İnsan beyni yüzyıllar içerisinde nasıl bir değişim gösterdi? (Teke Tek Bilim)
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=HmxzonM5YaE.
Tekir Tek… Tekir Tek… Tekir Tek… Tekir Tek… İyi akşamlar değerli izliler. Tekir Tek Bili’me hoş geldiniz. Profesör Doktor Derya Uludüz ve Profesör Doktor Sinan Canan konuklarımız bu akşam Tekir Tek Bilim’de. Ne konuşacağız? Öncelikle beyni konuşacağız. Niye? Çünkü beyinle ilgili her gün yeni bir şeyler öğreniyoruz. En geç öğrendiğimiz zaman üzerinde çok çaba sarf edip bilgilerimizi arttırmaya çalışıyoruz organlardan. Bir tanesi beyin küçülüyor büyüyor falan böyle birtakım şeyler var. Bunları koyacağız. Nasıl küçülüyor, niye küçülüyor? Bu küçülme bizi daha mı salak yapacak? Teknoloji-beyin ilişkisi nasıl ilerleyecek? Teknoloji beynimize mü hükmecek, oraya mı hükmedecek? Nereye gideceğiz? Bunlara bakacağız.
Bunun dışında da beynin bütüncü sağlık üzerindeki önemini ve etkisini konuşacağız. Çünkü her hastalar aslında oradan biraz geçtiğinde hemen hemen artık biliyoruz. Hocam hemen şunu söyleyeyim. Yeni okuduğum bir şeyden yola çıkarak soruyorum bunu. Beyin büyüyüp küçülüyormuş. Belli bir yaşta belli bir büyüklük gelişiyor. Sonra küçülmeye başlıyor ve iyice küçülüyor sonra. Bunun yanı sıra teknolojiye bağlı olarak da beynin giderek daha küçüldüğü yolunda, genel olarak daha küçüldüğü yolunda da başka birtakım makaller var. Burada merak ettiğim bir şey var. Bir, beyin niye büyüyor? En büyük olduğu zaman, en iyi çalıştığı zaman mı? Ve niye küçülmeye başlıyor? Buradan başladım. Teknoloji tarafından da sonra geçeriz.
Bilim tarafından aslında iki cevabı var bu sorunun. Bir tanesi evrimsel cevabı. Yani uzun yüz binlerce milyonlarca yıl içinde olan bir hikaye. Bir de şimdi de gelişimsel kısmı var. Yani bizim yaşam süremiz boyunca. Şimdi biz yaklaşık 25’li yaşlara gelene kadar beynimiz böyle, özellikle 10’lu yaşlarda çok hızlı olmak üzere büyüyor. Bu yeni hücre üretmesinden, yeni bağlantılar yapmasından ve yetkinliklerinin yavaş yavaş yerine gelmesinden kaynaklı doğal gelişim süreci. 60’lı yaşlardan itibaren de aslında rutin olarak beyin küçülüyor. 60’dan sonra mı küçülüyor? Yaklaşık 60’lardan sonra başlıyor. Ama tabii yaşam tarzına, zihinsel aktivite düzeyine ya da insanın neler yaptığına çok bağlı bu küçülme miktarı. Mesela düzenli olarak egzersiz yapanlarda bu küçülme çok daha az. Eğzersiz derken? Beyin egzersizi mi? Normal vücut egzersizi, bedensel egzersizi yaptığınızda bu küçülme azalıyor. Onu biliyoruz.
Mesela depresifsiniz bir şekilde, hani çok zorlu bir hayat yaşıyorsanız ve umudunuzu kaybetmişsiniz yıllar boyunca. İşte bu depresyon tipi rahatsızlıklara sebep olduğu için onun doğal sonuçlarından biri beynin küçülmesi zaten. Aha depresyon küçültüyor. Tabii kesinlikle. Hangi streç büyütüyor derler? Yok hayır. Depresyon özellikle hafızayla falan ilgili bölgeleri ve beynimizin kabuk kısmını mesela küçültücü özelliğe sahip uzun vadede. Bu yaşam süreci içinde olan şey normal döngüler içinde.
Çok fazla depresyon tanısı aldıysanız bu tabii ki patolojik bir sonuç. Ama onun dışında normal gelişim sürecinde böyle büyüme küçülme var. Şimdi doğal olarak milyonlarca seneden bu tarafa gelirken insan olma sürecinde neyin en çok değiştiğine baktığımızda en çok beyin büyümesinin arttığını görüyoruz. Son 1,5 milyon senedir böyle bir pik yapmış vaziyette. Ve bizi insan yapan en önemli özellikler, o yüzden diyoruz zihinsel özelliklerimiz, beynin ev sahipliği yaptığı şeyler. Ve bunlar niye bu kadar büyüyor? Bu beynin bu kadar büyük olmasın, bedenine göre en büyük beyne biz sahibiz. Niye bu böyle? Çünkü doğuştan sıfır ekipman doğuyoruz ve şu anda da mesela bir insan vücudunu düşünün. Dünyanın herhangi bir yerinde hayatta kalabilecek bir ekipmana sahip değil insan. Yani vücudunun özellikleriyle, kaskücüyle, pençesiyle, dişiyle bir şey yapamıyor. Hayatta kalabilmesi, zekasıyla dünyayı değiştirmesine bağlı olduğu için bizim seçilimsel yol bizi beyni büyük, vücudu biraz daha fukara bir canlıya dönüştürüyor. Şimdi bu süreç içerisinde bakarsınız son 10.000 seneye kadar, 300.000 yıldır insan burada, son 10.000 seneye kadar avcı toplayıcı olarak diğer canlılar gibi hayatta tamamen kaotik ve ne olacağı belli olmayan bir ortamda yaşamak zorunda, dünyada devamlı bir inovasyon yapmak zorunda ve sıfır teknolojiyle, bugün bildiğimiz anlamda hiçbir insani teknoloji olmadan hayatta kalmış, bir şekilde bunu becermiş.
Şimdi 10.000 yıl önce falan, 15.000 yıl önce tarımı, hayvancılığı keşfettik. İşte 200-250 senedir makinalar bizim yerimize bir şeyler yapıyor, son 30 senedir de dijital teknoloji bizim zihinsel fonksiyonlarımızla yavaş yavaş eline alıyor. Şimdi bir bakıyorsunuz bu medenileşme sürecinde son 10.000 yıldır beynimiz yaklaşık %5-7 oranında küçülmüş gibi gözüküyor. Yani hüküleniz harbiden daha mı zekiydi?
Şimdi işte bu zeka demek değil, beynin aşırı büyüklüğü doğadaki zorlu koşullarda belki de birçok insanın hayatı boyunca kullanamayacağı birçok potansiyel yeteneği taşımasını zorunlu kılıyor. Ama siz korunaklı şehirlerde gıdanınızı üreterek diğer insanlarla birlikte güvenli bir ortamda nesiller boyunca yaşadığınızda, beyin metabolik olarak çok pahalı bir organ olduğu için, çok yakıt tükettiği için,
yavaş yavaş o beyin kütlesinin o kadar aşırı gelişmesini zorlayan çevre faktörleri olmayınca gerileme başlıyor. Şimdi zeka problem çözme yeteneği demek olduğu için biz muhtemelen atalarımıza göre çok daha fazla problem çözüyoruz. Yani birçok açıdan daha zekiyiz ama doğada hayatta kalma zekası derseniz şu anda bu masadaki 3 kişi dahil olmak üzere, yani ne kadar bilirsek bilelim bizi bir neandertal gibi bir antikonosapiens gibi koyun tabiata,
muhtemelen hayatta kalmamız mümkün değil. Yaşamsal zekamız çok düştü belki kayboldu ama medeni zekamız, özellikle sosyal biriktirikler kurmak, işte politik bir şeyler yapmak, ne bileyim işte çalıştığımız işte başarılı olmak gibi alanlarda bizi yürüten zeka son derece gelişmiş durumda. Biyolojide aslında gelişmiştik ya da gerilik değil de genellikle adaptiflikten yani uyumdan bahsetmek çok daha mantıklı. Biz mesela şu anda medeni sivil yaşama uyum göstermiş bir canlıyız ve eğer olur da yarın bir gün Allah göstermesin bu medeniyet falan bir şekilde oradan kalkarsa o zaman telefat çok büyük olacak gibi gözüküyor. Yani şu anki insanın doğada hayatta kalma becerileri hem bedenen hem zinlen bayağı kaybolmuş gibi görünüyor. O yüzden de belki dünyada şu aralar böyle tekrar doğa bilgisine, doğaya dönüşe böyle bir eğilim, belki bu eksiği kapatma yanında da bir ihtiyaç oluşması da boşuna değil. Ama bu küçülme doğal ve bizim hayatta daha aptal olduğumuz ya da işte daha az sorun çözebildiğimiz anlamına gelmiyor. Sadece uyumsal olarak başka bir tarafa dönmüş durumdayız. Ama gerçek sorunları yani doğanın doğa kaynaklı sorunları çözmekte çok iyi değiliz artık. Öyle gibi gözüküyor çünkü öyle bir sınanmamız yok uzunca bir zamandır. Oraya antrenman edeyim.
Bir de evrimde bir şey var ya uzun süre evrimsel seçimin baskısı diye bir şey olursa bir canlı o baskıya göre şekilleniyor. Ama biz çok uzun bir süredir doğayla neredeyse hiç temas etmeden yaşayabiliyoruz. Yani tamamen kendi kurduğumuz sistem için. Ama mesela bu dediğiniz şey bizim bir toplum arasından özellikle birkaç yüzyıllık bir süreç. Tabii ki. Bu kadar hızlı bir evrimsel değişim olabiliyor mu? Şimdi birkaç yüzyıllık süreçte çok radikal değişiklikler var. Bunlara adapte olacak yeterli zaman geçmedi zaten.
Hani en azından 100-200 insan nesli gerekiyor ki insan gibi karmaşık bir organizma bir takım değişimler gösterebilsin. Bu benim bahsettiğim 10.000 senelik o radikal kopuşun sonucu. Ki 10.000 senede de böyle bir sonuç görebilmek aslında çok hızlı evrimsel tarih açısından. Ama demek ki bu bize biyologlar olarak şunu düşündürüyor. Beyin gelişimi zaten bu kadar büyümesi bir anomali gibi duruyor. Yani normalde doğada pek beklemeyeceğimiz bir şey bir aşırı büyüme. Zaten herkes bunu tartışıyor.
Bu beyin niye bu kadar 1.500.000 senede bu hale geldi? Ne kadar da ne kadar çıkmış 1.500.000 senede? Yani 300 cm3’ten şimdi yaklaşık 1.500 cm3’e kadar. 5 katına çıkmış. Baya büyük bir artış var. Ve insan beyni hakikaten anormal bir yapı yani tabiata baktığınızda vücudun %2’si ama enerjinin 4’te birini yakıyor. Yani baya baya masraflı bir organ. Biyoloji bir şeye bu kadar masraf ediyorsa bir sebebi vardır.
Demek ki bize lazım. Ama artık o kadar değil. Yani aslında baktığınızda bunu iki şekilde ayırmak lazım. Bir evrimleşme sürecinde bir de yaşın getirdiği süreçte. Sinan çok haklı ama bir taraftan ben beyni biraz daha savunayım. Yani beyin çok akıllı bir organ. Ve neyi seçeceğini nasıl davranması gerektiğini kendi karar verebilen bir organ. Biz bundan binlerce yıl önce ilkel toplumda yaşarken bizim ilkel beynimiz çok daha iyi çalışıyordu dediği gibi. Yani git avlan onu yedi veya şaşır. Saklan pusuya yat geliyorsa kaç. Evet ama teknoloji geliştikçe ortama adapte olması gereken beyin farklı bölgelerini daha fazla geliştirdi. Ne bu işte ön beynimiz. Bizim kaç beynimiz var? İlkel beyin, orta beyin.
Ve iyi çalışan, işte zekamızı… Frontal lobe. Frontal lobe dediğimiz en gelişmiş beyin. Şimdi en gelişmiş beyin oluştuktan sonra artık şöyle bir sürece girildi. Bakın ilk döneme göre baktığınızda beyin yüzde 17 küçüldü gibi. Yani yüzde 17 demek siz 5 milyon sinir hücrenizi kaybettiniz demek. Epey bir zam şey olan. Niye kaybettik ki bunu?
Çünkü bu aslında iki türlü kayıp bir beyin kendisini kaybetmek istedi. Çünkü çok fazla sinir hücresi demek, çok fazla enerji kaybı demek. Ben en çok kullanacaklarımı, bana en çok lazım olanları kullanayım, diğerlerini at gitsin. Biz buna budama diyoruz. Yani bu doğumdan ölüme kadarki süreçte de bu var. Yaş itibariyle de baktığınızda aslında 30-35’li yaşlara kadar biz hakikaten beynimiz çok aktif büyüyor.
25 yaşına kadar hele maksimum büyüyor ve buduyor bir taraftan da. İşe yaramayanları atıyor ve yarayanları geliştiriyor. İşte o yüzden Sinan’ın dediği hani 65 yaşlarına kadar biz bunu çok iyi koruyabiliyoruz diyor. Ondan sonra küçülüyor diyor ama bugün şunu biliyoruz biz. Neuroplastiste diye bir şey var. Yani sinir hücresi geliştirilebilir, sinir hücresi beslenebilir. Demek ki siz bunu besleyerseniz, geliştirirseniz aslında ölümü de azaltıyorsunuz.
Bugün bir kötü olay var ki teknoloji beynimize ciddi zarar verdi ve küçülttü. Küçülttü hakikaten doğru mu? Evet küçülttü. Sadece beyni küçültmedi, zekamızı da küçülttü. Hani biz hep diyoruz ya Sinan diyor işte tamam beynimiz küçüldü ama bu bizim zekamızla hiçbir zaman yansımadı. Yansıza zaten en büyük hayvan ne bir fil. Filin beynini düşünün o zaman çok zeki bir hayvan oluruz. Veya gurus. Aynen öyle.
Ama bununla çok alakalı değil. Tamam bizim beynimiz hakikaten çok tüketici bir organ. Yani vücuda baktığında %2. %2 nedir? Ne kadar küçük bir yapı gibi görünüyor değil mi? Ama %25 oksijenini kullanıyor. %25 kanını kullanıyor senin vücudun. Bu kadar aktif çalışan bir organı. Biz öyle kötü kullandık ki. Bak Norveç’te bir çalışma yapmışlar. 62 doğumlulardan 90 doğumlulara kadar insanları almışlar. Ve bunların süreç zarfında beyin büyüklüklerini değerlendirmişler. Ve IQ’larına bakmışlar. 1975 yılından sonra doğanların IQ’ların %3 daha düşük olduğu düşünüşler. Allah Allah. İnsan geriye doğru gidiyor yani. Bu çok ciddi bir çalışma. Norveçlerin yaptığı. Bunun anlamı şu.
Teknoloji bize gerçekten bazı şeylerin kolaylaştırıcı etkisini sağlarken birçok şeyi de alıp götürüyor. Teknoloji bizim beynimize zarar veriyor. Hep Covid Covid diye konuştuk. Beyni küçülttü diye konuştuk. Teknoloji geçildiği kolaylıkla mı zarar veriyor? Yoksa bu elektromayetik ortam denilmiyor. Teknolojiye bakın her şeyin azı da çoğu da zarar deriz biz.
Teknoloji bize bazı kolaylıkları veriyor. Ev ödüğümüzü oradan yapıyoruz. Yeni bilgileri oradan öğreniyoruz. Hakikaten işimizi kolaylaştırıyor. Ben arabaya bindiğimde artık hiçbir şeye bakmıyorum. Novigasyonu açık ediyorum. Nerede en kolay yol, en kestirme yol diye bakıyorum. Ama öyle bir aşamadan sonra beynine o kadar ciddi etki yapıyor ki birazdan konuşuyoruz. O teknoloji hastalığı diye bir şey var artık beyin için.
Yaptığı zararlar yararlardan çok daha fazla. Şimdi hocam peki şunu merak ediyorum. Dediğinizde katılıyorum ben hala ilkokul arkadaşlarımın tamamının telefon numarasını hatırlıyorum. Ama buna mukabil bugün eşimin telefonunu düşünmeden söyleyemem. Çünkü niye burada varlığızsa ezbereme gerek yok diye. Peki bu bir yandan şöyle bir şey yapmıyor mu beyin de?
Orayı ayıracağı kapasiteyi bambaşka bir şey koyup doldurmuyor mu orayı? Şimdi sizin söylediğiniz şey bakın eski şeyi hatırlıyorsunuz. Yenilerde zorluk mu yaşıyorsunuz? Bunu mu ima ediyorsunuz? Yoksa algıda seçicilik var eşiminkini mi özellikle unutuyorsunuz? Hayır hayır yani mesela bugün artık telefonu ezberemeyi ihtiyaç duymuyorum. Çünkü telefon sizin hayatınızı çok kolaylaştırdı. Çünkü her şey burada var diye. Aynen her şey burada var. Ezberemeyi unutuyorum. Oraya otomatik kaydediyorum geçip gidiyor.
Ama o eskiden öğrendiğiniz arkadaşınızın numarasını o zaman zaten öğrenmişsiniz. Peki şimdi şunu merak ediyorum. Şimdi bunu koymadığım için bu numaraları koyma… Şimdi beynimde belli miktarda kıvrım, belli miktarda nöron, belli miktarda 1,5-2 lira bir beynim var. Hadi benimki çok kıvrımlı ve çok kaliteli diyelim. Diyeyim hocam ne olursunuz izin verin. Tabii ki. Bunları oraya koymadığın zaman bir kapasite demek o. Orada bir boşluk oluşup da ben oraya başka bir şey mi koyuyorum yoksa beyin orada kendini imham ediyor.
