1991 SEÇİMİNİN KESİN SONUÇLARI ALINDIĞINDA DEMİREL O KAĞIDI UZATTI VE…

1991 SEÇİMİNİN KESİN SONUÇLARI ALINDIĞINDA DEMİREL O KAĞIDI UZATTI VE… videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=sWQ9IT6urs8. 1990’lı yılların şahsen benim için ve müsaasında genel anlamda Türkiye için fırtınalı bir süreç olacağını düşünmemiz için çok neden vardı. Ama benim açımdan ve Türk medya saçısından belki de çok önemli gelişme 11 Temmuz 1991’de yaşandı. Kayıtlarıma…

1991 SEÇİMİNİN KESİN SONUÇLARI ALINDIĞINDA DEMİREL O KAĞIDI UZATTI VE…

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=sWQ9IT6urs8.

1990’lı yılların şahsen benim için ve müsaasında genel anlamda Türkiye için fırtınalı bir süreç olacağını düşünmemiz için çok neden vardı. Ama benim açımdan ve Türk medya saçısından belki de çok önemli gelişme 11 Temmuz 1991’de yaşandı.
Kayıtlarıma öyle geçmişti. Asil Nadir’in 1988 yılında Hadun Simavi’den Turgut Özal’ın tavsiyesi ve biraz da araya girip baskıları tel neticesinde satın almış olduğu Günaydın gazetesinde seçkin bir kadroyla birlikte çalışıyorduk. Fakat 1991 yılı Temmuz ayında şöyle bir durumla karşı karşıyaydık. Polypep International’ın sahibi olarak dünyanın ilk 100 zengini arasına girmiş hatta 1986 veya 1987 yılında ilk 11’e girmiş Asil Nadir Kıbrıslı iş adamı
Londra’daki bir komplo süreci çerçevesinde bir gece içinde bütün servetini kaybetmiş ve biz de bir dönem maaşlar açısından mesleğin elit kadrosunda olan Günaydın ve Güneş gazeteleri ekibleri de 8-9 aydır maaş almadan gazeteyi ayakta tutma gayreti içindeydik.
11 Temmuz 1991’de böyle bir öğlen öncesi arkadaşlarla oturmuş magazin sohbeti yapıyorduk. Biraz içimiz daralmış ve işte o sanatçı ne yapmış, bu sanatçı ne yapmış böyle bir odadayız.
Erdoğan geldi, Erdoğan Öztürk benimle yaşıttı. Belki ben ondan bir yaş büyüğümdür. Ama yüzü kara sarı böyle sağlıklı değil, böyle kapıdan baktı.
Ben o zaman Günaydın gazetesinin dış haberleri editörüyüm ve gazetenin dış sayfasını geleneksel olarak her gün saat 11-11.30 gibi Erdoğan’la beraber yapıyoruz. Erdoğan o zaman sayfa sekletir. Kapıdan durdu, ağırdan dedi, ya ne oldu Erdoğan senin sağlığın iyi mi dedim. Bir dedi midem dedi, bir bulandı dedi, böyle bir sıkıntı var üzerimde dedi ama kara sarı Erdoğan.
Ya dedim Erdoğan iyi değilsin sen falan. Yok yok iyiyim iyiyim dedi. Bir 10 dakika sonra geldi şu sayfayı yapalım sonra ben dedi belki biraz erken ayrılacağım. Hafif delirdi falan. Biz tabii çok genciyiz biz o zaman.
Yani Erdoğan diyelim ki 35 ben 36 yaşındayım. Yani birbirimize böyle ölümcül hastalıklar kondurabileceğimiz veya bir ufacık olayda hemen alarma geçebileceğimiz yaş grubunda değiliz.
Köpbile değiliz yani. Gittim sayfaya koyacağım yazılarımı zaten arkadaşlarla beraber hazırlamıştık falan. Böyle Günaydın yazı işleri geniş bir masası vardı. Onun en uç köşesine yerleştik.
