Prof. Dr. Celal Şengör ve Ahmet Arslan Habertürk’te | Teke Tek Bilim
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=ID9HzxKlrdI.
TKT TKT TKT TKT TKT TKT TKT TKT TKT İyi akşamlar değerciler herkese. İyi bayramlar. Bayramınız kutlu olsun. Biz de size bu akşam bir bayram hediyesi hazırladık. Çok keyifli bir program için çok sevdiğimiz dostlarımız ile beraber bu akşam karşınızdayız. Aynı zamanda bu bir anlamda pandeminin son erişinde ilan etmek oluyor. Çünkü Diler Şengör bizimle 2019’da pandemi ortaya çıktığı günden beri evinden dışarı çıkmasına evdeki diktatörlülük tarafından izin verilmeyen Sayın Şengör bugün uzun beri bizde beraber ve Ahmet Hocamız da bizde. Hocam hoş geldiniz. Diler Bey uzun beri uzun beri’den sonra hoş geldiniz efendim. İzin aldığın için teşekkür ederim. Vallahi yani nasıl oldu da izin verildi ben hala anlamış değilim. Dedim ki herhalde Oya’nın kendine ait bilim kurulu bu iş tamamdır diye düşündü ve öyle gelebildim buraya. Ama Oya’ya da söyleyeyim son saniye kadar maskeni çıkarmadık. Program başlarken çıkardı. Çay içerken bile maske de işledi diyeceğim derdi. Herkes sizi özlemiştim. Ahmet Hocam da sizin yokluğunuzda ben durum ilerletmeye çalıştım ama tabii sizin verdiğiniz lezzeti vermem mümkün değil. Burada işte bir çömez olarak böyle yandan Estağfurullah. Bu programlar senin dehanın eseridir. Ben her zaman söylüyorum bunu. Çok iyi görünüyorsun yanmışsın. Tatiğine mi gittin? Hayır hayır ben bahçeme çıkıyorum. Çünkü hava almam lazımmış. Oya öyle diyor. Bahçeye çık. Ben bilgisayarın arkasından dolanıyorum bahçeye çıkıyorum. Biraz oturuyorum. Sonra gir diyor. O gir demeden ben giriyorum. Girebilecek çok güzel. Of be. Çok şey yaptın mı bu pandemide? Çok. Uf! Neler neler yaptım. Şimdi Afganistan’ı bitirdim. Afganistan üzeri Pamirler üzerinden Tibet’e doğru gidiyordum bugün ki. Buraya geldin. Buraya geldim. Yolculuk yarım kaldı. Evet. Yalnız çok çok çok
ilginç şeyler bulduk. Of be kardeşim. Yani ne buldum mesela? İran’dan başla Afganistan üzerinden Tibet’e doğru aşağı yukarı popon ıslanmadan yürüyebilirdim. Permiyenle jura arasında. Yani aşağı yukarı bir yüz milyon yıl
o benim Kemer kıtası adını verdiğim kıta birliğini korumuş. Onu şimdi iyice ispat edebildik. E şimdi de popon ıslanmadan yürünür. Evet. Şimdi başka tarafımız ıslanır. Ama bu denizin ortasında bir kıta. Ha denizin ortasında. Yani değil mi? Kuzeyinde Paleotetis, güneyinde Neotetis iki tane dev okyanusunun arasında bir şerit halinde bir kıta bu. Tek başına bir kıta. Tek başına bir kıta ve bu Afganistan Romanyadan başla şeye kadar Taylanda kadar. Bizim buralara dahil olunca. Tabii tabii tabii. Hangi dönem bu? İşte bu Permiyenin ortalarında başlıyor rifleşmeye. Yani şöyle diyeyim sana iki yüz seksen milyon yıl önce başlıyor. Ondan sonra aşağı yukarı iki yüz ile. Pangeyadan sonra. Ee pangeya zamanında başlıyor. Pangeya parçalarırken bu geliyor aşağı yukarı yüz seksen yüz elli milyon yıl önce Asya’yla çarpışmasını tamamlıyor. Paleotitisi kapatıyor. Hocam gördüğünüz gibi felsefede konuşuruz biz. Böyle bir entelek yeri. Bu akşamci konumuzu siz verediniz. Benim konuya hiçbir dahlim yok. Ben değil. Hocam
çok da güzel bir konu. Bana dikter ettiniz. Şahane bir konu. Dediniz ki aydınlanmayı konuşalım. Konuşmasına konuşalım. Ama çok geniş. Yetecek mi? Bu akşam üç saat beraberiz. Yetecek mi? Diyerek ilk pası size vereceğim. Madem konunun sahibi sizsiniz Celal Bey ile başlayacaktım. Siz ile başlayayım hocam. Aydınlanma deyince herkesin kafasına türlü türlü şey gelir. Ama bana göre aydınlanma 16. yüzyılın
17 yüzyılın başı başlar mı? Bana göre çünkü bu. Sen dersin ki Fatih yanılıyorsun. Olabilir. Bana göre biraz Alman biraz Fransız işidir. Sonra İngiltere ve İskoçya’ya doğru gider ama başlangıçı sanki kıta Avrupası’dır ve bana göre Fransızdır. Sen Alman diyebilirsin. Kantmanta diyebilirsin. Nasıl başlar bu iş? Nereden başlar? Niye başlar hocam? Evet şimdi aydınlanmayı ben teklif ettim.
Birileri bir grup benden aydınlanma üzerine bir konuşma yapmamı istedi. Tabi ben daha evvel bir felsefeci olarak aydınlanmayla ilgili epey ilgim ve bilgim de var. Ama yeniden yani şu anda içinde bulunduğum yaş itibariyle, durum itibariyle hatta Türkiye’nin içinde bulunduğum itibariyle buna geri dönmek doğru ise beni heyecanlandırdı. Dedim ki artık aydınlanmaya bir ciddi olarak geri dönmemizin, onu değerlendirmemizin, onu konuşmamızın, onu ne diyelim yani onu tekrar gündeme getirmemizin zamanıdır. Ya nasıl ki Türkiye’de felsefeye artık insanların ciddi bir ihtiyacı olduğunu gördük. Ciddi bir ihtiyacı olduğunu gördük. Görüyoruz zaten. Ortada görüyoruz. Dolayısıyla felsefenin bir türevi olarak hatta felsefenin 18. yüzyılda bir taşlanması olarak da aydınlanmaya tam işte şu anda bütün ciddiyetimizle eğilmemizin zamanıdır. Aydınlanma batı için aydınlanma batı için aydınlanma batı için
aydınlanma batı için aktar bir şey değildir. Bugün. Ama neden aktar bir şey değildir? Çünkü aydınlanmanın bütün ürünlerini bizzat günlerlik hayatına yaşamaktadır. Wolter için söylenir. Yani Wolter’in söylediği şeyler, işte hoşgörü fikri Efendime söyleyelim, dine karşı yaptığı eleştirirler. Bütün bunlar bize
bir felsefeci den çok edebiyatçının veya bir şeyin, ne diyen? Kültür. Aydının. Bir aydının. Çok güzel. Bir aydının sözleri gibi gelir. Ama birisi zannediyor, Vüldür Han’dır. Çok güzel bir şey söylemişti. Yani bugün artık o konuları ele almamızın, içinde üzerinde konuşmamamızın nedeni ve Wolter’i de birazcık bundan dolayı bir Kant gibi, bir Mars
gibi, bir Hium gibi görmememizin nedeni. Onun söylediği şeylerin, ortaya getirdiği şeylerin, kabul ettirdiği şeylerin hepimizin günlerlik hayatında artık su gibi, hava gibi alıştığımız parçası olmasıdır. Bence bu çok güzel bir parça. Şimdi aydınlanmayı, o zaman çok birkaç tane kavram, genel kavramdan bahsedelim. Şimdi aydınlanmanın bize hediye ettiği, batıya hediye ettiği, batı dolayısıyla de, işte
ta 19. yıldan itibaren bizim dünyamızı hediye ettiği, hatta 20. yılda da Atatürk’ün yaptığı hareketin adına hediye ettiği şey nedir? Şöyle çok basit birkaç kavram söyleyelim. Akılcılık. Hocam müsaade eder misiniz? Birinci diapozitifi alalım. Sapere Aude ile. Alalım. Oradan devam edin. Ama ben şeyi söyleyeyim birkaç tane.
Tamam, tamam. Tamam. Tamam. Akılcılık. Anahasar yönetim. Anahasar yönetim. Aydınlanmanın fikri. Dinle. Sekülerizm. Sekülerizm. Dinle devlet ayrımı. Aydınlanmanın fikri. Hoşgörü. Aydınlanmanın fikri. İlerleme. İlerleme kavramı. Aydınlanmanın fikri. İşte sen söyleyeceksin muhtemelen Sapere Aude. Sapere Aude. Evet. İnsanın aklını kullanma cesaretini göstermesi. Aydınlanmanın fikri. Ya özgürlük kavramı. Özgürlük kavramı. Aydınlanmanın fikri. Fransa ihtilali. Aydınlanmanın fikri. Amerikan ihtilali. Aydınlanmanın fikri. Daha doğrusu Aydınlanmanın fikrinin bir şey
medne dönüşmesi. Yani bağımlısılık bildirgesi. Evet. Yani aydınlanma haklısın biraz evvel Avrupa’da olduğunuz zaman Amerika’da da etkilemiş. Yani Benjamin Franklin’inler, o ana esnaf yapıcılar, kurucu babalar. Jefferson’lar Thomas Jefferson’lar orayı da etkilemiş. E bize bize işte Cumhuriyet’in ana idası öyle diyen veya temel idaları işte gene akılcılık
dinle devletin ayrılması ana esnaf yöneti. Özgürlük. Özgürlük. Bireysellik. Buna her şey aydınlanmanın fikri. Onun için aydınlanmaya dönen bunları artık unuttuk biz. Bir kısmımız artık bunları çok aşina olduğumuz için unuttuk. Bir kısmımız da bunlarla hiç de mahsetmediğimiz için. Unutmadı bilmiyor bile. Bilmiyor bile. Artık bunları gizleme getirmenin zamanıdır. Doğru. Hocak konuşsun şimdi. Peki
şimdi bir şeyi mi merak ettin? Bir şeyi düzelteyim yalnız. 17. yüzyıla ama esas itibariyle aydınlanma 18. İkinci bir şeyi söyleyeyim. Söylediğin şeylerin içinde doğruların payı eksiklerin payından daha fazla. Bir İngiliz aydınlanması var, bir Fransa aydınlanması, bir Alman aydınlanması var. Zaman bakımından yani İngiliz aydınlanması Fransa aydınlanmasından biraz daha
sonra geliyor. Alman aydınlanması da ondan sonra geliyor. Yani Almanların pek aydınlanma ile ilgili şeyler yok. Belki bir kant var işte. Kant var. Belki bir kant var. Ama İngilizlerde işte İskoç okulu var. Çok önemli hocam. Tabii ki önemli. İskoç okulu çok önemli. Yani ben onun üzerinde biraz konuşacağız tabii hocam. Müsaademiz var. Iskoç okulu çok önemli. Bol bol konuş. Fransızların ansikopedi isteri var. Anlatabildim mi? Peki hocam şimdi şöyle diyebilir miyiz? Aydınlanması
aslında sadece bir felsefi mesele değil. Ucunda siyasi bir mesele var. Ucunda bilimsel bir mesele var. Sonuçları açısından. Ama aydınlanma doğru söylüyorsun. Esas itibariyle dar anlamda felsefi değil. Evet. Entelektör bir hareket. Mesela sen söyledin şimdi aklıma geliyor. Sen dedin ya Amerikan… Gayet tabi. Şimdi mesela şey okudun mu? Federalist Papers diye. Evet. Oraya baktığınız zaman ciddi ciddi çok ağır bir felsefi tardisyon var. Siyasetin dibine kadar etkiliyor. Evet evet evet. Fransız… Şimdi ben aydınlanma nedir dediğimiz zaman… Hocam ya şimdi hazırlığını yaptı. Sen dedin talebe gibi çalıştı o şimdi. Muazzam bir hazırlık yaptı. Sürekli telefonda şunu getiriyorum bunu yapıyoruz diye. Bak şu şu şu… Şuraya arkadaşlar yazdırmısınız arkamızı? Orada duruyor. Oraya da yazdıracaklar. Öyle mi? Derya buraya.
Şurayı da alır arkadaşlar. Solvay konferansı. 1927’dir. Yani bak Hendrik Lorenz Geldi geliyor geliyor gelecek. Evet. Aydınlanma nedir? Başlayalım. Şimdi bak burada aydınlanmanın parolası şimdi Kant 1784’te bir makale yazıyor. Beantvurdunda bir frage.
Rassis auf Kleing. Aydınlanma nedir? Sorusuna cevap. Bunun özeti ta bak Horace’ın yani tam adıyla Quintus Soratius Flaccus’un 1700 sene önce yani değil mi? Bu adam Casus’un bu meşhur mektuplarının birinci dildinde geçen bir şey. Aslında Horace diyor ki
aklını kullanmaya cesaret et diyor. Akıllı olmaya cesaret et diyor. Kant bunu alıyor. Diyor ki Aydınlanma dediğin diyor aklına güvendir diyor. Sorunlarını diyor aklınla çözersin diyor. El alemin diyor sana ödünç verdiği akıllarla değil diyor. Kendi aklınla çözersin. Şimdi bunun, hocam gayet iyi
biliyor. Müthiş etkisi olmuş. Bir şey soracağım. Aradaki 1400, 1500 ne olur mu? 1700 sene gecikmenin sebebi kilise olabilir mi? Evet. Kesin. Kesin. Kesin. Yani mesela biz hep İstahiliyetle ilgili bunu konuştuk ama Hristiyanlık’ın aynı şeyi yok mu? Ya Hristiyanlık… Kilise aklına güvenliği yasaklamamış. Evet felaket. Fakat kilise derken şunu unutmamak lazım. Roma İmparatorluğu çökmeye başlıyor.
Neden çökmeye başlıyor? Kavimler göçünün getirttiği cermen istihyaları, Roma ordusunun çözülmesi neden çözülüyor? Bu cermenleri asker diye kullanmaya başlıyorlar. Bu adamlar cahil adamlar. Roman’ın zenginliğini gördüm ve ordu kendi devletini soymaya başlıyor. Ya imparatorları öldürüyorlar. Sebebi yeni imparator imparator olabilmek için rüşvet veriyor. O rüşveti alıyorlar. Sonra adamı öldürüyorlar. Yenisinden rüşvet alıyorlar. Açık arttırmayla Roma imparatorluk tahtı satılıyor. Antoninlerden sonra. Korkmuş ki şey yani. Bu keşmekeş içerisinde Hristiyanlık ortaya çıkıyor. Hristiyanlık Roma’ya geliyor. Ve Hristiyanlık önce nereden başlıyor? Roman’ın en gariban nüfusundan başlıyor. En
zavallı, en okumamış nüfusundan başlıyor. Ondan sonra Roman’ın içine önce kölelerle geliyor. Oradan kadınlara sirayet ediyor. Yani dikkat et, ezik sınıflardan başlıyor. Sonra orduya sirayet ediyor. Sonra imparator bunu kabul ediyor. En sonunda Konstantin bakıyor orduya kumanda edebilmek için. Bu iyi bir silahtır diyor. Fakat tabii
bunun getireceği sıkıntıyı göremiyor. Sıkıntıyı yaratan da hocam Ambrosius’tur değil mi? Roma psikoposundur. Çünkü Roma psikoposu Ambrosius çok yakışmış bir şey yapıyor. Şimdi biz aydınlanmanın getirdiği bir şeydir dedi hoca. Din devlet ayrımı. Bu din devlet ayrı bu Ambrosius o fikir. Milano psikoposu. Ambrosius
ne zaman yaşamış? Ta git geriye üçüncü yüz. Ambrosius diyor ki din ve devlet ayrıdır. Ama din devletin üstündür. Nedir? Onu dediğin an devletin dine teslim ediyorsun. Ve ondan sonra bin sene devlet Avrupa, aman din Avrupa’ya
idare ediyor. Küyük Han’ın biliyor musun şeye sorusudur. Piano del Carpini’ye. Piano del Carpini Roma’nın şeyi Papa’nın elçisi olarak gidiyor. Küyük Han’a anlatıyor. Biz savaşlarını durdurmanızı istiyoruz. Efendim sizi Hristiyanlığa davet ediyoruz falan. Küyük Han dinliyor. En sonunda diyor ki dur dur dur. Şimdi bak diyor. Savaşları durdurmak kolay diyor. Hemen yaparım diyor. Şimdi sen bana söyle biz de diyor biliyoruz Avrupa’da kaç kral var kaç prens var kaç baron var. Bunların birbirleri ilişkileri nedir? Bunların hepsini biliyoruz. Bir de Papa var. Şimdi Avrupa’da en güçlü kim diyor. Piano del Carpini diyor ki tabiki Papa diyor. Papa diyor bir adımı aforoz ettiğim gibi hayatı kayardı. Küyük Han diyor ki o zaman çok kolay işimiz diyor. Papa diyor bana Avrupa’yı teslim etsin hemen
orduları durdurayım diyor. E burada Papa’nın gücünü çok sembolize eden bir şey. Fakat bu güç aynı zamanda iki şeye neden oluyor. Bir halk arasında cehaletin yayılmasında çok önemli bir rol oynuyor. Fakat niye önemli rol oynuyor? Çünkü klisenin izin verdiği şeylerin dışında konuşmana mani oluyor. Bu bir iki. Klise çok lozlaşmıyor. Yani on birinci yüzyıla kadar değil mi hocam? On birinci yüzyıl Renesans’ına kadar klise iyice çözülüyor. Yani papazlar evleniyorlar halkı soyuyorlar falan filan bir felaket. Halk son derece fakir. Yani Roma’nın düzeni parçalanmış vaziyette. Bugün sen bir Roma senatörünü al Kral Arthur’un İngiltere’sine koy. Elin ödü patlar. Bu kadar yabaniyilik olur mu diye. Bu fakirlik düzenin çözülmesi eğitimin çözülmesi tabii ilerlemeye mani oluyor. Fakat bir de manastırlar var. Hocam biraz aydınlanmaya geçelim gene. Hayır ben şu şeye kantin devam ettirsene sen. Yani şu şeyden geleceğim. Fatih sordu ya. Orta çağda manastırlar aslında pozitif rol oynuyorlar. Bir sürü şeyi muhafaza ediyorlar. Tövbe. On birinci yüzyıl Renesansı’yla metinler ortaya çıkıyor. Te renesans edana geliyor. Fakat hocam kanta gelmeden Fatih bir on yedinci yüzyıl lafı etti. Ben onun çok önemli olduğu kanaatimdeyim. Çünkü o on yedinci yüzyıldaki bilim devrimi olmasaydı arkasından aydınlanma gelemezdi. Güzel. Yani bilim ilk defa. Güzel. Dine haddini bilir. Güzel. Yani Galile Belermino’yu rezil etti. Gel bak teleskopa dedi. Belermino. Bakmam dedi. Çok zeki bir adam. Bakmam çünkü içinde şeytan var dedi. Şimdi aklı başında herkes Belermino’nun ödünün patladığını anlam istiyorlar. Çünkü baktığı an sırtındaki kırmızı cıbbenin hiçbir anlamı kalmayacağını biliyorlar. Arkadan
Newton’un gelmesi yani Alexander Pope ne diyor? Nature and nature’s laws were hid in the night. God said let Newton be all was light. Tabiatın ve tabiatın kanunları tabiat ve tabiatın kanunları gecede gizliydi. Tanrı Newton’a ol dedi. Her şey aydınlandı. Şimdi bu inanılmaz bir zafer. Tabi bu zaferi
hazırlayan adam da meslektaş ınız. Evet. Şimdi istersen ben dekarttan alayım mı diyeceksin? Hayır dekarttan almayacağım. Şu bilimle aydınlanma arasındaki ilişkileri daha geniş bir perspektife sokacağım. Tamam. Şimdi bakın büyük aydınlanma bu. Renesans gibi. Nasıl ki Renesans terimi hem büyük harflı yazıldığı zaman tarihte belli bir döneme
belli özellikler olan belli bir döneme işte belli bir zamanda ortaya çıkan belli bir döneme işareti derse aydınlanma de öyle. 17. 18. yüzyıl ama başlangıcı 17. yüzyıl dediği gibi olabilir. Ve bilimle ilişkisi var. Doğru söylüyor. Çünkü bilim aklın gücünü gösteriyor. Şimdi Yunan’da da bir aydınlanma var. Ya. Yunan’a aydınlanması diye bir kavram var. Eski Yunan’da. Eski Yunan’dan bahsediyorum tabii. Antik Yunan’da. Orada bir Yunan aydınlanması var. Yani çok kullanılır. Nasıl ki 12. yüzyıl Renesansı da kullanılır. Hatta belki biraz daha eee az güçlü olmakla birlikte Türk Renesansı terimi bile kullanabiliriz. Evet. Cumhuriyette tabi. Cumhuriyette. Cumhuriyet için tabi. Ya bunlarda mahsur yok. Anlamamıza imkan verir. Aynı şekilde Cumhuriyet için Türk Hümanizmi terimi de kullanabiliriz. Sinan Bey’in sizi değil mi? Değil mi hocam? Biliyorum. Biliyorum. Yani bunlardan korkmayalım. Bunları kullanalım. E canım öyle bir şey yok. Bu başka bir dünyaya ait. Hayır başka bir dünya ait ama o dünyanın iyi kötü karakterlerini gösteren, ona özenen bir dünyaya da ait. Şimdi Yunan aydınlanmasına geleceğim ve bu olayı toparlayacağım. Şimdi Yunan dünyasında önce bilim var. Fizikçiler, daha bilimcileri. Yaklaşır güzel değil.