Gerek yok burayı kullanmayı biliyor. Şimdi beynin hafıza anlamında çok farklı yerleri var. Görsel hafıza, işitsel hafıza, kısa süreli hafıza, uzun süreli bellek şu anda bugün denge merkezinin… Yani ben dengesizlik yaşıyorum, yürürken bazen denge mi yaşıyorum dediğiniz o merkezin bile aslında hafızanın ana motoru olduğu tartışılıyor. Biz bugün hafıza problemi olan insanların en çok denge merkezini tedavi ediyor. Şimdi orası bozulursa artık iş işten geçmiş fren patlamış oluyor. Şimdi bakın siz… Denge merkezi kulakta mıdır, beyin de mi? Denge merkezi beyincik dediğimiz şu arka bölgede. Yani beynin birçok bölgesinde hafızayı kompansi eden sistemler var. Yani sizin öyle kolay kolay hafızanızı kaybetmeniz çok mümkün değil. Belli bir oran gidecek ki ondan sonra. Siz bunu öğrenmiyorsunuz ya, yeni bir şeyi öğrenmiyorsunuz ya… Çok büyük ihtimalle… Sizin beyninizde o bölgeler başka şeylerle doluyor. Yani bardak o kadar dolmuş ki bir tane daha alacak yer yok. Siz o beyni bir resetleyin, sonra bu cep telefonunuzu çöpe atın. Bir ay boyunca siz eşinizin telefonunu bir süre sonra nasıl ezberlediğinizi göreceksiniz. Ya da başka bir hikayeyi…
Yani bu rahatlık beyni eriyen bir şey değil. Evet. Navigasyonunuzu… Asla kullanmıyorum. Ne kadar, ne şanslısınız işte bakın. Dönemiyorum. Navigasyonu atın kenara. Yolları kendiniz keşfederek gidin. Ama İstanbul’da da bu mümkün değil ki büyükşehirlerde. Ben bir gün hiç unutmuyorum. Telefonum kilitli. Sinan… Kayboldum. Ya kaybolmadım. Gideceğim yere 3 saatte gittim. Çünkü hani kısayolları gösteriyor ya. 3 saatte gittim. Ben yiyorken navigasyonu daha hızlı gittiğim için hiç de kullanmıyorum. Yani bazı şeyleri… Şimdi trafik bilgisi için İstanbul’da şart. Ama yol bulmak anısına doğru. Yani hip-ho kampusunuz küçülüyor. Aynen öyle. Sen onu kullandıkça hafıza dediğimiz… Evet mesela geçen gün genç çocuklarla bir yere gidiyordum. Baktım ki hepsi telefonla oynuyor. Dedi ki çocuklar bir yola bakın da dedim nereye gittiğimizi öğrenin. Yarın öbür gün bu arabayı siz kullanınca yolunuzu öğrenin. Böyle bir anlık ediyor ki navigasyon var. Evet bu kadar. Şimdi amaç oraya varmak. Yolu seyretmek değil artık yani. Dijital beyin hastalığı diye bir şey var. Sadece cep telefonunuza kullandığınız için hafızanızı etkilemiyor. O kadar ciddi etkileri var ki beyninizi strese sokuyor. Beynimizde bazı denge kimyasalları var. Bu denge kimyasalları ne?
Sizi gerçek hayatta strese karşı yaşadığınız ortama adaptasyona karşı koruyan kimyasallar var. Gaba dediğimiz bir madde var. Gaba ne işe yarıyor? Sizi sakinleştiriyor. Sizi rahatlatıyor. Oysa bu cep telefonu gibi bu tip aletlerle yani dijital aletlerle sadece cep telefonu… Bu gaba beynin ürettiği bir şey mi? Gaba beynin ürettiği bir şey. Bizim beynimizde sinir sistemi böyle denge gibidir Fatih Bey. Bir tartı düşünün. Tartının bir tarafında sempatik sistem vardır. Yani adrenalin ve kortizolle çalışıyor. Ne bu hep heyecanlı hep koşturan hep stresli sistem. Diğer tarafında da parasympatik sistem vardır. Gaba ile çalışıyor. Sakin, relax, etraftan gelen uyarılara anlamlı, düzgün cevaplar veren. Eğer gabanız eksikse… Karadenizlerde biraz gaba eksik. Ben de Karadenizliyim.
Ben Karadenizli, umayda yok. Bu taraf eksikse bu tarafın dengesi sizi hep gün boyunca stresli şey tutar, canlı tutar, böyle aksiyonlu tutar. İşte o gabayı ortadan yok eden dijital işler. Bilgisayarının karşısında bütün gün oturmak da aslında bir dijital çağın beyne yaptığı zarardır. Ya da annelerimiz işte oturuyor bütün gün. Ben şimdi bakıyorum Demans hastası, Alzheimer hastası, unutkanlık hastası. Karşıma geldiğinde ilk sorduğum soru şu. Sen günde kaç saat televizyonun karşısında oturuyorsun? Çünkü televizyonun karşısında oturduğunda oradan yeni bir şey öğrendiğini zannediyor. Hayır. Aldığın elektromagnetik dalgayı bir tarafı bırak. O televizyonun verdiği bilgi seni saatler sonra uyuşturuyor. Şöyle düşün yani günde oturmuşsun, hiç işin yok, canın sıkılıyor, üç tane filmi peş peşe seyretmişsin. Ne olur beynin? Nasıl hissedersin o gün? Üç filmi peş peşe seyretmişsin. Bir aptallaşmaz mı beynin? Aptalaşır. Mesela ben 40 sene önce seyrettiğim filmi sahne sahne hatırlıyorum. Dün akşam seyrettiği sebebi diziyi hiçbir şey hatırlamıyorum. Şimdi birazdan tadı koymaya başlayacağım. Şöyle hafızanın da unutmamız gereken bir kısmı var. Biz mesela gün içerisinde birçok bilgiye maruz kalıyoruz ama
bizi heyecansal olarak, duygusal olarak etkileyen şeyler kalıyor. Şimdi ben de mesela Indiana Jones’u ilk sinemada seyrettiğimde Kutsal Azini Avcıları’nı öyle büyülendim ki daha önce o yaşıma kadar öyle bir şey görmemiştim yani. Ve onun yarattığı o duygusal gerilim o filmi ben de unutulmaz bir şey yaptı. Şimdi mesela belki teknik olarak, hikaye olarak çok daha iyi filmler izliyorum ama hikayeye doydum. Artık o duygusal şaşkınlığı yaşamıyorum. İşte Avatar filmi en son ben de öyle bir şey yaptım.
Yani hiç beklemediğim bir şey gördüm orada. Düşük bir beklentiyle gitmiştim. O heyecansal dikkat bizim kayıt çözünürlüğümüzü arttırıyor tabi rica ediyorum. Biz mesela gece uykumuzda, rüyalarda bir şeyler görüyoruz falan teori o ki biz gece, beynimiz daha doğrusu gün içinde aldığı informasyonlar hangisi önemli hangisi önemsiz onu ayırıyor. Bunu yaparken de duygulara bakıyor. Yani hangisi duyguları kımıldattıysa bu önemli bilgidir yakına kaydedelim diyor. Şimdi bir de hayata karşı genel olarak bakış açımızda bir stabilite oluşuyor. Yaşlar geçti bir sabitleniyoruz artık. Çok büyük heyecanlar, çok büyük değişiklikler doyuyoruz bir nevi. Ve bundan sonra hafıza zayıflamaz dediğimiz şey aslında çoğu zaman biraz bundan kaynaklanıyor. Zihinsel olarak aktif, sürekli gezen, devamlı yeni insanlarla tanışan, yeni uğraşlar edinen, atıyorum bir enstrüman çalmayı yeni bir dil konuşmayı öğrenenler de falan. Bu öğrenme yeteneğinin daha üst düzey devam ettiğini görüyorsun. Zihinsel aktivite ve duygusal aktivite durumu bizim öğrenme miktarımızı belirliyor. Şu anda o sorun çok da buna dayalı. Ama dün akşamki seyrettiği filmi unutuyorum diyorsa orada bir sormak lazım. Hocam ben bu programı yapıyorum diyorsunuz. Ben doktora para vermemek için çağırıyorum doktorları kendime anlatıyorum. Onlara bana teiz köle çıkışla daireçle yazıyorlar. En temizli bu. Şaka bir yana şimdi vücuttaki çeşitli organların kullanıldıkça, organ değil miyim kasların kullanıldıkça daha geliştiğini biliyoruz. Bu kollar hiçbir şey yapmazsam bu kollar çöp gibi oluyor birkaç süre sonra. Ama her gün ağırlık kaldırırsam bu kollar güçleniyor veya her gün yürürsem bacaklarım güçleniyor. Çünkü aynen sizin söylediğiniz gibi vücut kullanılmayan bütün şeylere kendini öldürme emri veriyor. Uyuş, öldür gitsin taşımayın boşuna diyor.
Şimdi beynin de antrenmanı var mı? Yani bu söylediğimiz şeylere karşı beyin ne yapabilir? Mesela ben beynin ağırlığı kaldırmaya başlarsam beyin ağırlığı kaldırma. O yüzden her gün oturup bir şeyler ezberlemek. Beynin güçlenir mi yoksa boşu boşuna beyni hamallık mı yapıyormuş olur? Mesela tek etek bilim izleyebilirsiniz. Yani şey yapmak için ürün yapmak için. İyi programlıyorlar. Evet şimdi şöyle bir test var. Herkesin yapabileceği bir test.
Çok rahat bir koltuğa, elinizde bir kitapla böyle pofidikli koltuğa oturur, kitap okumaya niyetlenirseniz. Maksimum 20 dakikanız var. Niçin? Dışarıdan rahatsız edici uyaran gelmediği zaman beyin doğrudan tasarruf moduna geçiyor ve sistemi kapatıyor tabiri caiz. Şimdi hayatın geneli içinde bu doğru. Bizim beynin şu özelliğini unutmamak lazım. Ben genellikle beynin anatomisinden çok böyle hani pratik bilgilerin daha çok işe yarayacağını düşünüyorum.
Mesela otomobil kullanmayı öğrenirken çok zorlanıyorsunuz ama sonra hiç düşünmeden o cihazı yüzlerce kilometre kullanabiliyorsunuz. Yanınızdakiyle sohbet muhabbet edebiliyorsunuz. Nasıl yapıyorsunuz bunu? Görev ne kadar karmaşık olursa olsun bunu bilinç dışı yapabilecek bir ustalıkla bir başka kompartımana aktarmak beynin esas işi. Bütün hayatı böyle yaşayabilecek derecede de komplike bir enstrüman bu. Bütün hayatı otomatik pilota atabiliyor. Neden bunu yapıyor? Bilinç dediğimiz mekanizma yani bilinçli dikkat dediğimiz şey pahalı ve çok kolay yorulan bir şey olduğu için onu gerçek bir sorun için serbest bırakmaya çalışıyor. Aslında yaptığı iş bu. Dolayısıyla biz tekrar ettiğimiz her şeyde hayatımızda tekrarlı yaptığımız her şeyde bir otomatikleşme temayeline sahibiz. Öyle bir yeteneğimiz var. Hayatta çok büyük değişikler yoksa devamlı aynı şeyleri yapıyorsak ne olacak?
Bir süre sonra beyin içinde bir uyaran kalmayacak. Bilinçli dikkatimizi toplamanız gerektiren bir durum yok. Yavaş yavaş bu sistemi kaybedeceğiz. Mesela bugün dünyada hep şey tartışılıyor. Tamam ömür uzadı yaşlar ilerledi ama bu nöro dejenerati hastalıkları özellikle o meşhur alzheimer. Niye bu kadar konu olduğu hep konuşuluyor. Beslenme çeşitliği her zamankinden fazla. Tıp bir yöntemler işte şöyle böyle gittikçe iyileşiyor ama bir salgın gibi bu tip rahatsızlıklar artıyor. Çünkü artık hayatın özellikle de dijital hayatın bizi kendi hayatımızda inovasyon yapma konusunda adeta sakat bıraktığı bir zamandan geçiyoruz. Etrafımız tamamen kolaylaştırıcılarla çevrilmiş. Sadece telefon numarasını ezberlemek değil artık herhangi bir bilgimizi aklımızda tutmak, herhangi bir rotayı, herhangi bir prosedürü bilmek durumunda değiliz. Ve yavaş yavaş hayatı böyle nasıl diyelim yüzeyde otomatik hareketlerle yaşamaya başlayınca da bu tip sorunlar yaşamak kaçınılmaz. Bu deneyimin ya da açıklamanın tam tersini yaparsak işte beyin sporu yapmış olacağız. Yeni bir şeyler öğreneceğiz, ortam değiştireceğiz. Yani telefon numası ezberliyorsan başka bir şey ezberle. Tabii ki mesela şiir ezberlemek o kadar enteresan bir ve faydalı bir beyne egzersizi ki. Maalesef şimdi gençlerimize bunu söyleyince böyle okey bu umur falan yapıyorlar. Yani artık geç bu tavsiyeleri falan filan gibi. Halbuki mesela oturup şöyle 10 kıta falan işte İstiklal Maaşı uzunluğunda bir şeyi ezberleyebiliyorsanız bunun bir de şöyle bir tarafı var. Hani anlatmakta zorlandığımız mesela dil yeteneği bizim beyni diğer beyinlerden ayıran en önemli yeteneklerden biri. Ama siz bugün de bugün çoğu insanın olduğu gibi 200-250 kelimeyle yaşıyorsanız mantığınızı kullanamıyorsunuz. Mantık çalışmıyor. Çünkü mantık kelimesinin nutuk kelimesinden gelir. Dille ifade edilebilen kavramları zihinde çevirme becerisi demektir. Kelime hazineniz yetmediği için siz o melekeyi kullanamayınca ne olacak? Mantıksal ya da zekasıyla, bilinciyle hareket eden değil, dürtüler ile hareket eden bir canlığa döneceksiniz.
İşte bir parti diyecek bunu yap, bir reklam diyecek şunu yap, siz de ona göre davranır hale geleceksiniz. Korku, itki ve atavi dürtülerinizle yönetilebileceksiniz. Bütün bunlar hani bu yeni dünya sistemi falan filan diye anlatılıyor ya bu dijital algoritmaların bizi götürdüğü yer aslında sistemin çok da istediği bir şey. Çünkü en mükemmel tüketiciyi böyle yaratıyorsunuz. Bir korkutuyorsunuz markette neyi satmak istiyorsanız insanlar onu alıyorlar.
Bu kadar basit bir sistem ve bunu şimdi böyle anlatınca genellikle komple töresi yapmakla itham ediliyor insanlar ama ben hep bir noktayı hatırlatmaya çalışıyorum. 100 sene yaşkın bir süredir psikoloji bilimi insan zihninin zaafları üzerine çalışıyor. Ve bu çalışmalardan elde edilen bilgiler, Freud’tan bu tarafı alın.
Bugün bizim çoğun ücretsiz olarak kullandığımız dijital algoritmaların arkasındaki yapay zekaların programında yer alıyor. Ve bu algoritmalar bizim neye ne kadar tıkladığımızı, hangi sayfada ne kadar durduğumuzu falan sürekli amel defteri gibi kaydeden o cihazlar sayesinde devamlı bizim tarafımızdan bilgiyle besleniyorlar. Bu veriyi alıp bizi en kolay nasıl manipüle edebileceklerine dair deneme yanılma yönetiliyor.
Ve bize hep aynı şeyi öğretmeye başlıyorlar. Sınırsız denekle müthiş bir deney yapıyorlar. Her sosyal medya uygulamasını açtığımızda, her web sitesine girdiğimizde biz orayı veri sağlıyoruz. Tabii bunu yapan kötücül uzaylılar değil, sizin benim gibi insanlar para kazanmak isteyen, yazılım yapan falan faniler yani. Siz biraz insan zahaflarını bileceksiniz ki onlara daha çok ürün satabilirsiniz, onların dikkatini reklam verene daha iyi yönlendirebilesiniz.
Bu masum gibi gözüken sistem doymaz bir kar iştahıyla da süslendiği zaman kendi felaketimize giden yolu açıyoruz. Yıllardır benim şahsen anlatmaya çalıştığım şey eğer beynimizin evrimsel yani, daha doğrusu insanın evrimsel kökenlerini anlamaz isek, bu canlının neden böyle olduğunu, nasıl bu hale geldiğini, en azından bilimin bugün anlattığı düzeyde bilmezsek, kendi elimizde nasıl bir felaket yarattığımızı bile fark edemeden yok olma riski taşıyoruz. Yani ilk defa kendi eliyle kendi kendini bu kadar hızlı yok eden canlı türü biz olacağız. Modern insana 50 bin yıllık bir geçmiş biçiyorlar yani. Mağara duvarını resim yaptığımızdan beri yaklaşık 50 bin sene geçmiş. Hiçbir insansı türü, diğer insan türleri de Neandertaliler, Florensisler bizim kadar kısa süre de bu noktaya gelmemişler yani. Muhtemelen Neandertalilerin yok oluşunda bizim payımız var ama en az 500 bin sene buralarda bulunmuşlar.
Homo erectus 1,5 milyon yılı aşkın bir süre dünyada gezmiş ama biz 50 bin yılda tükenişin eşiğine geliyoruz. Bu yine söylüyorum aşırı gelişmiş ve kendisini nasıl kullanacağımızı çok bilemediğimiz beynimiz yüzünden oluyor. Zekamız o kadar keskin ki 3 yaşında bir çocuğun elinde jiletle gezmesi gibi onunla ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bizi macilen artık zekal zeki hale gelmek ya da teknoloji geliştirmeyi bırakıp bilgileşmemiz lazım.
İnsan hakkında bilgileşmenin de ben biyolojiden geçtiğine neredeyse eminim. O yüzden herkesin yani biyolog olmasına gerek yok. Her insanın temel düzede bir biyolojik kültüre sahip olması gerektiğini düşünüyorum. En azından bu devrin en koruyucu bilgisidir. Dur dur beynimize de çok şey yaptın ya. Çok baskı yaptı beynimize. Öyle öyle. Daha neler? Ki az söyledim. Yani esas burada gece gece çok stres yapmayayım diye çok girmiyorum yani.
Sinan’ın dediği tabi çok doğru. Yani biz evrimleşme sürecimizi bilmezsek ne yapacağımızı da çok farkında değiliz. Biz avcı bir toplumdan geldiğimizi düşünürsek şu anki yaşadığımız ortamda ise bambaşka bir teknolojik hayatın içindeyken Şunu unutmayalım hem zihinimiz hem bedenimiz şu anki teknolojik hayata henüz adapte olamadı. Ama güzel olan bir şey var ki son 10 yıldır öğrendiğimiz bu yeni sinir hücresi yenilenebilir demek. Siz 85 yaşındayken bile bazı şeyleri değiştirerek hayatınızı tekrar revize edebilirsiniz. Neden? Nasıl revize edeceğim ve ne kadar sürede revize edebilirim? Sinir hücresinin kendini tekrar toparlaması 2-3 ay sürüyor. Yani siz bir alışkanlığı 2-3 ay düzenli yaptığınızda beyin diyecek ki evet bu insan yola geldi ve ben ona yardım edeyim. Hakikaten bunu alışkanlık haline getirip ondan vazgeçemeyeceğinizi göreceksiniz. Mesela? Mesela beyin 4 şey ister. Çok fazla bir şey istemiyor. Diyor ki size kardeşim düzgün uyuyun. Bakın ben hep şey diyorum hani bu arada şu beslenme modaları çıktı işte şöyle diyetler yapın şunu yapın. Ben bir kere diyete karşıyım. Nöroloji olarak, beyin olarak diyete karşıyız. Çünkü diyetin getirdiği beyne çok farklı ters tepkiler var. Diyoruz ki biz düzgün uyuyun. Her şeyden en önemlisi bir numaralı uyku. Peki stresle ve bu denli elektrik bombardımlar nasıl olacak bu iş? İkincisi diyoruz ki sakinleşin. Ne demek? Stresle baş etmenin de yolları var. Onları da konuşuruz gerekirse ama. Sakinleşin derken gün boyu zaten çok stresli bir hayatınız var. En azından bir yarım saati ya çok fazla bir şey istemiyor beyin. 20 dakika bile yetiyor onun için. 20 dakikayı kendiniz için bir şey yapın. En çok ne yapmayı seviyorsun? Ben açık havaya çıkıp kulaklığımı takıp, sakinleştirici bir müzik dinleyip yürümeyi seviyorum. İşte müthiş bir meditasyon.
