YIL 536. İNSANLIK TARİHİNİN EN KÖTÜ YILI. TEKRAR BAŞIMIZA GELİR Mİ?
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=HYfVZRybZms.
Dünyada o dönemin insanları için hayat normal seyrinde gidiyordu. Fakat hiç kimsenin yakında başlarına geleceklerden haberi yoktu. Yine güneşli bir gündü ve herkes günlük yaşamın gerektirdikleriyle uğraşırken bir anda nereden geldiği belli olmayan gizemli kara bir bulut tüm gökyüzünü kaplayıverdi. Üstelik bu gizemli bulut öyle bir ülkenin herhangi bir şehrini örtmemişti. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, Afrika’dan Asya’ya kadar dünyanın büyük bir bölümünü kaplayan güneşle bağlantımızı koparıp dünyayı karanlığa boğan kara bir buluttan bahsediyorum. Tüm dünyanın ne olduğunu bir türlü anlayamadığı insanlık tarihinin en kötü döneminin başlangıcıydı bu kara duman. Artık gündüzler bir anda sona ermişti ve dünyanın büyük bir bölümü tam 18 ay sürecek olan bir karanlığa gömülmüştü.
İşte tüm felaketler bundan sonra başlayacaktı. O dönemin tarihi kayıtlarına baktığımızda Bizans İmparatoru Belisarius dönemindeki tarihçi Procopius’un şu cümleleriyle karşılaşıyoruz. Aniden başlamıştı. Sanki güneş tutulmasında ayın güneşin önünü tamamen kapatması gibiydi. Dışarısı sürekli kapkaranlıktı. Tabii kayıtlardaki tek isim o değildi.
Ressam Michael DeSirion’dan günümüze ulaşan verilerde ise onun şu anlatımlarına rastlıyoruz. Güneş aniden kararmıştı ve bu karanlık 18 ay boyunca devam etti. Bu dönemde ne meyve ne de sebze yetişti. Günümüzde uzmanlar, bilim insanları ve tarihçiler 536 senesinde başlayıp uzun bir dönem süren karanlık bu zamandan haberdardalar. Fakat bu gizemin arkasında yatan nedeni bilmiyorlardı. Öyle ki gelişen günümüz teknolojisiyle o dönemde yaşanmış bu gizemli olayın perde arkasında ne olduğuna dair önemli ipuçlarına ulaşıldı. Az sonra bilim insanlarının bulduğu ipuçlarına, sonrasında da o günleri tekrardan yaşama ihtimalimiz var mı? Eğer yaşarsak bu doğal yollardan mı olacak? Yoksa dünya üzerindeki bazı karanlık güçler bizleri böyle bir karanlığa itebilirler mi sorusunun cevabına? Bu konu hakkında yapılmış araştırmalar ışığında cevap bulmaya çalışacağız. Ama öncesinde bakalım 536 yılında dünyayı bir anda kaplayan kara bulutun arkasından insanları ne gibi felaketler takip etmiş? İnsanların bir anda üzerine çöken ve kaynağını anlayamadıkları bu gizemli karanlığın kötü sonuçları yavaş yavaş kendini göstermeye başlamış. Güneş göremeyen ekinler zarara uğrayıp dünya çapında büyük bir kıtlık baş göstermiş. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, Afrika’dan Asya’ya kadar insanlar açlıktan hayatlarını kaybetmeye başlamış. Bununla birlikte iç ve dış karışıklıkların yaşanmaya başlaması da kaçınılmaz olmuş. Fakat tek sorun güneş göremeyen meyve ve sebzeler değilmiş tabi ki. İnsan vücudunun en çok ihtiyacı olduğu ve bunu güneş ışınlarından sağladığımız D vitamininin eksikliği başlamış. Güneş göremeyen insanların bağışıklık sistemleri hızla çökmüş.
Bu çöküş sıradaki virüs ve bakterilere karşı direnemeyecek insanoğlu için büyük bir felaketin ise habercisi olmuş. Güneşin yok olmasıyla birlikte hava sıcaklığının giderek düşmesi sonucu son 2300 yılın en soğuk dönemine adeta buzul çağa girilmiş. Hava sıcaklığının yaz aylarında 32 derecelerde olması gereken Çin’de kar yağmaya başlamış.