Erdoğan sağımda ben haberlerimi anlatıyorum nasıl yerleşmesi gerekiyor kaç haber var nasıl yapalım manşeti ne olacak falan. Onları konuşurken Erdoğan birden böyle bir sağa doğru bana doğru bir sola doğru pardon bir yattı.
Ben şöyle bir tuttum Erdoğan ne oluyor dedim bütün ağırlığı üzerime geldi. Ve ben geriye doğru düşerken Erdoğan’ı da kucaklamış vaziyette düştüm. Hemen herkes tabi ne uğradığımızı büyük bir gürültü de çıktı. Hemen yatırdık baktım Erdoğan nefes alamıyor ter boşaldı bağırdığımı hatırlıyorum. Doktor çocuğum 3 yaşa kalp krizi geçiriyor diye bağırdım. Hemen işte oradan aklı daha hızlı çalışanlardan biri herhalde ambulans falan. Ama öyle bir durum ki işte bir şeyler yapmaya çalışıyoruz herkes elinden gelen koşturmayı yapıyor. Erdoğan öldü elimizde hiç unutmuyorum.
Benim çok iyi arkadaşımdı. Çok iyi bir meslektaşımdı. Bugün yaşasaydı ben yaşlı olacaktı ve büyük bir olasılıkla arada bir de olsa telefonla görüştüğümüzde torunlardan falan söz ediyor olacaktı.
Fakat bütün bu gelişmeler çerçevesinde baktığımız zaman oyudu ve onun ölümü hepimiz için çok büyük bir şoktu. Elimde baş elimdeydi ölmediye bağırdığımı hatırlıyorum. Sonrasında kendimi biraz kaybetmişim. Oradaki çok kutularını tahrip etmişim, can kırmışım. Ve şöyle bağırmışım daha yeni doğmuş olan bebeğine süt alamadığı için kalp krizi geçirdi bu adam.
Öyle medya üzerine tarihini bilmeden olur olmaz konuşan çok insanlar var. Görüyorum efendim medya şöyleydi de böyleydi de. Bir gün medya anılarımı da detaylı olarak anlatacağım. Ben şimdi siyasetten devam ediyorum. Medya anılarımı anlattığımda da birçok insan birbirinin yüzüne bakamayacak hale gelecek. O da ayrı bir ülküdür.
Geçelim. Erdoğan Öztürk’ün ölümü kelimenin tam anlamıyla bir nükleer patlama kimliği taşıyordu. Çünkü Özal döneminin siyaset medya ilişkileri artık iyice çürümüş bir kimliği kazanmıştı. Ve Asil Nadir’in bize yaşatmış olduğu korkunç süreç Erdoğan Öztürk’ün bir basın şehidi olmasıyla noktalanmıştı. Nitekim cenazesinde de genç gazeteciler olarak çok insanı protesto ettik.
Hükümeti protesto ettik, dönemin gazeteciler cimiyetini protesto ettik. Asil Nadir vesaireyi ayrıca değerlendirmeye bile gerek durmuyor. Bütün medya patronlarını protesto ettik.
Erdoğan Öztürk’ün benim elimde ölümü vefatı benim açımdan da artık Günaydın gazetesinin o yazı işleri, odasında çalışmanın sonunun geldiğini gösteriyordu.
Çünkü cenazeyi kaldırdıktan sonraki gün çalışmak için tekrar oraya gittiğimde artık her şeyi yeniden yeniden yaşar haldeydi. Ve esasında beraber çalıştım. Çok değerli insanların da benzer duygular içinde olduğunu öğrenmem çok kısa sürdü.
Çünkü şimdi İletişim fakülteleri tabii gelip bizlere bunları konuşmuyor veya kayda almıyorlar. İşte ben buradan kayda vereyim bari.
Günaydın gazetesi ve Tan gazeteleri kadroları o günlerde Erdoğan’ın ölümünden kısa bir zaman sonra Türk ve belki de dünya basın tarihinde kendi patronlarını atıp yeniden yapılandırılan bir şirket ve yeniden isimlendirilen yayın organlarıyla çalışmakta oldukları yayın organlarını devam ettiren gazeteci örnekleri örneğiyle karşılaştılar. Tarihe not düşmek için çok değerli 5 dava arkadaşımı sizlere tanıtmak istiyorum.