Namaz kılmayı seviyorum. Müthiş bir meditasyon. Yoga yapmayı seviyorum. Müthiş bir meditasyon. Beyninizi resetlemek zorundasınız. Üçüncüsü lütfen beyninizi zaman zaman uyarın. Bana şimdi geliyor asıl diyor ki hocam ben beynimi sağlık tutmak için her gün bulmaca çözüyorum. Yeter mi? Yetmez. Bu 4 tanesinden birini yapıyorsun sadece bulmaca çözmek de hiçbir işe yaramıyor.
Yerim ben bunu. Az daha bir tutucu gibi yaparım. Yüz taneden bir tanesinden birini yapıyorsun. Su doku dışında hiçbirisi işe yaramıyor. Beynini uyaracaksın. Uyarmak ne demek? İşte farklı yollar denemek. Mesela beyin için. Mesela yeni bir şey öğrenmek uyarmaz mı beynini? Yeni bir şey öğrenmek. Farklı yollar denemek. Bak 4 parametreden birini sayıyorum. Onun içindeki de 10 taneden biri bu. Beyin için en güzel egzersiz. Hani hep egzersiz yap diyoruz. İnsanlar spor salonuna mı gideyim diyorlar bana.
Hayır en güzel egzersiz masa tenisi. Sen beynini genç tutmak istiyorsan arkadaş masa tenisi oynamayı öğren. Masa tenisi ne iş? Neler yapıyor neler? Bak o sırada dikkat koncentrasyonu artırıyor. O sırada karşıdan gelecek tepkinin seni sakinleşeceksin ki ona bir doğru hamle yapabilesin. Bir sürü farklı şeyler yapıyor beyin için. Normal tenisi olmaz mı? Masa tenisi şart mıdır? Masa tenisi şart. Masa tenisi yap diyoruz. Bir de diyoruz ki lütfen bu beyni oksijenlendir, sula ve doğru besle. Ne demek bu? Oksijenlendir dediğim açık havada bir yarım saat yürü. Çok fazla bir şey istemiyoruz. Tutup da 45 dakika koşta iştiz. Demiyorum ya. İnsanlar diyor ki tamam 20 dakika yapmam bile yeterli. Bunu 20 ile başla. 20 dakika çık ve yürü. Yavaş yavaş atacaksın zaten. Yaptıkça, yürüdükçe, oksijeni aldıkça vücudun serotonin dediğin mutluluk hormonunu, endorfin dediğin ağrı kesici ve enerji hormonunu alacak. Hocam şimdi geri siz de buradan çıkalım. Yürümeye başlayalım. Serotonininiz varsa kaçar. Kaçmaz. Ha tabi ki.
Şimdi burada bak çıkacağız Suriyeliler bilmem neler. Onlara hizmet etmekle görevlendirilmiş seks işçileri. Sokaklarda Arapça şarkı çalanlar. Bir takım eşkıya kılıklı adamlar falan böyle. Anlamadığınız dilde konuşan bir kalabalık bir grup falan. Yemin ediyorum serotoniniz seyzi kalmaz. Eve gitler siz ikiniz. 6 yıl çıkmazsınız evi.
Bakış açımızla ilgili. Marmara kıyısına yürüyüş parkurlarına bekliyoruz. Cadde baspa civarlarına. Hayır, bizde pozitif olumlama bekliyoruz. Bakış açısıyla ilgili. Siz gerçekten pozitif olumlarsınız orada serotoniniz yükselir. Yani ne diyeceğiz? Ay iyi ki gelmiş bunlar. Aman aman ne güzel yarın ödümüzde bıçaklarlar. Ay pek sevindim bıçaklamayacak. Nasıl olacak hocam?
Vallahi o olumsuzluklar her zaman var. Şimdi insanın Matrix filminde de söylendiği gibi bütün hayat tercihlerden ibaret. Biz nereye bakarsak onu görüyoruz. Neyi görürsek onu konuşuyoruz. Neyi konuşursak onu çaldırıyoruz. Biz nereye bakarsak onu görüyoruz. Şimdi şöyle bir durum var. İnsan beyninin bence en önemli anlaşılması gereken tarafı diğer bütün beyinlerle ortak noktası. Önce kötüyü görür. Önce tehditi algılar. Çünkü o bir hayatta kalma donanımıdır. Bizi hayatta tutmaya çalışır.
Hayatta tutmanın da şiarı. Önce kötüyü görürseniz. Yani çiçek, böcek bilmem ne estetik, güzellik çok fazla hayatta tutmaya faydalı değildir. Kötüyü görürseniz hayatta kalırsınız. Varsayılan olarak böyle bir ayarınız olduğunda siz ekstra bir çaba göstermediğinizde endişeli bir varlık olursunuz ki Şirazlı Saad’i bunu zaten ”Yekkat reyhune sad her azan endişe” bir damla kan bin bir endişedir insan diyerek zaten anlatmış.
Biz doğalında endişeli bir canlıyız. Aktif olarak hocam dediği gibi yapmamız gereken bir şey var. Kendimizi teskin etmenin, sınırlarımızı zorlamanın ve kendimizi inşa etmenin yollarını Bireysel olarak kimseden formül falan beklemeden keşfetmeli ve yapmalıyız. Şimdi bunun en iyi yolu da güzel bakmak, iyiye bakmak, iyi çoğaltmak, iyi desteklemek. Ya da baktığını iyiye yorumlamak. Mesela bu resilience dediğimiz bir duygu ise istiklal dediğimiz bir konu var. Onun mesela siyirli formüllerinden bir tanesi. Şöyle kötü bir şey oldu. Pandemi geldi işim gitti ya da ne çok mülteci geldi falan gibi bir cümle var. Bu olumsuz bir cümle. Ama diyorsunuz arkasına bir başka cümle daha söylüyorsunuz. Amadan sonra bağladığınız cümle mecburen olumlu olmak zorunda olduğu için beyninizin bütün kimyasalları değişiyor.
Sadece bir cümleyi söylemek zorunda kaldığınız için. Şimdi aslında bu kadar bedava bir şey. Fakat bizim her olumsuz cümle arkasına amalı bir olumlu cümle. Aynen öyle. Bunu mesela egzersiz olarak insanlar rahatlıkla yapabilirler. Bir süre sonra olumluvayı arttırdığını görecek. Şöyle bir devirde yaşadığımızı unutmayalım. Mesela hocam şöyle bir cümle olumlu bir cümle midir? Vallahi her taraf bunlarla doldu. Geleceği parlak görmüyoruz ama Allah’tan 60 yaşındayım. Bu zaten görecek kadar da yaşamam. Bu olumlu cümle midir? Mesela dünyanın geçiciliğini hatırlayıp ya boşver biz elimizden ne gelirse onu yapalım demek için güzel bir ikinci cümle. Olabilir. Yani ya da belki bunların içinden yarın bir gün Pol Dirak çıkacak bilmem ne bir şey keşfedecek de Nobel’i biz kapacağız da denemem.
Bilemiyorum yani nasıl derseniz onu ve bu baktığımız yeri çoğaltma meselemiz şu anda insan toplumunu insan kültürünü şekillendiren en önemli konu. Biz var olan bir yeteneği hemen hemen hiç kullanmamaya ama varsayılan bir ayardan dolayı korkutulmaya çok yatkın bir hayat yaşıyoruz.
Güvenlik mesela hayatta kalmaya programlı bir canlı en az 5000 yıldır hayatta kalma problemini çözmüştür. Şehirlerde yaşıyor 5000 yıldır medeniyetlerde yaşıyor insanların çoğu. Ve özellikle şu anda dünyanın yarısından çoğu şehirli ama biz hala bir can güvenliği endişesindeyiz. Hala her yerden aslan kovalayacakmış gibi yaşıyoruz. Bizim sorunumuz doğada hayatta kalmaya yarayan sistemlerin hiçbirini kullanamadığımız bir yerde zihnen ve bedenen işsiz kalmış olmamız. Şu anda ana sorun bu. Ve genellikle bana diyorlar ki hocam sen yazıyorsun bu insanın fabrika ayarları anlatıyorsun da biz nasıl yapacağız bunu? Formülü çok basit. Doğru yaşamanın bu devirdeki formülü için şunu bilmek gerekiyor. Atalarımız bize genetik mirasları gönderen atalarımız yokluklar devri için tasarlanmıştı. Orada bir şeyleri var etmek zorundalardı. Biz bugün her anlamda çokluklar devrinde yaşıyoruz ve sorunumuz o çokluktan doğruyu bulabilmek. Dolayısıyla ister yeme içme, ister hareket, ister ilişkiler, ister stres konu ne olursa olsun hayattaki fazlalıkları çıkararak daha iyi bir hayat yaşayabileceğiz. Mesela beslenme konusunda hocam der ki Perlize kaçayım? Ben de karşıyım. Sadece yemeği sevdiğim için değil. Konu perliz değil. Mesela diyorlar ki hocam ne alayım? D vitaminimi atayım, glütatyon mu içeyim, çiğ tohumu yiyeyim falan. Çok moda çok moda. Gerek yok. Yediğin bir şeyi yeme yeter. Yani bir şeyi çıkar diyetinden zaten daha sağlıklı olacaksın.
Tıbben ömrü uzattığını bildiğimiz bir tane net prosedür var. Orta yaştan itibaren kalori alımını yarıya düşürmek. Aç kalınca ömrün uzuyor. Çünkü sistem onu ayarlıyor. Yokluklar devrine ayarlıyor. Aç kal. Öncünün aç kal. Öncünün aç kal. Bu göçüne göre aç kal. Biz şimdi açlığı rahatsızlık verici bir his olarak kodladığımız için yemeğin verdiği hazlı adeta bir antidepresan, bir uyuşturucu gibi.
Tam tersi olmaya başlamadı. Bir yandan da insan, yani şöyle söyleyeyim, şişman insanlara başarısız olduğu zayıflar gözüne bakılmaya başladı. Evet. Yüz sene önce böyle değildi. Belki yüz sene sonra da böyle olacak. Yani her şey bir protobüs üzerinden gidiyor. O da davetler yapıyordu. Yani insanlar zayıf olmalı. Niye zayıf olmalı? Hayır, bir kilo değil işte bir mesele. Bizi mesela yine bir kiloya bağlıyorlar. Herkesin ideal kilosu, kendini rahat hissettiği kilosu başka. Ama burada sorun şu.
Vücudunuzun yakabileceği ihtiyacından fazla kalori almaya zorlandığınız bir dönemdesiniz. Atıyorum. Monosodium glutamat. Her şeyin içine konuyor değil mi? İçin tuzu denen şey. Millet diyor ki, kör yapar, kısır yapar falan. Bildiğimiz öyle bir etkiş yok. Çünkü hocanın yabildiği, beyinde gram düzeyinde olan tek madde glutamattır. Yani çok fazladır bizde. Öbürler hep mikropikogram düzeyinde. Bu öyle kimyasal bir etkiye sahip değil.
Yaptığı etki şu, öyle bir iştah açıyor ki. Çünkü et tadını taklit ediyor. Tabiatta çok az bulunan bir şey. Biz her şeyden on kat fazla yiyoruz. Şimdi bu sorun bizim atavi güdülerimize hitap edip onun bir zayıflığını açığını kullanan hekeden bir eklentiyle alakalı. Aynı şeker için söz konusu. He, şeker içinde aynı şey. Ve bunu biliyorsak biz, mesela bi kere karbon ücretleri biraz çıkaracağız hayatımızdan. Çünkü şu anda karbon ücreti sıfır alayım deseniz mümkün değil. Yediğiniz her şeyde karbon ücret var. Tabii.
En azından bilinçli tüketiminizi azalttığınız zaman sağlığa kavuşuyorsunuz. Şuraya bir şey gireyim mi? O monosodiyomu, glutamattır. Ben bilmiyorum. Ben hakikaten beslenme konusu olunca ben biraz iriçe oluyorum. Hakikaten bütün programlar beslenme üzerinden. Çünkü her şey sanki buradan oluyormuş gibi yani. Onu mu yiyelim? Bunu mu yiyelim? Hocam ben hangi tarif… Dünya böyle değil. Gerçekten arkadaşlar böyle değil.
Sağlıklı besleneceksiniz ya. Yani takviye dediğin şey aldığınız sonuçta sentitik bir şeydir. Sağlıklı beslenmek için de, biz şunu söylüyoruz ya. Şimdi monosodiyomu glutamattan bahsediyor. Monosodiyom glutamat sizin gittiğiniz en lüks et restoranlarından biri. O yediğiniz harika lezzetli et. Değil mi? Çok lezzetli. Monosodiyom glutamatta olmadığını nereden biliyorsunuz?
Genellikle monosodiyom glutamat çok lezzetli. Biz diyoruz ki lütfen evinizde yiyin yemeğinizi. Çorbayla başlayın yemeğe. Ve kilo ile ilgili sıkıntımız şu bizim. Bakın kilo ne zaman tehlikelidir? Kilo olmak, sağlıklı olmak anlamına direkt olarak gelmiyor. Eğer sizin kilonuz göbek etrafınızda belirgin artmışsa o zaman tehlikelidir.
Biz buna metabolik sendrom diyoruz. Ne demek bu? Aldığınız besinlerde… Belirgin ile göbeğe gerek sonunda. Aldığınız besinlerde 80 cm 95 cm. Kadınlarda daha zayıfız falan. O besinlerde, aldığınız besinlerde kötü olan toksinler size zarar verecek maddeler genellikle yağda birikmeyi sever. Bizim en büyük sıkıntımız toksin alımıdır. Neden toksin alımı? Çünkü kronik hastalıklarda, inflamasyon dediğimiz iltihaplanma ya da oksidasyon dediğimiz paslanmadır aslında büyük rol oynuyor. İşte bunlar da bizim yediğimiz yiyeceklerden aldığımız o zararlı maddeler. Ya da cildimizden giren zararlı maddeler. Soluduğumuz zararlı maddeler. Bunlar toksinler. Toksinler daha çok yağda birikmeyi sever. Yağ en çok vücutta yağın olduğu yerde genellikle maalesef beyin.
Beğine ulaşıp hastalık yapmak isterler. Beyin ise bunları korumak için göbek etrafında bir yağ tabakası yapar. Der ki git orada birik bana zarar vermeden. Eğer senin göbek etrafında bir yağ birikimi varsa hakikaten hastalık anlamında dikkat edeceksin. Ama ben çok zayıf olayım illa kilo vereyim. Zayıf olmak bir moda. 90-60-90. Sosyal medyayı konuştuk sizinle. Herkes o sosyal medyadaki insanları özendiği zaman gerçekten çok sağlıksız işler yapıyorlar. Aç kalmak demek sağlıklı olmak demek değildir. Ben ısrarla söylüyorum arkadaşlar. Bilmem şu kadar ye şu kadar yeme. Lütfen eğer siz aç kalırsanız beyniniz size şu mesajı veriyor.
Ben tehlikedeyim. Bana besin lazım. Besini stokla. Niye stokluyor o zaman? Metabolizmayı yavaşlatarak stokluyor. Sen aslında aç kaldığında metabolizman yavaşlıyor. Yani sen günde üç öğün yiyeceksin, az yiyeceksin, abartmayacaksın. Metabolizman. Beynini hep sakin tutacaksın. Beyin çok uyanık. En ufak tehlikeyi korumayı alıyor kendine.
Hafif hafif verirsen beyin sakin kalır. Ya bu sağlık işi çok. Beslenme işi bilmiyorum. Başka bir dünya. Orada şöyle bir ölçüyü hatırlatayım. İnsanın normal diyeti günde yaklaşık 14 ila 16 saat bir şey yemeği gerektirmeyen bir diyet. Şimdi bu Aralıklı Oruç falan diyorlar yeni termitant arslanın hikayesi. Aslında bunu taklit etmeye çalışıyorum ama insanların çoğu o rahatsızlık durumuna niye giriyor? Biz çünkü beslenmiyoruz. Karbonicat falan bağımlısıyız. Devamlı bir cravings, can çekmeyi yaşıyoruz devamlı olarak. Şimdi burada esas ölçü günde 12 ila 16 saat, ideal 16 saat bir şey yeme ihtiyacı hissetmiyorsanız doğru besleniyorsunuz. Ama onu da uykuya denk getiriyor. Mesaj bu. Yani sen akşam 7’den sonra yeme, uykunu da devreye sokarsan büyüme hormonun ortaya çıkıyor.
Uyku da büyüme hormonun seni tamir ediyor. Resetliyor bütün vücudunu. Onu uykuya denk getir. Ama sabah kalktım ben 9’da yaptım kahvaltımı 1’de olmaz. Kalktıktan 2 saat içinde o kahvaltı yapılacak. Çünkü beyin bunu istemiyor. Çok güzel bir şey uyguladın. Teşekkür ederim onu atladım. Karbonhidrat işi de. Bakın basit karbonhidrat için şu anda Alzheimer’a tip 3 diyabet deniyor.
Ne demek tip 3 diyabet? Alzheimer hastalığında basit karbonhidrat o kadar zehir. Bizim bu beslenmeleri ufak tefek nüansları değiştirse… Peki hocam şeyi merak ediyorum şimdi. Onu herkese merak edin. Demin Canan hocamın da söylediği gibi, bu gibi beyin hastalıklarında ciddi atış var işte Alzheimer.
Açlıdan Ahmet amca bunamış derlerdi. Konu kapanırdı. Ahmet amca zaten baya yaşlı olurdu. Gidişe yakın da… Şimdi bakıyoruz çok daha erken yaşlarda Alzheimer’lar başlıyor. Uzun süre Alzheimer olan insanlar var. Çok genç yaşlarda başlayan Parkinson’lar var. Bunların sebebi ne peki? Bu beyinle ilgili bir şey ve biraz modern çağla ilgili bir şey. Bunlar niye böyle bir yükseliş içerisinde? Bu da bu teknoloji ile ilgili.
