ABD MEDENİYET ÇATIŞMASI İSTİYORDU. KURAMCISI HUNTİNGTON 2005’te İLE NEYİN KAVGASINI VERDİM?
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=3EqNZW5nAGc.
Alexander Benningsen, Graham Fuller, Paul Hanzel veya bir önceki bölümde sözünü ettiğim Samuel P. Huntington, yani Medeniyetler Savaşı’nın kurancısı,
bunların Türkiye’ye dönük bakış açılarında tanıklık çerçifesinde gördüğüm ana unsur iki tür, iki kavramdan daha doğrusu hiç hoşlanmadıklarıdır Türkiye’yi değil gibi olarak. Bunlardan biri, ikisinde de yani hepsinde, bunlardan biri Mustafa Kemal Atatürk.
Mustafa Kemal Atatürk, Sovyetler Birliği’ne karşı bir yeşil kuşak teorisi içinde ve İslami hassasiyetleri ve Habi gelenekler, selefist silahlanmalar, radikal örgütler üzerinden tezgahlamaya çalışan bu gruplara hiç iyi gelmemiştir.
Bir. Ama işin ilginç yanı ve şimdi bana hak vereceğine inanıyorum değerli dostlarımı, mütedeyin muhafazakâr siyasi kesimde hep atlanan, göz ardı edilen ancak ve ancak Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’ta 2009 Ocak ayında,
şimdi artık gezegenimizde olmayan dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e Van Minid demesinden sonra kristallizasyonu gerçekleşen bir olayı da ifade edeyim. Aynı ekip Ehli Sünnet’ten hiç hoşlanmamıştır. Yani bir yanda Mustafa Kemal’i sevmemiştir, bir yanda Ehli Sünnet’i sevmemiştir.
Çünkü onlara kucaklayıcı, kendisi gibi düşünmeyen Müslümanlara kafir demeyen, ılamlı, farklı kültürlerle yaşama becerisini sergileyen Anadolu irfanının ana zemini oluşturan Ehli Sünnet yanlış geliyordu.
Onlar Sovyetler Birliğine karşı savaşacak veya yere geldiğinde bir savaşla yok edilecek bir başka İslam’ın peşindeydiler. O nedenle Samuel P. Huntington’un Medeniyetler Savaşı’na kafayı takmış bir gazeteci olarak, özellikle Bosna-Hersek ve Dağlık-Karabağ savaşlarındaki deneyimlerimden sonra olayların izlenmesine devam ediyordum. Tabii herkesin bir dönüm noktası vardır ve o dönüm noktası da 2005 yılında ayağıma geldi.
Niye? Çünkü Samuel P. Huntington o dönem bir özel bankanın sosyal ve kültür faaliyetleri çerçevesinde nedense, hangi banka niçin böyle bir şey yapar, o da ayrı bir şey ama yapıyorlar. Demek ki bir yerlerle bağlantıları olduğu için. Neyse geçelim. Ben günlük tartışmaların içinde olmak istemiyorum ama İstanbul’a geldi.
Sivis Otel’de kayıtlarım var. Şöyle bir bakayım. Evet, 24 Mayıs 2005 günü kaydı almışım. 24 Mayıs 2005 günü bir konferans verdi. Ben de o sıralarda Nokta Dergisi’nin genel yayın yönetmeniyim. Bizzat İstanbul’un 5 yıldızlı otellerinden biri olan bir otelin konferans sorununda yapılan bu konferansa katıldım ve sorular da sordum.
Ve gördüğüm nokta çok açık ve net söylemem gerekirse Türkiye’ye farklı bir misyonu Amerika Birleşik Devletleri tarafından biçildi
ve mevcut ehli sünnet yapımız ve Anadolu irfanımız ile Mustafa Kemal’in kurucu meşruiyetinin bu adamların hiç işine gelmediği göründeydi. Bir de bak İslam’ı yanlış algılamış ve yanlış yorumlayarak bize impoze etmeye çalışıyorlardı bu bir. Mustafa Kemal’i hiç anlamamışlardı veya anlamazlıktan geliyorlardı bu iki.
