araziler vardı. Türkiye Afrika’da tarım yapacaktı falan büyük üretim olacaktı. Ne oldu o? Olmadı. Sudan’da. 49 yıllıydı yanlış hatırlamıyorsam. Kiralandı, baya da büyük bir alan ama oraya gidildi. Bir şeyler yapıldığını söylemiyor fizibilite çalışmasında ama hiç somut bir adım atılmadı. Olması da çok zaten mümkün değil. Mevcut şartlarda, mevcut konca ekliyordu Fatih Bey. Bir kere bizim içerideki tarımı doğru şekilde yönetebilmemiz lazım. Eğer biz kendi evimizin içini toparlayamıyorsak, mahallenin diğer evleri var. Peki mesela Afrika’da üretim yapan başka ülkeler var mı? Benim ülkelerim var. Bir sürü ülke var çünkü. Ama bakın, Tigem’leri oraya angaj ettiler. Şimdi Tigem’lerin yapısına baktığınız zaman bugün Karacebey Tigem çok müthiş bir coğrafi yerde bir tane inek kalmadı. Evet. Yönetim zaaflarından dolayı. Ki o zaman biz konuşmuştuk dediler ki Sencer gel. Bursa ve Balıkesir’in arasında Türkiye’nin en güzelimli, en iyi ihtime sahip arazisinde ve hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Olamaz da. Efendim atla konuşun da ayrı konu ama bir inekçilik, damızlık yani esas yapması gereken damızlık işlemini yapamadığı gibi dediler ki tamam beceremiyoruz gel. Ben dedim ki bir şartım olur. Buraya okul haline getirelim. Bütün Tigem’lerin personeli buradan geçsin, bu tornadan geçsin. Verimli birer Tigem’ler oluşturalım bütün Türkiye’de. Çünkü hem tohum ıslahında, Atatürk’ün kurma sebebi o, hem damızlık ıslahı için müthiş önemli ve Türkiye’nin stratejik önemli bir şey. Ondan sonra tabi burada siyasi görüş farklılıklarından dolayı ve bakan değişiminden dolayı iş yattı ve bugün bir tane hayvan yok.
Müthiş bir zarar edildi ve ben şuna bir vatandaş olarak yutamıyorum, sindiremiyorum, hazmedemiyorum. Bütün bu hataları yapan kişi günün sonunda ceketini alıyor oradan gidiyor ve hiçbir sorumluluğu yok. Ama ben oranın vergisini ödediğim gibi oranın verimsizliğini de devam et…
…karşılamak zorundayım. Yani nasıl hesap sorulmaz veya nasıl ehil olmayan bir insan bu çiftliğin başına getirilebilir veya karar verdirilebiliyor. Biz bugün Türkiye’nin en verimli yerlerinde inanılmaz verimsiz işler yapıyoruz. Biz çok şahit oluyoruz. Karaca Bey de bizim tarlalarımızın hemen yerine bakıyor. Çok heyecanlı. Traktörü çalıştırıyor adam, motor saati çalışıyor ya, gölgeye geçmiş uyuyor. 6 saat boyunca traktör çalışıyor, adam uyuyor diyelim. Tamam çalıştın mı çalıştı.
Yani her şeyi taşerona verme, işte şoförler dahil olmak üzere, o güzelim ekipmanların hepsi bir… Şu anda bütün arazileri bu sene rekor kırdılar. Türkiye’nin temel sorunlarından bir tanesi kiradır. Yüksek kira maliyetin büyük bir kısmını kapsar ve bu sene TGEM adeta 5000 liraya kadar dekarında yani hektara 50.000 lira ki bu… Kiraya verdi değil mi? Fransa’nın şampanya bölgesinin üstünde bir kira fiyatından bahsediyoruz. Salçalık domatesi için o TGEM’i, tohum üretmesi gereken TGEM’lerin arazilerini kiraya verdi. Bütün Karaca Bey Ovası’nın kira maliyetlerini arttırıcı bir unsura girdi. İnsanlar bunu ödeyemedi. Çoğu sonradan iptal oldu ama iş işten geçti. Tam o ara spekülasyon yaratıldı. Nasıl bunun bir sonucu olmaz, nasıl bir çözüm olmaz?
Hocam ihale ile kiraya veriyor ve hiçbir verimlilik analizi, gerektilik analizi hiçbir şey olmadan. Hayvancılara verin. Kabayah mı yetiştirmesinden hiçbir şey beceremiyorsan bari. Niye tohum ıslahı yapmıyoruz? Niye hayvan ıslahı yapmıyoruz? TGEM’in görevi değil mi Türkiye’de tohum üretmek? Ama bakın yani yaptığı şey çok sınırlı. Peki hocam bir şey diyeceğim. Hocam sizin söyleyeceğiniz şey ama ben şunu da söyleyeceğim.