Alınan karar bu 5 kişi arasında ki 6.si sonradan en genç olarak bendim. Alınan karar şuydu. Asil Nadir ve bütün yönetim kadroları atılacak.
Yeni bir şirket kurulacak. O şirket personelin alacaklarını yeniden planlayacak ve o şirket üzerinden yeni Günaydın ile Süper Tan gazeteleri yayınlarına devam edecekler.
Bu hareketin liderliğini Günaydın Genel Yen Yönetmini aynı zamanda kendisini 2014’te kaybettik 75 yaşındaydı Allah rahmet eylesin. Deneyimli gazeteci ağabeyimiz Saruhan Ayber üstelmişti.
Yine o dönemde gazetenin ekibinin genel müdürü Kemal Gönül çok tatlı bir insandı. 2009’da kaybettiğimizde 59 yaşındaydı. Genç ölümdür. Ben ölümlerin erkenini geçini bilmem. Gencini yaşlısını bilirim. 59 yaşında kaybettik. Hem de tam böyle doğada bir çiftlik kurdu ve süt sığırcılığına başladı. Çok keyifli bir döneminde kaybettik kalp krizinden. Yine benden 2-3 yaş büyüktü. Teoman Üsküplü genel müdür yardımcısıydı. Son yıllarını sonraki dönemlerini Çanakkale’de Dardaner’in Ton TV’sinde geçirdi. İyi ki de öyle yaptı. Onu da 2012 yılında kaybettik.
Ve benim 1977’de ileride anlatacağım uzun uzun. Hürriyet gazetesinde başlattığım dönemde genç bir gazeteci olarak yazı işlerinde görev yapmış olan,
sonra yolumun Güneş gazetesinde, Günaydın’da ve rahmetli olmasına yakın bir dönemde de Türkiye gazetesinde buluştu.
Abdullah Aksak. Bu dördünü de kaybettik. O ekipte Allah uzun ömür versin Dünya gazetesi başsızları, yıllarca Dünya gazetesinin genel yönetmenliği de yapmış olan Osman Safet Arolaç ile ben sahipsin. Ben 6. idim ve sonradan eklendim. İlk bu 5 isim. Asil Nadir’i attılar, ekiplerini kovdular ve yeni bir şirket üzerinden. O dönemde rahmetli Erol Simavi’nin Hürriyet gazetesi sahibiydi. Sağlamış olduğu desteği hiçbir zaman unutamam.
Bir telefonumuzla geldiler Hürriyet Hür Dağıtım ekibi. Hür Dağıtım ekibini yolladı. Hem kağıt getirdiler hem baskımıza yardım ettiler hem de gazeteyi ücretsiz dağıtıma soktular. Ve bunu aylarca yaptılar. Erol Simavi sonuç itibariyle bir medya patronu olduğunu bize karşı en azından o dönemde göstermişti.
Benim görevim Abdullah Aksak ile Osman Safet Arolaç çağırdılar. Ben dış haberler editörüyüm. İç siyasetten hiç anlamam. Hiçbir şey bilmiyorum o dönemde. Cumhuriyet Halk Partisi, ŞHP genel başkanı Erdal Bey var. Erdal Ünlü’nü onu tanıyorum. Bir de işte DHP’nin genel başkanı Süleyman Bey Demirer falan. Böyleydi. Ardendiğinden Ankara’ya gidiyorsun. Niye?
Yavuz Gökmen bu harekete katılmama kararı aldı. E yani Ankara Büro’nun başı boş ve bizim en önemli büro’muz orada Ulusgastisinde çıkıyoruz aynı zamanda. Matbaamız var. Senin de ne kadar gergin olduğunu biliyoruz. Burada çalışmak istemediğini de tahmin ediyoruz.
O vaydan dolayı. Seni biz Ankara temsilcisi yaptık. Bir etini aldık. Yarın yola çıkıyoruz. Şimdi Yavuz Gökmen tabi 1998’te kaybettik Yavuz Ağabey. Çok renkli, çok keyifli bir gazetecisi.