Sonra beşinci yüzyılın ortalarına doğru sofistlerle başlayan harekete Yunan aydınlanması adı verilir. Niye? Çünkü fizikçiler yani tales, anasimanas, anaksimandros, heraklitos falan bunların meselesi doğa nedir? Doğa nedir? Doğa yasası nedir? Değişme nedir? Varlık öz. Oysa ki şeye geldiğimiz zaman beşinci yüzyıla geldiğimiz zaman insan nedir? Toplum nedir? Din nedir? Ahlak nedir? Politika nedir? Bak doğa üzerindeki ilgiden beşinci yüzyıl da sofistlerle birlikte insan üzerinde ve insani olan şeyler üzerinde, kültürel ve toplumsal olan şeyler üzerine ilgiye döneriz. Onun da en iyi örneği işte protagorastır. Cümle. Değil mi?
İnsan her şeyin ölçüsüdür. Şimdi ne olmuştur? Bu geçişin neden nedir? Birçok nedeni vardır ama senin açtığın yoldan yerlermek istiyorum. Önce akıl kendini doğa araştırmaları incelemelerinde gösteriyor. Akıl derken çok genel bir şey kastediyorum. Yani bizim yeteneklerimiz, bilgi yeteneklerimiz. Akıl, gözlem, duyu, tecrübe. Kâfi derecede yüz elli yıl
orada kendini gösterdikten sonra, orada egzersiz ettikten sonra mümalesi ettikten sonra eskilerin deyimiyle yavaş yavaş akıl bu varmış olduğu, keskinleştirmiş olduğu, geliştirmiş olduğu alet var ya alet, akıl denilen alet var. Bilgisayar aleti yavaş yavaş kendine uygulamaya başlıyor. Yani kendisiyle ilgili
şeylere. Sadece doğa değil. Doğadaki hareket, değişme, varlık, yokluk değil. İnsan, din, siyaset, ahlaka uyguluyor. Bilmem anlatabildim mi? Şimdi çok enteresan. Aynı süreç. Aynı süreç işte Batı’da var. On yedinci yüzyıl Batı’da on yedinci yüzyıl Batı’da bilim yüzyıldır tabii. Bilim yüzyılı kopernik bir yüzyıla kadar.
Ama Kepler, ama Newton, ama Harvey, ama Galile, bilim yüzyılı. Yani büyük doğa sistemlerinin yüzyıldır o. Şimdi yavaş yavaş tekrar yani deyim yerindeyse kendisini doğada, doğa biliminde, doğa araştırmalarında çok başarılı bir şekilde kanıtlayan, gösteren insan
aklı, insan yeteneği yavaş yavaş kendine dönerek bu sefer kendisini anlamaya, aydınlatmaya cihazetini göstermeye başlıyor. Saperiaeude çıkıyor orada. Orada temel o. Yunan aydınlanmasından işte Batı aydınlanmasına. İşte Batı aydınlanmasına. O çok doğru. Descartes’ın rolü hocam orada şu. Descartes bu bilimsel gelişmelerin içinde bir adam. Evet. Çünkü anartigometriyi de icat ediyor. Hocam Descartes’siz modern bilim düşünülemez. Evet. Yani Descartes o kadar önemli bir herif ki modern dünyayı yaratan adam bu adam. Önemli şurada Descartes’in. Descartes modern bilimde ortaya çıkan insan aklının ne kadar değerli olduğunu kendi tarzında felsefi olarak kanıtlayan bir adam.
O zamana kadar hakikatlerin kaynağı Tanrı. Öyle diyelim çok basit. Onların da temsisi kilise. Descartes neyi arıyor? Bir, önce şunu yapıyor. O zamana kadar doğru olarak bilinen şeylerin hepsinden şüphe ediyorum diyor. Doğru olarak bilinen her şeyden şüphe ettiğiniz zaman hem duyulardan, tecrübeden şüphe edersiniz hem de kilisenin sözlerinden şüphe edersiniz. Güzel. Ne arıyorum diyor? Kesin
yap açık, kendi kendine yeten ve bütün diğer hakikatleri kendisinden türetmek için hareket edebileceğim, bir temel doğru arayacağım. Şimdi, haklısınız o doğruyu Tanrı da buluyor. Evet. Descartes diyor ki, hayır diyor. Kendim de bulacağım. Buluyor hakikaten. O da şu, biliyorsun. Şu meşhur laf. Düşünüyor mu halde varım. Gojito ergo düşünüyor mu halde varım şu demek.
Ben bir düşünen adam olduğumun kesinliğinden eminim. Ben bir düşünen varlık olarak şu söz olarak varım. Şimdi düşünen bir varlık olarak kendi varlığından emin olmasının arkasında artık Tanrı’ya inanç artık Tanrı’ya inanç Tanrı’nın o hakikati desteklemesi Tanrı’da teminat olan yok. Anladınız mı?
Akıl, bireysel akıl, insan aklı kendisi dayanacak bir nokta olarak yine kendisini buluyor. Hakikaten kaynağı. İnsan aklı. Ben varım diyor. Ben varım diyor. Çok güzel. Ben varım diyor. Ben varım. Bir şey olarak benim. Williams vardı. Hatırlar mısınız? Cambridge’deki felsefe profesyonu. Onun bir kitabı var. Descartes’ın bu çalışması için diyor ki, pür
araştırma. Saf araştırma. Evet. E işte akıl. O kadar ilginçti yani bu saf araştırma. Neyi araştırıyor? Ben var mıyım, yok muyum araştırıyor herif. Şimdi bundan sonra, bu noktadan sonra hareket noktası insan artık. İnsan kendi yeteneğinden, kendi yetilerinden, kendi yetileri hakkındaki bilincinden, bilincinden, hareketle
dünyayı inşa edecek artık. Benimle anlatabildim mi? Şimdi iki yüz yıl sonra şeye geldiğimiz zaman, on sekizinci yüzyıla geldiğimiz zaman, işte bu akıl kendine olan bütün güveniyle kantla ne olarak ortaya çıkıyor? Yahut biz kendi hatamız sonucu, akıl kendi kendine diyor. İnsan kendi hatası sonucu düşmüş olduğu çukurdan aklını kullanma cesaretini göstermek suretle çıkabilir. Evet. Ne demek bu biliyor musun? Bilimi yaptığı gibi, siyaseti de yapar. Akılla her şeyi yapar. Akılla, ahlakı da yapacağız. Ahlakın da akıldan başka insani yetenekler, insani argümanlar, insani hakikaten başka bir temminatı veya bir kaynağı yok. Kiliseye ihtiyacım yok benim. Bak ne kadar önemli bir şey. Şimdi bu güven, kendine duyduğu bu güven, ilerleme olan inanç olarak, güvene olarak ortaya çıkıyor. Sarhoş, on dokuz, on sekiz yüzyıldır Avrupa, Aydınlar, sarhoşlar, yani kendi güçlerinden, kendi güçlerinden sarhoşlar. Buna şere de katılıyor. Hükümdarlar. Evet evet. Bak. Yalnız burada bizim sapla yapmam lazım. Eğer şey yaparsanız bundan sonrasını alalım. Şimdi do, hoca çok güzel bir yere getirdi.
Bundan sonra bir soru. Şimdi bakın. Newton’un ölümüyle Ahmet hocanın dediği, hocanın şerrinden dikkat et, arkaya çok fazla gitme. Pardon. İnsan aklı her şeye kadirdir. Bu yani bu sarhoş lafı o kadar güzel ki. Yani bu inançla sarhoş insanlığın önüne birden bire Hüm çıkıyor. Bu çok önemli.
Hüm diyor ki tecrübe ettiklerimizin henüz tecrübe etmediklerimize benzemesi gerektiği konusunda hiçbir kesin ispat yapılamaz. Yani diyor şunu söylüyorum diyor. Kepler bu yörüngeleri ölçtü biçti gayet güzel Newton da bunlara bir kanun buldu. Bu kanun elmanın düşüşünü izah ediyor. Ayın dünya etrafında dönüşünü izah ediyor. Gezegenlerin dönüşünü izah ediyor. Ama bu bütün kainata genellenebilir demek değil diyor. Çünkü bütün kainatı bilmiyoruz. Hüm’ün nedir haklı olduğunu Einstein kınıtıyor sonra. Kim? Einstein. Newton’un yanıldığını görüyor. Hüm’ün buradaki önemi bu sarhoşluğun önüne geçiyor. Ama o sarhoşluğa geçiş de akılla. Tabi ya tabi. Yani burada yapılan akla yapılan eleştiri veya tecrübe yapılan
eleştiri. Bu genel çizgisi karakterini özelliğini değiştirmiyor. Tabi. Çünkü akıl sadece kurucu değil. Akıl aynı zamanda analiz edici. Akıl eleştirici. Bu yöntemi eleştiriyor. Anaşist. Yani anaşist biraz fazla. Yani olumlu bir eleştiriyor. Bu akılın kullanılma yönteminden birini eleştiriyor. Şimdi o zaman, hoca
biraz önce değindi. Bir dekart var. Dekart diyor ki o diskur ile metodu biliyorsun. Ben bir şey soracağım. Aydınlanmanın fikri kurucusu dekart diyebilir miyiz? Ben olsam dekart ve galile derim ama dekartın önemi çok değil. Yani dekart belki de denebilir. Biraz önce hoca da dedi ya dekartım, kocito er gusum düşünüyorum. Öyleyse
varım. Kimseye de ihtiyacım yok. Bunu bilmek için. Kimseye de ihtiyacım yok. Abi bu, yani çok önemli bir şey. Yani illa bir modda var, illa kurucu arıyorsan anladın mı? Deyebiliriz. Ama yani gereğinden fazla da ona yer vermiyorum. Çünkü daha o neler gelecek. O ne adamlar gelecek. Hocam çok ilginç bir şey var. Mesela klasikçiler Thales ve Anaximandros’tan bahsederken aynı şeyi söylüyorlar. Diyorlar ki ilk defa Thales ve
Anaximandros. Ulan biz tanrılara mandırlara ihtiyac duymadan bilebiliyoruz bazı şeyleri. Evet. Sizin dediğiniz Yunan aydınlanması orada başlıyor. Evet. Yani tabii haklısın. Yani şöyle istiyorsan Yunan’ın kendisi bir defa aydınlanma demek. Evet. Evet. Hani ne diyordu şey? Niçin? Öbür tarafında oğulların peygamberleri vardır, Yunanların bilgeleri. Yani Thales tamamen
doğa bilimcisi, öbürleri de doğa bilimcisi ama aynı zamanda kendi ülkelerine kanunlar koyuyorlar. Evet. Çünkü Yunan insanı çaresiz, Yunan insanına yukarıdan yukarıdan yardım yok. Yukarıdan yardım yok. Ellerinde bulunan bütün imkanlar hani değil miyemdeyse Japonlar gibi. Maden yok, bilmem mi… Tarım bile adam gibi yok. Tarım yok bilmem ne yok. E başka çaremiz yok. Hadi kalkıp yapacağız bunu. Evet. Adam gibi bir ilik yapmak zorunda. Yani çok geniş alırsan ama kavramları da o kadar çok sulandırmamaya ihtiyacımız var. Bilmem anlattın mı? Yani ilk dönem için Yunan’ın yunanlı olmasını denemez. Çok genel olarak külteli olarak tabii ki Yunan dünyası zaten bir aydınlanma demek. Ama o kadar da geniş almayalım. Benim yaptığım tahlile sen şey yap, katıl gene de. Evet, evet, evet. Yani beşinci yüzyıl, beşinci yüzyıl. Yani oradan artık başka. Ondan sonra bakın aynı o yüzyıl nasıl ki Fransız ihtilali işi raydan çıkarmıştır. Sokrat raydan çıkarmıştır. Dini sokmuştur. Peki Platon da raydan çıkarmıyor mu biraz? Platon Sokrat’ın öğrencisi denir. Tabii Platon inanılmaz zeki bir adam. Yani Yunan felsefesinin en büyük talihsizliği en büyük filozofunun Platon gibi inançlı bir adam olmasıdır. Yani
Platon mistiktir. Mistisizm işinsine girdi mi aydınlanmayı öldürüyor. Hocam mistik de değil de adam politikacı. Çaka falan etmiyorum. Yani kötü anlamda politikacı değil adamın derdi politika. Tabii tabii. Yenemiş ama onu biliyor. Sitenin kurtuluşu. Kurtuluşu nasıl yönetilince. Çünkü site bozulmuş artık. Site bozulmuş. Çünkü Site alıştığı geleneksel temel kavramlar üzerinde artık devam etmiyor site. Nasıl? Ne yapacağım buna? Siteyi yıkılıyor. Hiç savaş var. Site içindeki site var. Bu sofistler denen adamlar da çok ahlaksız bunlar. Yani felsefi olarak konuşuyorum. Yani bunlar da hiç ortada sağlam güvenli bir şey bırakmadılar. Ne yapayım ben? Siteye ezeli, ebedi, evrensel şey yapılamayacak, şüphe edilemeyecek hakikatler vereyim. E o hakikatler nerede? Ve o hakikatlerin kaynağı ne? E tanrı. Evet. Bilmem anlatabildim mi? Yani adam gene filozof. Adam gene akılcı. Yani siteye tanrı verelim derken adamın tanrısı ile insanın tanrısı aynı tanrı değil o. Tabii tabii. Demiyor. Fakat giderek neoplatonistlerle falan iş iyice. Epey zaman geçti artık. Ama çok raydan çıkıyor. Yani tek yerim artık bunu sadece bir filozofun niyetiyle veya bir sofistlerin arzuları açtı. Yani dünyada başka gelişim ayarı oluyor. Amin hocam bir şey merak ediyorum. O dönemde Yahudiliğin Anadolu’da bir etkisi yok mu? Yok yok. Yok yok. Yahudili şeyden itibaren başlayacak artık. Söyle Hristiyanlıkla asla etkisi yok. Zaten Yahudiler de etkileri olsun istemiyorlar. Ha çok doğru. O da doğru. Diyorlar ki biz ve bilhassa bu şey Yahudilerin bu dışa kapalı tutumları esaretle başlanışlı. Yani Babil’e bunları tutup Babil’e götürmesi orada milli birliklerini koruyabilmek için dışarıya kapanmayı düşünmüşler. O Rabin’ik şeylere Metinlere falan filan bakarsan mesela Koşunuzdur Bağdat şeyini Pardon Babil Talmudunu falan bakarsan kapanmayı tavsiye ediyor. Diyor ki sen jentillerle evlenmeyeceksin. Müslümanlarda şu anda böyle bazı yani paganlarda, putperestlerle evet. Putperestlerle yani senin dışındakilerle ııı kitaba ve kanuna inanmayanlarla evlenmeyeceksin. Hı hı. Neyse Hüma dönemi müstakil. Evet. Bak abiciğim. Bu çok önemli.