İşte şimdi bunlar bizim kronik, nörolojik hastalıklar dediğimiz gruplar. Parkinson olsun, Alzheimer olsun. Neden arttılar? Normalde biz şöyle bilirdik. Ben öğrenciliğimde, asit anlamda böyle öğrendim. 65 yaşındaki bir insanın 10 kişiden biri Alzheimer’dır. 85 yaşında da 3-4 kişiden biri Alzheimer’dır. Yani genelde süreç böyle ilerlerdi. Şimdi yaş ilerleyince, yani teknoloji bize ne sağladı? Daha uzun ömürler.
Tamam, daha uzun ömürler de senin 20-30 yaşlarını uzatmadı. Keşke o dönemlerde kalıverseydik değil mi? Yani 60 yaşından sonraki ömrünü uzattı. Zaten 60 yaşından sonra %10’du bu Alzheimer. Daha uzun süreçte daha sık görmeye başladın. En büyük problem… Hastalık artmadı genelde. Arttı. En büyük problem ise şu.
Son 20-30 yılda, özellikle önümüzdeki 20-30 yılda belki de 10 kat artacağı tartışılıyor. Neden? Yaşam ona göre evrildi. Ben diyorum ya, basit karbonicat yediğin sürece, stresle yaşadığın sürece… Bakın 4 yıl depresyonda kalmak tedavisiz Alzheimer’ın en büyük risklerinden biri.
Yani depresyon bu kadar hayatımızın önünde. O kortizol dediğimiz stres hormonu bizi o kadar kemiren ve sağlığımızda neden bir tablo. Peki hocam, siz öyle diyorsunuz bir yandan muhakkak dediği ama bir yandan da stresin özellikle… Mesela hamilelik sırasındaki kısa süre streslerin bebeğin gelişiminde çok pozif olarak oluyor. Keza, gençlik dönemindeki sürekli olmayan zaman zaman gelen streslerin yaratıcılık ve seyke gelişimini çok pozif ettiği söylüyor. Aynen öyle. Şimdi bak, stres iki tiptir. Biri akut stres, diğeri kronik stres. Akut stres şu demek, ortada bir olay var. Sen o olayı çözme sırasında strese girersin. Dediğim gibi o tartıdaki parasympatik dedim ya, adrenalin ve kortizol stres hormonu ile adrenalin aktif olur.
Öyle motivasyonlar terki. Düşün sınavdan bir hafta önce kapanır çocuklar, gece gündüz uykusuz çalışırlar. İşte orada kortizol ve adrenalin tavan yapmıştır. Senin motive tutar, algılamak… Ama oranın kalıcı hale gelmesi götürür. Şimdi, stres ortamı bitti. Herhangi bir sınavın yok, herhangi bir iş bitirme sürecin yok. Ama ne bileyim ailevi problemler hep devam ediyor.
İşte eşinle stresin devam ediyor, iş stresini yıllarca devam ediyor. İşte uzun muadede stres, kortizolun uzun muadede böbreküstü bezlerinden kötü bir şekilde salgılanması… ki ne demek kötü bir şekilde salgılanmak? Normalde kortizol, stres hormonu sabah salgılanır, en yüksek seviyededir. Çünkü seni güne hazır hale getirir. Bir zırh gibi, zene kıyafet gibi giyersin onu, dışarı çıkarsın.
Soğuktan seni korur, birisinin sana vurmasından korur. Yani savunma mekanizması sağlar. Ama akşama doğru artık yavaş yavaş gevşeme anında düşer ve düştüğü anda da sen rahatlayarak, gevşeyerek uykuya dalarsın. Doğru mu? Oysa uzun muadede hayatında getirdiğin stresler, kortizolun hiç düşmemesine neden olarak birinci dönemde uyku problemi yapmaya başlar. Sen stresliysen bir kere uykuların bozulur. Gece yarısı bir anksiyete ile stresle uyanıverirsin. İkincisi stresliysen gün içinde hep öfkeli olursun, tahammülsüz olursun. İşte bir süre sonra da depresyona doğru gidersin, hiçbir şey yapmama isteği gibi. Yani uzun vadeli stres aslında bizim için zararlıdır. Teşekkür ederim. Kısa vadeli stres tam tersi. Savaş ve kaç modunda bizim ihtiyacımız olan şeydir. Bugün belki de beynin en önemli sorunu bu. En önemli sorun bu yani. Çünkü şehirli insanların büyük bir kısmı stres ve bağlaklılıklardan ölüyor. Şimdi bu stres sisteminde doğada çok ilginçtir. Biz bütün hayvanlarla paylaşıyoruz. Savaş, Kaç, Don. Üç tane repertuvar var. Hayatın hiçbir yerinde işe yaramıyor. Ne sınavda, ne terfi de, ne maaş da, ne dolar krizinde, ne mülteci sorununda hiçbir yerde savaş, kaç, don. Ancak savaş olsa belki orada işe yarayacak. O da yok şimdi.
Dolayısıyla sonuçsuz ve bitmeyen bir stres hali. Kronik stres o. Bundan bir tek biz ölüyoruz. Şimdi ben bunu söyleyince bazı arkadaşlar itiraz ediyor. İşte efendim Yunuslar da kendini havuzda kafasını vura vura öldürüyor. Yunus’u havuza koyan da biziz. Ev hayvanlarına depresif yapan da biziz. Bizimle beraber yaşayan hayvanlar ve bizden etkilenen hayvanlar da bunu yaşıyorlar. Ama tabiatın hiçbir yerinde zaten bu kadar uzun süre kronik strese izin verecek bir durum yok.
Hayvan zaten yaşayamayacağı bir ortamda kalınca bir şekilde ölüyor zaten. Ve negatif seçim. Aslan kovalıyor kaç akşam kurtulur. Ortamını değiştiriyor ya da türü tükeniyor artık ne oluyorsa. Ama biz bütün şartlara rağmen yaşamaya programlı olduğumuz için bu sistem şu anda bizim canımızı okuyor. Bu arada benim bunu kitabını yazmış adamın geçen ayda bir kant hali yaptırdığım benim de koridoremi yüksek. Peki böbrek üstü bezlerini aldırsak kurtulur mu Yunus? Yok onu yapmamak lazım. Orada başka bir sürü hormon var çünkü. Peki önce bu yemekten bahsettiniz ya şimdi burada benim aklıma şu geliyor. Daha önce ben de Safra kesilen bir problem oldu. Şu anda doktorla konuşuyoruz. Dedi ki Safra kesilisi şeye göre evli ol. Aldırmadın inşallah. Aldırdım aldırdım. Aldırdıysan şefun var. Ben yavaş yavaş gidiyor parça parça aldırıyorum kendimi sonra hiçbir şey kalmayacak.
Dedi ki bu ilkel insana göre oluşmuş bir organdır. İlkel insan yakalar, horororororor gel, oyuncuya kadar, çatlayıncaya kadar herhalde ne bulduysa. Çünkü bir daha ne zaman yiyeceği belli değildir. Pek çok hayvan bugün öyle mesela. Aslan gidiyor bir av yakalıyor sonra belki bir ay bir şey bulamıyor veya 15 gün bir şey bulamıyor. Hayvanla göre ben aslan diye uydurdum ama.
Biz mesela yemekle ilgili söylenen şeylerden bir şey değiliz. Beyin aslında bize kontrol etsin. Ama bizim galiba modern dünya yani bugünkü bestenme rejimimiz aslında bakarsınız. Endüstri devriminin bize dayattığı bir bestenme biçim. Yani günde üç oyun. Niye günde üç oyun kardeşim? Bir oyun yetebilir. Bizim Türkiye topraklarına tanzimat fermanından sonra girmiş bir şey.
Mesela ben daha az ev futbolcu vardı popes kube çok formda falan bir gün karşılaştık popes kube. Diyor ki nasıl oluyor dedim ben bu kadar. Bir oyun yiyorum bir de dedi. Nasıl dedim? Bir iki saat, öğlene doğru bir saatte. Bir oyun yiyorum akşamüstü çok ufak bir şey atıştırıyorum bir daha da yemiyorum dedi. Çok iyi görünüyordu. Şimdi ne yediğine bakarsınız orada muhtemelen karbon zaten çok fakir. Büyük ihtimalle. Lif, protein ve yağ ağırlığı, bestenme yapıyor.
Mesela üç oyun yemek soruyor. Bize beyin mi emrediyor üç oyun yemeği yoksa biz mi beyin de üç oyun yemeği ezberlettik? Şimdi üç oyun tabiat sayılarla, kilogramlarla, boyutlarla çalışmaz. Tabiatta sistemler vardır ve ritimler yani şey olan kaotik ritimler vardır. Bizim makine gibi ritimlerle çalışmaz tabiat. Bizim acıktığımız zaman yememiz lazım. Hadise bu. Ama antik insan yani bizim uzak atalar her acıktıklarında fesud yoktu.
Ne yapacaklar? İki seçenek var. Ya açlıktan ölecekler ki çoğu öyle gitti muhtemelen. Ama evrimsel varyasyonlar sırasında eğer açlığı vücudu için faydaya çevirebilen versiyonlar çıktıysa arada bunların çok büyük avantaj sağlamış olması lazım. Ve bu hipotez bize şunu diyor. Eğer böyle bir varyasyon mümkünse bugünkü insanların bundan faydası görmesi lazım. Otofaci falan filan hikayedir televizyonlarda çok konuşuluyor.
Uzun süre işte bu ketogenik diyet olsun açlık olsun bu tip durumlarda vücudun enteresan bir mod değişikliğine gitti. İşte hasarlı ücreleri kanserli ücreleri yok etmeye başladı filan gibi. Bu konuyla ilgili araştırmalar çok fazla ve hemen hepsi bugün mesela ketogenik diyet ciddi bir tedavi yöntemi olarak kullanılıyor. Başta epilepsi olmak üzere. Neden peki yani? Ne demek ketogenik diyet? Çok zor bir diyet. Çok zor evet.
İnanılmaz zor yapması, uygulaması çok zor ve sadece hastalıklarda kullanmak gerektiğine inanıyorum ben. Ben ondan biraz farklı düşünüyorum. Ben onu bir tık ileri taşıyorum. Ketogenik diyetin neden epilepsiye iyi geldiğine baktığınızda neden nürolojik hastalıklarda bir opsiyon olduğuna baktığınızda bizim ataların orijinal beslenme düzenine çok benziyor. Bir kere tabiatta bu şekilde basit karbonicat bulamıyorsunuz. Yok. Karbonicat işte sanıyoruz ki elma adımız falan yiyorlar. Basit karbonicat ve kompleks karbonicat.
Mesela bizim bu rafine şekerler. Anlatabiliyor muyum işte? Her gün tükettiğimiz o şekerlemeler, hamurlar vesaire. Şimdi bunlar tabiatta yok. Tabiatta genellikle diyoruz ki elma armut falan yiyorlar. Bu elma armut da tabiatta yok. Biz on bin senedir bunları islah edip koca koca şeker bombalarına çevirdik. Tabiatta ki normal armutun suratına bakmazsınız. Yani tipsiz bir şeydir o. İnsanlar çok az miktarda karbonicatla, bol miktarda lifli gıdalar yemişler ve bol iç yağlarıyla beslenirler. Biz yarı etçili bir canlıyız. Her şeyi yiyoruz ama az miktarda et tüketimi de ona da uyumlanmış bir sistem var gibi gözüküyor. Şu anda çok da fazla et tüketiyoruz. Onu da söyleyeyim. Ve iç yağları yemişler ve bol işte proteinli ve lifli beslenen bir sistem var. İç yağ ince mi kötü bir şey mi? Bizim normal diyette iyi.
Karbonidrat yoksa eğer. Şimdi denklem çok basit. Karbonidratlar saman gibi yanıyor vücudun. Atıyorsunuz pof diye bir enerji patlaması hızlıca tükeniyor ve tekrar acıktırıyor. Ama yağ depolarınızı hiç karbonicat almadan, samanı yakmadan kullanmayı öğrenirseniz ki bir 10-15 günlük eliminasyon diyetleriyle böyle bir muda geçebiliyorsunuz. Vücut artık yağ depolarından odun yakmaya benzer bir şekilde uzun süre enerji elde etmeyi öğreniyor.
Bunun bazı sonuçları var. Acıkmıyorsunuz mesela. Bu insanlar uzunca bir süre maraton koşucularının beslenme stiliyle 100 metre koşucularının beslenme stili arasındaki fark gibi. 100 metrede patlamalı enerji ihtiyacınız var. O yüzden çikolata varları, kreatinler bilmenler ne varsa işe yarıyor. Ama 40 kilometre koşacaksanız o zaman uzun vadeli enerji harcayacak bir sisteme ihtiyacınız var. Orada dikkat edin. Patlamalı hız değil, dayanıklılık. Sebat koşusu önemli.
Fethalarımıza bakıyorsunuz avlanmak için, göçmek için devamlı sebat koşuları ve uzun hareketler yapmak zorundalar. Yani bir maratoncu metabolizmasına sahipler aslında. Bugün yaptığımız bütün fizyolojik deneyler, ister metabolizma, ister beyin fonksiyonu, ister hareket sistemi üzerine olsun, bizim vücudun böyle bir duruma kurgulduğunu gösteriyor. Yani yüksek yağlı, düşük karbonhidratlı ve yeterli proteinler oluşan bol bitkisel lifli gıdalara ihtiyacınız var. Sistem buna kurgulanmış. Hemen dipnotu düşeyim. Bunu bir formül gibi kimse yazmasın. Çünkü bireysel ve bölgesel farklılıklar o kadar fazla ki. Yani hep söylerim bir karadeniz diye siz 6 ay boyunca Akdeniz diyeti verin, onu hasta etme potansiyeniz çok yüksek. Çünkü orada başka bir mikro ortam var, burada başka bir ortam var. Kişisel farklılıklarla beraber temel kaide bu kadar fazla şeker ve karbonhidrat tüketmek için uygun bir sistemimiz yok. Ve mesela ketogenik diyet hocam doğru söylüyor. Çok zor bir diyet. Yani ben iki kere denedim, yani büyük oranda başarısız oldum. Çünkü o karbonhidrat bağımlılığı sizi devamlı olarak bir kere bir sıkıntıya sokuyor almadığınız zaman. Onun sırrı da barsanızdaki bakteriler. Yeniçeriler isyan çıkarıyor. Yağlı o şaf isteriz, hikaye o. Barsaktaki bakteri bağırıyor. Nerede benim şekerim, nerede benim karbonhidratım, ben ona alıştım diye. Ve sizin vücudunuzu öyle rahatsız edici sinyaller gönderiyor ki. Karnınız şişiyor, ağrıyor, bir şeyler oluyor. Fiziki olarak yoksunluk sendromları yaşıyorsunuz. Ve bir insanın bunlara tabi ki normal hayat temposunda dayanması mümkün değil. Fakat teorik olarak böyle bir kısmı atlattığınızda, ataların diyetine benzer bir diyeti,
hayat tarzı haline getirdiğinizde ilk gördüğünüz sonuç şu. 15 saat bir şey yemek aklınıza gelmiyor. Ben bunu deneyimleyen insanlardan bir tanesiyim. Uzunca bir süre, 3-4 sene. Hiçbir şey yemek aklınıza gelmiyor gün içinde ya da akşamın geç bir saatinde dolabı açayım yapayım diye. Bu bir uyumlanma mekanizması değil. Bu bir geriye dönüş. Bu sistemin kendi kendisini resetlemesiyle alakalı bir durum. Fakat şimdi zor olan konu, mesela ben bir ara vejetaryen beslenmeye karar verdim. Gittim büyük bir sevinçte bir yerde makarna söyledim. Makarnanın sonuna gelince fark ettim ki bolones sosluymuş. Kıymaları götürmüşüm. Şu an mesela etsiz bir şey bulabilmenin çok zor olduğu gibi karbonasız bir şey bulabilmek de çok zor. Dolayısıyla onu kontrol etmek de çok zor. Ve bu sistemin içinde bu bağımlılık reaksiyonunu yok saymak da çok zor. Bağımlılık çok zor bir şey. Peki hocam iki şeyini merak ediyorum şimdi madem buralara geldi. Şimdi bahset… Bu arada bağımlılık da bir beyin sorunu zaten. Beşlenme ile ilgili.
Şimdi onunla ilgili soracağım hiç merak etmeyin. Şimdi bahsettiğim işte göbek yağı, bilmele falan. Beynin beslenmesi ve vücudun beslenmesi aynı şey mi? Mesela beyin çok enerji harcıyor dedik. Çok oksijen alıyor. Çok fazla elektrik üretmek zorunda. Bunun için de enerjiye ihtiyacı var. Ve beynin anladığımız kadarıyla, bilim anladığım kadarıyla daha hızlı yakabileceği enerjiye ihtiyacı var. Mesela beynin beslenmesi ile vücudun beslenmesi birbiri de uyumlu mudur?
Mesela vücudu ağır yakıt falan, yavaş yavaş yakacak falan dediğimiz şeyler. Beyninde de ağır yakıt haline gelip de beynin de çalışması salaklaştırabilir mi yani? Şimdi önce şunu bir söyleyeyim. Tabii ki beslenme uzmanları, bu konuda uzmanlaşmış arkadaşlarımız varken bizim burada bu konuda ahkam pesmemiz çok doğru değil. Ama ben nöroloji anlamında bir kere şunu söyleyeyim. Ben hakikaten diyetlere kesinlikle karşıyım. Beyin anlamında.
Ama şuna karşı değilim. Siz lütfen, tamam 16-8 ya da işte ne bileyim 12 saat 13 saat açtık diyorsunuz ya. Bunu akşam 7 ile sabah 9 arasında yaptığınızda gerçekten nöroplaste dediğimiz yeni sinir hücresi oluşumunu da destekliyorsunuz. Aynen Sinan’ın dediği gibi. Büyüme hormonunu ortaya çıkarak vücudunuzu da tamir ediyorsunuz.
Ama bunu gündüz lütfen kahvaltınızı atlamayın. Kahvaltınızı atladığınızda beyin için tehlike başlıyor. Şimdi gelelim diğer nöre. Kahvaltı önemli. Kahvaltı en önemli öğün ve kahvaltıda bol karbonhidratlı. Daha sonra protein ve yağlara dönüşerek öğlen ve akşamı idare etmeniz gerekiyor. Yani beynin istediği şey bu. Gelelim beslenme diyetlerine. Bir kitapçıya gittiğinizde belki 50 farklı diyet seçeneği göreceksiniz. Doğru mu? Bu zayıflatır, bu mucize diyet. Bakın, mucize diyet diye bir şey yoktur. Şok diyet diye bir şey yoktur. Sizin o şok diyet dediğiniz şeye girdiğiniz anı bir hafta sonra ya açlıktan yere düşer bayılırsınız ya da kendinizi buzdolabında kapağını açmış gecenin ikisinde yemek yer bulursunuz. Çünkü beyin böyle bir diyete alışık değil.