Ve İrlandada da yine tarihi kayıtlardan biliyoruz ki 3 yıl süren ekmek üretimindeki imkansızlıktan dolayı yaşanmış olan açlık ve büyük insan kayıpları meydana gelmiş. 18 ay sürmüş olan bu karanlığın ardından dünya üzerinde hayatta kalabilmeyi başarmış olan insanlar için zor günler bitmemişti. Dünya tam kendini toparlamaya başlamışken sadece 2 yıl sonra yani 540 yılında dünya yeniden karanlığa gömülmüş. İkinci kez güneş ışığını kaybeden insanoğlu için daha zor günler geliyordu. Açlıkla birlikte başlayan bu zorlu mücadeleye bu sefer bambaşka bir felaket daha eklenecekti. Sıradaki şey güneş ışığından yoksun ve bu yüzden bağışıklık sistemleri çökmüş insanları 2. karanlığın başlangıcından 1 yıl sonra mahvedici olarak gelen bir virüs. Durdurabilecek hiçbir tıbbi ilacı ve tedavisi olmayan Mısır’da başlayan bir veba. Ticaret gemilerindeki pire taşıyan sıçanlar sayesinde çevre ülkelere yayılan bu virüs en başta bugünkü İstanbul’da patlak vermiş. Akdeniz kıyı ülkeleri, Avrupa, İstanbul ve çevre bölgelerde inanılmaz bir yok oluşa sürüklemiş insanları. Tahminlere göre 100 milyon kişinin hayatını kaybetmesine neden olmuş bu karanlığın akabinde gelen pandeminin ismi ise Justinianus virüsü. Bazı tarihçiler ise bu salgının insanlık tarihinin en büyük salgını olduğunu düşünüyor. Şimdi sıkı durun, yaklaşık 6 ay önce başlamış olan bizim dönemimizin pandemisi için çok sıkılıyor ve ne zaman bitecek bu işkence diye söylenip duruyoruz ya, bilin bakalım 540’lı yıllarda başlayan Justinianus salgını ne kadar sürmüş. Tam 200 yıl boyunca insanoğlu tedavisi olmayan bu salgınla hayatlarını kaybetmişler maalesef. 100 milyona yakın insan, o zamanın dünya nüfusuyla karşılaştırıldığında ne denli büyük bir sayı olduğunu anlayabilirsiniz.
Hayatlarını kaybedenler o kadar fazlaydı ki insanlar adeta bu bedenlerle ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Gönmek için zaman harcamak yerine hepsini toplu halde denizlere atıyorlardı. Akdeniz’e atılan insan bedenleri dalgalar sayesinde tüm Avrupa kıyı şehrine kadar ulaşıyordu. Bu virüsün semptomları ise bildiklerimizden oldukça farklı. İnsanların vücutlarında yaralar çıkmasına neden oluyor ve çibana benzeyen bu yaralar giderek şişiyor, patlayarak akan iltihaplara dönüşüyordu.
Bilim insanlarının günümüzde yapmış oldukları birtakım araştırmalar sonucunda bu salgındaki virüsün 1346 yılında ilk olarak Asya’da başlayan ve tüm dünyaya yayılarak yaklaşık 200 milyon kişinin hayatını kaybetmesine yol açan, tarihin en büyük pandemisi olan kara veba ile aynı virüs olduğu ortaya çıktı. 541 yılında yaşanan 2. gökyüzü kararması olayıyla gelmiştik buralara değil mi? Tabi 541’de gökyüzünü kaplayan kara bulut da aylar sonra ortadan kaybolmuştu.
Fakat bu bir son değildi çünkü 2. karanlığın bitiminden yaklaşık 4 sene kadar sonra dünya, 3. ve son bir karanlığa daha girecekti. 546 yılına gelindiğinde o nereden geldiği belli olmayan kara bulut tekrar dünyanın tepesine adeta bir karavasan gibi oturmuş ve güneşi insanlardan koparmıştı.
Bu 10 senelik bir zaman diliminde ortaya çıkan ve dünyayı etkisi altına alan karanlık bulutun oluşturmuş olduğu kıtlık, açlık, hastalıklar, mevsimsel felaketler 640 senesine kadar yani ortalama 100 yıl kadar sürerek insanlık tarihinin en kötü döneminin yaşanmasına yol açmıştı. O insanlarda internet yoktu, bilgiye erişim yoktu, üzerlerine yıllar süren kara bir sis çökmüş ve hayatları boyunca bunun ne olduğunu bilemeden yaşayıp gitmişler.