Çok çok önemli. Hüm nereli? Hüm İskoç. Ha şimdi Hüm’le beraber İskoç’a İskoç aydınlanmasına geldik. Tamam mı? Şimdi Hüm diyor ki Geyhatu’nun yasası yenellenemez. Yani öyle bir öyledir ifadesinden öyle olmalıdır çıkmaz. Şimdi bundan sonrasını alalım
Bu David Hume. Hiç belli değil adamın böyle şeyler söyleniyor. Değil mi? Harika değil. Hiç değil. Ama bak belli ki hayatından memnun bir adam. Belli ki zengin. Yok değil. Hali vakti yerindeymiş değil. Hayır hayır değil. Tarihçeli falan oluyor da. Ondan sonrası falan. Oradan fazla para kazanamıyor. Eee ondan sonra işte buralara geçiyor. Bir sonra arkadaşlar. Bu eee Hüm’ün eserleri. Burada a treatise on human nature yayınlanmış Fatih. Kimsenin pek umurunda olmamış. Hüm de demiş ki yazık demiş bu yüzüstü düştü bu kitap demiş. Fakat ondan sonraki eserleri in inquiry concerning human
understanding insan anlayışını anlık. İdrak insan kavrayışı üzerinde. Evet. E onda. Bak hoca oradaki üç eserin dikkatini çekiyorum bak. Birisi insan aklı üzerine. Evet. Ikinci ahlakı dükkiler üzerine. Evet. Sonunda üçüncüsü dinin doğal tarihi üzerine. Bak şimdi dinin doğal tarihi. Sofislerin din
hakkında yapmış oldukları analiz eleştiriyle aynı paralelde. Evet. Dinin doğal tarihi. Dikkat et. Ve bu adam sonunda din dediğin diyor batıl inançtır. Ve ölürken Buzwell gidiyor bakıyor acaba son nefesini verirken vazgeçecek mi
diye? Evet. Diyor ki Hüm ölürken en üzüldüğüm şey diyor vatandaşlarımı diyor bu hristiyanlık denen batıl inançtan kurtaramam. Evet. Diyorken en son söylediği. Şimdi bundan sonrasını alalım. Bu Fransız aydınlanmasının önemli kişilik bu çok güzel bir bu İsveçel’dir bu şu an Übe bunu
yapan ve Volter’in de çok yakın bir arkadaşı yaşan Übe. Hatta Übe Volter diyorlarmış ona. Çok yakın olduğu için. Dekat eskişey değil mi zaten? Ha? Dekat eskişey değil mi? Hayır Dekat Fransız. Hayır hayır. Dekat Kuzeyli. Fransız. Dekat Kuzeyli. Bak Volter orada görüyor musun? Kondokse bu adam dediği papaz. Fakat bunların arasında dikkat et. Bak Dido Dido’nun ya bir yanında veya öteki yanındaki dalembert. Emin değiller. Kim? Dalembert. Şimdi bu Didro ve Dalembert aydınlanmanın abi çok önemli iki adamı. Hoca biraz önce ansiklopediden bahsetti. Şimdi bunlar. Ansiklopedistler. Evet. Bunlar ansiklopedistler. Evet. Şimdi bak bunu bundan sonrasını alalım. Şimdi bak bu iki adam Deniz Didro ve Jean Baptiste
Dalembert. Dalembert bayağı ciddi madematikçi. Bu ikisi şöyle bir şey düşünüyorlar. Diyorlar ki bütün kavramları halka anlatabilecek bir kitap olsun. Bir sözlük diyorlar ama bu sözlük Fransızların çok güzel bir lafı var. Başka hiçbir dilde de yok. Olsun. Yani anote edilmiş açıklayıcı olsun. Bundan sonrasını alalım. Bu kitaba Yunanca bir isim buluyorlar. Ansiklopediyi. Her şeyi yuvarlak bir şekilde içine alan demek bu. Veya diksyonere zane, dezere, edemek diye. Yani bilimlerin, sanatların ve zanaatların rezoneyi söylemek mümkün değil. Nasıl dersin onu Fatih? Düşünüyorum. Bulurum biraz. Değil mi? Yani bu bunları açıklayan. Nedenleştiren nedenleştiren açıklayan bir sözlük diyor. E şimdi bunu tek adam yazamaz. O biraz önce masa etrafında gördüğümüz ve onun gibi daha bir sürü adam oturuyorlar buna maddeler yazıyor. Ansiklopedik kelimesi
bundan icat. Evet. Bunlar maddeler yazıyorlar. Mesela Volta’ya din maddesini yazıyor. Zaten birinci fazuk oluyor üstünde. Ha. Iki Volta’nın ilk din maddesine yazdığı ilk şey batıl inançtırtıyor. Ve tabii derhal yasaklanıyor. Fakat bunlar yılmıyorlar. Götürüyorlar, İsviçre’de basmama devam ettiriyorlar. Ve ansiklopediyi bundan sonrasını alalım. Kardeşim burada gördüğün gibi otuz küsur cilt üç tane de bunun şekil cildi var içinde. Bu quarto edisyonu. Sende var mı? Ha. Sende var mı? Bende bunun bir küçük maskısı var. Yani şey olarak küçültülmüş. Fotoğrafla küçültülmüş. Ya ben bunu almaya kalkarsam o ya beni öldürür çünkü evde yer yok. Ben eee Fransızadayken, kolejde Fransızdayken bir gün Bibliotek Nasyonel’e gittim. Ha bir baktım orada dört tane
devasa cilt. Üzerinde asıl epeyi yazıyor. Ne dedi bu? Hemen kız getirdi açtı. Aa bir baktım Oxford English Dictionary’ın yaptıkları gibi. Küçültmüşler sayfaları ama gayet rahat okunuyor. Hocam bütün bu ciltleri beş ciltte toplamışlar. Ben onu aldım. Yani onu aldım diye dahi şey eklemek istiyorum buyurun buyurun. Bu kitabın adı Bakır. Yani on sekinci yüzyılda bu adamların ııı sadece bilimler değil. Sanatlar ve zenaatlar. Hepsinin ııı yani insan ııı insan ııı aklının insan emeğinin insan bilgisinin o zamana kadar üretmiş olduğu bütün bilgileri içinde toplama iddiasında olan bir kitap
olmak. Şimdi burada birkaç unsur var burada. Üzerine dikkat edin. Bir şu güvene bak. Iki imsarlığa bak. Imsarlığa bak. Yani akıl sadece bilim yapmıyor. Akıl aynı zamanda rezone bir sanat yapıyor. Rezone bir metiye ııı zenaat yapıyor. Müthiş bir şey bu. Bir başka usula dikkat edin. Hocam bu var ya jürve bunu kaptan Nemo’nun ağzından çok övürüyordu. Aynen öyle. Fırsatta söylüyor. Aynen öyle. Biliyorsunuz kaptan Nemo işte kütüphaneyi gezdiriyor, müzeyi gezdiriyor falan. Profesyonel Aaron Aks hayran. Falan kaptan diyor bu müthiş zenginlik. Müsyen Aaron Aks diyor. Henüz insanlar arasındayken ben diyor bir zamanlar insan aklının ve insan elinin yaptığı en güzel şeyleri
toplamaya karar. Işte. Bakın jürve işte. Siz dediniz ya. Evet. Jürve’nin asiklopediyi yansıtıyor. Evet. Ya müthiş bir şey. E kültüre böyle mi alabiliyor? E aynen öyle. Kültüre böyle mi alabiliyor? Bir usula daha dikkat edelim. Şimdi bu kim için yazılıyor? Filosofra için yazılmıyor. Bunlar vulgarize edilmiş olan bilgiler. Bunlar sıradan insan için yazılıyor. Halk için. Bilgiyi avanmaktırıyor. Avanmaktırıyor. Ve onun için yasaklanıyor. Halkı uyandırmak istiyor bu adam. Şimdi anlaşılıyor ki iki şey var gene burada. Bir halk artık bunlara talep gösteriyor. Yani felsefenin veya bilimlerin filozoflar ve bilim adamları tarafından ortaya konan önlerine konulan şeylere halk talep gösteriyor. Evet. Yani bilimsellik, ilerleme fikri sadece filozofta yok. Halkın kendisinin de var. Şimdi hocam
bundan sonrasını alalım bakın. Ahmet Hoca’nın dediği bak bak. Bu asiklopedinin serlefası. Yani kitabı açıyorsun, karşıda bu çıkıyor. Bak bunu yapan adam koşar meşhur. Burada bak ortada gerçek bir kadınla temsil etmiyor. Onun üzerindeki örtüyü çeken iki kişi var. Bak bir tanesinin kafasında taçma.
O akıl, rezon. Gerçeği örten örtüyü çekiyor. Öteki o da asılmış örtüyü. Felsefe. O Ahmet Hoca. Gördün mü? Felsefe. Fakat on sekizinci. Akıl sen mi oldun? Ha? Akıl sen mi oluyorsun? Abi o kadar küstahlaşmadım daha. Anlamadım değil mi? Akıl sen mi oldun diyor da. Ha ha. Ben de dedim ki o kadar daha küstahlaşmadım. Birisi Ahmet Hoca dedi, ben de
öbürü sen misin dedim. Ben takip etmedim. Ben bu resmi bilmiyordum da onun için takip etmedim. Bu resim çok hoşuma gitti. Değil mi? Şimdi bak ve gerçeğin etrafındaki ışığa bak. Ve gerçeğin kadın olarak tasvir edilmesindeki güzelliğe bak. Evet. Cazibe’ye bak. Evet. Kadın cazi bir şey. Yapan da Fransız tabii hocam. Doğru. Konuyu burada kesip bir
reklama gidiyorum. Şeyde cumhuriyeti de kadın tespit şey yapar. Tabii hürriyeti. Hürriyeti. Tabii. Unutma. Özgürlüğü. Evet özgürlüğü kadın. Şu işe bak. Ya bu çok güzel bir resim. Hı. Şahane. Biz bu resmi biraz daha seyrederken izleyicileride reklamları
seyredelim. Tamam. Kısak. Derya. Evet denizli reklamlardan döndük ve hemen hocamla rektep arasına sana soracağımı
söyleyeyim şey ondan ikinci bölüme girmek istiyorum. Aydınlamadan bahsettik. Alman Aydınlamasında Kant’ın önemi de Borgalada. Kant’ın çok kıymetli bir yaklaşımı var. Dinin yerine ahlak koyuyor. Hı. Yerine değil ama yanlışta değil. Ya da yanına. Yani asıl olan ahlaktır. Ah iyi. Bu daha iyi. Asıl olan ahlaktır. Bu daha iyi. Ama yanına bir kural koyuyor. Hı. Ahlak için özgürlük şart. Otonomi. Doğru. Şart mıdır? Gayet tabii. Özgür olmayan insan ahlaklı olamaz. Gayet tabii. Gayet tabii. Şart. Şimdi gene biraz ben her zaman olduğu gibi biraz geniş açtığında alayım. Şimdi bu ahlakla ııı şey arasındaki ııı özgürlük arasındaki ve otonomi arasındaki ilişki ııı sadece Kant’a değil ta şeyden normal şeyde. Stuallarda vardır. Stuallarda vardır. Iki efendim ııı ahlakın deyim yerindeyse dinden üstündür demeyelim ama bağımsız kendine mahsus bir alanı moral alanı yasalar alanı olan bir alan olduğu fikri yine orada var. Ve nitekim işte Sokrates ahlakın bir bilim olarak kurma projesinin sahibidir. Bak ahlakı bir bilim olarak. Yani gelenek değil, görenek değil, atalar değil. Anlatabildim mi? Bir bilim, hakikat olarak kurma geleneğini sahibi odur. Şimdi hatta Platon’a gelelim. O projeyi o da devam ettirir. Yani bu ideolar dünyası değişmeyen mutlak hakikatler dediği zaman o hakikaten işte ahlak
hakikatler de var. Yani o hakikaten de fizik hakikatler var. O hakikatler içerisinde. Güzellik var. Ha. Estetik hakikatler de var. Estetik değerler de var. Ama esas itibariyle ahlak hakikatleri de var. Hatta yine diyaloğullarından birinde konu şudur. Iıı tartışır işte ııı dini esas alan diyaloğullarından birisidir. Konu şudur. Yani bir anımsa anlatıyorum. Bu önemlidir. Kavranması lazım. Işte bir
adam babasını şikayet eder. Niye şikayet eder? Babası dinsizdir. Anlatabildim mi? Şimdi babası dinsizdir. Iıı ahlaksızdır. Dinle ahlak arasındaki problem orada çıkar. Mesele şudur. Tanrılar Tanrılar Tanrı değil, Tanrılar. Bir şeyi ahlakın yasası olan, ahlakın temeldeyri olan, iyi
olduğu için mi emrederler? Yani iyi Tanrı’nın iradesinden üstün müdür? Bak dikkat et. Yoksa ona Tanrılar emrettiği için mi ona iyi deriz? Şimdi bak şeyi burası hazurlarının zırt dediği delik bu. Iyi, iyi olduğu için mi Tanrı ona emreder? Veya Tanrı’nın her emrettiği şey iyi midir? Öyle
diyelim. Veya şimdi vaz ettiği, emrettiği şeylerin tersini vaz etmiş olsa. O iyi mi olacak? Bak problemi nasıl görmüş adam? Yani şimdi buna çeşitli cevaplar verilir biliyorsun. Ona hiç onların teferratına girmiyorum. Şimdi geldik Kanta. Kanta’nın meselesi de o. Yani ahlak bir dinden bağımsızdır. Bu
din ahlaksızdır demek değil. Ahlakın yasası başkadır. Dinin işleyişi, mekanizması, amacı, işlevi başkadır. Ama şunu da söyler. Ahlaksız olan bir din olmaz. Olmaz. Bilmem anlatabildim mi? Ama bu çok ince bir ayrımdır. Kant dindardır. Kant Hristiyan’dır ve piyetisttir. Yani adam dine karşı ahlakı ortaya koymuyor. Ama şunu fark ediyor adam. Insanı insan
yapan şeyim daha doğrusu moral alanın varlığını eee yaratan şey moral alanın ahlak alanın varlığını yaratan şey onun meşruiyetini eee veren şey sorumluluktur. Kant çok enteresandır. Yani eee sorumlusun, yapmak zorundasın.
Şeyce İngilizce konuşuyorum. Neden? Neden? Çünkü efendim özgürsün der. Bak bu bu bu tam tersi bir şeydir. Yani madem ki kimseye bağlı değilsin. Madem ki sen yapmak zorundasın eee o zaman özgür olman gerekir. Yani özgür olmayan özgürlükten kaynaklanmayan bir seçim zaten ahlaki bir seçim değildir. Yani
gelenekten kaynaklanan emirden kaynaklanan isterse o emir tanrı olsun. Bilmem anlatabilir miyim? Isterse o emir tanrı olsun. Şimdi biz otonom varlığımız bağımsız varlığız. Burada Atatürk’ün dediğini hatırlatabilir miyim? Nedir? Tehdit esasına dayanan ahlak ahlak değildir. Ve güvenilen. Doğrusu bunu bilmiyordum ama. Demiş mi? Evet. Evet. Bilmiyordum. Olur. Yani sen söylüyorsan inanırım. Bayağı öyle. Ama bak biraz evvel söylediğim bir şeyle bu doğru
oluyor. O da şu. Ne dedim? Aydınlanmanın. Türk aydınlanması. Ha. Aydınlanmanın bu bir serpintisi de demeyelim. Hatta eee o kadar bile demeyelim. Daha iyi diyelim. Bak bizim o Cumhuriyet döneminin aydınları, entelektüeller, hatta namık kemalar vesaire bile aydınlanmadan ne kadar etkileniyorlar? Peki o zaman mesela Türk aydınlanmasını belki tanzimatla başlatmak mümkün mü? E gayet tabii. Biraz daha önce. Gayet tabii. Gayet tabii.
Üniversitenin kuruluşuna her şeyde. Hayır bak abi bu çok önemli. Çünkü biraz önce hocanın dediği de dedik önce bilim geliyor. Bilim akla güveni getiriyor. Arkasından aydınlanma çorap şekil gibi açılıyor. Sonra arkasına ne geliyor? O aklın insanı işlerde kullanması gerekiyor. O aklın insanı işlerde kullanmasını arkasına getiriyor. Ahlakın da şeyin de yasanın da hukukun da siyasetin de temelde akıl karşısında meşrulaştırılmasının gerekliği geliyor. Arkasından da o geliyor. Buna birbirine bağlı bir şey. Pidi çıktı cebine koy. Pardon. Buna birbirine bağlı bir şey. Tabii tabii tabii tabii. Yani Fatih önce dedi ya sen Havam Teknik Üniversitesi’ye getiriyorsun. Mühendis Hanenin kuruluşuyla ilk defa Türkiye’de dinden falan tamamen bağımsız bir eğitim kurulu geliyor. Ya
neden? Gayet basit. Çünkü dile bağımlı olan bir silah ve ihtiyacın var. Çeşme savaşı olmasa. Tabii. Türkiye’de bu bir hatta hatta bir dakika dur. Önce silah diyorlar. Sonra tıp diyorlar. E tabii tıbbiye geliyor. Sonra diyorlar ki ya meclis meşrı yönetim. Anayasa yönetimi, tanzimat, islahat.
Sonra ne oluyor? Atatürk geliyor. Öyle diyelim. Yahu diyor buralarda uyguladığımız, kullandığımız, kendisine refer ettiğimiz şu akıl var ya, akıl var ya. E aklı e artık getirin ya. Yani medeni kanunda da uygulayalım bunu. Anlatabildim mi? Hukukta da uygulayalım bunu. Müzikte de uygulayalım bunu. Bak mantık var. Orada bir geçiş var. Ha Batı’daki kadar şey değil tabii. Çünkü Batı’da bu işi. Her taraftan destekleniyor. Yani bir taraftan İngiliz’i bir taraftan Almanya’yı atlatıyor. Ya bir taraftan eee şeyse papazı. Evet. Aydülal Hoca papaz da var. Eee ben var. Yakadan papazlar. Ben bir o peğ adamı gösterdim ya. Volterle bilmem neyle aynı masa dokturuyorlar. Kondorse. Kondorse var. Yanında peğ adam var. Ya. Yani peğ adam bir de papaz üniforması ile orada dokturuyor. Bizde gariban, zavallı, bizde işte bir Atatürk var. Etrafında birkaç tane ona inanan adam var. Bir de o tanzimatçılar da o tabii saygıdeğer adamlar. Onlar da şu meseleyi fark ediyorlar. Yani tanzimat, istahat, ırz namus, özgürlük, emniyet, ııı masuniyet, yasal yönetim, anlatabildim mi? Bak bunların hepsi bunların hepsi aydınlanmanın sonuçları bunlar. Onu anlatmaya
çalışıyorum. Yani aslında Türkiye’de çok geç kalmadan geliyor ama kurumsallaşmadığı için çok güzel. Zayıf çünkü. Hayır temiri yok çünkü. E şeyde alki yok. Ya alki yok. Türkçe Mahmut şeyi ilkokul mecburiyetini getiriyor. İstanbul’dan başka bir yerde uygulayamıyorlar. Adam yok. Adam da yok, okulda yok. Evet. Hayır okulu yaparsın. Içine koyacak adamın için. Adam yok. Felaket yani. E şimdi yapıyorsun da
içine koyacak adamın var mı? Yok. Iki yüz tane üniversite açılsın da var mı? Var mı? Veya açtığın üniversitedeki adamlar işte on sekiz yüz yıldaki ııı aydınlanma hareketinin temsilciler olan adamlardan benziyor. Hayır tövbe. Onlardan benziyor Allah’ını seversin. Ezgene de vardır ama çok az. Ha var tabii. O kadar karanlıklar var ama. Sen biraz önce dedin ya kurumsallaşamamış. Aynı sıkıntı devam ediyor kardeşim. Hadi senin şeylere geçelim, görse direk geçelim tekrar. Tamam
geçelim. On bir numaraya devam edelim. Evet. Baron Dolbach. Hocanın da onun hakkında söyleyeceği önemli laflar var. Baron Dolbach aslında bir Alman. Evet. Paul Heinrich Dietrich Freyher von Holbach. Fakat bu adam hayatının ııı çok önemli bir kısmını Paris’te geçirmiş. Fransızlaşmış diyeyim sana. Adını da zaten Polenri Tiri Baron Dolbach yapmış. Şimdi bunun
bir kitabı var. Bundan sonrasını alalım. Bu sistemdeler nature. Şimdi Baron Dolbach ateist tam. Hiç tabi siz ateist. Tabii böyle bir kitap yayınlanınca Voltaire dahi buna karşı çıkıyor. Çünkü Voltaire dini kurumlara karşı ama Tanrı
fikrine karşı değil. Bu öyle değil. Bu bu tam lükre gibi. Diyor ki bütün bunlar saçmadır diyor. Hatta büyük Fredere’yin bu kitabı okuduktan sonra büyük Frederick demiş ki umumu hitap ederken batıl inançları olanları da hesaba katmalı. Kimse şoke edilmemeli. Bazı şeyleri söylemek için yeterince aydınlanmış bir zamana kadar beklenilmek. Bak aydınlanma terimini kullandı. Tabii.