Beyin için ya da vücudunuz için hayat beyinle başlıyor. Fatih Bey, beyinle bitiyor. Beyninize iyi bakmıyorsanız vücudunuza da iyi bakmıyorsunuz demektir. Beyin şunu istiyor. Diyor ki beni kronik hastalıklardan koru. Vücudum da kronik hastalıklardan korunmak istiyor. Kronik hastalık yapan şey ne? Bir dediğim gibi paslanma, oksidasyon. İki dediğim gibi iltihaplanma, inflamasyon.
O zaman sen bunlara karşı beslenirsen, yani ben kitapta da onu yazıyorum. Yani diyeceksin ki nörolog ne alaka böyle bir kitap. Kutaptan bir kardeşim anti-inflamatuvar beslenme düzenine geç. Ne demek anti-inflamatuvar beslenme? Birincisi gerçekten basit karbonidratlardan uzaklaş. Basit karbonidratlar senin için zehir. Beyine girdiği anda beyin onları çok istiyor. Diyor ki bana şeker ver diyor. Bir an önce alacak onu, bir an önce kullanacak, enerji yapacak ama yarım saat sonra pertsin. Yani çocuğuna sen bir poğaça ile okula yolladığında bir abinci dersin yarısında çocuk başlar uyumaya, algılama bitmiştir. Ne dediniz kahvaltıda karbonidrat? Öyle karbonidrat demedim, kompleks karbonidrat dedim. Kompleks karbonidrat nasıl bir olur mesela? Baklagiller gibi. Sabah çocuğa da ortalıklı bir şey.
Mesela en güzel kahvaltı, ben hep bunu yazıyorum, çocukların için en güzel kahvaltı menemen’dir. Menemen? Evet. Karbonidratın içinde? Her renk, her renk. Ama karbonidrat yok. Her renk. Ama karbonidrat yok. İlla her renk koyuyorsun. Uzun bir menemen gibisin. Yanına birazcık da… Ha menemeni ekmeği manıp ve çaldır ekmeği falan. Valla menek. Sabah işe geldiniz ya, karbonidrat dediniz ya o yüzden.
Sabahları da vesaire gibi ekstra gıdalar olabilir. Ama ben hocama tabi kahvaltı konusunda katılmıyorum. Benim orada şeyim var. Şimdi… İltihaplanma karşısında… Sen basit şekeri aldığında beyin bir kere damarlarına zarar veriyorsun. Yani kireçlenme yapıyorsun. Bir süre sonra damar tıkanıklığın başlıyor. Sinir hücrelerine direkt zarar veriyorsun. Çünkü sinir uçlarına zarar verdiğin zaman bir süre sonra en hassas sinir hücre bölgeleri bizim hafıza bölgemiz, hipokampüs bölgemiz.
Orası en erken zarar görüyor. İşte bu süre de… Kötü beslenmenin ilk etkilediği yer beyin. Kötü beslendiğin zaman… Hakikaten karbonidratlı beslendiğinde anlaman, algılaman değil mi? Koncentrasyonu ne kadar olumsuz etkilenir. Uzun maddede de bunlar nasıl tipiş diye bekliyorum Alzheimer’a. Unutkanlık tablolarını da beraberinde getiriyor. Şimdi bir diğer şey söyleyeceğim. Dediniz ki bana safra kesem alındı. Şimdi dünyanın en lezzetli yemeğini yiyin. En sağlıklı yemeğini yiyin. Sinir’in dediği gibi sindirim sisteminiz düzgün çalışmıyorsa bu yemekten fayda almanız çok zor. Proteinlerinizin, karbonidratlarınızın ve yağlarınızın parçalandığı bölgeler vardır. Ve safra kesisinden salgılanan bazı maddeler onların sindirilmesini ve enerjiye dönüştürmesini artırırlar. Şimdi siz bir kere bunlardan biraz……mahrum kalmış durumdasınız. Proteinlerinizin vs. sindirilmesi biraz zor. Mikrobiataya indiğinde ben hakikaten şu anda sindirim sistemi çok önemsiyorum. Çünkü kronik hastalıklarının zemininde… Beynin düzgünlere geldik sindirime geçtik artık. Unutma beyin ikinci sindirim sistemi, ikinci beynimiz. Şu anda sindirim sistemin içinde 50 milyon tane sinir ücresi var.
Ben nereye gelmeye çalışıyorum? Ne için söylüyorum bunu? Yemek yiyorsunuz. Yemek yeme şekliniz de çok önemli. Ayakta yemek yediğinizde ya da uzanarak yemek yediğinizde sağlıksız besleniyorsunuz demektir. Çünkü midenizde vagus denen bir sinir var. Bu vagus sinir beyinle iletişim sağlayan sinir. Sen oturduğunda vagus sinir belli bir seviyede duruyor. O seviyeye kadar beslendiğinde vagus sinir beyni uyarı yöneliyor.
O süre 20 dakika. Yani sen oturup çorbayla başla. Niye diyorum? Zaman kazan diye. Zaman kazan. Hakikaten 20 dakika sonra… Böyle börekle başlarsan doyduğunun sinyali gelince gider. Sen bir tepsiye uç olursun. İşte sorun bu. Zaten restoranlara gittiğinde senin önüne ne koyuyorlar? Turşu. Tereyağı, tulun, peynir, ekmek. Evet. Bazen turşu koyuyorlar. Doyma şansın yok. Tereyağı, tulun, peynir, ekmekle başla. Tatlı yemeden o zaman kalkmaz. Aynen öyle. İşte beyin bu kadar… Bu kadar salak. Kolay kandırılabilir. Çünkü burası içimde kandırılabilir. Aç kaldığınızda uzun süre karboncata almadığınızda karaciğeriniz yağları parçalarak keton cismci diye bir şey yapıyor. Şimdi beynin en sevdiği gıda glicoz. Yani bizim şeker doğrudan. Şekeri çok hızlı yakıyor ama ikinci bir enerji kaynağı daha var. Bu keton cismcikleri. Şimdi keton cismciği normalde sürekli karboncata alan bir insanla üretilmiyor. Evet.
Ketoziz dediğimiz duruma gelebilmeniz için bugün insanların bayağı bir uzun süre aç kalması gerekiyor. Aç kalacak. Hani bu nasıl derler? Starwing’in Türkçesinden ne diyoruz? Biz bayağı böyle bir açlıktan kıvranmak durumuna gelecek. O zaman karaciğer yağlardan keton cismcikleri yapmaya başlayınca beyin diyor ki, aha ben yine bir enerji kaynağı buldum. Ketonu çok sever. Keton cismciğinin glicozdan farkı şu. Bir yoğun paketlenmiş enerji sistemi gibi düşünelim. Çok uzun süre kalıcı yani sabit bir enerji sağlıyor. Ve mesela saatte aynı maraton koşucusu nasıl o tiyometre koşuyorsa saatlerce hatta günlerce yüksek zihinsel performansı ancak böyle bir yakıtla sağlayabiliyorsunuz. Peki bizim normal… Yani o yüzden aç insanlar daha yaratıcıdır. Zenginleştiğinde çok azalır. Aç insan demeyelim. O insanlar açlık hissetmiyorlar. Problem orada. Keton cismciğine girdiğiniz zaman, ketozisi bir yaşam tarzı yaptığınız zaman zaten çok uzun zaman sonra acıkıyorsunuz. Bunu hemen normal bir şehirli beslenmesiyle kıyaslayalım. Kahvaltıya o yüzden biraz itiraz edeceğim. Kahvaltıda bir şeker pikni yaşıyorsunuz. Küt, insulün onu düşürmek için salgılıyor. Daha öğlen olmadan gözünüz kafeterya bakıyor. Ne yiyeceğim falan filan diye. Çok doğru. Harika. Ama neye değil neye ilgili? Kahvaltıda ne yediğini?
Kıza kadar iyi bulamıyoruz işte. Problem o. Hep elimizde böyle bir atışın var. Sabah kahvaltıda sivit yersem öğlen olmadan acıkıyorum. Ben kahvaltıda ne yediğimi söyleyeyim mi? Maydanozu dilimliyorum. Roka’yı dilimliyorum. Üzerine bizim lor peynir vardır Trabzon’a. Nefis. Lor peyniri koyuyorum. Lor neyse balıkesir de olur. Trabzon’da olmaz söyleyeyim. Neyse işte biz Trabzon’da. Yanına hakikaten iki tane yumurta haşlıyorum ve ben kahvaltımda bunları yiyorum. Beni hakikaten çok iyi top tutuyor. Sabah sabah Roka yemek hiç aklıma gelmez diye. Çok iyi. Bak bir deneyin lütfen. Arada biraz ceviz atıştırıyorum. Hakikaten yoğurt yiyorum. Bir de akşam 5.30-6 gibi yiyorum. Akşam 5.30-6 da da sebze ağırlıklı o annemin güzel yemeklerinden yiyorum. Annem de bu arada buradaydılar iki haftadır. Doyduk neyse sayelerinde.
İşte böyle yani sebze ağırlıklı, protein ağırlıklı. O zaman bunun ne sağlıklısı. Şimdi sabah senin dediğin gibi yaptığında, aç uyandığında beyin diyor ki açım ben ya. İşte dolaba dalıyorsun işte. Yok hocam mesela şimdi şöyle bir şey var yani ben hep kendi önlekiyorum ama insan en iyi kendini bilir. Başka bir şey versem kızacaklar. Mesela ben çocuk annemim de ki sen gerizekalısın derdi bana.
Ben niye derdim? Derdi ki ne doyduğunu anlıyorsun ne acıktın. Çünkü sorun aç mısın diyelim. Yönüme yemek koyun son sırada yiyebilirim. Bu bir aptallık özelgesi mi diyorsun? Yok canım yani sonuçta açlık ve topluk hormonları sende demek ki tam randıvanlı çalışmıyor. Yani Grelin ve Leptin dediğimiz açlık topluk hormonları var.
Hakikaten kişilerde biz hep şunu da diyorum ben mesela açlık hissetmeden masaya oturmayın. Mesela benim 3 gün oturmayabilirim 3 gün açlık hissetmem. Yok yani onu biraz yorumlu bilemedim ben. Hep mi yoksa arada bir mi? Yok yok acıkmam yani ama yediğim zaman da mesela 10 porsiyon yiyebilirim yani. İşte muhtemelen zihin odağı başka bir yerlerdi. Evet yani oraya odaklanamamış. Yani az odaklı değil başka bir şey odaklı. Bütün konu odak zaten yani hayatın her şeyinde. Bütün mesele aslında odaklanma. Ya işte bütün bu konuştuğumuz konularda da şimdi bizi beslenmeye öyle bir odaklıyorlar ki. Yani devamlı ağzımızdan giren ne ya sağlık ya ölüm. Evet. Kulağımızdan giren ne olacak gözümüzden giren ne olacak yani gördüğümüz informasyon dinlediğimiz müzik ya da söz ya da fikir bunlar bize ne yapıyor ya da günlük hayatta efendim yaşadığımız koşulların bizde yarattığı reaksiyonlar. Şimdi insanın fabrika ayarları diye benim anlattığım 5 madde hocam 4 tane şey de ben de 5 tanesini sayayım. Hareket yeterli hareket ederseniz, az yerseniz kim olursanız onu şu anda yediğinizden daha az yerseniz diğer insanlarla güvenebileceğiniz ilişkiler, gerçek insanlarla ilişkiler kurarsanız doğrudur. Sitesinizi yönetmeye öğrenirsiniz ve hayatınızda sıklıkla sınırlarınızı zorlayacak bir şeyler yaparsanız bu da 5. madde. Bedense olarak da zihin olarak mı? Hepsi dahi.
Bunların hepsinin bu arada beslenmenin de hareketinde ilişkinin de hem zihinsel hem rusal hem bedense tarafları var. Zihin de aynı şeyi yapmaktan sıkılıyor, beden de aynı şeyi yapmaktan sıkılıyor. İşin bir de kaotik boyutu var yani. Yani rutin bedene de beyne de iyi bir şey. Şaşırt birini diyor. Beni şaşırt diyor. Bir kere bu konuda yani şöyle bir sıkıntımız var, veri çağında şimdi burada mesela 5 tane beslenme uzmanı olsa, şimdi biz hocamla kafamız baya uyuyor aslında ama ters düştüğümüz bir sürü yer de var aslında konuştuğu çıkacak.
Tabii ki öyle. Şimdi bizi ekranlarda seyreden insanlar evde çatal kaşık bekliyorlar bir şey yiyecekler. Uzmanlar bir şey de söylesin de yiyelim. Ama biz bile tam anlaşamıyoruz. Niye? Farklı ekollerden bakıyoruz çünkü. Burada, çokluk çağındayız dedim ya, veri çokluğu çağında da çağrı şu. Temel kıstastları öğrenin. Bak hoca ne güzel 4 madde saydı, ben de 5 madde koydum. Alın bunları mutfağınıza gidin, eşinize dostunuza gidin bunları deneyin. Kendiniz için formül üretin. Bu devre artık bilgi okyanusu içinde kişisel bilgileşme devri. Hocam ben çok üzülüyorum bu bilgi okyanusuna. Yani sürekli, ben kendi adıma sıkıldım. Sürekli olarak kendini suçlu hissettiriyorsunuz insanı. Üstünüz alınmayın. Onu yersen ölürsün, bunu yersen o olur. Allah kahretsin, ben canım istediği her şeydim. Kardeşimin noktasına geldim ben. Hiç umarımda değil yani. Normal ne yiyeceksen ne yapacaksın. Benim kitapta bir bölüm var. Bak, Künefe’nin kaydaları bölüm. Künefe, şimdi Künefe harika bir tatlımız ama… Böyle kitapta böyle bir bölüm olur mu? Onu okuyan herkes yemek ister. Şunu özetleyeceğim. Şimdi Künefe her gün yiyince öldüren bir şey. Bu kesin. Haftada bir de yerseniz büyük problem. Ama diyelim sen de bir kere Antakya’ya gidiyorsun. Önüne koydular bir Künefe’yi. Dedin ki ben tatlı yemiyorum ha, bıraktın ama bir taraftan için istiyor. Uçağa bindin geri döndün bir hafta boyunca yemedik ki o Künefe’yi diye dövündün durdun. Vallahi onun stresi Künefe’den daha zor ağırdı. Dolayısıyla bir kaşık altı bir şey olmaz. Yani hayatta hazin iyileştiriciliğini unutuyoruz. Hazin iyileştirici bir tarafı var. 100 yaşına, 150 yaşına, 120 yaşına kadar yaşayan insanlar… Efendim işte kimisi gece tatlı da yiyor, kimisi gündüz içkisinin şarabını da ihmal etmiyor. Kimisi bilmem bir sürü kötü diyebileceğimiz alışkanlığı da var ama… Baktığın zaman hayatın başka veçeleri de var. Hayata bir bütün olarak bakmayı biz unuttuk.
Sağlık, dünya sağlık örgüsünün iki sene önce de yayınladığı gibi ruh, zihin, beden, üçlüsünün barış halinde olması. Bu. Yani sürekli açım açım diye gezerek sağlıklı olamazsın. Sürekli koşu bandında, anlamsız hareketler yaparak… Peki hocam, bir reklam arası verebilir miyim izninizle? Bu bölümden aklımda kalan en önemli şey şu. Beyin ve bedel sağlığı için. Özellikle beyin sağlığı için sürekli şaşırtın, yeni bir şeylere odaklanın, yeni bir şeylere yapın.
Alışkanlığın kılınım dışına çıkın. Rütin iyi bir şey değil. Doğru mu? Ama daha güzel bir şey var bir dahaki bölümde. Reklamdan sonra daha güzel bir şey. Evet kaldığımız yerden devam edemeyeceğim ama nerede kaldığımızı bile hatırlamıyorum. Nasıl ama? En son kestocenik, metocenik, testatik, dağılmış…
Şaka yapıyorum, hatırlamaz oluyorum. Her şeyi hatırlıyorum. Bir şey söyleyeceğim hocam. Hatırlamaktan yola çıkarak. Burada zaman zaman beni konuk ettiğim dostlarım var. İlber Ortaylı, Ceren Şengöz, bazen de Murat Bardakçı. İşte bunlar acayip adamlar. Şöyle acayip adamlar. Her şeyi hatırlıyormuş. Mesela İlber Hoca’ya diyorsun ki işte… O sırada Avrupa’da şu vardı, o kralıçı oydu, kral buydu. O sırada da bestici buydu, onu yerdi, bunu içerdi.
Ama o sırada yazılan… Hepsini adıyla sanıyla hatırlıyor. Belki yüzde onunu uydurdu. Yüzde doksunu doğru. Evet. Keza, Ceren Şengöz, Keza, Murat Bardakçı… Bunlar benim buradaki yakın ölektere, veya Ahmet Arslan, veya birtakım böyle adamlar. Bu bir doğal beyinde, doğal bir özellik midir? Beyin bunları hatırlamak üzere ve bu bilgileri doğru biçimde ayışlamak üzere…
…antreneden çalıştırılabilir mi? Buna göre ayarlayabilirdi. Harika bir soru. Bu benim özelliğim işte. Beyin, B şıklı diyorum. Beyin buna göre adapte edilebilir. Yani bu onlarla doğuştan gelen bir hasret değil. Onlar beynini böyle eğitmişler. İşte biz buna bilisel rezerv diyoruz. Yani bir ilkokul bitirmiş bir insanla… İlkokul bitirmiş bir insan demeyeyim. Efendim, hiç okumayan, kitap okumayan, kendini beyin anlamında geliştirmeyen bir insanla……üniversiteye dahi sürekli okumuş, benim yaşımda, 50 yaşında hala her gün 4 saat kitap okuyan bir insanın……bilisel rezervi farklıdır. Farklıdır. Bilisel rezerv geliştirilebilir bir yetenektir. Ne demek bu? Sen sinir hücrelerini ne kadar zorlarsan, aslında o kadar gelişirler.