Ve hep söyledikleri Türkiye’nin modernleşme sürecinde artık yeni bir döneme devam etmesi gerektiği ve o yeni dönemde de kendilerinin söylediği gibi
ılamlı bir Suudi Arabistan’a dönüşülmesi yönündeydi. Çünkü bu topraklarda ki sonra da Mısır’da Sisi olayında gördüğümüz gibi
bu topraklarda esasında sırtını geniş bir halk kitlesine dayandırmış, demokratik teamürleri sürdürmeye çalışan siyasi kavrami liderleri istemiyorlardı. İstedikleri kendilerinin istediğini anında yapacak, dış politikada ve ekonomide zayıf zafiyet göstermiş ama bu arada da toplumun dini hassasiyetlerini de bir şekilde koordine edecek bir yapıda anmalardan ibaretti. Mesela yüzümüze karşı söyledi o gün. Bence haklıydı, tek haklı buldum açıklaması da budur. Dedi ki Avrupalı liderler size yalan söylüyorlar çünkü Avrupalılar sizi asla kendi kültürlerinin içinde görmüyorlar.
Bu yüzden Avrupa toplumu tarafından paylaşıldığı sürece bu görüş Türkiye Avrupa Birliği üyesi olamayacaktır. Dolayısıyla Avrupalılar hayır diyemedikleri gibi evet de diyemeyecekler. Bu yüzden şöyle bir politika izleyecekler. Erteleme ve bekletme Türkiye daha layık yönde ilerledikçe Avrupa daha dini bir yöne meyir göstermeye başladı gibi de
Avrupa’da Hristiyan demokratlarının o sırada gösterdiği günlük bir siyasi yükselişi de bize enfoze etmeye çalışan bir kafası karışık adamdı açıkça söyleyeyim. Üç sene çeneğimiz olduğunu da ifade ediyordu. Yani adamın bize bakış açısını ve bu Amerikan emperyalizminin Türkiye’ye dönük
motivasyonlarını belirleyen şahısların gerçek birikimlerini göstermesi bakımından bunları da ben size tekrar edeyim. Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra hiçbir ülke İslam dünyasını yönetemedi. Bu şiddetin nedenleri arasında yer aldı. Yalan. Kimse zaten yönetmeye niyetli değildi ama yönetse bile o şiddet emperyalizm tarafından zaten Orta Doğu’ya yerleştirildiği için
kim yönetmeye kalkarsa kalksın o şiddetle karşılaşacaktı vesaire ve Avrupa Birliği’nin doğasını değiştirecek bir üyelikte ısrar edebileceğimizi. İkincisi İslam için önde gelen bir ülke İslam dünyası için iyi olacaktır ve bana öyle geliyor ki bu Türkiye bu rolü gayet iyi üstlenebilir
ama bu durumda Atatürk’ün mirasının, layıklığın, Batılı ülke misyonunun tehlikeye düşme sorunu var gibi bir uzlaşmaz çelişki mantalitesi vardı. Ki o sırada daha henüz Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı bile olmamıştı. Sonrasında yaşanılan sentezleri hep beraber gördük ki bunun söylediği olaylarla hiçbir alakası yok. Üçüncü seçenek ise ulusalcı ve milliyetçi seçenek. Bu seçenekte Türkiye’nin ne AB’ye ne Müslüman dünyanın liderliğine oynamayacağı kendi ulusal girişimine odaklı. Bu kadar basit bakıyordu.
Ve bence özellikle Türkiye’nin kendisini yeniden yorumlaması yönündeki bütün empozeleri sonra liderliğini ele başıldığını daha doğrusu Fethullah Gülen’in yaptığı bugün kısaca FETÖ diye atlandırdığımız
ve 15 Temmuz’da darbe yapacak ve ölçekte pervasızlaşan ve 251 vatandaşımızı şehit eden binlerce vatandaşımızı gazi yapan bu örgütün yükseliş ve muhtemelen bir gün Amerika Birleşik Devletleri’nden Tıpkı Hümeyni gibi, Tıpkı Hümeyni nasıl Fransa’dan Tahran’a gönderilmişse, Amerika Birleşik Devletleri’nden kalkacak bir uçakla İstanbul veya Ankara’ya üzerinde Yavuz Sultan Selim Han’ın kaftanıyla inecek yeni bir sözde halifeye yol açacak birtakım fikirler ineri sürüyordu. Özellikle bunu anladığım için de kendisiyle basın toplantısında ciddi bir tartışmam olduğunu da ifade edeyim. Çünkü Türkiye’nin batıllaşmadan modernleşmesi gibi bir kavram üzerinde duruyordu.
Japonya’dan örnek veriyordu. Japonya örneği 2. Dünya Harbinden sonra zavallılaştırılmış bir toplumun, Amerikan Emperyalizmi’nin tam kuşatması altında nasıl oluştuğunu gördüğümüz bir örnektir.