Tabii. Tabii. Frederick içinde denir ki aydınlanmış despot. Evet. Despot eklere. Evet. Evet. Katerina içinde denir. Atatürk içinde denir. Atatürk içinde denir. Aynen benzetmeye Atatürk’ü. Petrol için. Büyük Petrol için söylenir. Büyük Petrol için söylenir. Yani modern Rusya’yı yaratan adam ya. Evet. Şimdi Baron Dolbach’la beraber aydınlanmanın bir başka
ilginç yani ortaya çıkıyor. O da çok şiddetli bir şekilde diyor ki şu dinden bir kurtulalım. Fakat ilginç olan şu. Fransa’da önce bir ateizm dalgası geliyor fakat arkasından bu Robespierre’in falan yaptığı gibi işte büyük yaratıcı biliyorum ve bir sürü saçma sapan şey çıkıyor ortaya. Ve işte Fransız ihtilali. Sivil din. Sivil din. Sivil din. Ama Fransa’yı. Fransız ihtilali orada sapıtırıyor. Saçma sapan birbirlerini öldürüyorlar bilmem ne falan. İskoçya’da bu böyle olmuyor. Şimdi İskoçya’da Adam Smith’e bakıyoruz. James Hatt’ına bakıyoruz. Onlara gelelim gelebilirsek öncelikle. Fakat onlara gelmeden. Paraya James Cook sokmuşsun. O ne? O çok önemli. Hocam. Dur şu adamdan biraz ben bahsedeyim. Ha ol bak pardon hocam. Evet. Şimdi yine dikkati çekeceğim. Bakın Premier Parti birincisi Dönetür ııı delua. Delua. Ha. Iıı yani şey. Ondan sonra delam. Evet. Doğal ve kanunlar hakkında. Insan hakkında. Ruh hakkında. Ve fakürteleri yetenek hakkında. Ölümsüzlük doğması hakkında. Bir bu. Mutluluk hakkında. Unuttum ben onu söylemeyi. Bak ilk defa olarak insanların mutluluk hakkı vardır. Evet. Insanların mutlu olma hakları vardır. Yani yine bu aydınlanan bir fikri. Aydınlanan bir fikri. Anladın mi? Gene ortaya çıkıyor. Hocam onu daha önce Hristiyanlılık şeyine göre çok mutlu olmak günah. Yahu çilek. Evet. Evet. Niye? Dünya sonrasına. Evet. Hayır. İsa’da çilek çekmiş ya. Adam çarmıha gelirmiş. Acı çekmiş. Kendini kırbaçlayanlar
var. Evet. Yani orada bir öyle bir takım şeyler var. Şimdi bir buna dikkatinizi çekerim. Ikincisi bu adam materyalist hocam. Evet. Yani bu adam o ııı şey gibi Lükletüs gibi doğru söyledin orada. Evet. Yani bu ölümsüzlük doğmasına inanmadığı gibi, gelecek hayata inanmadığı gibi onun insanın mutluğuna engel olan bir şey olduğuna inanıyor. Aynı Lükletüs gibi. Aynı Lükletüs gibi. Efendim anlatabildim
mi? Şimdi bu bunun hakkında ııı şeyin ben bir kitap ııı çevirmiştim. Matalizm tarihi diye. Iıı o kitapta buna ezel bir bölüm ayrılmıştır ve mükemmeldir. Hah. Son nokta. Şimdi bizim ııı neydi o? Tevfikret. Evet. Tarihi kadim. Ve ona zehir. Evet. Bu ııı sistem Döl’ü Anatürk’deki fikirleri
anlatabildim mi? Toplumuna anlatmaya kendi toplumuna anlatmaya çalışır. Ama bu da çok güzel bir şey. Şu manada güzel bir şey. Yani bak aralar çok fazla zaman geçmemiştir. Yani Bonsa on dokuz yüzün başıdır. Sevgi Fikret onları bilir. Onları bilir. Onları anlatmaya çalışır. Yani takip ediyorlar o zaman şeyi. Voltaire’yi takip ediyorlar, Holbağ’ı takip ediyorlar, Dideroy’u takip ediyorlar. Onu söylemeye çalışıyorum. Hatta pek çok eserlerinde onlardan
ağır esinlenme var diyebilirim. Fakat bir ansiklopedi yaratamıyor Osman’ım. Hocam ne istiyorsun Allah’ını seversin yaratacak hali mi var? Doğru. Şimdi biz şimdi yaratabiliyor muyuz? Doğru. Hocam cumhuriyet. Şimdi yaratabiliyor muyuz yani? Cumhuriyet bin dokuz yüz otuzlarda siz hatırlayacaksınız. Hayat ansiklopedisi. Evet. Bilmiyorum. Bir bitirmiştir. Niye ben hatırlayayım yahu? Bin dokuz yüz otuzlarda. Hayır hayır. Ama yani bende yok. Yeşil yeşil ciltleri yok muydu? Hayır. O
ikinci bu grijin. Ha grijin olan. Atatürk zamanında başlıyor ve bitiriliyor. E yahu sen zenginsin. Senin evinde var. Benim evimde ansiklopediğim bol. Allah’ını seversin. Benim evimde kitap yok. Allah’ını seversin. Neyse boş ver. Ondan sonra Hasan Ali’yle şey başlıyor. İnönü ansiklopedisi. Hı hı. Değil mi? Demokrat Parti ona epey bir sekte vurduydu fakat seksen üçte nihayet tamamlayabildiler. Adını da değiştirdiler. Türk ansiklopedisi yaptılar. Fakat o bayağı da faydalı bir eser olmuş. Evet. Gayet tabii. Yani kaç cilttir böyle kocaman. Türk ansiklopedisi. Yani belki şeyin. Böyle bir ansiklopedisi. Hasan Ali Yücel’in Dünya Edebiyatı’ndan çevrilir dizisini bizim ansiklopedimiz gibi düşünmekle. Babam da hep öyle diyordu. Neden? E çünkü Dünya Edebiyatı derken. Dünya Edebiyatı derken kastettiği şu. Hem doğudan hem batıdan. Ve esas itibarıyla da felsefes ellerdir. Evet. Ben onlar
üzerine epey çalıştım. Bin altı yüz elli falandır orada. Çevrilen eserlerin sayısı. Zannediyorum altı yüz ellisi. Işte birinden fazla felsefedir. Cumhuriyete bak. Ve çok da güzel çevrilmiş. Evet. Çok güzel. Ama bugün gençler okusaydı anlamazlıkta yaparım. Işte sana maalesef. Maalesef. Evet. Ama onun şeyi. Ama hiç o da cumhuriyeti neseli. Onu da küçümseme ha. Hayır. Neden? Çünkü o zaman o zaman yetişen
işte Aydın nesil Aydın nesli Münevver nesli ve ondan ortaya çıkmıştır. Evet. Ve ondan mesela ben ben onun eseriyim. Açıkça söyleyim sana. Ben onun eseri. Bir daha ben yapı kredi yenilerim ortaya kalbası onu. Yapı kredi basıyor. Efendim? İş Bankası. İş Bankası. İş Bankası. Evet. Şimdi bak ben eğer izin verirseniz eee şeyi almak istiyorum. On sekizi alalım.
On sekiz arkadaşlar. Adam Smith. Adam Smith. Ne oldu? Saranın dışına çıktın. Hayret. Evet. Hayır neden? Şimdi geri döndük. İskoç aydınlanmasından bahsetmedik ya. Tamam. Bak. Adam Smith. Adam Smith şey olarak ekonom olarak bilir. Bilir genelde. Fakat aslında şimdi bundan sonrasını alalım bak. O milletlerin zenginliğinden önce yazdığı kitaba bak. The
Theory of Moral Sentiment. Adam önce Fatih, bireyi ele alıyor. Marks gibi efendim bütün toplumu için kanunlar falan. Adam Smith diyor ki önce bireyi tanıdın. Ünvanına baktım adamın ünvanına. Efendim? Ünvanına bak. Evet. Profesör of moral filosofi. Tabii. Ahlak felsefesi. Glasgow’ydu. Şimdi bunu yayınlıyor. Burada şunu söylüyor Adam Smith. Hiç kimse diyor çok zorlanmadıkça, toplum tarafından da zorlanmadıkça, kötülük yapmak istemez diyor. Çünkü akıllı bir insan diyor, kötülüğün sonunda kendine gelip vuracağını bilir diyor. Mesela diyor bir toprak ağası işte onlar da lordlar ve şeyler İskoçya’da. Iıı bu diyor köylüsünün midesi ne kadar büyükse bununki de o kadar
büyük diyor. Daha fazla yiyemez. Şimdi bu adam mutlu olmak istiyorsa diyor, çevresindeki köylülerini de mutlu etmek zorundadır diyor. Ki diyor onlarla ilişkiler iyi olsun, onlar iyi çalışsın. Dolayısıyla diyor servetini onlarla paylaşmak ister diyor. Kendi mutluluğu için hani çok iyi kalpli olduğu için değil diyor. Kendi mutluluğu için. Ondan sonra bundan sonra. Peki üretim yetmiyor sana çok o
zaman. Get işte. Yetmesine gayret edin diyor. Hayır üretim yeter şundan. Aynı zamanda ekonomist ya. Doğal şeye bırakırsan yani insan ekonomik varlıkları doğal haline bırakırsan piyasa kendisi zaten o dengesini bulur. Zaten bu kitapta. Milletlerin zenginliği ortaya çıkartıyor. Bu kitap onun hakkında. Burada Fatih bu adam tek tek ulusların zenginliği. Evet. Yani bu nasıl oluyor? Mesela nehirlerden başlıyor.
Hani Nil Nehri üzerinde nasıl büyük imparatorluklar olur? Avrupa’daki nehirlerin etkileri. Fakat diyor. Şimdi biz hep şey olarak duyarız. Eee Adam Smith’e benim babam iki de bir de söylerdi. Lessefer lesse passe. Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler. Ha. Öyle değil. Adam Smith burada diyor ki devletin de diyor yapması gereken şeyler var. Bunlardan bir
tanesi eğitim. Eğitim tamamen diyor özel ele bırakılamaz. Burada bu adamın sunduğu tamamen seküler bir devlet yapısı. Ve bu devlet yapısı bireyden başlıyor. Ve burada Adam Smith ekonomiyi anlatırken akıllı birey, çıkarlarını kollayan birey ve çıkarlarını kollamanın, toplumun çıkarlarını da kollamaktan geçtiğini bilen birey. Homo
ekonomik ve burada ve burada Adam Smith diyor ki sanki gizli bir el diyor. Toplumu yönetir diyor. Daha önceki yazılarında Jüpiter’in eli diyor. Zeyus’un eli. Bak çok enteresan. Hristiyan tanrısını atif yapmıyor. Fakat sonra ondan da vazgeçiyor. Sanki diyor bir gizli el. Burada adam şunu söylüyor. Cemiyetin yapısı diyor. Eğer rasyonel bir
şekilde yönetilirse zaten kendi kendini düzeltir. Şimdi Adam Smith’in bir de arkadaşı var. Müsaade ederseniz şeyi alalım. Yirmi bir numarayı alalım. James Hutton. Bu adam modern ziyolojinin kurucusu. Öyle biliriz. Işte bak burada James Hutton’un yanında meşhur meşhur kimyacı. Sohbet ediyorlar
falan. Şimdi bundan sonrasını alayım bak ne çıkacak karşımıza. Filosofların yemeğini hatırladınız değil mi hocam? Bak Edinburgh’da aynı hava. Iplere bak. Adam Smith, James Hutton, Adam Ferguson, Robert Byrne şair meşhur. Karşısındaki çocuğa bak. Walter Scott. Milli Şair ve yazar. Romancı.
Romancı. Kahramanlık. Kahramanlık romanları. Bunlar Edinburgh’da aynen Fransa’da olduğu gibi salonlar halinde toplanıyorlar. Sohbet ediyorlar. Ve bundan sonrasını alayım. Bilginin prensipleri burada James Hutton alıyor. Ziyoloj adam.
Bildiğimizi nasıl biliriz sorusunu. Evet. En önemli soran birisi. Abi müthiş bunu okuduğun zaman mesela human etkilerini görüyorsunuz hocam. Adam diyor ki bu diyor Tümevaram’la falan olacak değil diyor. Insan diyor kendi aklını kullanır. Tabiata diyor bu soru da eski günler kadar gitmiyor mu aslında? Bu soru da eski günler kadar gitmiyor. Tabii tabii tabii. Peresofraçlıklara gidiyor. Insan diyor burada. Aslında bütün aydınlanma. Aynen. Bak geldik oraya. Tabii oraya. Bütün Peresofraçlık aydınlanma. Burada diyor insan diyor tabiata çeşitli giysiler giydirir. Ama diyor bunların hepsi olmaz. E ne yapacak? O zaman diyor o giysinin arasından burasından cekmeye başlar. Yani bir yerde popelin modelini sunuyor adam burada. Ben hayret ettim. Bu üç koca
cilt hocam. Hı hı. Fatih hiç unutmuyorum ben Oxford’tayken Borgley’in kütüphanesinden bu kitabı istedi. Geldi. A bir baktım kutu içinde kitap. Karton bir kutu. Dedim açtılar. Niye dedim kutu içinde? Ya dediler cildi. Çok harap. Kapaklar kopmuş. E dedim ya kardeşim tamir ettirsenize ayıp değil mi dedim. Hı hı. Paramız yok. Oxford Üniversitesi’nin
ana kütüphanesi söylüyor. Dedim kardeşim ne kadar bunu tabi. Onu da sen mi yaptın? Hocam. Büyük adamsın. Ne kadar dedim bu? E dediler bu eski kitap. Bu dediler bin paonda olur. Dedim hemen Oxford’ın bin paonda yok mu yoksa oraya haracağı bin paonu mu yok? Ha bilmiyorum. Aslında tabii. Ne olmadığını söylüyorlar. Ya da seni yolmaya çalışıyorlar veya beni yolmaya çalışıyorlar neyse. Yok. Ben ben hemen dedim ki hemen verebilir miyim bu parayı dedim. Dediler çok
memnun oluruz. Hemen orada çeki yazdım verdim. Bir müddet sonra baktım. Başka kitaplar mı çıktı? Hayır. Bir zarf. Evet. Benim bölümdeki şeyime açtım teşekkür ediyorlar. Içinde iki etiket var. O etiket şunu söylüyor. Bu kitap boşluk tarafından tamir ettirilmiştir. Hı hı. Oraya ben adımı yazacakmışım. Hı hı. Onu
kitabın içine yapıştıracaklarmış. Hı hı. Onu ben aldım, gittim Bordeon’a müdürüne. Hı hı. Dedim ki ben bunu yapmam. Hı hı. Bu ayıptı. Hı hı. Yani dedim Celal Efendi geldi de lütfedip tamir ettirdi. Bu dedim ne size yakışır, ne hatına yakışır, ne de bana yakışır. Siz dedim benim parayı verdiğimi de unutun dedim. Siz tamir ettirmiş oldun ama kitap tamir edilmiş olsun. Bence doğru değilsin sen. Öyle mi? Yani yakışma meselesi yok burada. Bence doğru hocam bu arada çok önemli bir felsefeci mizası adını vermeyeceğim diyor ki hoca diyor eee Kant’ın diyor felsefesini diyor yanlış değerlendiriyor diyor. Din ve din ceza ve ödülle sınır koyar. Oysa akılın böyle bir sınırda ihtiyacı yoktur ahlaklı olması için. Aklın ahlakı sınır tanımayan bir ahlaktır diyor. Hoca diyor bunu diyor
yanlış anlattı beni. Olur yanlış söyleriz canım. Hoca’nın da yanlış olabilir mi? Bilmem. Düşürmedim hiç üzerinde. Celal Bey siz ne dersiniz? Ben eee beyefendimin söylediğinin tamamen yanlış olduğu kenaatindeyim. Çünkü akıl sınır koyar. Aklın dışına çıktığın zaman da başına neler gelir dünya tarihi gösteriyor. Dinler her zaman aklın dışına
çıkmışlardır. Dinin koyduğu sınırların bazı. Akılcıdır. Bazı için zırvadır. E zırva biraz önce hoca söyledi. Tam da aynı şey söylüyordu. Iyi de yani din bunu koydu diye ona peki mi dememiz lazım? Hayır tam aksini söylüyor. Ne diyor? Ben yanlış anladım o zaman. Diyor ki Ahmet Hoca Kant’ın özgürlüğünü tam olarak değerlendirememiş. Din ceza ve ödülle sınır koyuyor. Evet. Oysa aklın böyle bir sınırda ihtiyacı yoktur
diyor. Ha. Ama hatta hatta sana da atıda bulunuyor. Diyor ki aslında diyor Celal Hoca’nın diyor yıllar önce söylediği bir cümle vardı diyor. Hiç unutmam. Beni ceza ve cehennem beni ceza ile tehdit eden birine inanmak benim için çok kolay değil demişsin sen. Ha tabii. Yani Atatürk’ün dediği bu işte tehdit’e dayanan ahlak ahlak değildir. Şimdi burada eee aklın sınırları vardır. Aklın sınırları neyle belirlenir?
Aklın kendi koyduğu modellerle belirlenir. Yani aklın sınırı nedir? Şimdi biz seninle beraber gidelim Empire State Building’in en tepesine. Ben sana dedim ki Fatihcim. Dışarıya doğru bir adım at. Atmaz. Çünkü bana dersin ki yarat çekimi kanunu diye bir şey var. Oradan atladığım an. Bak şimdi şöyle söyleyeyim. Sen dersen atabilirim. Dedim ki Ceylin bir bildiği vardır. Beni öldürmek istemiyordur. Burada muhakkak binanın duvarına çarpıp yük gelen rüzgar veya bilmem ne ısısı beni havada tutacak. Ama bak o yanlış olur. Neden? O dindar bir insanın inancına benziyor. Ben sana ama zaten dindar bir insanın inancıyla inanıyorum. Ama işte o hata. Onu yapmayacaksın. Yani burada var ya o sen dekarta döndün. Çünkü dekarta ne diyor? Ben diyor çok açık ve iyi düşünebilirsem gerçeği bulurum. Çünkü diyor bana bu aklı veren
tanrı beni yanıltmaz diyor. İşte bu verasitas değildir. Ondan sonra bunu malum Bacon alıyor. Tabiat bizi yanıltmaz. Tümevarım’ın temeli olarak. Halbuki tabiat da bizi yanıltıyor. O verasitası natüreeye geliyor. Bacon’ın dediği. Ikisi de yanlış. Bence ikisi de doğru. Akıl da bizi yanıltmaz da o da bizi
yanıltmaz. Yani illat çok spesifik anlamda alma aklı. Aklı yani doğru bilginin ölçütü kriteri al. Içerisine her şeyi kaybettim. Yanıt hocam. Doğru bilginin doğru olduğunu derken domatik bir şey konuşma. Doğru bilginin doğru olduğunu nereden bileceğiz? Bilmiyoruz ki. Neyse geçmeyelim oradan. Yani bizim derdimiz şu. Evet. Biz aslında bilmiyoruz. Bilmediğimiz için ne yapıyoruz? James Hatton’un ta zamanında dediği gibi biz tabiata başka şeylere elbiseler giydiriyoruz. Bu elbisenin hepsi olmuyor. Aklımız bu elbiseyi giydir diyor. Teşebbüs ediyoruz, bakıyoruz ondan sonra akıl diyor ki bak olmadı. Şimdi diyor. Bir de şundan. Evet. Orasını burasını düzelt diyor. E güzel. Yani giydiren de akıl. Tabii. Giydi elbisenin uymadığını gören de akıl. Ama ilk seferde. E o başka ilk sefer. Yani ben çok açık düşünürsem mutlaka doğruyu bulurum o doğru değil. Işlediğin kadar açık düşün. Yani Descartes’ın filozofiyi
bilirsiniz. Orada bir dünya modeli sunuyor Descartes, bir kainat modeli başlanacak zırva. Ama niye mesela çok açık düşünerek Einstein buluyor bazı şeyleri. Ama bulamıyor. Bazı şeyleri bulamıyor. Değil mi? Yani mesela onun fotoelektrik modeli bin dokuz yüz beşte yayınlanmıştır. Bir yıl sonra düzeltme yayınlamak mecburiyetinde kalmış Einstein. Veya sabit evren modeli. Veya sabit evren modeli veya şeye
karşı. Kantom mekanini beğenmiyor adam. Anlamıyor. Anlamıyor. Anlamıyor. Anlamak da istemiyor. Çünkü diyor ki onun o meşhur lafı deyip Tanrı zaratmaz diyor. Böyle bir inancı var Einstein’a. Ne yalan söyleyeyim ya? Ben de onun gibi düşünmek istiyorum. Çünkü ben de yani kvantum mekanini anlayamamış durumdayım. Fakat ben ne zaman fizikçilerle
konuşsam onlar da tam anlayamadıklarını itiraf ediyorlar. Ve diyorlar bu anlayamadığımız evren gerçek. Ben de diyorum nereden biliyorsun kardeşim anlamadıysan? E çünkü diyorlar bu modele dayanarak ne deney yaparsak hepsi tutuyor. Hepsini. Yani şu anadır yapılan hepsi tutuyor. Hepsini tutuyor. Yani mesela Big Bang’in ilk başlangıcına geldiğin zaman
Einstein’ın modeli çözülüyor. Tutmuyor. Ama kvantum devam. Tamam ediyor. Kvantum tutuyor. Neyse dönelim biz aydınlanmaya. Tabii komşularımızın hepsi aydınlanmanın ürünleri ama olsun. Evet. Ya abi aydınlanma eee hocam biraz önce söyledi ya bu on sekizinci yüzyılda hakikaten bir patlama oluyor. Ve bu patlamanın en önemli nedenlerinden bir tanesi de bir kere okuma yazma oranı ağırlıyor. Şimdi mesela İskoçya’yı ele alalım. İskoçya’nın aydınlanmasının bu kadar kıta aydınlanmasının önünde olması, aşırılığa kaçmamasının sebebi bir adam. John Knox. Peki bütün bunlar arkasında mesela Gütenberg olabilir mi? Tabii kesin. Kesin. Kesin. Yani düşün ki Avrupa bin dört yüz elli yılında işte matma başlıyor çalışmaya. Avrupa’nın nüfusu altmış milyon. Hocam bin beş yüze kadar Avrupa yirmi milyon kitap basıyor. Yani her üç kişilik ailenin evinde bir tane kitap var. Ben sana bir başka bilgi vereyim. Elli yıl içinde beş bin tane ayrı kitap basıyor. Sen miktarını söylüyorsun. Evet. Ben basılan kitapların konularını konuşuyorum. Efendim her zaman söylerim. Biz matbaayı alıyoruz. Seksen yıl içerisinde ve yetmiş yıl içerisinde kaç tane kitap basıldığını biliyoruz. Yılda bir kitap basıyoruz. Felaçlık bir de yani. Yahu sormayın. Başka bir rakam daha vereyim sana. Buyurun. Eee Orter’in kitapları veya broşürleri, polemikleri eee ne kadar Avrupa’da satılıyor veya yayılıyor biliyor musun? Yani şeyleri iki yüz bin. O zaman inanılmaz rakam. Aynen öyle. Iki yüz bin, iki yüz bin. Bütün Avrupa bir okur çünkü. Yanı Fransa değil. Orter’in kitaplarını Almanlar da okuyorlar, Ruslar da okuyorlar. Hocam bu adam İngiltere’ye gidiyor. Evet. İngilizler bir deniz subayını idare mahkum etmek istiyor. Iı hı. Volter diyor ki haksızsınız. Iı hı. Volter İngiltere’de terk edene kadar herifi asamıyorlar iyi mi? Iı ingiliz bu be. Iı hı. Volter’in korkusundan herifi asamıyorlar. Yani müthiş bir eğitim dediği gibi okuma yazma oranı, kitaplara duyulan ilgi, kitapların basılan kitapların sayısı ve hoca kitapların kitap kulüpleri, hükümdarlar, aydınlatılmış hükümdarlar. Yirminci yüzyıla kadar bu böyle sürüyor. Efendim. Ve o kitapların boyutlarını evet. O
kitapların çoğunun boyutları küçük oktav. O kitaplar var ya. Işte ondan da o ne? Herkes tarafından okunsun diye. Evet. Herif yanında okusun diye. Ama çok büyük kitaplarda yok mu? Var. Başka da var. Ama ekseriyeti. Öyle mi? Küçük oktav odur. Ve kep de taşınsın diye yapılmış. Yani önce akıl kendisini görüyor aydınlatılmış olarak. Sonra akıl şeyleri
aydınlatıyor hükümdarları, yetki sahiplerini. Sonra akıl şunu fark ediyor. Halkı da aydınlatmak lazım. Halkı da aydınlatılmak lazım. Ve o halk içinde işte ansikropediyi basılıyor, işte kirli bin kitaplar basılıyor. Halk halk. Halka güven de var burada. E o halk da kendisine duyulan güveni yerine getirmiyor mu? Fransa’da ihtilali yapmıyor mu? İngiltere’de ihtilali yapmıyor mu? İngiltere’deki ihtilal çok değişik. Hayır hayır. Ama neticede ihtilal. Ama o çok zarar vermiş. Evet. Yahu o başka mesele. Fransa’daki de aslında hocam çok zarar vermiş. Hocam o da ayrı mesele. Fransa’daki tamamen raydan çıkmıştır. Yani sen yakın sonuçlarını. Evet. Pratik ve somut sonuçlarını söylüyorsun. Evet. Ben uzak
sonuçlarını genel ve çağları aşan sonuçlarını söylüyorum. Onun için dedim ben biz aydınlanman ürünüyüz. Aa doğru. Anlatabildim mi? Tabii tabii tabii. Mesela onun için dedim o bütün fikirleri işte hoşgörü, işte ilerleme, işte şey din devlet ilişkileri, ayrımı, özgürlük, bireyselik, mutluluk, mutluluk hakkı. Bakın bu fikirlerin hepsi
içimize yaşıyor. Evet. Bu fikirler yaşıyor. Yani o fikirlere karşı entelektürel olarak geliştirilen daha doğrusu aydınlamaya karşı geliştirilen eee teorilerin ister romantizm ister Alman idealizmi ister başka bir şeylerin bunları ortadan kaldırması söz konusu değil. Değil. Bunlar bilmem şey yani onlar toplumun topluma artık inmiş aşağıya kültüren romantizm felaketle
neticelenmiş. Yani buradan şeye geçiyorum yani hani ne zaman bitti nasıl bitti o ayrı bir mesele. Tabii yani her bir hocam ama mutluluk hakkı enteresan mesela bugün İslam’ın içindeki bazı şeyleri de anlatıyor. Hani yani gayet islamlı yozlaşma dedikleri ya da işte aa bunlar nasıl İslamcılıklardaki meseleyi de anlatıyor. Onlar da aydınlanıp mutluluk hakkına sahip olduklarını görüyorlar belki. Şimdi bu Müslümanlar da tabii mutluluk hakkını istiyorlar da ama mahcup bir şekilde istiyorlar. Evet. Bilmem anlatabildim mi? Çünkü mutluluk hakkı demek. Mutluluk bu dünya ait. Sözde de mutluluk öbür taraftaki mutluluk değil. Bu dünya ait. E bu taraf bu dünyada eğer mutluluk hakkı, mutluluk arayışı söz konusu ise öbür taraftan öbür laflar ne olacak hani? Bilmem anlatabildim. Mutluluk, dünyevi, dünyevi. Hayam ne diyor? Ha. O diyor. Dünyevi.