Hani biz şey ederiz, ben şey yaparken eşimle kavga ederdim. Bizim çocuğu hem voleybolla yazdıralım, hem piyano çalsın, hem gitsin ders alsın, hem bütün gün ders… Ya yeter bu kadar da üzerine gidilmez bir çocuğun. Hayır, ne kadar zorlarsan o beyni o kadar kendini geliştirir ve büyütür. Ama bazı insanlarda da şu vardır. Örneğin kendi adıma söyleyeyim, ya da işte bilmiyorum, İlber Bey’de böyle bir özel……kendi bölümüyle ilgili, ilgisini çeken alanla ilgili daha fazla bilisel rezerv gelişmiştir. Şimdi mesela İlber Hoca ve Celal Hoca da bu çok geniş bir yelpazlar. Mesela Murat Bardakçı da evet, Murat kendi alanıyla ilgili çok daha müzik, tarihi falan filan ama… Celal Geolog tarihte bilir, onu da bilir, bunu da her şeyi bilir. Ya Kezai İlber Hoca yani… Çok acep değil mi? İşte her bir alanda kendini gerçekten geliştirme ile alakalı ve bu bilisel rezervi bir kere oturttuğunda……o kişinin Alzheimer, Demans gibi bir hastalığa yakalanma ihtimal de o kadar az oluyor. Ha düşük. Çok iyi çünkü ödüm patlıyorlar bir şey olacak diye. O kadar az oluyor, o kadar yavaş oluyor.
Bir hasta bize geldi, unutkanım dediğinde gerçekten ilk sorumuz uykusunu soruyorum. İki, niye uykusunu soruyorum? Çünkü hafıza uykuda bekliyorum. İki, bilisel rezervi nasıldı bu insanın? Yani daha önceki hayatında ne kadar sosyaldi, ne kadar kitap okuyordu, ne kadar eğitim. Bir şey daha söyleyeyim. Bir beynin geliştirilmesindeki en önemli rollerden biri de…
…şu anda dünyada 85 yaş üstü gençler var. Duydun mu o ekibi? Evet. Güney Amerika, Japonya ve daha çok İspanya’da. Bunların araştırılmışlar, ya bu insanlar 85’e devirmişler ama……bilisel olarak, beyin olarak hala nasıl 30’larında kalmışlar diye araştırmışlar. En önemli ipucunun da şu olduğuna karar vermişler. Sosyalleşmek, eğlenmek, kahkahatmak…
…ve bir arada sevdikleriyle vakitleşmek. Çok önemli. Nedir bu? Stresi kenara atmış oluyorsun. Şu anda İsveç’te bir pilot çalışma başlatıldı ve inanılmaz şey gördü ve İsveç’te yaygınlaştı bu iş. Yaşlılar eviyle çocuk anaokullarını aynı şeye koyuyorlar kampüs içine.
Böylece günün belli saatlerinde bu insanlar bir araya geliyorlar. Ne oluyor? Yaşlılarımızı anlatmayı sever, küçüklerimizi dinlemeyi sever. İşte o sosyalleşmeyle birlikte. Kültürel biraz da… Yani o bilişsel rezerv hakikaten çok kıymetli. Peki hocam şimdi bir izleyici mesaj atmış. Mesajı dinle, mail atmış. Diyor ki, dünyalar okudum, master’ımı yaptım, doktora mı yaptım…
Notlarım hep çok iyiydi, hala okuyorum ama hiçbir şey hatırlamıyorum. İşte burada da diğer faktörler rol oynuyor. Sen hayatında… Şimdi ben hep herkes insanı söylüyorum. Lütfen erken emekli olmayın. Emeklilik beyninizin en büyük düşmanı. Sen emekli olduğunda hakikaten o beyin de sana küsüyor. Eğer hele ki, hele ki mesela ben bakıyorum benim hocalarıma ya da benim gibi böyle hekim camiasında…
Gerçekten biz o kadar çok ders çalışmışız ki bizim hobimiz yok ya. Şimdi bakıyorum mesela çok sevdiğim bir hocam var, emekli olacak hocam ne yapacaksınız diye soruyorum. Yapacak hiçbir şey yok. Niye çok hobiz ol, doktorlar da vardı. Ya haftada iki gün hastaneye geleceğim diyor mesela. Yani o hani hala hayatını bir şeylerle doldurmak, hala hayatını aktif hale getirmek ve depresyon… Bak tekrar söylüyorum. Dört sene depresyondaysan, tedavi edilmemişsen…
Senin unutman için en büyük kriterlerden biri. Haa depresyon. Ve tabi genetik tarafı da var bu işin yani o da unutmamak lazım. Şimdi hepimiz eğitimlerden geçiyoruz. Hepimiz az ya da çok bir şeyler okuyoruz. Hele bu veri çağında günlük okuduğumuz tweetleri hesaplasak muhtemelen ayda birkaç kitap eder yani o kadar fazla informasyon. Fakat bu bilgi, bu veri bize niye bir içgörü sağlamıyor? Niye bizde bir şeye dönüşmüyor? Mesela İlber Hoca örneğinde, biraz Ceren Hoca örneği farklı çünkü o aynı zamanda Asperger, otizmin hafif bir versiyonu var. O uzun süre konsantrasyon sağladığı için onun zaten baştan bir avantajı var. Ama mesela İlber Hoca gibi benim de üniversitede hocam Ali Demirsoy Hoca vardı mesela o da öyledir hala. Şimdi bu insanların zihninin çalışma sistemini ben ta bu işlerle ilgilenmeye başlamadan önce izlemeyi çok seviyorum. Biraz özendiğim için. Onların hepsinde gördüğüm bir şey var yani tarihteki büyük fikirlerde de bu var.
Ve hiç ismi bilinmeyen belki ailenizde falan çok böyle sohbetinden keyif aldığınız çok konuda bilgili insanlarda da var. Hayata yüksek bir merak ve aşkla bakmak diye bir mesele var. Şimdi bu bizim akıl denen bir melekenin en optimal düzeyde kullanılabilmesini sağlıyor. Akıl ne işe yarıyor? Aldığınız bilgileri birbirine bağlayıp bütünlüklü anlatılar üretiyor. Yani bir anlam veriyor onlara. İşte İlber Hoca’nın, ben konuşmalarını dinlemeni çok seviyorum hem televizyonda hem farklı aktivitelerde de bir araya geliyoruz. Bir konuya başlıyor ve öyle bir zihinsel izlek izliyor ki ben onun sözlerinden takip edebildiğim zaman şunu fark ediyorum. Zihninde bütüncül bağlantılı bir resim var. Onun içinde özel bir şey oluyor. O resimde geziyor, geziyor ama sonra da çıkıyor bir yerinde. Ve hiç de kaybolmuyor. Siz dinlerken kayboluyorsunuz ama o anlatırken kaybolmuyor. Şimdi bu benim çok örnek almaya ve türetmeye çalıştığım bir şey oldu ilk başta. Fakat sonra hayatımda bunu şöyle keşfettim.
Ben kendimi dışarılar atıp da beyin anlatmaya başladığımda gençliğimde olmayan akademik performans bir anda beni buluverdi. Şimdi mesela çok şükür hiçbir okuduğumu unutmuyorum. Çünkü her okuduğumu ben bunu şurada anlatırım. Bu bu hikayenin şurasına yerleşir falan diye zihnimdeki kategorizasyonları belli bir bağlamda yapabildiğim için ve bir merak ve aşkla bu işe yaklaştığım için zihinde karşılığını veriyor. Sonuçta bunun yapılış amacında biraz böyle bir şey var.
Biz maalesef veriyle bilgiyi bilgiyle içgörüyü birbirine karıştırıyoruz. Bunların farkını pek bilemiyoruz. Şimdi veri her yerde var. Bu bir ortama kayıt olduğunda buna bilgi diyoruz. İşte bir hard disk ya da beyne kaydırsa malumat oluyor daha doğrusu. Malumatları bağlarsanız bunlar bilgi haline geliyor. Bilgi kümeleri birbiriyle ilişkilenmeye başlarsa bu içgörüye dönüşüyor. Ama içgörüden bir adım sonrası var. İçgörülerden türettiğiniz kompleks anlamlara da bilgilik ya da hikmet deniyor bizim dili. Artık mesela her konuda yorum yapabilir hale geliyorsunuz ve yorumlarınız büyük oranında isabet kaydediyor. Mesela en son eğitim kongresinde beraberdik İlber Hoca ile. Eğitim konusunda bir şeyler söyledi. Baktığınızda normal bir şey oturarak bir şey anlatıyor adamcağız. Normal konuşuyor ama ben şu cihazıma iki sayfa not aldım mesela orada söylediği sözlerle ilgili. Çünkü öyle bir yerden öyle bir sonuçlar çıkarıp öyle cümleler kuruyor ki o cümlelerin içerisinde eğer takip edebiliyorsanız bir sürü içgörü depolanmış vaziyette. Ve aslında yol gösterici bir şeye dönüşüyor. Şimdi bizim insan zihninin zaten kültür üreten bir zihne dönüşmüş olması biyolojik dünyada bizi çok farklı kılan bir şey. Biz bir kültürün içine doğuyoruz. Bir şeyler öğreniyoruz. Kısmetse yaşarken onun üstüne bir şeyler ilave edip bir sonraki neste bırakıyoruz.
Bundan dolayı da sadece genlerini aktarmakla yırtabilen bir canlı değiliz. Biz aynı zamanda bir kültür aktarıyoruz. Ve işin kötüsü kendi aldığımız kültüre bir şey ilave etmeden onu olduğu gibi aktarmaya kalkarsak bunu beceremiyoruz. O kültür yozlaşıyor ve zamanla kötüleşiyor. Zamanla bize faydalı olacağımız zararlı olmaya başlıyor. Ve biz insan zihninin bu bilgelesme özelliğini maalesef böyle sahnedeki isimlere, akademisyenlere, felsefecilere, birilerine bıraktığımız için kişisel olarak bu arkadaşımızın ettiği şikayetleri diyoruz. Ya senelerce uğraştım, öf bu ne biçim hayat, hiçbir şey hatırlamıyorum, hayat tat vermiyor, bilmiyorum. Dokal otelisini koymuş stresten demek geliyor. Muhtemelen stres de onun yan etkilerinden bir tanesidir. Benim inandığım bir şey var. Yani insan bütün canlılar yemekle içmekle, oksijenle yaşıyor ama insan aşkla yaşayan bir canlı. Herhangi bir şeye aşkla tutulmadan, aşk derken bu arada çıldırıp aklını kaybetmekten baysa açmıyorum. Tutkuyla yaşamak başka bir meziyet. Zaten etrafımıza baktığımızda insanların iki grup olduğunu göreceğiz. Birinci grup çok dar. Tutkuyla işini yapanlar, bunları genellikle zaten gözümüz yakalıyor olacak. Bir de büyük bir kalabalık var, tutkusunu bulamamış olanlar. Benim şahsi hedefim mümkün mertebe insanlara, özellikle genç yaşlarında bunu hatırlatmaya çalışmak. Çünkü ne kadar çok insan işini tutkuyla yaparsa, ne kadar çok insan yüksek çözünürlük yaşarsa etrafındakilerde onlar o kadar faydalı olacaklar. İnsan türü olarak en büyük sıkıntımız bu devirde, bu yaşadığımız zamanda veri bolluğundan dolayı maalesef bu hayatımızın tutkusunu bulmakta yaşadığımız zorluk. Adeta bir balta girmemiş bir ormanda yolunu bulmaya çalışmak gibi bir durum. Halbuki bize verilen birilerine benzeme gibi standart bir yolu takip etmek zorunda olmadığımızı, bulunduğumuz her yerde sonsuz sayıda doğru yol olabileceğini fark edersek,
elimizden gelen en iyi işle başlayarak, hani o öğrenme konusunda beyni antrenman yaptırmak diyoruz ya, geliştirmek diyoruz ya, bunun tek bir yolu var bence bir şeyleri gerçekten merak etmek. Ve şeye hayret ediyorum, benim çocuklarım da şu anda bir tanesi üniversiteyi bitiriyor, bir tanesi üniversite hazırlık dönemi de şu anda en ufakta arkadan geliyor. Şimdi bunlar mesela bazı derslerde zorlanıyorlarmış. Onlara diyorum ki ya YouTube gibi bir şeyin olduğu bir dünyada nasıl bir derste zorlanabiliyorsunuz? Yani hadi hoca anlat, anlamadın, özel hoca sordun olmadı. Ya açıyorsun bir aratıyorsun herhangi bir konuda en az 100 tane video var, 10’unu anlamazsan 11’ciyi anlarsın. Fakat bu merakın öldüğünü görüyorum. Yani benim zamanımda olsa deli gibi arardım falan diyeceğim şey muhtemelen ben bu devirde… Tıfaneye giderdik oraya giderdik, oraya sorardık, buna sorardık falan.
Çünkü aşk vardı, aşk vardı, yoksunluk peşinden gitme vardı. Şimdi her şeyin var olduğu ilüzyonuyla hiçbir şeye sahip olamadan yaşıyorum. Şimdi tam ona gelecektim. Hazıra kolay ulaşmak. Bir sonraki sorum oydum ama şimdi arada çok sorulan bir soruyu size iletmek durumundayım. Bunu da bayağı bir sormuşlar. Bir dakika bulmam lazım. Uykuyla YGG’de. Diyorlar ki izleyicilerden bayağı şey…
Türkiye’nin bu ortamında, dünyanın bu ortamında pek çok kaygı, şu bu falan filan varken… Uykularımız ister istemez sorunlu. Bu sorunlu uykularla biz kendimize gelecek ölüsünden kötülük mü ediyoruz? Hepimiz azı haymırma azı haymırma olacağız. Peki o zaman uykularımızı nasıl düzeltebiliriz bu ortamda? Ev kirası, ekonomik koşulda, şunlar bunlar bir sürü şey. Çocukların durumu, çocukların geleceği kaygısı gibi pek çok kaygı üstüne koyduğumuz zaman… bir gecenin bir saatinde uykudan uyarıp bunları düşünmek bize çok normal geliyor. Bunun anormal mi? Bu da bir tür uyaran değil mi? Şimdi bakın zaten biz uykuya oturup konuşalım dediğimizde… İnanın iki iki buçuk saat daha bunu oturup rahatlıkla konuşabiliriz yani. Toplumun yüzde 70’i uyku problemi yaşıyor. Bu uyku problemi yaşıyor ve iki tip uyku problemi var aslında toplumda.
Ya geç uyuyorlar yani uykuya dalmakta zorlanıyorlar… ya da sık sık az önceki izleyicimizin söylediği gibi sık sık gece bir şekilde… hatta bazıları nefes darlığıyla uyanıyorum, işte aksiyetiyle uyanıyorum diyor. Bakın ben hep şunu söylüyorum. Belli yaşlarda belli aralıklarla uyku saatimiz var. Eğer bir erişkin insansak bizim 7 ile 9 saat arasında uyumamız lazım.
Diyor ki ben 5 saat uyuyorum çok da zekiyim, şirketin siyosuyum. Benim için uyku gereksiz bir zaman dilimi. Bunu diyebilirsiniz ama 50 yaşından sonra tansiyon, şeker, kolesterol, göbekte ki yağlanma gibi hastalıklar… sizi yavaş yavaş bekliyor demektir. Uykusuz bir dünya sağlıksızlığa giden en kestirme yol… Kıyamın nasıl uyuyacaklar?
Bakın insanlar uykunun önemi farkında değiller. Önce belki bu mesajı vermek lazım. Bu mesajı verdikten sonra bunu önemsedikleri zaman zaten bazı önlemleri alacaklar. Şimdi sen gidiyorsun en kaliteli cilt kremini alıyorsun, yüzüne sürüyorsun. Plastik çevreye gidiyorsun, cildine bakım yaptırıyorsun değil mi? Bunları bırakın diyorum ben insanlara. Kollajen yani cildinizi gençleştiren en önemli maddeler uykuda salgılanıyor. Paça çorbası olmaz mı? Nasıl? Paça çorbası. O da kollajen ya. Büyüme hormonu, gece uykuda salgılanıyor. Ne demek büyüme hormonu? Çocuklarda boy uzaması gelişme, erişkinlerde doku tamir. Yani siz gün boyu yediğinizde o toksik maddeler karacayanıza yüklenme yaparken……gece uykuda büyüme hormonunuzla o yapılan hasarı tamir ediyorsunuz. Bakın uykusu… Onu yapan şeyler var mı? Proteinler var, satılıyor. Alfa ketoglubate et falan gibi. I ıh. Kötü mü? Dışarıdan alınacak hiçbir şeye gerek yok. Ben sentetik her şeye karşıyım. Bir kere önce söyleyeyim. Ben şey yapmak istemiyorum da ben birçok ağızdan alınan şeye karşıyım. Bunun vücudun kendinin yaptığına inanıyorum. Bakın hafıza dediğiniz şey……uykuda derinleşiyor. Benim hafızam kötü diyorsan önce uykuna bakacaksın. Sen günde kaç saat uyuyorsun ve şöyle de bir inanış var. Tamam onu alıp da uyuyamıyorsun. Tamam ona geleceğiz. 60 yaşında insanlar……zannediyorlar ki günde 5 saat uyumak normal. Değil mi? Yaş ilerledikçe uyku şey azalıyor. Değil mi? Değil. Çünkü 45 yaşından sonra, 40-45 yaşından sonra……melatonin dediğimiz, sizi uykuya daldıran……uyku hormonunuz azalmaya başlıyor. Evet, yaş daha az oluyor. Sizin bunu bir şekilde artıracak sistem kurmanız lazım. Şimdi nedir bu? Bir kere, uyku saatinden bir saat öncesinde……televizyonunuz, cep telefonunuz……ben zaten dokuzdan sonra cep telefonunu kapat diyorum insanlara……kapatılacak. Çünkü oradan alacağınız mavi ışık…
…sizin uyumanızı engelleyen, melatonin salgılamasını engelleyen……bir numaralı tehlike. Doğru mu? Anlaştık mı? Döner diyorsunuz öyle de, döner diyeyim. Bu konuda anlaştık. Ben telefonumu yatağa koyup sokmadım. Bu konuda anlaştık. Ama uyumadan bir saat önce. Çünkü vücudun da uykuya alıştırılması gerekiyor. Vücudun uykuya alıştırılması için……birazcık rahatlatılması gerekiyor. Rahatlatılmak istiyorsan etrafındaki uyaranları kısacaksın. İkinci yapman gereken……evde beyaz ışık varsa…
…beyaz ışığını sarı ışığa çevireceksin. Yani fluorescent lambalar ve beyaz dediler. Beyaz ışığı sarı ışığa çevireceksin. İşte evet zaten……burayı hiç söylemiyorum bile. Ve ışığını kısacaksın. Lojpa ışık. Lütfen televizyonunuzu karanlıkta seyretmeyin bir de. Bu da önemli. Karanlıkta seyrettiğiniz o……terizonal elektro-manik dalga dışında mavi ışık……uykunuzu gene bölecek. Niye ben terizokrası şu an uyurum?