İyi bir Ankara gazetecisi. Yani ben Ankara’ya görevli gittiğim zamanlarda beni çok sarıp sarmalamış. Ya beraber yemekler yediğimiz. Birçok şeyi de öğrendim. 1946 doğumluydu. Bizden tam bir önceki kuşak yani. Çok renkli bir adam. Çok renkli yazıları da tanınmış.
Onun öncesi de Günaydın’da Bekir Coşkun. Bunlar hep böyle efsane isimler. Vebe. Vebe dış politikanın haricinde o dönemde hiçbir uzmanlı olmayan bir genç gazetecim. Ne yapayım? Gittim. Yüksel Kangal karşıladı. Harun Bey döneminden itibaren efsane bir idare müdürü Günaydın gazetesi. Çok tatlı bir insandır. Kulakları çınlasın. Adeta bana bir medya Ankara temsilcisi nasıl olunur kursu verdi. Kızlandırılmış bir vaziyette. Hatta beraber gittik. Hiç unutmuyorum. İkinci günümdü siyah bir takım elbise aldık. Ağabey ne yapacağım ben bunu dedim.
Ankara temsilciliğinin birinci görevi bürokrasi ve siyasette siyah takım elbiseyle akşam yemeklerle katılmaktır kardeşim dedi. Doğru çıktı sonra söyledikleri. Hiç unutmam. Hani böyle Abiyyadiyye adlandırılan ilk siyah takım elbisemi bana Yüksel Kangal almıştır.
Kulaklarını yine çınlatıyorum. Ve Ankara temsilciliğinde de devet işi gibi diyeceğim pozitif anlamda iyi bir kadro karşıladı. Mesela Zafer Gedik var. Şenil Çanan Gedik var eşim. Fikri Aydın, Metin Özkan. Hepsi tanıyorsunuz şu anda MHP için basın sözcülüğü yapıyor. Aşkın Şenol ve rahmetli Şeniz Yurtman efsane Ankara müdürü ve diğerleri Bahar Tunalı sonradan katıldı vesaire. Baya güçlü bir ekip ve iyi bir çalışma ortamı. Hatta sonradan televizyonculukta gelen yayın müdürlüklerine kadar yükselmiş Suat Toktaş, Mustafa Hoş. O dönemde stajyer muhabir modeli içinde çalışıyorlar. Düşünün yani iki bir. Sonradan Suat Toktaş’ı da Mustafa Hoş’u da en son Mustafa Hotüş’la. O benim genel yayın yönetmenliğimi yaptı. Kanal 24’ün kuruluş yıllarında. Neyse uzatmayacağım bunların hepsini medyanlılarımda anlatacağım da.
1991 Temmuz’unda ben gittim işte Ankara’ya oturdum ve çalışmalara başladım. Kısa bir zaman içinde bu ekibin desteğiyle siyasi ortamda belirli bir çevrem olduğunu söyleyebilirim. Özellikle dönemin belediye başkanı Murat Karay’a açılma hastasıyla CHP ekibinde ve değerli meslektaşlarım sayesinde Süleyman Demirel ile bir yakın siyasetçi gazeteci ilişkisi kurdum açıkta. Tabii erken seçim kararı alındı. Çünkü 1989 sanıyorum yerel seçimlerinde 3. parti diye düşmüş olan Anavatan Partisi’nin tek başına iktidarı sürdürme gibi bir kapasitesi kalmamıştır.
Ve seçimler gerçekten 1991 yılında, 22 Ekim 1991’de yapıldı. Ben de seçimlerden 3 gün önce artık kamuoyu araştırmalarını da elime alarak vs.
Bence kendi hayatımın gazetecilik mesleğimin en isabetli manşetlerinden birini attım ve onu da Abdullah Aksak’la Osman Safet Arolat aynı şekilde manşete koydular yazımı.