Huriler, şaraplar, güzellikler. Onları diyor sen al. Bana diyor burayı ver. Çünkü diyor davulun sesi uzaktan hoş geldin. Şahane bir rübeye. Evet. Evet. Devam ederim mi? O zaman şunu da yapabilirsin. Şu kaptan kukla git dediğine çok merak ediyorum. Bir dakika bir şey söyleyeyim mi sana? Sen söyle. Ömer Hayam Müslüman dünyası içindeki aydınlanmalı
evet. Evet. Ve ben size bir şey diyeyim mi? Bence de en parlak yıldızı. Evet evet. Yani Müslüman aydınlanmasının o ve razı. Bu iki adam. Ibn-i Haldun’u unutma. Ibn-i Haldun’u pardon. Evet. Hatta İbni Rüşt belki de. Ha İbni Rüşt de unutma. O zaman çok etkisi olmamış. Ya İbni İbni Rüşt’ün etkisi Avrupa’ya olmuş. Avrupa’ya evet. Evet. Bizden ziyaret. Hayırı onlara dokunmuş. Hayırı onlara dokunmuş. Onlara
dokunmuş. Urfa’da onu mu konuşacağız? Hayır. Değil. Tamam. Urfa’da başka bir şey konuşma. Ama yani bir Ibn-i Rüşt programı yapacaktık. Onu yapacaktık. Onu yapalım. Ben Fatiha’de söyledim. Ne zaman istersin? İleride bir tarihte yaparız. Nasıl o senin yasakların kaktı? Evet. Yaparız. Evet. Yapalım onu. Yani bunun kadar iyi olur ha. Evet. O çift. Bu kadar gereklidir. O doble va hayt falan filan Paris Üniversitesi’nde ben sana söyledim ya gittim evine evde baktım bir bürüş çalışıyor. Hoca nereden çıktı? Vallahi seversin dedim. Anladım ki şimdi eee Hatun, Cemiz Hatun nereden çıktıysa oradan çıktı. Evet. Adam oraya gidiyor. Cemiz Hatun. Yani benim aklıma şey gelmez. Gidip de işte bir jeoloji kitabını Oxford’da alayım da bakayım diye gelmez. Fenomen. Genel hakikaten fenomen. O yüzden fenomen. Sağ olun. Vallahi fenomen. Sağ olun. Sağ olun. Ben sizden öğreniyorum. Estağfurullah. Ya estağfurullah değil hakikaten. Hayır. Siz beni çok dürttünüz. Ha dürttüm ben seni. O ayrı mesele. Az değil. Ama fenomen. Evet. Çok çalışkan hala çalışıyor. Müthiş. Cemiz Hatun’a dönelim. Hatun’a mı dönelim? Evet. Ama kuka merak ediyorum. Evet. On üç. On üç numarayı alalım. Hmm. On üç numarayı mı? Evet on üç numarayı alıyor. Çoktan güzel başlayalım. Yok onu konuştuk önce. Şimdi bak Kaptan Cook Hawaii’de. Etrafında burada bizi Kaptan Cook. Önce bize Kaptan Cook’un bir önümünü anlat. Doğru. Kaptan Cook. Kaptan Cook bir İngiliz deniz
subayı üç tane büyük dünya gezisi yapmıştır. Bunların dilincisi bin eee yedi yüz altmış sekizdir. Sonuncusu da işte bin yedi yüz yetmiş bir ümüne ve öldürülmüştür Hawaii’de. Bir yanlış anlama neticesinde öldürülmüştür. Fakat bu üç gezi esnasında mesela Antarktika’yı ilk gören adamdır. Eee açık denizde boylam tespitini ilk yapan adamdır. Harrison’ın kronometresini kullanarak. Çünkü kronometre bir İngilizce. Evet. Değil mi? Ya müthiş yani. Eee çok ve eee her gittiği yeri bilimsel olarak incelemiş bir adamdır. Mesela Lord Morton’un ona yazdığı bir mektup var. Diyor ki siz diyor yeni bir kıta bulursanız veya adalar diyor eğer diyor içeri girecek vaktiniz yoksa nehir ağızlarına bakın diyor. Onlar diyor içerde ne var ne yok getirirler diyor. Hı hı. Oradan
anlarız diyor içerde ne var ne yok. Ve eee çok önemli bir eee bilim adamı ve eee denizcidir. Eee kaptan Kuk için derler ki hocam sadece yelken kullanarak bir gemiyi Temmuz Nehrin’de rıhtıma yanaştırabilmiştir. Öyle iyi bir kaptan. Püü. Müthiş yani. Müthiş. Mesela onun adamlarından William Bly vardır. Bu Bounty’deki isyanın kahramanı. Hı hı. O
adam altı bin kilometre hocam. Yirmi metre uzunluğunda bir sandal on sekiz adam. Sadece bir adam. Bu da tesadüf su alayım derken yerliler öldürüyor. Sadece bir adam kaybederek altı bin kilometreyi geçiyor. Ellerinde harika yok hiçbir şey yok. Yani yorgunluk ve açlıktan ölecek hale geliyorlar.
Java’ya vardıkları zaman. Fakat hocam adam her geçtiği yeri haritalayarak gidiyor. O şartlarda düşünebiliyor musunuz haritayı yapmayı? İşte bu Kuk’un yetiştirmelerinden biridir William Bly. Müthiş bir adamdır yani. Ve William Bly’in o defterleri bugün Avustralya’da saklanıyor. Çünkü eee güney gallerin şeyliğini yapmış. Eee genel valiliğini yapmış orada.
Şimdi bakın burada Neyse yediği var. Devam et boş ver. Neyse. Eee burada etrafında bir sürü adam görüyorsunuz. Yerliler. Yerliler. Hepsi aslan gibi. Bu ta on yedinci yüzyılda Ruso’dan falan çok önce hocam. Şu fikri Bonsovaş.
Yani efendim sen iyi var. Eee tabiatın içinde yaşıyorsan medeniyetten uzaksan o zaman mutlu yaşarsın, rahat yaşarsın, uzun yaşarsın. Bak. Bunu göstermemin sebebi bu fikrin kaynağı James Cook’un kitabındaki resimler. Fakat şunu düşünmüyor bu fikirleri üretenler. Burada gördüğün adamların yaş ortalaması yirmi beş otuz arası. Ondan sonrası ölüyor adam zaten. Güzel. Bundan sonrasını alayım. Eee niye mesela Leonardo da Vinci kaç sene yaşamış? İyi de bu mu yani? Yaşamış. Leonardo da Vinci. Ama kral bakmış ya. Fransuva bakmış herife. Şimdi bak şaşak Ruso’nun bu asil yabaniyi Bonsovaş terimi hiçbir yazısında yoktur. Hı. Tamam mı? Ama bu arada
sana Ruso’yu yanlış almışsın. Hayır. Çağdaşları gibi insanın aslında temelde iyi olduğuna inanıyor Ruso. Dolayısıyla medeniyetle tanışmamış yabaniler iyilirler diyor. Burada çuvallıyor Ruso. Bunun için Volter kızıyor Ruso’ya ve diyor ki insanları mağaralara dönmeye mi teşvik ediyorsun? Kızıl Kımerler diyorsun. Ya değil mi abi? Felaket yani. Ya burada Ruso’nun meşhur yazısı vardır. Bilimler hakkında. Nurtuk. Evet. Bir herif bütün bilimlere karşıya. Dijon Akademisi’nin açmış olduğu. Evet o yarışmada. Evet. Bilimler ve sanatlardaki ilerleme ahlaka aykırı sonuçlar yaratmıştır. Ahlakın aleyhine yeryan etmiştir. Tamamen zırvaya, saçma sefam bir şey yok. Bunu bugün savunanlar da var biliyorsun. Türkiye’de var. Yani onu savunanlara selam söyle, telefon kullanmasın, televizyon seyretmesin, otomobile binmesin, hastalandığı zaman ilaç almasın, bunları yapmasın da göreyim ben onu. E yapanlar var ya işte. Ilaç almıyorlar şu şey meselesinde. Evet. Kusura bakmayın. Şey yaptım da. Eee söyle. Tutuldu mu? Evet. Epeydir oturuyorsunuz. Ne ondandır hocam. Peki neyse. Evet. Anlatabiliyor muyum? Yani
bu saçma sefam bir şey. Şimdi bu fikir hocam biraz önce işte aydınlanmanın neticeleri dedi ya. Yani aydınlanmacağın söylediği her şey de doğru ve iyi değil. Hayır aydınlanmaya reaksiyon başlıyor. Işte reaksiyon. Romantikler. Romantikler başlıyor ve bu romantiklerin verdiği zarar korkunç değil. Yani bu romantiklerin içinde kimler
vardır? Marks vardır. Hitler vardır. Mussolini vardır. Çünkü bunların hepsi irrasyonel fikirlere dayanarak insanları daha iyiye götürmek istiyorlar. Yani bu saydığımız adamların hepsinin eserleri neticesinde insanlık büyük sıkıntılar çekmiştir. Fakat amakçıları o değildi. Yani hiç kimse diyemez ki Karl Marx efendim das Kapitali veya Grundschrige’yi veya Komünist Manifesto’sunu falan insanların kötülüğü için yazmadı. Tam tersine. Daha iyi olsunlar diye yazdı. Ama rasyonel bir temele oturmadığı için yani Adam Smith’inki gibi olmadığı için iyi düşünülmediği için neticesi felaket olmuştur. Hocam ben biraz seni
düzeltmek zorundayım. Kusura bakma. Buyurun. Tabii buyurun. Şimdi daha iyi yani şey olarak ifade edeyim. İyi tarafından alalım. Bu romantikleri ve idealistleri. Şimdi bunlar ııı soyt bir insan kavramına hareket ediyor yani. Evet. Bu evrensel. Evet. Soyut. Idealistlerle romantikleri pek karıştırmamak lazım. Eee ben şimdi söyleyeyim de sen sonra onun üzerine düşün. Şimdi on dokuzuncu yüzyıl ııı on sekiz yüzyıl tarih yüzyılı değil. Ilerleme ııı kavramı ııı şey değil. Yani tarihten alınan örneklerle vesaire desteklenen bir şey değil. Soyut olarak insan aklı. Evet. Kavramsal olarak felsefi olarak entelektil olarak işte her alanda ilerlemeye giden imser mutluk hakkı yol açabilir. Fakat şimdi on dokuzunculuğunda tarih çağı geliyor. Yani tarih çağı geldiği zaman ııı bir defa farklı topluluklar keşfediliyor. Evet. Ben genel romantik ve idealist diyorum şu özellikle bu işte Almanların büyük rolü var. Hı hı. Almalar da şunlar hatta bence bunların geri kalmış olmalarından ötürü Almanlar bu evrenselci ve soyut ııı insan anlayışına karşı ııı insan anlayışına karşı biraz bugün post modernistlerin söylediği gibi bak post modernistler. Evet. Yahu toplumlar ayrıdır. Fis teyre başlayalım tarihlere ayrıdır. Kültürlere ayrıdır. Onlar birbiriyle değil, ölçülemez. Öyle bir evrensel insan yoktur. Alman halkının Alman tarihi belirlemiştir Fransız. Bunu mu anlatabildim mi? Evet. Şey kırıldı. Yani bir insan ııı kavramına hareketle insan kavramına dayanarak bir ilerleme, gelişme şeyi kırıldı. Yerini aldı. E hakikatin toplumdan topluma, çağdan çağa, zamandan zamana değişti. Şimdi Marks aslında romantik midir çok önemli ama Marks’ın da görüşü var. Şimdi her çağın işte üretim araçlarına ııı şeyin ııı malikiyetin ve ortaya çıkan sınıflaşma tarzının sonuçları olarak deyim yerinde ise hukuku ayrıdır, ahlakı ayrıdır, burjuvanın ahlakı ayrıdır. Bilmem anlatabildim mi? Şimdi birdenbire doğru değil mi peki bu? Efendim? Doğru değil mi bu bir ölçüde? Şimdi doğru olabilir. Şimdi bir dakika
hemen sen de hemen götürüyorsun. Doğru mu değil mi? Doğru mu değil mi? Bu işler o kadar basit değil. Yanlış. Açıkça söyleyeyim. Basit değil. Bence doğru değil. Iki bin sede düşünüyorsunuz. Bir dakika bence doğru değil. Doğru değil yani. Bence doğru değil. Yani tarihi tabii ki birtakım şeyler var. Durumlar var. Kültür var. Hiçbir itirazım yok. Efendim ııı sınıftan sınıfa, altyapıdan üst yapıya, Almanda Türkiye bir şeyler değişir. E ama gene de bir insan bütün bunlar altında bir insanın bir şeyi var. Aklı var. Değişmeyen ve esas itibariyle aklı tarafından tecrübeleri birikimi hatta ahlakı tarafından belirlenen bir gidiş var. Onu demeye çalışıyorum. Sen kestirmeden gitmeye çalışıyorsun oradan. Evet. Neyse neticeye gelen. Evi evrensel bir ahlak var mıdır? Bence vardır. Tabii vardır. Ben de aynı fikirdeyim. Ya ben de katla aynı fikirdeyim. Ben de katla aynı fikirdeyim. Isterse bu evrensel ahlakı insandaki vicdan fikrine insansa istersen duygu fikrine dayandır. Istiyorsan şu meşhur sana yapılmasını istemediğim bir şeyi altın kurar. Başkasına yapma fikrine dayandır. Bence vardır. Ha. Şey zamandan zamana o ahlakın görüntüler değişebilir. O aynı mı? Ama özü aynıdır diyorsun. Evet. Aylakın özü ben buna inanırım. Ben de
onu evet ben hatta ben o manada şeyim yani imserim. Yani bu kendine yapılmasını istemediğine başkasına yapma. Bence evet. Ahlakın en temel kuralı. Bence de öyle. En temel kuralı. Bence de öyle. Bu çok çok önemli bir kural. Bence de öyle. Şimdi ben. Peki mesela sadom oza sapkınlık sahipleri ne olacak? Ne? Hayır. Bir dakika anlamadım. Kendisine bunun yapılmasını istiyor. Fakat. Ya bir dakika. Bir dakika. Sadom
asırs adamları ölçü mü alacağız Allah’ını seversin? Hayır hayır ölçü olarak alsak bile. Böyle saçma sapan şey. Hayır hayır. Ölçü olarak alsak bile bakın adam başka türlü davranayım. Sana desen hayır diyecek. O zaman ona da diyeceksin ki bak bana da başka türlü davranma. Evet. Yani temelde gene sana yapılmasını istemediğini bana yapma. Yani orada. Sana nasıl? Sen sadom aşırı seviyorsun, güzel onu yap. Ama onun dışında
bir şey sevmiyorsun. Ben de onu seviyorum. Bana sen sevdiğine empoze etmeye kalkma. Yani bundan başka bir ilke yok. Açıkça söyleyeyim sana. Ahlakın kaynağı esas olarak eğer bir evrensel ve bütün insanlar için kadın erkek çoluk büyük olmak zorunda ise senin söylediğin gibi kendine yapılmasını
istemediğin bir şeyi veya kantın ifade ettiği gibi öyle davran ki davranışın evrensel bir maksim, bir kural olarak herkes için korulana korunabilirsin. Evet. Başka çaremiz yok. Şimdi sen çağdan çağ yere değişir. E siyaset de çağdan çağ yere değişir. E yok. Değiştiği bir vaka. Şimdi bakın vaka başka bir şey. Değişmiş olması doğru olduğunu
gösteriyorsun. Ha ha. Aynı onu söylüyor. Vaka başka bir şey. Dünyada çok hitte de var. O da bir vaka. Evet. Ya ne yapalım? Anlatabildim mi? Ama bu bizim için bir ölçü olamaz. Yani biz eğer tabii istiyorsan Tanrı’dan evrensel hakikatin ölçüsü var. Ama din artık benim için bir şey ifade etmeyene göre dinin kaynağını gene veya ahlakın kaynağını veya okun
kaynağını ııı akılsal ııı şeyimizde özümüzde. Akıldaracağız. Hocam burada ben bir hesaplama bulmak zorundayım. Senin hesaplamadan önce bir reklam anısı verebilir miyim? Yener Bey.