Türkiye’de bir de şey çıktı. Tohumluğun tekelleşmesi gibi bir sorun çıktı. Burası etkiliyor. Şimdi buradaki çelişki şuradan çıkıyor. Bir yandan TGEM arazilerini kira veriyor. İşte desin ki daha verimli bir şekilde kullandırmak, gelir elde etmek hangi amaç doğrusu olsun. Bir yandan da yurt dışında arazi arayışına çıkıyor. Şimdi Fatih Bey bizim öncelikle topraklarımıza çok iyi sahip çıkmamız lazım. Çünkü dünyada son 10 yılda 10 milyonlarca hektar arazi ya satıldı ya kiralandı. Örneğin İngiltere gitti Nijerya’dan 3 milyon hektar arazi aldı. Çin, Ukrayna’dan şimdi ne yapıyor bilmiyorum ama 3 milyon hektara yakın arazi aldı. Südü Arabistan gitti. Kamburçya’dan 200 bin hektar çeltik arazi aldı. Yani bunların hepsi o ülkelerin gıda güvencesi için bu konuda bir güvenilir gelecek yaratmak için yapıyorlar. Şimdi bizim ülkemizde bir yandan diyoruz son 15-20 yılda 2.5 milyon hektardan daha fazla alan tarım dışına çıkarıldı. Meralar işte devre dışı kaldı. Bir yandan ekilmeyen, biçilmeyen araziler var. Biz bunları üretime kazandırırsak bizim başka yerlerde aramaya gerek de yok. İkincisi de başka yerde yapacağımız üretim maliyet etkinlik aslından bizim çiftçimize vereceğimizden çok daha düşük olmayacaktır. Biz kendi ülkemizin içerisinde önce bu süreci tamamlarsak yani verimli arttırsak, üretimi desteklersek, yatırımı desteklersek, tige elmeğerimizi verimli bir şekilde kullanırsak bizim başka yerlerde arazi aramamıza gerek yok.
Üçüncü durum bu. İkincisi de tohumcunun tekelleşmesi. Yani piyasada kaç tane tohum tedarikçisi bir firma var, yüzde kaçını elinde bulunduruyor piyasanın. Bunları araştırdığımız zaman bu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Yani herhalde en fazla 10 firma piyasanın yüzde 60-70’ine hakim durumda kalıyor.
Bu da neye yol açıyor? Birincisi bir fiyatlarda kartelleşme oluşmasına yol açıyor. Yani fiyatlar belli kesimler tarafından belirleniyor. Bunu Göbreği için de söyleyebiliriz vesaire. Eğer serbest piyasa ekonomisinin içinde olduğunu söylüyorsak, serbest piyasa ekonomisinin en önemli özeli piyasanın şeffaf, herkese açık ve rekabetin olması gerekir.
Ama rekabet böyle kartelleşiyorsa bundan kime etkileniyor? Bunun daha yüksek maliyetlerle alan çiftçi etkileniyor. Sözleşmeli üretimde tek taraflı imza atan çiftçi etkileniyor. Bunun üzerinden de mutlaka geçmemiz lazım. O da yanlış, o da yanlış, o da yanlış. Şimdi eder doğru bir şey görmedik ancak da yanımda konuşurken. Yani şunu doğru yaptığımız diye bir şey yok. Var mı?
Şunu söyleyebiliriz şimdi Fatih Bey, birisi şu Türkiye’de her şey var. Bunu çok ciddi ama sorun erişebilmek. Sorun alım gücünüz ne kadarına yetebiliyor? Bir diğeri de herkes buna ulaşabiliyor mu? Bunu sağlamak zorundayız. Çözümlerimiz var, planlama, kaynakları verimli kullanma, çiftçi üretime teşvik etme ve pazarlamayı da artık üreticiden tüketiciye doğru da olacak şekilde planlamakla geçiyor.
Tabii ben tüm arkadaşların söyledikleri eğitim, eğitim, eğitim, örgütlenme, örgütlenme, örgütlenme, bunları mutlaka tamamlayıcı olarak yapmak zorundayız. Yoksa bu konuları patinaj yapar şekilde sürekli konuşmaya devam edeceğiz. Peki hocam teşekkür ediyorum. Sen de teşekkürler. İrfan Bey çok teşekkürler. Şayede konuşacağımız şey çok ama bu akşam bu konular yetiştirelim. Başka bir tek şeyler bir araya gidip konuşuruz. Tezgah bütün bunların tamamı ama tamamı siyasi tarafı, çiftçi tarafı, kentli tarafı, lojik tarafı hepsi bir tek şeye bağlı, bir tek yerde düğünleniyor.
Beşeli sermayede yani insanda. Siz insanı doğru bir şekilde üretilmezsiniz, doğru bir şekilde eğitemezsiniz. O ister çiftçi olsun, doğru hareketleri yapamıyor, ister pazarlamacı olsun, doğru tavrı gösteremiyor, ister siyasetçi olsun, doğru politike bilemiyor.
Önemli olan eğitim. Eğitmek lazım herkesi. Çiftçiyi de, siyasetçiyi de, arada kim varsa bu işlerden ne falan. Bizim meselemiz insanımızı eğitemiyor olmak. Eğitmeniz insandan ne çiftçi oluyor, ne siyasetçi oluyor, ne başka bir şey oluyor. O yüzden de her işin başı insan. İnsan kalitemizde, üretim kalitemizde, tüketim kalitemizde aynı seviyede kalıyor. Biz insanımızı yukarı çekemedik müddetçe, daha bunları çok tartışırız. Uyananı cezanındırdığımız müddetçe, bunları daha çok tartışırız.
Bunları biz yazdığımız zaman, söylediğimiz zaman münafık olarak bir fendimizimizde daha bunu biz çok tartışırız. Pandemi ortaya içinde ben gariban gazeteciyim. Tarım çok önemli olacak bu pandemi dönemi ve sonrasında diye düşünürken,
politika belirleniler bunu düşünmekten acizse, biz bunu daha çok tartışırız. Tartışmamızda pek çok şey var ama elimiz gibi bilgiden korkuyoruz. Bilgiden korktuğunuz zaman, 20 yıl boyunca, son 20 yılda Türkiye’nin hiçbir Trabzor istidyeyi yayınlamazsanız, Türkiye’nin Trabzor üretiminin nereden nereye geldiğini ortaya koyamazsınız, koymaktan korkarsınız.
Sonuçta 10 liraya patates aldığınızda yarın şirk edersiniz, bir hafta sonra 20 liraya alırsınız patatesi. Bunu da söylemen için biz de suçlu ila edebilirler ama ederlerse etsinler. Kimin suçlu olduğunu tarih çok iyi gösterecek.
Hoşçakalın.