Peki o zamanın insanlarının anlam veremediği bu gizemli kara duman neyin nesiydi? Günümüz bilim insanlarının yakın zamanda yapmış oldukları deneyler sonucunda 536 yılında başlayan bu olayların sebebinin 3 büyük volkanik patlama olduğu ortaya çıktı. İsviçreli bilim insanlarının bir buzuldan aldığı örnek üzerinde yaptıkları araştırmada ortaya çıkan bu sonuç hem şaşırttı hem de gelecekte yaşama ihtimalimiz olan başka yanardağ faaliyetlerine karşı bir anlamda tedirgin etti.
Türkiye’de de yanardağlarının bulunduğunu biliyoruz. Pek çok zamanda dünyanın çeşitli yerlerindeki volkan patlaması haberlerine tanıklık edip uzaktan da olsa takip ediyoruz. 536 yılında faaliyete geçmiş olan yanardağın İzlanda’da bulunan bir volkan olduğu düşünülmekte. Bir yanardağın dünyanın büyük bir bölümünü yıllar boyu nasıl bir karanlığın içine hapsettiğini ve nelere yol açtığını az çok anlamış olduk. O halde şimdi Amerika’da bulunan ve patlaması halinde Kuzey Amerika’nın 4’te 3’ün haritadan silebilecek olan Yellowstone yanardağının nelere yol açabileceğini 3 aşağı 5 yukarı tahmin edebiliyorsunuzdur. İşte bu yüzden geçen gün yayınlamış olduğumda ekonomist dergisi kapağındaki sıradaki felaketler başlığı altında paylaşılan görsellerden biri olan bu volkan resmi beni en çok endişelendirenlerden biri oldu. Peki volkanlar sadece doğal yollarla mı faaliyete geçer?
Bir komple töresine göre istendiğinde dünyadaki yanardağları harekete geçirmek için o volkanlara yapılacak olan bir nükleer müdahale yeterli olacaktır. Allah korusun, gelecekte Türkiye’nin girişeceği bir mücadele sırasında ülkemizde bulunan Nemrut ve Süpan yanardağlarına dış güçlerce yapılacak bir müdahaleye karşı ne yapabiliriz sorusunu kendi kendime sorarken her geçen gün savunmamızın güçlendiği bir ülkede yaşıyor olduğumla bir kez daha gurur duyup bu konuda kendimi daha huzurlu hissettim. Bu arada öyle şey mi olurmuş, yanardağ dışarıdan bir müdahale yapılacakmış da harekete geçirilecekmiş demeyin. Elon Musk’ın Mars gezegenini fırlatacağı nükleer ile orada bulunan yanardağları faaliyete geçirip Mars gezegenini dünyalaştırma fikrini ve NASA’nın Ay’a atılan bomba projesini hatırlatmak isterim. Oralarda bu faaliyetleri gerçekleştiren insanoğlu dünyadaki volkanlara neler yapabilir? Dünya üzerindeki gelecek volkan aktivitelerini daha dikkatli bir gözle incelemekte yarar var.
Hepsi bir yana, ister doğal yollu olsun, ister dış müdahaleler sonucu olsun içinde bulunduğumuz dönemin felaketlerini gözümün önüne getirdiğimde aklımı kurcalayan bir başka detay daha var. Siz ne düşünürsünüz bilmiyorum, herkesin fikri kendinedir fakat bir yaprak yoktur ki Allah istemeden kıpırdasın. Sanki her şey 2020 Ocak ayının başında Avustralya’daki 5000 devenin çok su içiyorlar gerekçesiyle helikopterlerden açılan ateş ile yok edilmesiyle başladı gibi. Kainatta aklımızın almadığı bir döngü var. Başımıza gelen güzel olayları veya felaketleri gelişi güzel yaşamıyoruz. Olay tabii ki sadece develer değil ama insan olarak düşünmek ve doğru hareket etmek zorundayız. Videoyu Kur’an-ı Kerim’den bir ayetle sonlandırmak istiyorum. Bu dedi dişi bir deve. Su içme hakkı bir gün onun, malum bir günde ise su içme hakkı sizin.
Şimdi sakın ona bir kötülükle dokunmayın yoksa büyük bir günün azabı sizi yakalayıverir.
Derken onu vurdular fakat pişman oldular ancak iş işten çoktan geçmişti. Böylece azap onları yakaladı.