Eee Allah önemli. Evet evet. Biraz. Evet. Tekrar döndük. Bu arada hocam yürüdü. Hocam ııı krem krizi. Hocamın hem belinde bir sorun var. Hem bacağına krem giriyor. O yüzden biraz böyle oturuyor. Ses saygısızlıktan değil. Evet. Sadece yaştan ııı. Ya bir de bacaklarım kısa ne yapayım
yahu? Allah Allah. Hep bana söylüyorlar saygısı falan değil. Kız ha. Allah vermemiş. Ne yapayım? Ayrıca da saygısızlık yap. Hakkınızda var yani. Bu yaşta bu bilgiden sonra yani. Beğenmeyen seyretmez. Değil mi ama? Böyle basit bir seçenek var yani. Iıı yani iki şeyden bahsetmedik bir türlü. Yani geldik geldik, kuka bile geldik. Loka gelemedik. Şimdi hocam.
Hatta Kant’a da tam gelemedik. Iıı. Aslında doğru. Iıı evet ama Kant’ı yani önemli noktasında. Etrafında dolaştık Kant’ı ama içine giremedik yani. Eee ama biz yani felsefe dersi yapmıyoruz burada. Doğru söylüyorsun evet. Kusura bakma. Eee o zaman Lok’tan bahsetmeliyim mi? Eee hay bahsedelim. Çünkü çok önemli bir ayda ama açısından. Gayet de bir bahsedelim. Sen mi konuşacaksın? Ben mi konuşacağım bilmiyorum. Sen mi başla hocam? Hocam siz başlayın. Hı. Eee ondan sonra belki Kant’ın
bahsetmediğimiz bu niçin başarısız? O da güzel. Ama ben hep aydınlanma şeyiyle. Işte ama yani Kant’a göre evet. Aydınlanmanın bir ürünü niye çuvallamıştır? Evet. Onu o çok önemli bence. Şimdi benim kanaatime göre hep aydınlanmanın açısından bakıyorum. Yani perspektifin problemi açısından bakıyorum. Bir defa Lok ııı
aydınlanmanın İngiltere’deki ııı ilk önemli ilk adamı ortaya koyduğum kriterler açısından da söyleyeyim sana. Bir ne dedim ben? Aydınlanma neyle başlıyor? Önce doğada, doğa biliminde başarılı olan Newton’la ve diğerlerine başarılan doğa biliminde başarılan aklın önce bir defa kendisini ortaya çıkması var. Yani bakın akıl önce doğaya gidiyor, doğada başarılı oluyor. Sonra şöyle düşünüyorlar. Yahu bu doğada bu kadar başarılı olan akıl nedir? Nedir? Bak o kitapların hepsi gördün. Hüm de öyle. Işte inquiry into human understanding. Inquiry into hep böyle başlıyor değil mi? Yani insan idrakini üzerine bir investigation, bir inquiry yani bir araştırma anlatabildim mi? Şimdi bunları başlatan mesele şey işte. Lok. İngiltere geleneği buna çok da uygun. Yani on yedinci yüzyıl felsefesi efendim Hobs’dır. Hı hı. Efendim. Leviye’dir. Spinoza’dır. Böyle genel de kart gibi ve de karttır. Yani böyle büyük sistemler inşa ederler. Eee doğa bilimlerine paralel sistemler inşa ederler. Yani doğa bilimlerini elde edilen başarıları işte insan zihni eee veya evren tasarımı içinde eee paralelini yaratırlar. Ama tepah lok. Hele durun bakalım şu insan zihnini. Bir konuşalım falan demeye başlar. Insan zihnini bir konuşalım demenin arkası şeyde gelir, yumda gelir, kantta gelir. Evet. Ha. Birincisi bu. Ikincisi ne dedim? Hoşgörü fikri. Hoşgörü fikrinin kurucusu gene lok. Çünkü hoşgörü üzerine mektupları var adamın. Adı da bu zaten. Ve İngilizlerin büyük kazancıdır o. Evet tabii. Çok büyük. Bak hoşgörü üzerine mektupları var. Efendim eee tabii o yani hoşgörü bir kant gibi vesaire akılsal olarak temellendirmez. İngiliz fesfesi genelde empiristtir. Peki bir şey soracağım. Bu araya lafını unutmadan. Bugün anglosakson
demokratik anlayışın oraya geleceğim. Tamam. Oraya geleceğim. Oraya geleceğim. Doğru. Hoşgörü üzerine mektubun yazdı. Yani insanların hoşgörülü olması gerektiği dinlerle dinle monarkın diniyle efendim insanların inançlarının ruhsal inançlarının birbirlerinden ayrılması gerektiği hatta işte monarkın ııı kendi dinini eğer insanlara empoze etmemesi gerektiğini çünkü empoze edemeyeceğini. Mesela şey der ki Hops ııı şeyin dini ııı tabağının dini monarkın dinidir. Leviathan. Anlatabildim mi? Devlet bir güçtür. Yani devletin dini ve monarkın şeyin dinidir. Anlatabildim mi? Öbürü gelir der ki bu proje bir işe
yaramaz. Çünkü vicdan veya bilinç veya ruh zorlamaya gelmez. Anlatabildim mi? Yani monark onun vücuduna hükmedebilir. Tabanın. Ama ruhuna hükmedemez ki. Şimdi artık daha öbür tarafına gelmiyorum. Hristiyanlıkla ilişkilerine falan gelmiyorum. Hoşgörü. Geldik şimdi şey yani yönetim
üzerine iki eserine yönetim üzerine yönetim üzerine iki eserinde ne gidiyor? O zaman o zamana kadar o zamana kadar yönetici yönetiminin ve egemenliğinin meşruiyetini neyle tesis ediyor? Tanrının Adem’e Adem’e bilmem yetkisini devretmesiyle vesaire vesaire yani efsanelerle. Oh işte ki adam geliyor diyor ki bunların hepsi hava gazı. Yani yok. Bu yönetimin meşruiyetinin bir tek temeli vardır. Bugün de onu kabul ediyoruz. Rıza, rıza. Kimin rızası? Yönetilenin rızası. Yani buradan ne gelecek? Ya o demokrasi gelecek. Evet. Buradan cumhuriyet gelecek. Yönetimin rızası, yönetilenin rızası. Yönetilenin rızasına dayanmayan uzaktan Tanrı’ya gönderilen
meşruiyetini Adem’den alan her türlü teorinin hiçbir anlamı yoktur. Müthiş bir fikir bu. Işte onun için buradan şey gelecek. Frans ııı Amerikan iskılar şeyi bağımlısı. Savaşı bildirisi. Şimdi bak hoş görüyor. Burada hocam bir saplama yapabilirim. Ama az şey mi bak düşün bunları bak. Az şey mi bunlar? Ne kadar inanılmaz şeyler söylüyor. Bakın lokla ilgili ben burada bir saplama yapıyorum. Ya reklamda dağ vardı onu da unuttuk bak şimdi. Hayır onu yaparız. Iıı Amerikan şey istiklal bildirgesi yazılıyor. Thomas Jefferson yazıyor. Benjamin Franklin’a gönderiyor. Şuna bir bak diyor. Orada bir laf var. Işte insan haklarını falan anlatıyor. And these are god given diyor. Tanrı’nın verdikleri. Hı hı. Tanrı tarafından verilmiş olarak. Evet. Benjamin Franklin bir tek onu düzeltiyor. Çiziyor üstünü.
Hı hı. These are self evident diyor. Ha apaçık. Evet. Açık seçik. Bunlar dediği gibi hocanın kendinden açıktır diyor. Locked down geliyor çünkü. Ha. Onun için söyledim. Ha. Onun için seni bu saplamaya yaptım. Evet. Evet. Anlatabiliyor muyum? Tabii. Benjamin Franklin az bir adam değil. Eee çünkü lockdown ben Cahit Franklin’a epey mesafe var da ondan. Evet. Yani ama Benjamin Franklin peki mutluluk fikri. Ki Amerika’nın
arayasasında da var. Mutlu değil. Herkes herkes kendi mutluğunu arama hakkına sahiptir. Tabii Amerikan eee bir yerdir çuvallıyor. Hı. Onu da Humbold söylüyor. Nereye söylüyor? Kölelik. Ha. Kölelik. Humbold’u çok rahatsız ediyor. Hı hı. Yani gidiyor, bakıyor diyor ki şahane bir sistem bu.
Ama? Demokrasi mi? Ama bu adamlar ne olacak diyor. Hı hı. Ve eee Thomas Jefferson bunu biliyorsunuz davet ediyor işte Beyazsaray inşa halinde. Hı hı. Falan de Humbold’un çok hoşuna gidiyor. Bataklık içinde bir şehir çıkıyor falan. Humbold bakıyor o Beyazsaray’ın inşaasında çalışan zenkilerin hepsi köle. Köle. Humbold diyor ki şimdi bu diyor ışıklar beyanlamasıyla bu nasıl uyuşuyor bu diyor. Hı hı.
Ama bunu Humbold çok politik bir adam. Jefferson’a bir türlü söylemiyor. Hı hı. Araları bozulmasın diye. Çünkü çok iyi araları. Hı hı. Fakat söylemiyor. Ama onun sıkıntısı elli yıl sonra çıkıyor. Hı hı. Amerikan içeri sohbet. Hı hı. O çözüyor mu sorunu? Hayır. Hala devam ediyor aynı şey. Hı hı. Hala daha. Hoca başka bir şey söyle. Önemli olan ilkedir. Tabii. Şimdi
ilke bütün insanlar doğal olarak veya doğadan vazgeçilmez, devredilmez, haklara sahiptir dediğin andan itibaren kölelik meselesi gayri meşhurdur. Tabii tabii. Ve iğlen Osra’da aktüel olarak, tarihsel olarak kölelik devam ediyor olsa bile. Devam ediyor olsa bile. Gayri meşhur. Orada orada dinamit var. Işte felsefenin güzelliği buradadır. Hocam. Orada dinamit var. Ve burada şimdi tekrar loka gelelim. Hı. İngiliz imparatorluğu. Orada şey var mı? Bütün insanlar derken kadın erkek ayırıyor mu orada? Hayır. Ama sistemin kendisinde uygulamasında Amerika’da da ayrım yok mu? Var. Eee ne olacak? Hiçbir şey fark etmez. O oraya girer. Ilkeyi koymuş oraya koyuyor sonra. Iyi buradadır. Evrensel ve genel düşünmek sonucu budur. Önce kabul etmesin Kur’an’ırsın. Önce kabul etmesin Kur’an’ırsın. Ama bir süre sonra
işte İngiliz imparatorluğu mesela bin ya bin sekiz yedir bin ya bin sekiz sekizdir yasaklıyor. Hı. Köleliği. Ve diyor ben diyor donanmaya emir veriyorum. Hı hı. Köle taşıyan her gemiye el koyma hakkımız vardı. Hı hı. Ve İngiltere İspanyol’un Afrika’dan İspanyol kolonilerine köle taşıyan gemilerine el koyacağım. Hı hı. Çok da meşhur bir olay amistat olayı vardır. Bilmem onu. Biliyorum. Filme o. O. O. O. O. Filim şahaneydi. Ne kadar film et. Yani yani Anthony Hopkins’ın orada John Quincy Adams’ı oynadı. Hı hı. Bu şahane ve o gerçek bir olay. Evet evet biliyorum. Yani İngiliz donanması ııı İspanyolların köleleri götürüp biriktirdikleri kaleyi topa tutmuştuk. Hı hı. Geldik mi loka? Hı hı. Siz dediniz ya bir kere fikir ortaya çıktı mı? Kavram. Evet. Kavram. Parlamentos diyor ki bununla biz devam edemeyiz diyor. Aynı. Amerikalılar kuduruyorlar. İngiliz diyor ki topa tutarım diyor. Hı hı. Çok önemli bir şey. Işte sanayi devriminden sonra söylemeleri daha dönemliymiş. Evet. Yani bunun
şey şartları, tarihsel şartları hiç bunların bir önemi yok. Yani şunu da diyebilirsin. E canım bunların ııı gerçekten uygulama imkanını bulması tarihsel olarak şu şartlardan ötürü olabilir. Biz şeyden konuşmuyoruz zaten. Iıı bu ııı işin ilkesinden konuşuyoruz. Bu işin özünden konuşuyoruz. Bu aydınlanmaya uygun mu? Evet. Rıza kavramı, hoşgörü kavramı, efendim doğal haklar kavramı, bak onu da hiç konuşmadık.
Doğal haklar diyorlar bunlar. Şimdi sen söylebilirsin ki ya Ahmet ama şimdi doğal haklar diye bir şey var mı artık? Yani insanlar doğal hakları falan kabul ediyorlar mı? Önemi yok. Ama doğal haklar doğal olmamakla birlikte evet. Aynen öyle. Bak şimdi. Bir onu diyecek. Doğal haklar doğal olmamakla birlikte doğal bir şekilde bir hukuk sisteminin temelini teşkil eder. Bir sosyal kontrak. Bir sosyal kontrak. Hep bunlar loktan.
Tabii. Hep bunlar loktan. Ve şimdi isterseniz Kant’a doğru gelelim. Gel. Neden gelmek istiyorum? Şimdi bütün bu fikirler ortaya çıkarken İngiltere’de çok güzel bir şey söylediniz. İngilizler pratik adamlardır. Hı. Pragmatik. Pragmatiktir. Hı hı. Şimdi Kant iyi bir Alman olarak. Hı hı. Bakıyor diyor ki gerçeği nasıl buluruz? Geldik de kartın
sorusuna. Ve diyor ki bu gerçeğin bulunduğunu biliyoruz. Bunu Newton’a dayattırıyor. Evet. Diyor ki Newton gerçeği buldu. Kesin. Fakat şunu da biliyor Kant. Ama diyor Hume’un da dediği çok mantıklı. Hı hı. Arkadaşlar on altı numaralık şey yansıya alabilir miyim? Eğer diyor Hume’un dediği doğruysa ki mantıken hayır demek mümkün
değil. E o zaman Newton’un yaptığı mümkün olmamalı. Ama mümkün. Bu nasıl oluyor diyor. Bunu unuttun sen de ben söyledim. Ha. Tamam mı? Şimdi. Çok teşekkür ederim. Hoca dikkat etsin. Efendim evrende kesin olarak doğru diyor bu. Newton’un bulduğuna. Şimdi bunu peki diyor Newton nasıl buldu?
Orada Kant malum apriori. Yani bizim doğuşla birlikte getirdiğimiz bilgiler var. Örnekleri meşhurdur. Işte bir üçgenin iç açıları yüz seksen derecedir. Bunu diyor öğrenmeye lüzum yok. Bunu diyor herkes gördüğümü bilir. Yani bir üçgen aslında iki dik açının toplamadır. Üçgenin
iç açılarının değeri falan. Şimdi burada önemli olan bir şey var. Aslında Kant, Aristo’ya geri dönüyor. Hiç istemese bile. Aristo’nun Nus kavramına giriyor. Idrak. Kavramına geri dönüyor. Ve insanın diyor bir idrak yetisi var. Biz diyor bir şekilde doğruyu buluyoruz. Şimdi buradan ben Wilhelm von Humboldt’a geleceğim. Wilhelm von Humboldt’un şahane bir makalesi vardır. Prusya Bilimler Akademisi’ne bin sekiz yüz yirmi bir de takdim etmiştir bunu. Afga Biliski Şişçi Ayböz. Yani tarih yazıcının görevleri.
Burada Humboldt diyor ki tarih dediğin zaman diyor herkes zannediyor ki işte Sezar onu yaptı bu bilmem bunları kesin biliyoruz. Hayır diyor. Bunlar hakkındaki bilgilerimizin hepsi büyük pırçık diyor. Biz diyor kafamızda bunları tamamlıyoruz. Ve bir hikaye uyduruyoruz. Ve bu hikaye diyor her zaman
yanlışlanmaya müsait. Bir tarihi olayı sen kafanda kurarsın. Ya bu böyle olmuştur dersin. Fakat bir belge çıkar. Onu öyle olmadığını gösterir. Şimdi siz Alman romantiklerini savunurken şehit ediniz işte fichteyle beraber değişik milletler, değişik kültürler falan diye. Aklıma Leopold von Ranke geldi. Şimdi Leopold von Ranke bugünkü tarihçilere de söylesem modern tarih yazıcılığının başlangıcı derler. Bence öyle değil. Modern tarih yazıcılığı eee ne yazık ki onun peşinden gitmiştir. Fakat aslında gitmesi gereken adam Humboldt’tur. Ranke diyor ki model falan yoktur diyor.
Tarihin görevi nedir? Şunu söylemektir. Vs aygintilik geveyiz. Nasılsa öyle anlatmaktır. Şimdi bunu ııı biliyorsunuz bizim Samsatlı Lükyanos da söylemiştir. Ta ne zaman? Fakat bu mümkün değil. Şimdi Ranke aptal bir adam değil. Bunun da mümkün olmadığını biliyor. Peki ne yapacak? Ranke diyor ki ben diyor model falan yapmıyorum.
Her kişiyi kendi başında ele kendi başına ele alıyorum. Bunların ilişkilerine bakıyorum. Fakat diyor bunların hepsi diyor bir yerde Tanrı’da birleşiyor. Ranke çok dindar bir adam. Tanrıyı model olarak alıyor. Tabii Tanrı’yı model aldığınız an sizin kurduğunuz modeli kontrol etme imkanınız kalmıyor.
Ve onun için romantik Alman tarihçiliği çuvallıyor. Halbuki Humboldt’un tarihçiliği aydınlanmanın tarihçiliği. Onu takip etmiyor. Bugün dahi hocam tarihçiler farkında olsalar olmasalar Ranke’nin peşinden gidiyorlar. Humboldt’un peşinden gitmiyorlar. Bunun sıkıntısını inanır mısın Fatih? Jeoloji
çekmiştir. Yirminci yüzyılın başına geliyorsun. Yirminci yüzyılın başında Emile gibi ki Alsaslıdır aslen. Hançdille Alman, Leopold Kuba, Avusturyalı bunlar çeşitli modeller kuruyorlar. Bu modellerin hepsinin varsayımı şu hocam. Gerekli bütün bilgilere sahibisin. Halbuki değilsin. Gerekli bütün bilgilere sahipsen kurduğun model yanlışlanamıyor. Daha doğrusu tenkit edilemiyor. Ve bu dokomatizme götürüyor. Tarih dokomatizme gittiği zaman karşımıza Marx çıkıyor, Hitler çıkıyor, bilmem ne çıkıyor. Marx ile Hitler’i birleştirmek de enteresan ha. Hayır neden? Çünkü çok basit. Hocam. Bence bir farklı tarafı var. Peki.
Tabii neden? Çünkü Marx ne diyor? Tarihin yanılmaz kanunları vardır. Güzel. Bunu dedin mi zaten yapıyordun. Hı hı. Hitler ne diyor? Biolojinin yanılmaz kanunları vardır. Hı hı. O da yanlış. Hı hı. Şimdi ne demek istediğini anladım. O biolojinin yanılmaz kanunları altı milyon insanın fırınlanmasına yol açtı. Hı hı. Marx efendinin o yanılmaz
kanunları bir Timoşenko yarattı. On milyon insan açtıkları öldü Ukraya’nın hocam. Hı hı. Bu herifler o Stalin salağı yüzünden. Şimdi romantizm dogmaya götürüyor. Historisizm. Historisizm çok güzel. Dogmaya götürüyor. Hı hı. Halbuki aydınlanma bunun önüne geçecek kuralları çoktan
koymuş. On dokuzuncu yüzyıl giderek bu kurallardan sapmış. Içinde sapmayan adamlar var. Bunların hemen hemen hepsi doğa bilimleri. Sadece yöre lüjde bir zücüsü biliyorum. Şimdi ilginç bir konuya geldin sen. Yani biraz sonunu konuşalım. Yani aydınlanmanın etkileri, sonuçları bizim hayatımızda, toplumların hayatında, batılın hayatındaki
önemli anlarda, önemli yerlerde, önemli kavramlarda gördük. Aydınlanma aydınlanma olarak. Bir bitişi var mı? Onu soracağım. Bunu böyle daha farklı bir içine sormayı planladım. Nasıl istiyorsan öyle sorarım. Bir reklam arası vereyim. Sonra hem aydınlanmayı konuşalım hem de şimdi Ceylin’in şimdi şu bahsettiği konuda yola çıkarak şurasındaki madalya var onu soracağım. Ah hemen söyleyeyim mi? Dönüştüm reklamdan sonra. Söyle hemen. Hemen söyleyeyim.