Seçim sonucu 2. üst üste, CHP koalisyonu. Manşet bu. Ve bu seçimden 3 gün önce atılan bir manşet. Demirel hop oturdu hop kalktı beni aradı ne yapıyorsun sen dedi.
Vatandaşın dediği yönlendiriyorsunuz. Seçim ben dedi tek başıma iktidar istiyorum Arda falan. Sayın Başkan dedim ben de bir gazeteciyim sonuç itibariyle bu yapılan kamuoyu araştırmaları bütün her şeyi. Şunu gösteriyor ki siz sonuçta birinci parti çıkacaksınız ama bir koalisyon ortağına ihtiyacınız olacak bu ANAP olabilir veya CHP olabilir ama ANAP’ın gördüğümüz kadarıyla sizinle Mesut Yılmaz’ın bir şey yapmasına imkan yok koalisyon.
O yüzden bu olacaklar böyle olacak. Ben buna inanıyorum arkadaşlarım da o yüzden bu manşeti attı. Şimdi 22 Ekim 1991 oldu seçim sonuçları alınıyor.
Ben C saat 11.30-24 gibi DF’nin o zamanki ilk genel baş, genel merkezine gittim. Mütevazi bir genel merkez küçük ama şey değil Demirel’in de mütevazi küçük bir çalışma makamı var partide.
Ben girdim orada beni görünce Sayın Başkan’a iletmişler Ardan gelsin demiş. Girdim yaklaşık 3.5-4 saat sürekli seçim sonuçları geliyor.
Ben notlar alıyorum zaman zaman çıkıyorum bir telefonla merkeze bilgi veriyorum. Manşetleri yeniden yapılandırmaya çalışıyorum. Vaya avantajlı bir seçim gecesi gazeteciliği yapıyorum.
Ve tabi 21 Ekim 1991’e girdik. Yani saat sabahın 5.30-5.30 falan. 5.30-5.30. Loş makam odası loş Süleyman Bey’in de böyle bir loşluk geldi kimse yok. Yorulanlar gitti kadrolar yavaş yavaş evlerine gittiler vesaire. En son yakın adamlarından biri böyle bir küçük kağıt da geldi önüne koydu saygıyla çıktı gitti.
Demirel kağıda şöyle baktı baktı baktı sonra döndü attı. İkimiz baş başımız başka kimse yok. 21 Ekim 1991 saat 5.30.
İşte dedi Arda yaptığınız oldu koalisyon ve senin dediğin gibi D&P ve CHP koalisyonu olacak gibi. Kendinle gurur duyabilirsin dedi.
Ben de dedim ki bana niye gönül koyuyorsunuz veya benim gibi yazılar yazmış gazetecilere niye gönül koyuyorsunuz sayın başkan. Zaten bu bilimsel olarak ölçülmüş bir bölgüydü ve bu ölçü şu anda oluşmuş durumda. Demirel sıkıldı. Onun beklentisi mesela ben şimdi bakıyorum 119 sandalye bir öncedeki seçimde kazanmış sonra işte pardon 59 sandalye bir önceki seçimde kazanmış.
1991’de 178 mesela Erdal Bey’de 11 sandalye eksik de 88 oldu ve tabi otomatik olarak D&P CHP koalisyonu güçlü bir sol sağ koalisyon olarak kuruldu. Ama o seçim sonucunda esasında beni esas ilgilendiren bir başka sonuç vardı ve sonra 1995’e kadar zaten o sonucun peşinde koştum ben. Ve rahmetle her bakanla da dostluğumuz öyle gelişti çünkü son seçimde yani bir önceki seçimde 0 sandalyeyle bir partiydi Refah Partisi. Yüzde 7.20 oy almıştı ve bir seçim sonra yani 1991’de buna 9.67 oy daha ekleyerek yüzde 16.87 oyla ve 62 milletvekiliyle 4. parti olarak seçimden çıkmış.
Ve parlamentodaki yerini almıştı işte bu sonuç Demire’ninki değil bu sonuç ve devamında yaşanılanlar 90’lı yılların hesaplaşmasının kapısını aralıyordu.
Devam edeceğim.