İşte derin uykuya dalamıyorsun. Ufacık bir seste uyanırsan……bu senin kalitesiz uyuduğunu gösteriyor. Çok sık rüya görüyorsan……bu da senin kalitesiz uyuduğunu gösteriyor. Sık sık evet. Gece tuvalete kalkmak……sağlıksızlık belirtisidir tekrar söylüyorum. 50 yaşından sonra insanlar gece tuvalete……lütfen bir röroji doktoruna gidin. Bu sağlık belirtisi değildir. Gece uyanmak sağlıksızlık belirtisidir. Ne yapacağız? Gece lütfen yatmadan bir saat önce……ılık bir duş alın. Uluk bir duş kaslarınızı gevşeteceği için……sizi rahatlatacaktır. Magnezyum içeren eğer engelliniz yoksa……diyebet mesela……yarım muz yiyin. Çünkü magnezyum içerdiği için kasları gevşetecektir. E gece bir şey yiyecek yediden sonra? Hocam hiçbir şey yemeyin ama bir yarım uyuyamıyorsanız……magnezyum içeren bir yarım muz alın. Ama yani çok tam şey hocamız gibi.
Benim de böyle bir hocam var. Ters köşe ters köşe. Nalpat Hoca. Yarım muz yiyin. Tamam, magnezyum takviyesi alın diyeyim. Ne diyeyim şimdi ben? Takviyeye karşıyım işte. O yüzden muz alın. Muzu daha erken yeseydi o. Hay Allah. Ada çayı gibi sakinleştirirken……çaylar için. Anlatabiliyor musun? Yeşil çay içmeyin o. Melisa çayı. Yeşil çay asla içmeyin. Yeşil çayın içinde kafein var. Belli saatten sonra uykunuzu tersine kaçırır.
Ada çayı gibi, melisa çayı gibi çaylar içmeye çalışın ve şöyle yapın. 15-20 dakika önce yatağınıza girin. Loş, sarı ışığınızda kitap okumaya çalışın. Sizi en güzel uykuye davlayacak olan odur. Hatta yazar tersiniz var mı uyuyacak? Asla asla 3 saat kalaya kadar yoğun spor yapmayın. Yani gece 11’de çıkayım da bir koşayım da sonra yapmayın.
Çünkü endolfin teratörünün artacağı için, enerjiniz artacağı için……uykuya da… Haa teratörünün uykuya karşı. Endolfin özellikle ama enerjiniz artırır. Ama yoga gibi sakinleştirici bir spor yapabilirsiniz. Yani kas gevşetmek, streçing dediğimiz hareketleri yapabilirsiniz. Yani biz kişilere uyku terbiyesi veriyoruz. Bakın, uyku saatleri de bölünmüş. Ada en önemli şey televizyondan uzak durmak. Uykudan önce. Elektronikten uzak duracaksınız. Bağ başında.
Tabii ağa başında kimse… Bunu 15 gün yapın, görün bakalım. Bunlar akut çözümler olarak ben genel bir fizyolojik bir formül hatırlatmak isterim. Uykunuz uzun ve kalitesiz ise……yani uyku sorunu yaşıyorsanız ya da uyuyamıyorsanız……3 yerde sorun vardır. 1. Hareket miktarınız azdır. 2. Sitesiniz yüksektir. 3. Çok yiyorsunuzdur. Eğer çok yiyorsanız, işte az hareket ediyorsunuz. Sites yüksekse uyku uzun, süresi kısadır. Sadece yiyeceğinizi azaltarak…
…sadece günlük yürüyüşlere başlayarak……uyku kalitesizdeki farkı hemen göreceksiniz. Çok önemli. Uyku süresiyle oynamayınız. Ben herkese özellikle bunu söylüyorum. Uyku işte efendim şu saatte kurayım ideal uyku……4 saat, 6 saat bilmem ne gibi garip denemeler var. Uyku beden için değil beyin için uyuduğumuz bir şeydir. Onun ihtiyacı ne kadarsa o kadar uyunacak. O saat çalmadan, telefon çalmadan uyanıldığı zaman uyku yeterli olacak. Ama o optimal uykuyu 6-8 saat içerisinde alabilmek için de…
…bizim muhakkak hayat tarzında işte o fark ayarlarına uygun bir düzenleme yapmamız şart. Sadece günlük yürüyüşle bir denesinler mesela. Özellikle de bu gelen Twitter biraz kızgın ve küskün bir yer olduğu için……hep bu zorluklar karşısında biz nasıl uyuyalım ya da nasıl yapalım tarzı sorular çok geliyor. Zorluklar herkes de var, bende de var. Zorlukların iki çaresi var. Bir, harekete geçin. İki, aşk bulun bir tane.
Aşk bulun derken bunu da yanlış anlamasınlar. Hayatta bir tutku yakalasınlar. Ama gündüz şey çok önemli dediği. Yani gündüz güne şişiyor. Yani açık havada aldığınız o egzersiz sırasında açık havada yürüyüş……gündüz serotonin salgılıyor mutluluk hormonu. İşte o da gece melatonin uyku hormonu dönüyor. O yüzden gündüz uyumak çok önemli. Peki hocam geçen gün uykudan madem gittik, uyku beynicikseye gittik……geçen gün bir yerde bir şey okudum. Sonra üzerine biraz okuyunca merak saldım. Merak saldım, biraz daha okudum.
Şöyle bir şey, bir tez var. Ne kadar doğru, ne kadar yanlış bilmiyorum ama bunu size yazmış. Epey bir vakale buldum. Çift uyku. İnsanların 17. yüzyıla kadar özellikle……günde birden fazla kez uyuduğu, 17. yüzyıldan sonra……şimdiki uyku üzerine geçip gece kaçta yatırsam… Ama ondan öncesinde insanların daha erken saati uyuyup……sonra bir uyandığı, sonra tekrar uyuduğu. Veya işte Vehbi Bey’in, Vehbi Koç’un bir şeyi vardır. Onun bir öğlen uykusu vardır mesela. Evet. Böyle bu peki beyin için kötü bir şey midir? Çok iyi bir şeydir. Şimdi biz buna şekerleme diyoruz. Hani bir dönem İspanyolların da şeyi. Ama önce şu mesajı vereyim. Eğer gece uykularınız bozuksa… Bozuksa gününüzü şu an. Gündüz şu anda şekerleme yapma zamanı değil. Çünkü şekerleme geceki 3 saatlik uykuya bedel. Ama gündüz çok kaliteli uykunuz var.
Hiçbir sıkıntınız yok. Sağlığınıza sağlık katmak istiyorsanız… Günde saat 1 ile 3 arasında… Saat 1 ile 3 arasında bizim aslında tekrar uykuya dalma saatimiz. O saatte yapacağınız bir 20 dakikalık bile uyku kestirmesi… Bu 20 ile 45 dakika arasında bir şey. Eğer siz 20 dakikalık bir uyku kestirmesi yaparsanız… Fiziksel güçlülüğünüzü geri kazanıyorsunuz.
Yani atıyorum bir yerde aktif fiziksel çalışan bir insansınız. 20 dakika gittiniz kestirdiniz. Aynen eski fiziksel gücünüzle o tempoya devam edebilirsiniz. 45 dakikaya kadar uzattığınızda… Kreativite yani yaratıcılık miktarınız inanılmaz artıyor. Hep şunu derler. Bir şeyi karar vermeden önce yaratıcılıkla ilgili bir projeniz varsa… Bunu yapmadan önce öğlen kestirme yapın. Öğlen şekerleme yapın. Uyandıktan sonra yaratıcılığınız maksimum olacaktır. Bu yüzden de hatta bir dönem çok tartışıldı. Yani iş yerlerinde dikkat edin öğlen yemeğinden sonra… Saat iki buçuklar civarında iki, iki buçuk, üç arasında… İnsanlar hep böyle verimsizdir. İnsanların en verimsiz olduğu saatler o saatlerdir. Çünkü yemeği yiyor, rehavet çöküyor. Değizler karşısında şey yapıyor. Kahve içmeden kendine gelemiyor. Kahveyi de konuşuruz. Yani ben ona da biraz belli dozundan sonrasına karşıyım. Oysa siz o kişilere bir 20 dakikalık şekerleme zamanı ayırsanız… Sağlığına sağlık katacaksınız. Yine tamir ettiği o vücut şeyini daha çok destekleyeceksiniz. Ama gece uyku problemi yaşayan insanlar da bunu yapmamak lazım. Önce gece uykuyu tamir edin. Bu arada sizin söylediğiniz o bir fazik uyku bizim haksızlığız. Çünkü onunla ilgili yapılan deneyler de var. Akşam 8-9 gibi uyuma. Bu saatlerde yaklaşık. Uyanma, sonra 1-3 gibi. Sonra tekrar uyuma. O saatler arasında spontan uyanmak önemli. Uyandırılmak değil. Spontan uyanan insanlar da prolaktin diye hormonun miktarı normalden daha fazla oluyor. Şimdi prolaktinin gece fonksiyonunu çok bilmiyoruz. Yani normal gündüz yani erkek kadın fizyolisteki şeyi belli. Kadın da memle bezlerin gelişmesi, süt salgılanması falan filan işine yarıyor. Erkekler de biraz cinsel gücü azaltıyor falan gibi şeyleri var ama. Gece salgılanan prolaktinden sonra ertesi gün görülen şey algıda keskinleşme, neuroplastis de artış. Ve sinir gelişim faktörleri gibi siniri büyütücü ve geliştirici faktörlerin artması. Şimdi bu bugün yaşamadığımız bir uyku döngüsü.
Deneysel olarak insanlara bir aylık, üç aylık periyotlarda laboratuvar ortamında böyle uyku uyutulduğunda buna benzer bir ritme oturuyor insanlar. Bizim en önemli sorunumuz muhtemelen rahmetli Edison herhalde. Gece bu aydınlatmayı bulduktan sonra bizim bütün sistem kaydı. Mesela depresyonun en baba tedavilerinden biri hafif depresyonun ve ortam z depresyonun sabah parlak ışık. 5500 kelbinlik güneş ışığını ister yapa ister doğal olarak verin. Kişilerin hemen doğal döngüsü sıfırlanıyor saat döngüsü. Hem bir gece sonra normal uyumaya başlıyorlar hem de depresyon belirtilerini ciddiye azalmalıyor. Işık karanlık döngüsü bizim için çok çok önemli ama velakin şu anda onu radikal düzeyde bozmuş durumdayız. Ki şu anda bu programı gece yarısından bir saat sonra yapabilmek ve bizi izleyenler açısından da bu bir negatif mesaj ama bu saat gerçekten melatoninin normalde pik yaptığı saat.
Ama ışık varsa melatonin yok böyle bir durum var. Melatonini bütün tükettiniz yani Fatih. Ben mesela her televizyon programından sonra gece programından sonra her şey züljetlak gibi oluyor. Allah Allah. Sabah spor salonu var ne yapacağım bilmiyorum. Abi ben şu evden mal gibi uyurum valla. Ama şey alışkanlık da var insan ona da adapte oluyor ama işte ben mesela herhalde bugün üçe dörde kadar. Bir tek bir program adrenalin izledi falan olursa eğer o zaman böyle biraz iyi baktın. Burada adrenalin de yok ve gayet güzel anlatıyorsunuz falan böyle.
Twitter’dan bir iki bir şey yazsınlar Fatih Altay’ın meşhur kızgınlığını bir şey yapsınlar. Birkaç tweet’e kızmıştırız ya siz burası. Düşünürler. O zaman işte. O zaman hiç kimseye kızmıyorum. Yani en kızılacak halde çünkü kızmaya kalksa delirmek lazım. Bövekeden kızmak yetmez o yüzden hiçbir şeye kızmıyorum artık. Bazen kızmış gibi yapıyorum sadece. Siz de kızmayayım diye hakikaten saçma sapan bir mevket yaşıyoruz çünkü. Yani.
Yorum suyunu. Peki bir şey daha soracağım. Programı biraz uzattım söyleyeyim size yani. Normalde şimdi bitmemiz lazım ama biraz uzattım. Rahat rahat konuşalım, yarım saat daha konuşalım. Meclatonun düzenini biraz daha aşağıya çekeyim diye. Saat bir falan oldu. Bir buçuk. Bir buçuk. Bir de en büyük sıkıntı uykuda onu da söyleyeyim mesela. Diyor ki bana ya ben diyor yeterince uyuyorum diyor. Yedi saat uyuyorum. Gece üçte yattım. Sabah onuda kalktım. Yok öyle bir dünya. Yok mu? Yok. Nasıl bir dünya var?
Çünkü hormonlar ama tabii var diğerli çalışanlar da bir süre sonra adapte oluyor onu söyleyeyim. Yani beyin bir süre sonra onu hep aynı düzendeysen sorun yok. Ama şimdi üçte yattın sabah onuda kalktın. Gene de ortaya çıkacak hormonlardan, üretilecek hormonlardan maksimum kapasite elde edemiyorsun. Aynen Sinan’ın dediği gibi yani. Dokuzla gece iki arasında salınacak olan melatonin uyku hormonu sadece uyku hormonu değil. Anti aginginden tut bir sürü vücut için sağlıyorlar. Antikanser. Tabii bir sürü yani sinir ucularının koruyucu etkisi var, kanser koruyucu etkisi var. Anti enflamatuvar etkisi var. Artı diğer pozitif hormonları da salgılanmasını kolaylaştırıyor. Bütün bunlar yani total aslında bir hadi iyi olalım orkestra şefi gibi bir şey. Uykunun en önemli fonksiyonu bu.
Ve beynin çöp temizliği, yıkanması ve değerlenip toplanması melatonin yüksekse oluyor. Beynin bu arada bir 7-8 sene evvel keşfedilen bir gece böyle sıkılıp açılması gibi bir durum var. Resmen çamaşır yıkanır gibi böyle darılık genişliyor ve beyin suyla yıkanıyor beyin sırısıyla. Ve bu tabii geceleri oluyor. Ve melatonin de burada çok önemli bir tetikleyici fonksiyon görüyor. Bir elektrik süpürgezi düşün gece uykuda özellikle gece 11 ile 7 arasında hani uykuda olmak çok kıymetli demesi birbirimize o. Gece uykuda bir elektrik süpürgezi düşün, beyin de açılıyor. Torbası boşaltıyor. Grimphatic sistem dediğimiz bütün her yeri temizliyor. Bu arada bir ipucu, alzheimer hastalığı hep anlatırken biz nasıl oluştuğumuz patofüzü, beyin de çöp birikmesidır aslında.
Özellikle hippocampus bölgesinde işte toplanamayan nöronal çöpler birikir. Çöp niye birikir? Belediye temizliği güzel yapmadığı zaman işte uykuda temizlik yeterince olmuyorsa uyku bozukluklarına bağlı ve ona bağlı sendromlar mesela alzheimerin en büyük tetikleyicileri diye bugün biliyoruz mesela. Bu alzheimer tetikleyicisi. Bir numaralı ben diyorum. Bir ilk sorum o. Uykun nasıl? İkinci sorum su içiyor musun? Peki mesela şimdi böyle dediniz ama şimdi mesela ben bakıyorum mesela ben ve benim pek çok dostum az önce adına anlatıyorum dahi. Bu soruyu bekliyordum. Gece geç saatlere kadar biz ayaktayız. Evet. Çalışıyoruz, okuyoruz, bir şey yapıyoruz. Yani ben televizyon pek asse ederim. Daha çok işte ya okurum ya bir şey yaparım. Pek ender olarak belki bir belgesel, megesel falan söyle.
O dizimizi seyretmek gibi alışkanlığın pek yok. Mesela Celal 2’de 3’te yeter, 4’te yeter, 5’te yeter falan. İlber Hoca biraz daha makuldür. Murat Bardakçıgeza sabahlara kadar yatmaz. O zaman bizim özellikle onların şimdi alzheimer olmuş onları lazımdı. Beş harf. Tutku. Evet. Şimdi bütüncül mesele. İlber Hoca tek.
Yani o mesela sabahlara kadar oturduğunuz, çalıştığınız, ne bileyim işte İlber Hoca diyelim arşivleri kurucu oluyor, bir şeyler buluyor. Orada her okuduğu bir şeyle vücudunda salgılan hormonu 10 sene egzersizle salgılayamayan insanlar var. Anlatabiliyor muyum? Yani o aşk halinin, aşkınlık halinin, akış halinin, insanda yarattığı öyle bir durum var ki mesela akış dediğimiz mesele şu anda pozitif psikolojinin en önemli konusu.
Sevdiğiniz bir şey yaparken o kaptırıp gitme haliniz. Ya bütün sistem değişiyor. Adeta böyle hekleniyor sistem baştan aşağı. Yani galiba esnaf ettiklerinde en önemli şey tutku galiba. Çok önemli çünkü akış deneyimi mesela şunu gösteriyor. Pozitifle bende değil. Sistemin içinde tutkuyla yaptığınız işte belli bir seviye aldıktan sonra size verilen hazır bir ödül var. Çok kısaca şeyi söyleyeyim akış deneyimin de ne olduğunu. Mesela sporcular, sanatçılar bunu çok yaşıyorlar.
Saniye performansı yapanlar, yine akıza yazarlar, anlatıcılar yani böyle bir performans işi yapan insanların çok yaşadığı bir şey. Siz deneyiminiz olan bir konuda yeni bir meydan okumayla karşılaştırdınız. Diyelim işte büyük bir dinleyici kitlesine konser vereceksiniz ya da daha önce tırmanmadığınız bir dağa tırmanacaksınız. Deneyimli olduğunuz alanda cesaret edip o işe giriştiğiniz anda geri dönülmez noktayı geçtiğinizde bütün beyin ve beden fizyolojisinde radikal bir değişim oluyor.
Beyninizde normalde belli düzeylerde salgılan dopamin, noradrenin gibi hormonlar tavana vuruyor. Aşırı kilitleniyorsunuz ve o deneyim sırasında benliği terk etmeye benzer bir hissiyat yaşıyorsunuz. Yani siz sanki yaptığınız hareketleri dışarıdan izliyorsunuz ve performansınızın önünde kişisel tereddütünüzün yol açacağı herhangi bir engel kalmıyor.