Oraya bir normalde takmadığın iki kere takmış. Evet. Bilim cemiyetinin özeti bu. Bunu buraya takmamın sebebi bu cemiyet Almanya’da muazzam bir imza kampanyası başlattı. Şansölye Şultz’a gönderilecek bir mektup. Pek dulta şunu diyor. Lütfen Ukrayna’ya silah vermekten vazgeçin. Yani diyorlar savaş kışkırtıcılığından vazgeçin elinizden geldiği kadar
barış görüşmelerinin başlaması için çalışın. Bu o kadar güzel bir laf ki. Yani bu Amerika’nın savaş kışkırtıcılığına mani olun diyorlar. Ben de aynı fikirdeyim. Onun için bu bildiriye de her imza attım. Sen zaten galiba bunu Fatih’e yazdın. Fatih de o mektubu yayınladı. Şu Amerika’nın. Yok tam bu değil. Tam bu değil. Ama espri aynıydı. Aynıyordu.
O Almanlar oturmuşlar şahane bir mektup yazmışlar uzun bir mektup. Şansölyeye hitaben. Arkasında hocam sayfa sayfa bana yazdığı mektubun özür duydu. Bir tarafın haksız olduğunu düşünmek diğer tarafın haklı olduğu anlamına gelmez. Aynen. Biliyorum anladım hatırladım. Aynen öyle. Aynen. Yani Putin’in haksız olduğunu düşünmek Amerika’yı haklı yapmaz. Biliyorum. Amerika’nın haksız olduğunu düşünmek Putin’i haklı yapmaz. Eee dediği bir noktaydı. Yani ortadan
dünyayı ateşe atacak iki akılsız var. Yani siz şeyi çok iyi hatırlarsınız. Küba Krizi. Hatırlıyorum. Orada Bertrand Russell çok ağır bir mektup yazmış. Hatırlıyorum. Onu da hatırlıyorsun. Hatırlıyorum. Kennedy’ye ağır bir mektup yazmış. Telegraf çekmişler. Aynı durumdayız ya. Öyle. Yani lütfen aklınızı başınıza alın. Hı hı. Üzerinde oturduğunuz cephanelikler çok tehlikeli. Şu anda biliyorsun Avrupa’da pek
çok ülke özellikle eee Ukrayna’ya yakın ülkelerde sürekli olarak nükleer tatbikat yapılıyor. Yani nüklerden korunma. Korunamazsın. Çünkü bu meret yani Japonya’da Hiroshima’ya ve Nagasaki’ye atılan bombaların tesirleri ya inanır mısın Fatih hala sürüyor be. Korunamazsın. Yani o an için hayatta kalırsın. Fakat radyasyon öldürür. Ve şu anda dünyayı öldürür. Dünyayı öldürür. Hocam şu an. Avustura’da
şöyle yapmışlar. IYOTAPLarı dağıtmışlar hastanelere. Iıı eczanelere ücretli olarak vatandaşlara verecek bir nükleer saldırı olursa değil. Abiciğim ne işe yaradı? He işte. Hiç. Bir ara.
Tekrardan Şehir hocam Kant’tan da yetince bahsettik mi sizce? Eee hayır. Çünkü şimdi biz eee Kant’ın Aristo’ya dönmek zorunda
kaldığını söyledik ve dedik ki bu aydınlanmayı tehlikeye atmıştır. Evet. Ve romantizm buradan açılmıştır. Mesela Russell falan gibi adamlara okursan Kant’ı idealist olduğu için eleştiriyorlar. Bir yere kadar doğru fakat Kant’ın idealizmi bir fiştenin falan idealizmi gibi değil. Kant
ııı aslında diyor ki biz yani human dediğini söylemek istiyor Kant fakat human vardığı neticeyi de varmak istemiyor. Yani Russell’ın çok güzel bir lafı vardır diyor ki eğer human mantığını sonuna kadar götürürsen birim birim yapamayız demektir diyor. Yani tümevarım hiçbir şey dayanağı ne derler mantık i dayanağı yok ama kullanmak zorundayız
diyor. Şimdi Kant eee bunun hiçbir yani tümevarımın hiçbir mantığı ki dayanağın olmadığını fark etmiş. Çok zeki bir adam. Human koyduğu bariyeri görmüş derdi bu bariyeri nasıl yıkarım? Fakat bulduğu çözüm Aristo’ya dönüş. Fakat aslında Kant
diyor ki biz kainatı aklımızda yaratırız baştan. Yani biz diyor şu şuna bir şey diyoruz. Kupa diyoruz. Niye biz buna kupa diyoruz? Çünkü ben sev kupalar görmüşüz. Bir kupalılık kavramı var. Ama bu ııı Platon’un ideyası gibi değil tam. Fakat kökü oraya dayanıyor aslında. Üniversallere dayanıyor. Değil
buna ben niye kupa diyorum? Çünkü kupa görmüş. Fakat bir vantuz aletini göstereyim sana. Bir deydi burayı geleceğimizi getirirdim bir tane. Amerikan vantuz aleti. Bak bu nedir diye sorayım sana. Dersin ki ya bu kokteyler de içki dağıtmak için herhalde icat edilmiş bir şeydir. Bir bardaktır. Neden? Eee çünkü aklına gelmez onun vantuz aleti olduğu. Hakikaten de çok şeye benziyor o kokteylerde kullanılan güzel kadehlere benziyor. Şimdi orada bir yanlış modelleme var. E bu yalnız modellemeyi kontrol mümkün. Gider bakarsın, sorarsın, derler ki kardeşim bu vantuzdur. Kusura bakma. Dolayısıyla senin dediğin yanlıştır. Kant buraya varamıyor. Kant diyor ki işte bu bir ııı kupadır. Içkidir veya bir bir kupadır. Bu bir kadehtir. E dolayısıyla ben bunu nasıl biliyorum? Çünkü apriori bilgilerim var. E apriori bilgin ne? Onun veya onun benzerlerinin kadeh olduğu. Ama yanlış o apriori bilgi. Peki sen doğarken tabiatın sana verdiği bilgi yanlış olabilir mi? Evet olur. Çok basit. Ben ııı bunu okuduydum
birkaç kere de fakat Asım doğduğu zaman kontrol etme imkanı buldum. Asım doğdu. Doğuştan çekiyordu. Sorma. Asım doğdu. Oya’ya getirdiler. Hocam sanki birisi öğretmiş gibi meme arıyor. Hı. Ve kendi kendine yapıyor. Nereden biliyor bu ilişki bunu? Değil mi? Bu bir içkütü çünkü. Ve hemen oya yani sütünü verdi. Çok daha düşük zekalı yaratıkların köpek yavruları aynısını yapıyor. Şimdi şunu düşün. Annesi öldü. Vahşi tabiatı cereyan ediyor bu olay. Ne olacak? Romus’la Romulus olacak. Yani o olmuyor ne yazık ki. Değil mi? Yavru ölüyor. Evet. Yani hipotezi yanlışlanıyor. Demek ki o apriori bilgi dediğin şey de bir hipotez. Bunu ilk defa bu
açıklıkla Konrad Lorenz söylemiştir. Rekalatı Spiegels diye ona şahane bir kitabı vardı. Aynanın arka yüzü diye. Yani onu bütün seyircilerimize tavsiye ederim. Onu mutlaka okusunlar. Bütün seyircilere. Bütün seyircilere tavsiye ederim. Eğer çevrilmediyse de birisi çevirsin. Ayıp yani. Konrad Lorenz’in kim olduğunu bilmiyorlarsa yani hayvan davranışı, biliminin yaratıcılarındandır ve bu yüzden Nobel alır. Bayılıyorum senin bu imsali yani. Yani bunu herkesin okuması lazım. Çünkü Lorenz orada aslında bütün yaşamın hocam bir bilgi oluşturmak ve bilgi transfer etmekten ibaret olduğunu söylüyor. Bizim yaşam dediğimiz şey diyor. Bir bilgi oluşturma sürecidir ve bilgi transfer sürecidir. Şu an biz transfer aşamasındayız. E şimdi hayır yani biz şu anda böyle
transfer ediyoruz ama bir dişi bir erkek çiftleştiği zaman onlar da bilgi transfer ediyorlar. Çocukta çocukta bu birleştirilen bilgi tezahür ediyor bir şekilde. Değil mi? Veya tek bir hücreyi al mitos yapıyor, ayrılıyor. Aynı bilgi ikisinde de var. Aynı bilgi ikisinde de var. Değil mi? Ya bilgiyi çoğaltıyor bu şekilde. Dolayısıyla Kant’ın
apriori görüşü kurtarmıyor iş. Onun için işte Russell gibi adamlar dönüyorlar ama biz tüm ev varıma mahkûmuz diyorlar. İşte ilk defa Popper diyor ki hayır değiliz diyor. Popper diyor ki şu sıkıntıdan kurtulalım diyor ki ben aydınlanma ııı tartışmamızda herhalde orada noktalarız diye
düşündüm. Kesin bilgi arzusu var ya bu kesin bilginin elde edilebileceği düşüncesinden kurtulmamız lazım. Bizim insanlığın her şeyin teorisi fikri yanlış fikir. Her şeyin teorisi fikri yanlış olabilir. Bilmiyoruz. Ya bütün sıkıntı şu. Bilmiyoruz diyebilmemiz lazım. Değil mi? Bizim belimizi büken kesin bilgi istememiz. E kesin bilgi niye istiyoruz? Çünkü bu evrimin bize verdiği bir huy. Çünkü kesin bilgi olursa ben hayatta kalacağım. Mücadele edebileceğim. Kesin bilgim yoksa ben çuvallayabilirim. Niye hiç bilgi aramadan geçen hayatlar? Fatih biraz aydınlanmaya dönelim mi? Ben şöyle dönelim. Hocam başka bir yere gelmek
için şimdi eee Celal’i serbest bıraktığımız anda değerli hocamızı o böyle uçup gidiyor. Ama bak yok bu bu aydınlanmaya gelip bağlanıyor. Tamam şimdi ben onu bir yerden bağlayacağım sen merak etme. Bağlayabilirsen. Hocam şimdi çok konuşan şeyden bir tanesi. Eee yine konuyu biraz eee dine getireceğim. Aydınlanma ile din arasında muazzam bir çelişki var gibi geliyor bana. Sürekli olarak bir çelişki var. Yani inan eee
dogma ile eee akıl arasındaki çelişki var. Şimdi hep bahsedirken şöyle işte. İslam başlangıçta çok iyiydi. Hakikaten baktığın zaman bir İslam’ın bir altın çağ var gerçekten. Bilime önem verildiği katkı sağlandı falan filan. Başlangıç değil o. Bir kaç yüz yıllık bir süreç. Başlangıç değil. Mesela orada bir İslam aydınlanmasından bahsetmek mümkün mü? Ve oradan yola çıkarak aydınlanmaların sonu nerede geliyor? Mesela bu
batıdaki aydınlanma da bir yerde. Sapatmaya başlıyor. Patina çekmeye başlıyor. Eee ya da patina çektirilmeye başlıyor. Nerede patina yapıyor? İşte bahsettiği romantikler, bahsettiği aynı yoldan yola çıkarak gelen eee bir takım eee diktatörler eee aydınlanmacı diye yola çıkan ama sonra aydınlanmacı olmayan diktatörler gibi. Neyse girmeyelim oralara. Peki. Peki. Eee İslam’da aydınlanma var mıdır o dönemde?
Şimdi eee İslam dünyasının başlangıçta değil. Onu söyleyelim bir defa. Ama işte üç dört yıl sonra özellikle dokuzuncu, on ikinci yılı arasında eee şeyden gelen esas itibariyle Yunan’dan gelen kitapların hem bilim hem felsefet kitaplarının çevrilmesi ve onların problemlerini onların tarzında işlenmesinden ötürü yani çok aydınlayı
tecrübeden söylüyorum. Bir hareket var. Evet. Felsefet bilim hareketi var. Eee şimdi bu felsefet bilim hareketine kayıp aydınlanma diye bir kitap var. Evet. Kayıp aydınlanma daha yeni yayınlandı. Evet. Orta orta orta asyada Timur aydınlanma. Yani evet. Hayır yani işte o şey ne? Doğu Doğu İslam dünyasında ta baştan itibaren bir aydınlanmanın olduğu ve bu aydınlanmanın bir süre sonra.
Kaybedildiği. Kaybedildiği. Ha. Kayıp aydınlanmış. Güzel bir kitap. Müthiş bir kitaptır. Bir olay. Iki eee İslam hümanizmi diye de bir kitap var. Hata ben çevirdim onu. Yani İslam dünyasındaki işte hümanist diyebileceğimiz çeşitli alanlarda efendim tarih alanında, edebiyat alanında, eee mizah alanında da var. Yani bir aydınlamadan bahsedilebilir mi? E tabii ki bahsedilebilirim. Tabii canım. Neden işte o aydınlanma? Yani neydi bu? Aydınlanmayı nasıl tanımladık? Şimdi bu aydınlanmayı ııı Batı’da tanımladığımız şekilde. Toplumun bütün alanlarına, bütün kurumlarına, siyasete, efendime söyleyelim ııı yan siyan bir aydınlanma var görmüyor musun? Ama bilim var mı? Bilim var. Peki aydınlatılmış despotlar var mı? Var. Var, var, var.
Abbas’ı hükümdarı. Memur. Memur. Evet. Müthiş. Adam var. Damlatabildim mi? Eee. Can bunu şu yüzden soruyorum. Yanlış anlamayın. Illa dedik ya az önce. İbnül Rüşt’ten bahsedik bir de. Batı aydınlanmasının arkasında eee önemli bir fonksiyon olan İbnül Haldun’dan bahsedip İbnül Rüşt’ten bahsedip. Ya İbnül Rüşt o kadar ilginç ki o eee Atina ekollü diye. Şimdi gene şey. Renesansın adamlarını gösteren tabloda İbnül Rüşt bile var. Vurunca öldürmeyelim. Öldürmeyelim.
Vurunca öldürmeyelim. Vuralım ama hafif bir darbe vuralım. Yani tutup da şeyi karşılaştırmayalım. Batı aydınlanması karşılaştırma. Aydınlanması karşılaştırma. Ama şimdi aydınlanmanın ölçütlerini söyledim. O ölçütlerin bir kısmı var. Yani bilim hareketi var. Arkasından felsef var. Felsefenin eee şeye eee siyaset felsefesi diye bir şey var. Eee bilim felsefet bir ahlak felsefesi de var. Neden? Gene
yani dine dayanan bir felsefenin yanında Aristeres’ten gelen Aristeres’ten gelen akılcı akılcı bir felsefede de var. Ahlak felsefesi hareketi de var. Eee siyaset felsefesi Farabi de var. Var. Eee siyaset bilimi ve felsefesi İbn-i Haldır’da da var. Ve hatta işte bu dönem için kullanılan da tekrar ediyorum kaybolan aydınlanma diye bir terimi de var. Var da hiçbir
zaman için eee çeşitli nedenlerle onu da söylemeyeyim. Her zaman konuştuğumuz şey. Yani batıdaki gibi bir topyekin. Toplum sallaşmış. Üteli kavramış. Kendi kendini beslemeyi sağlayan ve ürünleri işte tolerans fikriyle meşruti hükümet ve anayasal hükümet fikriyle eee otonom insan fikriyle. Peki acaba hocam mesela şimdi. Sonuçlarına bir
şey yok. Peki acaba o dönemde evet. Gütenberg o sırada ortaya çıkmış. Veya Gütenberg’tir de şimdi bilmem kim diye biri çıkıp matbaa yücelerisi değişir miydi Kadir? Zannetmiyorum. Bu olay o kadar basit bir olay değil. Yani tabii ki matbaanın önemi çok önemli ama mesele o kadar basit değil. Bu mesele yani çok zor bir mesele. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. İslam dünyası niye geri kaldı? Başlangıçta bu tür bir harekete
neden oldu? Kilisede bin sene bastırmış. Evet. Aklı İslam’da ömrü o kadar bastırmaya çalışıyor. Yani mesela bu daha doğru söylüyorsun yani bu daha Saudi’ya uygun bir cevap. Yani bu İslam’ın başına gelen felaketler var yani o Türk Moğol istilası. Hocam onlarda var. Şimdi yine aynı noktaya geleceğiz. Fakat Avrupa öyle bir yıkım görmemiş. Yani o Türk
Moğol istilası korkunçtur. Ya hiçbir şey ayakta bırakmamış adam. Yani artık meşhur laftır Bağdat Dicle üç gün siyah aktı der. Moğol istilası geldiği zaman zaten tükenmiş artık şeyler. O pınarlar, o kaynaklar tükenmiş. Zaten bitik bir şeyin üstüne geçiyor. O kaynaklar tükenmiş. Gene bana burada en ııı içsel deden yani
İslam dünyasının kendi teorisinden, mantığından, özünden gelen içsel nedenler dışsal nedenlerden ekonomik, siyasi daha güçlüdür diyorsun. Daha güçlüdür. Evet. Doğru. Ben de katılıyorum. Yani ona hiç girmek istemiyorum. Yani orada başka olaylar var. Ya ya hocam Allah aşkına Hayyam ölüyor. Hı. Adamı gömüyorlar doğduğu yere. Nişabura. Hı. Isfahan’dan meşhede giden hacılar sırf Nişabur’a uğruyorlar adamın mezarına tükürmek için. Hı hı. E böyle bir toplumda aydınlanma pek olmaz. Yani Hayyam gibi bir adamı kullanamayan bir toplum. Şimdi bu İbn-i Rüşt ile İbn-i Rüşt konuştuğumuz zaman. Evet. Bu meseleye en azından bir cephesiyle daha derinden girmemiz lazım. Doğru. Çünkü İbn-i Rüşt filozof
Gazali Kelamcı. Çatışma olarak. Iki dünya arasındaki ilişkileri yani şu anda konuştuğumuza göre çok daha derin çok daha gerçeği şekilde almak imkanını buluruz. Işter deden derken bunu kastediyorum ben. Yani çok ilginçtir o. İbn-i Rüşt’ün Avrupa’yla ilişkisi, İbn-i Rüşt’ün Doğu İslam’ı ile. Doğu İslam’ı ile ilişkisi. Ya çok birbirine ters ya. Ya o bile bir işaret değil mi? Evet. Adam bir
bin yüz doksan altıda falan ölür san ediyorum. Emin değilim ama. Veya bin iki yüz altıda ölür. E şimdi adam ııı on üç on ikinci yıldadır. Ve Doğu Dünyası İbn-i Rüşt’in farkında bile değildir. Evet. Anlatabildim mi ne demek istediğimi? Ama o sırada İbn-i Rüşt üzerinde İbn-i Rüşt’in eserleri hemen o tarafta çevriliyor ve kavgalar veriliyor. Ne kavga? Adamlar öldürülüyor. Ne kavgalar veriliyor? Siyasi kavgalar veriliyor. Kelami veya teoloji kavgalar veriliyor. Burada kavga mavgayı yok artık. Evet doğru. Daha Moğol İstirası başlamadı. Moğol İstirası yok ortalıkta. Doğru doğru. Moğol İstirası yüz sene sonra. Ya yani onun için hiç oralara girmeyelim. Yani Paris Üniversitesi birbirine giriyor ya. Ibn-i Rüşt’ün yüzünden. Evet evet. Peki üniversite deyince eee aydınlanma da üniversitlerin
dolu nedir? Yoktur. Ha şeyde Batı’daki aydınlanma da yoktur. Güzel bir soru. Bence de yoktur. Ne yoktur? Çekerim üniversite. Teorjinin yapıldığı yer. Aynen öyle. Humboldt Üniversitesi sonra da öyle. Sonra da öyle. Humboldt’a kadar yani böyle bir ikilik devam ediyor. Yani adeta bizim dünyamızda efendim şeyle medeselerle Batı’dan elde
gelen kurumlar gibi. Yani bu eee şey Newton Üniversitesi de değil. Anlatabildim mi? Kanta Üniversitesi de değil. Huyum’da üniversitesi de değil. Walter’da üniversitesi de değil. Ama neler var? Eee akademiler var. Yani eee şeyin burcuvazinin çok yeni bitenim olarak kullandım söylüyorum. On altıncı yıldan on yedinci yıldan itibaren eee akademiler var. Bunlar kulüpler de var. Kulüpler mi akademiler? Akademiler özel, özel. Eee devletle hiçbir ilgisi yok. Evet. Işte İngiliz yani adını İngiliz Kraliyet Akademisi diyor ama kral ona bir lütfen vermiş. Aha bağış veriyor. Şey gibi. Kendisine bir şey veriyor. Teşvik ediyor. Leopoldina. Aynen öyle hiç alakası yok. Ismimi kullanabilirsiniz diyor. Yetmiş civarında akademi var. On yedi on sekizinci yıla geldiğimiz zaman Rusya’da akademi var, Avusturya’da