Ve gerçekten niye bize o örneği vermişti onu da anlayabilmiş değilim ve Türkiye’nin kendi irfanıyla, kendi eylüsü net irfanıyla, kendi modernitesini oluşturabileceğine asla inanmıyordu.
Bunun nedenini de 15 Tevmuz öncesinde ve devamında gördük. Çünkü onlar bize empoze edecekleri bir sistemi zaten bu çerçevede planlamışlardı.
Bir sözde halifeyle Ehli Sünnet’i kontrol altına almak ve Ehli Sünnet’in ve Anadolu irfanının o çoğulcu, çoğulcu diğer kültürlere de saygı duyan,
fakat aynı zamanda kendi varlığını çok güzel bir şekilde korumayı başarmış kimliğini ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı. Hedeflerinde ne Atatürk vardı ne şu ne bu. Hedeflerinde bir tek şey vardı. O da kendi kontrollerinde bir İslam’ın oluşturulması. Bu da 15 Temmuzdan sonra Suudi Arabistan’da Veliyat Prens, Muhammed Bin Selmal bir takım reformlar devreye soktu. Ve o reformlara baktığınız zaman, sözde reformlar bir şey yaptı, yok esasında araba, kadınları araba kullanma falan filan ama bir yönüyle baktığınız zaman
Amerika’nın bu coğrafya için bitmiş olduğu bütün konseptleri, bütün kavramları orada görebiliyorsunuz.
Ama sonuç itibariyle Samuel P. Huntington’la o 2005 yılının Mayıs ayının 24’ünde o oteldeki konferansta gerçek anlamıyla yaptığımız o tartışmanın sonucu çok fazla medyaya yansımadı.
Ben kendisinin medeniyetler çatışmasına ve bu medeniyetler çatışmasına uymadığı için hem Türkiye Cumhuriyeti’nin genel yapısına hem de Anadolu irfanına pehli sünnete dönük tutumunu eleştirmiş olmaktan da büyük bir keyif alırım.
Hala. Gazetecilik meslek yaşantımda bu hala keyif aldığım bir durumdur. Ve tabi bütün bu 90’lı yıllarda ve sonra 2000’li yıllara kadar uzanacak bu süreçte yaşadıklarımız esasında bugün yaşamakta olduklarımızın ana başlangıç noktalarındandı.
Şimdilik burada bırakalım Huntington’u bir kenara ve daha farklı bir coğrafyaya doğru da giderim. Kısaca oradan da örnek vermek istiyorum. Dal-ı Karabağ ve orada yaşanılan olayların günümüze nasıl bir İslam anti-islam an İslamafobia, İslam düşmanlığı olarak yansıdığını göstermesi bakımından son derece önemlidir.
Çünkü daha henüz Sovyetler Birliği vardı ben oraya intikar ettim de ve Şuşa’da Akdam’da görev yaptım.
Ve oradaki Azerbaycanlı milislerle beraber omuz omuza bulundum 1988-89-90’da ve bakın Samuel P. Huntington’un Medeniyetler Çatışması kitabının ilk hazırlığı olan o Amerikan Enterprise Institute’daki konuşmasından hemen sonra.
26 Şubat 1992’de yine ortodoks Ermenilerin Müslüman Azerbaycan Türklerini Hoca’lı da soykırım şeklinde katletmesi bir tesadüf olabilir mi?
Bu nasıl bir tesadüf olabilir? Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bir yıl sonra bir fikir ortaya atılıyor ve Medeniyetler Çatışması’nda İslam coğrafyası olduğu gibi ortaya konuluyor.
Ve sonrasında bakıyorsunuz Şubat 1992’de bir Müslüman katliamı Ermeniler yok ediyor.
Devamında bakıyorsunuz 92’de Bosna-Hersik’te Sırpların müthiş tarihe geçen yüz binlerce masumu ölümüne neden olan katliamları ve devamında da Çeçen Harbi. Büyük kayıplar, büyük ölümler.
Bunların hiçbiri tabii ki bir tesadüf değildir. Hepsinin içinde yaşadım.
Ve insanın yüzüne takiye yaparak, gülerek, keyifle ve son derece medeni görünümleriyle birtakım şeyler anlatan o akademisyenlerin ve onlarla beraber çalışan Türklerin nasıl büyük bir kanlı senaryonun parçaları olduklarını gördük.
Onları anlatmaya devam edeceğim.
İlk Yorumu Siz Yapın