Çünkü beynin ön tarafı, beklentimizin tam aksine neredeyse çalışmayı durduruyor. Buna hipofrontalit ediliyor. Beynin ön tarafı duruyor. Çünkü artık siz usta olduğunuz bir şeye kendinizi kaptırıp öğrenmiş olduğunuz beceriyi tamamen o yeni deneyime akıtabiliyorsunuz. Bu resmen böyle özel bir hani bonus mekanizma olarak konmuş gibi gözüküyor sisteme. Biz bunu hepimiz çocukken yaşıyorduk. Oyun oynarken biz genellikle akış deneyimi yaşıyorduk. Büyüyünce bunu sevmediğimiz işlerle hayatımızı doldurmak zorunda kalınca unuttuk. İşte tutku bunu tekrar ediyor. Ve sizin bahsettiğiniz o insanlar benim tanıdığım diğer insanlarla kıyaslanınca hepsinin ortak bir özelliği var. Çocuk gibi oyuncular. Hepsi çocuk gibiler. Belli zamanlarda, mesela Elber Hoca’yı şahsen biliyorum. Celal Hoca’yla birkaç kere sohbetimiz oldu onu biliyorum. Bu insanların böyle hayatla bir oynamak. Tabii çocukla oynuyorsun. Cevdi Bey, koylu bir tarafı var. İşte o çocuk öldüğü zaman akış ölüyor, akış öldüğü zaman dert tasa başlıyor. Ya doları takıyorsun, ya ülke problemini takıyorsun, ya bilmem neyi takıyorsun. Bütün hayatın ondan ibaret haline gelir. Bu hayat hediyesi çok kısa. Ve bu hediyenin içerisinde nereye bakacağımızı seçmek sadece bizim elimizde. Hani bu böyle bir kişisel gelişim mottosu falan değil. Beynin çalışma sisteminde mutluluk bölgesi yok. Beynin böyle bir derdi yok. Yani beyin mutlu olmak için yapılmış bir organ değil. Onu nasıl kullandığınıza bağlı olarken bir araba sizi, bir otomobil aldığınız zaman bir yere götürmek için tasarlanmamıştır. Siz nereye gidersiniz, otomobili sizi oraya götür. Aynı mantıktır. Beyni de ona göre kullanmamız lazım yani. Bir de her şeyi tabii hani uyuyor, uyumuyor da niye böyle ya da şu da böyle değil de bir bütün olarak düşürmek lazım. Değil mi? Yani o parçalık… Evet, hayatın tamam.
Son iki üç şeyi vereceğim. Bir tanesi şimdi bu anlattığımız teknoloji. Şu, bu falan filan. Bundan hepsini üstüne koyduğumuz zaman bir beyin tembelliğine ulaştığından hepimiz her fikir olduk sizin anlattığınızdan sonra. Peki bu teknolojik gelişmeler, insandaki yaratıcılığı yavaş yavaş öldürüp ortam kalacak mı? İnsan giterek daha sıradan ve daha rutin ve daha belki tutkusuz, tutku olmayınca yaratıcılığın da olmadığı bir yeri mi de olabilecek? Yaratıcılıkla teknoloji birbirinden ayrılana şeyleri mi? Hayır. Nasıl kullandığınızla bağlı olarak değişiyor. O bir otomobile binip bayırdan aşağıda sürebilirsiniz. O bir otomobile dünyanın en güzel yerini görmeye de gidebilirsiniz. Aynı benzetme. Şimdi içinde yaşadığımız şu dünyanın gittiği yer, benim sıklıkla yeni dünya diye anlatmaya çalıştığım hikaye. Algoritmaların hükmünde bir dünyaya da gidiyoruz zaten şu anda.
Şimdi burada… Mesela yol bulmak bile böyle bir yaratıcılık. Bir yerden bir yere gideceğim. Onu düşünüp bir yeni bir şey… Şimdi bu varken, ne dedin ne o işte… Navigasyon varken en azından o yaratıcılık öldü ve daha pek çok yaratıcılık belki de ölüyor. Bir sürü bilgiyi burada sakın zaman beyninizle o bilgilerle yeni bir şey oluşturma ihtimaliniz de azalıyor. Bu işin zaten negatif tarafı. Ama bir de şöyle bir durum var.
Diyelim ki parlak bir fikriniz var. İnsanlığı kurtaracak bir planınız var. Şu anda internete bağlı herhangi bir cihazla 5 milyar insana potansiyel olarak ulaşabiliyorsunuz. Bu dünya tarihinde başka hiçbir zamanı olmadı. İyi bir fikrin en kolay yayılacak. Peki hocam nerede çokluk orada bokluk yok mu değil mi? O işte gene nereden baktığımıza bağlı. Mesela geçenlerde buraya Hindistan’dan Sadguru diye bir adam geldi. Bütün dünyada şey için geziyor. İşte Save Soil diye bir kampanya yapıyor. Dünyanın topraklarını kurtaralım. Erozyon Merozyon hikayesi. Son derece güzel kurgulanmış ve her ülkede gönüllerle yürütümcüyü tamamen internetten organize biliyor. Bir başka çocuk internette hayatını öldürüyor. Aynı internette. Peki niye bu dünya çapında bir kampanyaya alet olabilirken aynı zamanda birinin hayatını berbat ediyor? Biz bu aracı nasıl kullanacağımızı bilmediğimiz için. Şimdi eğitim sistemleri şunlar bunlar deli gibi tartışılıyor mesela. Çocuklara nasıl öğretelim, şu yöntemi bu yöntemi. Kimse ne öğrettiğimizi sormuyor. Bütün bilgilerin lüzumsuz hale geldiği zaman çoktan geçti. Yani biz o kavşağa çoktan geçtik. Şu anda yeni nesle ve kendimize belli etmemiz gereken en önemli şey bu kalabalık ve çokluk içerisinde. Biz öz disiplini nasıl sağlayacağız? Yolumuzu nasıl bulacağız? Bu kaynakları kendimize uygun bir şekilde kullanmanın kültürünü nasıl edineceğiz? En önemli sorunumuz kültürünü oluşturmadan geliştirdiğimiz teknolojinin içinde hapsolmak. Ve dikkat ediniz hani bu eski tarz işler yapanlar mesela biraz önce bahsettik işte. İlber Hoca gibi insanlar ya da biraz önce söylediğim o guru mesela. Şimdi bu insanlar aslında binlerce yıldır yapılan şeyleri yapa geliyorlar fakat bunun için yeni araçları kullanıyorlar. Biz araçlarla oynamaktan bir şey yapmayı unutan nesillere dönüşmek üzereyiz. Böyle bir dünyanın nereye gideceğini insanların öz disiplini ve bu insanların nasıl bir yol çizdiğimizi belirleyecek. Biz maalesef teknoloji kültürünü hani daha teknolojiyi üretmediğimiz için onun kültürünü de yaratmaktan uzak bir topluluk içinden konuşuyorum ben. Fakat hiçbir şey için geç değil şu anda elimizde bilim var bunun faydasını da zararını da görüyoruz. Maalesef zararı faydasından kat kat fazla. O yüzden o zararları bir kenara koyup faydasını arttıracak bir şeyler yapmamız lazım. Kişisel düzeyde de hep söylüyorum for all to be çok basit işte deminden beri söylediğim gibi. Tutkuyla sarılacağız akacağınız bir yer bulacaksınız. Ondan sonra internette teknolojide size hizmetkar olacak. Ama şunu çok net söyleyeyim şu anda algoritmaların gücünü biraz yoğundur çalışıyorum birkaç senedir. Sırf vakit geçireyim açayım bir instagrama bakayım diye şu telefonunuzu açtığınız anda olta iğnesi yanağınıza girdi bitti. Ve sonra çıkacağınız yerine hatta hesabı yok şu anda internet böyle kullanacak bir yer değil. Özellikle sosyal medya. Son merak ettiğini bir şey söyleyeceğim gerçi belki bir başka sene de çıkabilir ama şimdi Alzheimer’dan bahsettik. Şimdi şöyle bir gerçek var bildiğimiz doğru mu diyeyim mi bilmiyorum. Alzheimer’a yakalanan ileri yaş hastalarının özellikle büyük bölümünde diğer hastalıklarda bir gerileme meydana geliyor. Yani yüksek tansiyon varsa düzeliyor şekeri varsa azalıyor falan normale dönmeye başlıyor. Buradan şunu söyleyeyim en mümkün mü? Hastalıkları aslında beynimiz icat ediyor ve beyin başka bir yere konserte olunsa veya beyin bunlarla ilgili kafasındaki kurguları kuşkuları bıraktığı zaman vücut kendini onarıyor mu yoksa beyin mi kendini onarıyor? Niçin bu Alzheimer’s arasında bir takım kronik hastalıklarda gerileme oluyor? Şimdi önce şu az önceki konuya bir ekleme yapmak istiyorum Fatih Bey. Şimdi hakikaten teknoloji bize yarardan çok zarar getirmiş durumda. Az önce söylediğim gibi beyinimizi ne kadar küçülttüğünü söyledik.
Sosyal medyayla özellikle geçirdiğimiz süreyi. Hastaya söylüyorum ki sen günde kaç saat acaba bu telefonla vakit geçiriyorsun? Hocam diyor bir saati geçmiyordur. Bir aç bakalım diyorum akıllı telefon sana söyleyecek. Beş saat. Beş saat farkında değiliz. Kaptırıp gidiyoruz kendimizi. Ama diğer taraftan baktığında da ya eline bir akıllı saat takıyorsun senin kalp ritmini ayarlıyor.
Kalp gazi geçirme riskini söylüyor. Tansiyonunu ölçüyor. Nabzının yükselmesini söylüyor. Sağlık anlamında da bize pozitif taraftan yararları var. Elinmaskın çipi. Şimdi tartışıyoruz biz bu çipi. Defalarca çıktık değil mi şeylere. Artı getireceği çok şey var bize aslında teknolojinin. Yeter ki biz bunu nasıl kullanmamız gerektiğini bilelim. Şimdi teknolojinin yarattığı diğer problemlerden bir de işte Alzheimer’dan bahsediyoruz.
Şimdi hakikaten Alzheimer hastalarında bu Alzheimer olayına girdiği anda özellikle tansiyonlarında ciddi bir şey oluyor. Düzelme. Ama şekerlerinde çok düzelme olmuyor. Şimdi hastaya şunu söylediğinde bak bu Alzheimer’da şeker seni öldürür dediğinde daha dikkat etmeye başlıyor. Ama Alzheimer hastalarında tansiyonda kan dolaşımında bir değişiklik oluyor mikro düzeyde.
Ve o kan dolaşımındaki mikro düzeyde ki özellikle ilaç kullanan hastalarda kan dolaşımındaki o ilişme tansiyonu da dolaylı olarak daha düzgün hale getiriyor. Yani orada aslında önemli olan kullanılan ilaçların da bir dönem olarak tansiyon kan damarlarını iyileştiriyor olması. Yoksa sen Alzheimer hastasın hiç tedavi olmuyorsun tansiyonun düşmüyor.
Orada bir takım kullanan ilaçların dolaylı olarak yaptığı damarlara ve hücrelere etkisi kalp ve beyin kardeştir. Kalbe iyi gelen ilaç beyne de iyi gelir genellikle. Beyne iyi gelen ilaç kalbe de iyi gelir genellikle. Bunlar dolaylı olarak birbirlerini destekliyorlar. Bazen mesela kolesterolleri de bu hastaların daha şey yapabiliyor. Biraz orada beslenme düzeninde değişikliği var muhtemelen. Ama şekerleri asla normal bir seyir gelmiyor.
Yani orada mutlaka bir müdahale etmen gerekiyor. Klinik gözlemde de bu yani tansiyonları hakikaten farkatıyor hastalar. Kullanılan ilaçlarla damarsal olarak ilişme… Yani beynin kendi kendine yapmış oluyor. Yani para sempatik sistem üzerindeki negatif etkisinin ortadan kalkmasına bağlı bir şey değil. Kullandığın ilaçlar özellikle glütamat üzerine olduğu için orada gene sinir sisteminin fonksiyonunu etkilemesinden dolayı damarlara olumlu etki sağlıyorlar.
Başka bakış açısında olsun bir şey hatırlayayım. HM kısaltmasıyla hep aktarılan bir hasta vardır. 2008’de vefat etti sonra ismini öğrendik Henry Molay’sın diye. 50 yıllarda bunu bir ameliyat yapıyorlar. İki şakak loblarını çıkarıyorlar epilepsi rahatsızlığından dolayı. Ve aslında Alzheimer hastalığının da teşhisi falan konmadan önce deneysel bir modelini yapmış oluyorlar bilmeden. Çok ileri düzeyde mesela bütün temporal loblarını çıkarıyorlar. Bu yeni hiçbir şey öğrenemiyor. 2008’e kadar bu adamın üzerine sayısız deney yapıldı ama birçok doktorun, uzmanın novellodüleri, kandel de dahil gözlemle diye bir şey var. Her sabah özellikle yıllar sonra her uyandığında aynada daha yaşlı bir adam gözülecek her sabah şok oluyor. Ama diyor ki muhtemelen dünyanın en mutlu insanı. Çünkü hiçbir şey hatırlamıyor. Kafaya hiçbir şey takmıyor. Şimdi hafızanın gitmesi bazen çok ciddi özgürleşme anlamına da giriyor. Çünkü stresin yarısı pişmanlık falan. Biraz da o etkileri düşünürsek, ben genellikle yaşlanan beynin küçülmesine şeye benzetirim. Bu dünyadan yavaş yavaş ayrılacak insana bir merhamet dokunuşu gibi. Çok da şey yapmamak lazım gidiyoruz yavaştan gibi, böyle paketleniyor gibi. Biraz bu tür dejenerit hastalıkların öyle bir tarafı da var. İnsanlar aslında zannettiğimiz kadar büyük bir stres ya da yükü yaşamıyorlar burası da. Ama tabii fonksiyon kayıpları esas dışarıdakileri çok fazla etkiliyor. Azamül ondan mutsuz değil, azamülere bakanlar daha az. Alga da ona göre düşüyor. Çünkü belli bir düzeyden sonra, hani hocam da tehdit edecektir ya, biliş bayağı bir bozuluyor zaten. Yani bugün, yarın, ben, bir yere. Pekala, azamül ile demans aynı şey midir? Yok. Şimdi demans bütün umutkanlıkların bir bütünüdür. Yani unutkanlığın latincesi eşittir demans. Ama demansın bir sürü sebebi varken, yüzde 70 sebebi azamülüdür. Yani yüz demansını 75’i alzheimer’dandır, 25 de başka denden. Yüzde 30’u da başka sebeplerden. Yani bir B12 bile sizde demans yapabilir eksikliği. Türk toplumunda hakikaten gençler kendilerine sorsunlar yani ben niye unutkanım dediğinde, tabii ki yoğunluk, stres vs. ama en çok kansızlık çok karşımızda. Alemin. D vitamini çok eksik Türk toplumunda, B12 vitamini çok eksik. Bir de guaterımız kötü çalışıyor.
Özellikle Karadenizlerde sık görüyorum bunu. Bunlara bir bakmak lazım öncelikle. Bu geceki sohbetten ben çok zevk aldım ama ben izleyicilerimizin ön planda şu mesajı almasını çok istiyorum Fatih Bey. Gençlerimizi nasıl meraklı hale getireceğiz? Meraksız bir toplum yetişiyor, geliyor.
Bu programı yapmamın tek sebebi gençlerin merak duygularını bir parça olsun dürtükleyin. Başka hiçbir şey yok yani. En hayırlı uçlardan bir tanesi. Meraksız canlı insan değildir bana göre yani. Eğer merak etmiyorsanız herhangi bir başka diğer canlı, tanrı, bitki veya hayvan farkınız yoktur. Aynen öyle. Tarihin hiçbir dönemde zaten büyük bir insan topladığı hep meraklı olmamış. O da büyük bir kaos olurdu. Bizim memleketde insanın başına girse ya meraktan gelir diye böyle bir atatürz vardır yani. İşte bunlar tamamen olaydan kaçış biçimdir ama bu konuştuğumuz şeyler, bunların merak eden insanlarla beraber olma meselesi miyim? Az ama öz olsun, az olsun. Birileri merak etsin onlar zaten her şeyi düzeltecek.
Valla hocam merak çok önemli. Ben bu yaşta hala sürekli bir merak içerisindeyim ve benim için kötü bir gün yeni bir şey öğrenmediğim gündür yani. Bir şey öğrenmem lazım o gün. O gün birden fazla şey öğrenmem. Ne kadar şey öğrenirsem o kadar iyi. Amin diyoruz buna. Amin diyoruz be efendim. Bir de tabi doğruluk yani okuduğumuz şeyin doğruluğunu da biraz tartışmak için. Hocam az okursanız her okuduğunuzu doğru zannedersiniz.
İnternetteki amcalara hani bir tabir var şu amcaya sordum bu çıktı diye. Yani çok tehlikeli, çok yanlış bilgilerle dolu internette. Maalesef kolay yoldan bilgi elde eden çocuk meraklı olmuyor ve bu bilgilerin de çok yanlış olduğunu bile fark etmiyor. Evet. Yani bilmiyorum bu toplumu nasıl, ne yapabiliriz biz akademisyenler olarak.
Evet. Evet değil. Dünyada da genelinde de böyle bir şey var. Yani birazcık kabahat halkına kaynaklanıyor. Ama dünyayı değiştirmek istiyorsan merak eden çocuklar. Merak etmeyen çocuklar o değişimini altına esit alacaklar. Evet. Sonuçların cevabı aslında kolay. Dünyayı değiştirmek istiyorsak elimizden gelen işle başlayacağız. Yani böyle çok büyük şeref yapmamıza gerek yok. Burada elimizden geleni yaptık bence. Ama bu eylemlerin devam etmesi lazım yani. Bunun daha çok insana ulaşması lazım. Bu tip konularda inşallah her akşam primetime’da programlar görmek istiyorsan.
Hocam vallahi primetime’da da yaptık, primetime dışında da yaptık. 11 senedir düzenli olarak bilim programını yapıyorum. Bilim, bilim diye bağırıyorum. Alaylar var, gürür geçenler var. Sen bu programları korkudan yapıyorsunuz. Siyaset konuşmaya yemediği için. Deyip de sonra siyasetçi haline dönüşenler var. Var oğlum var. Sağlıklı için geldiniz. Teşekkür ederim hocam. Birgün de şey konuşalım ya, uygulamışsınız. Şu bütüncü sağlık mesele. Bu sağlık işi gerçekten bir manyaklık haline bakıverdi.
Bizde böyle, başka ülkelerde galiba böyle, biz artık hastalıkları değil semptonları tedavi etmeye başladık. Sağlık dışında herkes sağlığı konuşur oldu. Tehlike burada başladı. Ben esas tehlike olarak şey görüyorum. Özellikle Türkiye’de bu içine edilen sağlık sisteminin ötürü semptom tedavisi daha önemli kazandı.
Mesela ben size geldiğim zaman, özellikle Devlet Hastanede bu daha da, performans değerlendirmesinin ötürü. Siz geldiğiniz zaman bana belirttiğim, ben size geldiğim zaman, öksürür müydüm demin demin? Hemen öksürük şurubu. Öksürük şurubu. Bu öksürük niye oldu? Bu akciğer kanserimi bilmem ne mi? Hiç yok böyle bir şey. Bununla beraber bir gün de bunu konuşmak isterseniz. Bence evet. Çok kıymetli bir konu.
Peki değerli izleyenler herkese iyi geceler. Yarın görüşmek üzere. Hoşçakalın.