akademi var, Fransa’da var, Almanya’da var, Prusya’da var, İngiltere’de var, akademiler var. Yani bilim orada yapılıyor. Orada gelişme imkanı. Bilimde bayağı doğa bilimlerinden bahsediyorum. Tabii tabii. Bayağı doğa bilimlerinden. Peki öbür tarafı ne yapıyor? Öbür taraf teolojiyi devam ettiriyor. Yani biraz ondan etkileniyor, biraz etkilenmiyor. Eee çünkü o geleneğin devam ediyor. Hocam burada bir
hesaplama yapayım. Kant’la ilgili. Fakültelerin çarpışması diye bir kitabı vardır. Orada Kant diyor ki biz üniversitelere bakıyoruz diyor. Bir üst fakülteler var, bir alt fakülteler var. Üst fakültelerde üç tane fakülte var. En tepedeki ilahiyat. Onun altındaki hukuk. Onun altındaki
tıp. Şimdi bundan ne öğretiyorlar? Bir, Allah’ın emirleri. Iki, Allah’ın kanunları. Üç, Allah’ın nimetleri. Bu üç fakülte. Onun altındaki ikinci fakülteler o kadar kıymetli olmayan fakülteler ne öğretiyor? Politika öğretiyor. Fizik öğretiyor. Bioloji öğretiyor falan. Kant diyor ki bu diyor çarpık bir sistem. Aslında diyor ikinci denilen fakülteler diyor. Birinci olmalı. Birinci olmalı. Çok daha önemli bunlar. Bak Kant bin yedi yüz seksenler, doksanlardan bahsediyoruz. Yani o kadar uzun bir zaman. Evet. Hatta Türkiye’ye gelelim şimdi. Cumhuriyet dönemi hariç. Atatürk’ün yapmak istediği şey hariç. Yani Dil Tarsar Fakültesi. Bilim fakültesidir. Evet. Arkeolojidir, simarolojidir, sosyolojidir, psikolojidir vesaire vesairedir. Şimdi bütün Türkiye’deki fakülteler illahiyat fakültelerinin benzeri bir fakülte kuruluşuna doğru götürülmeye çalışılıyor mu? Çalışılmıyor mu? Şöyle bir düşün. Geniş düşün gene. Gene geniş düşün. E canım öbürlerde var. Ama öbürleri var ama Kraliçe Fakülte öyle diyelim. Teoroloji Fakültesi. Hocam bunu Kemal Gözler Hoca çok açık biçimde yazıyor deden bakayların. E tamam. Ülkeli gidiyor fıkıkçı sayısı fıkıkçı profesör sayısı. Evet. Hukukçu profesör. E tamam işte. Kat ve kat üstündedir. E tamam. E tamam. E demek ki yani bu dünyada olan, batıda olan gelişme en azından orta çağdan modernin çağ geçirirken karşımıza çıkan gelişme bizde de şu anda oluyor. Onun için. Anakronik ve arkayık. Ha ne bekliyoruz bizde? Bir kısmın var. Onun dışında, devletin dışında bir takım üniversiteler, enstitüler, araştırma enstitüleri, bilimsel araştırma enstitülerinin olmasını bekliyoruz. Yok değil. Çok az. Ama az. Fakat hepsi de yozlaştı zaten. Eee o da ayrı mesele. Yani bir felaket
oldu mu? O da az. Yani henüz şey yok Türkiye’de. Yani o burjuvazi dediğimiz ve bu hareketlerin temelinde olması gereken kurumlar falan filan yok. Kurulan kurumlar da gene şey fakültesi devlet şeyse yani Tübitak’ı kuruyorsun. Tübitak’ta aynı şeyi yapmaya başlıyor. Eee zararsız şeyleri destekliyor ama. Yani zararsız şeyler eee hatta bunların içerisinde mümkünse projeler ver de evrim teorisinin yanlış olduğunu kanıtlayacak şeyler de yapalım. Ha şunu da eee bak ama teknolojiye önem veriyoruz. Anladabildim mi? Aynı Osmanlı’nın. Ama teknoloji demek bilim demek değil. Eee yani abi bilimin olmadığı yerde teknoloji olamaz. Çok çok kopyeni. Yani o da başka mesele. Bilim esas itibariyle bilimsel yöntemdir. Tabii. Bilim bilimsel zihniyettir. Anladabildim mi? Hocam ben burada ilahiyat takil değilidir. Ilahiyat takil teler hakkında bir şey söylemek istiyorum. Biliyorsunuz Avrupa’da on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında mesela bir ekolü. Bir dakika bir dakika bir şey daha söyleyeceğim. Ama sana şunu söyleyin. Bin dokuz ellilerde altmışlarda her zaman söylüyorum. Ilahiyat fakülteleri de bilimsel fakültelerdi. Ya şerafetin Yaltkaya gibi bir adam o nasıl oluyor hocam? Yani fıkıhı bilimsel olarak incelerlerdi. Tepsiri buna İslami bilimler. Ama o İslami
bilimsel inceleme metotları, inceleme yöntemleri, inceleme şeyse batı tarzındaydı. Onu söylemeye çalışıyorum. Ya bu Tübingen ekolü. Onu da sana söyleyeyim. Mesela Avrupa’da incil tenkidini adam gibi üniversite seviyesinde rasyonel temele oturtmuştur. Bir David Friedrich Strauss’un yazdığı bir İsa’nın hayatını düşünün dört baskı yapmıştır. Hı hı. Avrupa’yı birbirine kattı. Adam diyor ki bize diyor bugüne kadar
işte bu Tanrı’nın emri Tanrı’nın ııı ilhamı diye öğretilen şeyler mitolojidir. Yani teoloji de gerçekten çağdaş bilimsel metotlarla yapılmaz demem istemiyorum. Dedi işte verdiği örnekler onlar. Tabii. Yani içinden veya dışından. Yani dinin tarihsel olarak Hristiyan ya Hristiyan dini hakkındaki bütün o eee yapılan çalışmalar, inciller üzerinde yapılan çalışmalar, ilkristiyan üzerinde yapılan
çalışmalar bunlar bilimsel çalışmalar. Evet. Yani dini bir apolojitik veya savunmacı zihniyetle bak ne kadar doğru söylemiş ne kadar harika diye yapmak var. Dini insan bilimi olarak. Çünkü insan aktivitelerinden birisi. Evet. En önemli sosyal kurumlardan birisi. Yani din sosyolojisinden bahsediyorum, din tarihinden bahsediyorum, karşılaştırma, din araştırmalarından bahsediyorum.
Onu da yapmak mümkün. Tabii. Bunlar aslında cumhuriyetin o döneminde yavaş yavaş yapılmaya başlamıştı. O adamlar adlarını söylemeyeyim şimdi. Bir takım adamlar da vardı. Şimdi o tekrar neye döndü? Şeye döndü. Yani eski medreseye döndü. Medreseye döndü. Ama yani işlerinde tabii özel olarak şey yapamam. Yani şu şöyledir bu böyle de demem ama havası bu. Hatta bir ara biliyorsun şeyi kaldırmaya çalıştılar. Bundan üç beş sene evvel eee felsefeyi, mersefeyi eee ilayat vakitelerinden kaldırmaya çalıştılar. Kaldırıyor galiba. Ben mi değilim. Bilmiyorum. Birkaç tane şey yaptı. Yani dost bizi alışverişte görsün diye. E böyle. Ama bundan ömürsüzlüğe varma. Bunların hepsi gelir ve geçer. Şeyin dediği gibi hocanın neler
atlattı? İstanbul Teknik Üniversitesi. Evet. Yüz elli sene. Ha Türkiye’de neler atlatacak. Neler atlatıyor. Orada kimseye ümit size kapılmasın. Yalnız başımıza biz olsak derim ki o kadar hocam yani kısa vaadede ve orta vaadede ümitli olma. Ya dünya var dünya. Bizim dışımızda bir dünya var. Yani biz derken kastettiğimi anlıyorsun. Eee bizim dışımızdaki bir dünya bizimle aynı yerde gitmiyor. Aynı flakanstan gitmiyor. Orada peki gitmiyor sanki.
Efendim? Orası da pek iyi gitmiyor sanki. Neyi kastediyorsun burada? Dünya da çok iyi gitmiyor gibi. Başka alanlarda iyi gitmiyor. Ama bu konuştuğumuz alanlarda gidiyor. Ya bu konuştuğumuz alanlarda kimse o konuları tekrar dönmeyelim. Yani kimse hadi din devleti kuralım. Hadi şeriatla idare edelim memleketimizi. Hadi eğitime ve siyasete dingene girsin. Hadi ne olsun? Öyle bir şey yok yani. Bitti onlar. Onlar orada bitti. Bizde ise din merkezli projelerle
dine dayalı kültürler, dine dayalı bilmem bilimler. Bunlar şeyler yok, bunlar geleceği yok. Merak etme ama. Bunların geleceği yok. İlahi hayatcarında buna buna inandıklarından zannetmiyorum. Bakın açıkça söyleyeyim sana. Vallahi ilahicilerle hepimiz de çok sen berabersin. Eee tanıyorum yani. Onların zihin dünyasını tanıyorum. Yani zannetmiyorum onların. Çünkü birçoğu Avrupa’ya gidiyor, orada eğitim görüyorlar. Sonra geliyorlar eee buranın şartlarına tabi. Peki o zaman şunu söyleyeyim. Aydınlanma, aydınlanma, aydınlanma bahsediyoruz. Bir süre isinden bahsettik. Alman, Fransız, İngiliz, İskoç çevresi. Bir başka yerde aydınlanma süreci yaşamamış bu. Bu çok Avrupa’ya ait bir kavram gibi duruyor ve biz bunu konuştuk da bizi hep ya bunlar Avrupa aşığı kardeşim işte. Çin’de bir medeniyet, orası da var, burası da var. Şimdi aydınlanma yok. Yahu bak gene aynı noktaya geldik. Her zaman unuttuğumuz şeylere geldim. Yahu bu kavramlar kaynağı Batı olabilir. Batı’da başlamış olabilir. Aydınlamanın sonuçlarını Türkiye Cumhuriyeti hatta tanzimat yaşamadı mı? Bunu İran’da yaşıyor. Aynı ölçüde olmadı. Eee Japonya yaşamıyor mu zannediyorsun? Hem de az önce. Hem de az önce. Ne demek istediğini anlatabildim mi? Çin’de demokrasi yok mu? Veya cumhuriyeti yok mu? Çin’de din devlet ayrımı yok mu? Japonya’da yok mu? Hukuk sistemi, medeni hukukları adamların şey mi? Şehiat mı? Yahu biraz şey yapmayalım yani. Biraz akıllı olalım. Kendimizi şey yapmayalım. Yani Avrupa’da tabii aynı ölçüde olmamak üzere Yunanistan’a da belli bir ölçüde sirayet etmiş. Yani on dokuncu yüzyılda Yunanistan’da da aydınlanma izleri var. Bizde olduğu gibi. Polonya’da da var. Romanya’da da var. Yani tek tek isim isim saymayacağım bunları. Amerika’da
zaten ne kadar önemli olduğunu söyledik. Uzat Doğu’da yani bu harekete tekabül edebilecek yani onların da kendi aydınlanmaları diyebileceğimiz ve bu kendi aydınlanma içerisinde batıda ortaya çıkan kurumlara, değerlere, kavramlara, paralel kavramların inşa edildiğini söylemeyecek bir durum yok. Yani mesela Mao’nun kültür devrimini bununla paralelleştirecek. Hayır hayır hayır. O zaman her şey
birbirine benzer. Yok yok. Hayır Mao’nun kültür devrimi yıkım yaratmıştır. Evet. Ben gördüm onu yani korkunç bir şey. Onu yaşayanlarla da gerekli yok ayrıca buna canım. Aydınlanan batıda okişkanlı kavram. Meiji Meiji imparatorunun Japonya’da yaptığı o şu demek biz çuvalladık. Düzelmek için de Avrupa’yı örnek almak zorunda. Güzel. Almanları çağırmışlardır.
Bilmem neyleri. Şehirleri yapmıyor. Holandalar çağırmışlardır. Evet. Tıpta çin’de Holandalar da yanlışlardır. Japonya’nın ilk geoloji sergisi şefi. Evet. Ne olmandır? Evet. Almandır. Evet. Ama Japonya bunu büyük ölçüde sürdürebilmiş. Mesela bakın biz sürdüremiyoruz. O çok büyük bir sıkıntı. O da ayrı mesele. Geri agi şey geleceğim. Yani o biraz belki de
şeye dayanıyor. Ekonomiye dayanıyor. Ekonomiye dayanıyor ama ekonomi tarihinde de başka olaylar var. Japonya dini başka bir din. Evet. O şintoizm doğru doğru. Tabii. Yani dünyada aydınlanmayla batıdaki aydınlanmayla nasıl ki batıdaki kapitalizmle nasıl ki batıdaki merkantinizmle batıdaki hümanizm hareketiyle batıdaki reform hareketiyle karşılaştırılabilecek bir takım şeyler yoksa o da yok. Yok.
Bütün bunlar batı fikirleri. Evet. Yani bunlardan batıya karşı özgün kültürel Asya toplumlarının kendi bineği kendi özlerinden çıkan. Bunların hepsi boş laflar. Boş. Ve yani bu efendim bu Avrupa merkeziyliktir falan diyenler de e tabii ki hava da su dövüyorlar. Saçma sapan bir şey yok. Geçen gün de hatırlıyorsun seninle konuşmuştuk. Geçen semede yaptığımız. Orientalizm tenkitlerini konuşmuştuk. Ya o bir felaket. Yani bakın rahmetli Fuat Sezgin. He. Bu orientalizmi tenkit edenlere çok ağır laflar söylüyordu. E ben de ağır laflar söylüyorum. Yani Fuat Hoca o müzesine. Hı. Şükran duyduğumuz orientalistler diye liste astırdı. E bir şey söyleyeceğim sana. Sana sallayanlar var ya. Söyler ki hoca ona selam bile vermezdi. Hoca’yı Türkiye’ye ilk getiren benim. Hoca. Duyuyor mu? Ben biliyorum abi. Hoca buradaki bazı işlerini bana takip ettirir de hatta kız kardeşinin bazı işleri olduğu zaman telefon ederdi, Celal derdi. Sel, şuna bir ilgileniver. Biz hocayla çok yakındık. Yok. Ben gayet iyi biliyorum. Yani inanmayan gelsin imzalık kitaplarına baksın bende. Yani Fuat Hoca çok zeki bir adam.
Ya bunlarla hiç mukayeseydin ben. Tövbe ya. Yani Fuat Hoca. Geçen senle yaptığınız programda da söylediğim gibi eğer bu orientalistlere kaldırırsanız İslam fıkhı üzerine İslam meslepler tarihi üzerine hatta Muhammed’in biyografileri üzerine İslam tarihi üzerine genelde. İslam tarihi üzerine yani İslam tefsiri üzerine. Hiçbir şey kalmaz. Çalışma yapamazsınız.
Evet. Ya mesela İslam Kur’an tefsirinde İgnat Golciyar’ı kaldırır. Ne kalıyor geriye ya? Onu kaldır, şahdı kaldır, ben bunu kaldır. E ne bulacaksın? Şeyi kaldır, öbür eee Rozun talları kaldır. Ya. Erbin Rozun kaldır. E kim koyacağız onun yerinde? Öyle bir İbn-i Haldun tercümesi yok ya. Evet. Evet. Onu söylemeye çalışıyorum. Bunların hepsi
boş laf, boş. Bunlar fakir tesellisi. Işte biraz aslında oraya gelecektik ama zaman kalmadı. Var var zamanımız. Hayır, postmodernizm. Postmodernizm de bir bela var. Evet. Şimdi postmodernizm Avrupa’da modernizmin veya aydınlanmanın o yaratılmış olduğu dünya içerisinde doğal olarak bir eleştiri olarak çıkıyor. Anlatabildim mi? Yani diyor ki işte bu akla karşı duyulan güven toplumları incelediğimiz zaman böyle bir evrensel şey yok vesaire. Olur. Bunlarda matkı. Yani aynı aklın ürünü. Bizde post modernizm şu. Şu batılarda nasıl kurtulacağız? Şimdi aydınlanmanın değerlerinden nasıl kurtulacağız? Bilmem anlatabildim mi? Fakat Avrupa yani. Hatta şu vardı bir zamanlar. Bir zaman şu vardı. Ben severdim. Bundan yirmi sene evvel. Şimdi o bile yok. Hep şöyle yapılırdı. Modernizme
atlamak için postmodernizm savunmak. Şimdi modernizm işte biraz evvel söylediğimiz modernizm bunlar. Modernist dünyanın yaratığı kurumlar. E ne yapalım bunları eee bunları postmodernizmle bak ama bütün bu tezler bu tezlerin hepsine karşı postmodernist tezler var. Anlatayım bildim mi ne demek istediğimi? O postmodernist tezlerin yüzde doksanı zırva. Ha yüzde doksanı zırva olması başka bir şey. E postmodernizmi
şu anda modernizm kadar veya aydınlanma kadar veya evrensevcilik kadar ilerleme kadar insan mutluluğu doğal haklar eee efendime söyleyeyim cumhuriyetçilik hoşgörü bunlar ortadan kalkmadı ki bunlar hala batıda. Bunlar hala batıda. Yani öbürü bir takım ince ayarla deyim yerindeyse. Hocanın Kantehilo söylediği gibi ya o kadar da damatist olmayın. Bakın bizim yapılan çalışmalarımız bunların bu kadar büyük evrensel eee aksiyonlar olmadığı yönünde bize sonuçlar ver. E versin. O başka mesele. Şimdi temel değerlerin, temel kurumların bir takım orasından burasından ince ayarla eee düzeltilmesi başka bir şeydir. Ama bitti bu. Hepsini çöpe atalım. Hepsini çöpe atalım. Bak bunun yerine size bir post
modernist dünya kuralı. Hadi kurun. Dört am. İngiltere İngiltere post modernist bir dünya mı? Tövbe. Amerika post modernist bir dünya mı? Sözünü ettiğim şeyler de açsından kavramalar açsından. Anlatabildim mi? Bunlar bunlar zavallı fakir tesellisi bunlar. Hiç başka bir şey söyleyeyim mi hocam? Konuşacaklım. Lüter olmasaydı. Hı. Aydınlanma nasıl olurdu? Olur muydu? O kadarını bilmem. Ama Lüter’in
Hristiyan kilisesinin birliğini parçalama, ulusal kiliselere doğru götürme, bir de ııı işte ııı dini esas itibariyle akılsal değildi. Sentumanı yapmaya çalıştığı akılsal değil de. Değim yerinde ise içsel, duysal bir tecrübe haline
getirme ve İsa’nın İsa’nın efendim dinine geri dönme bakımından önemli bir şey olmuş. Yani kilisenin bir yerde o kurmaya çalıştığı meşruiyetini ortadan kaldırmış. Anladın mı? Bir başka. Bir başka alanda. Bir başka alan, bir başka konuyu kendisine vererek. Lüter’in büyüklüğü burada. Anlatabildim mi? Ve onun yaptığı neticede kiliseler hocam dediği gibi
tek tek devletlerin devletin kümranlığına giriyor. Evet. Evet. Yani. Evet. Eskisi gibi. Evet. Ambros’un hayal ettiği ben sizin tepenizdeyim’i tersine çevirmiş. Evrensel kilise gitmiş. Yerine milli kiliseler başlamış. Ve o milli kilise de milli kiliseler devletlerin emrine girmiş. Bak devlet de din arasında, kilis arasındaki ilişki tamamen değişmiş. Tabii. Evrensel olan şey artık kiliseler ve onların
mesajları değil akıl, bilim, matematik, niton sistemi, kan sistemi, doğa bilimleri, insan bilimleri, aydınlanma, ansiklopedi. O yüzden Lüter etkisi ne oluştu dedim. Sen de onu bilmem ama deyip çok güzel çok güzel. E ben öyle söyledim. Bazen senin ne bildiğini anlamak için senin ne bilmediğin konusu seni tuttuk demek gerekiyor. Yanımda var. Bak yanımda var. O çok bilmediği onun yok. Benim var.
Ben bir çok şeyi bilmem ben. Evet. Ama bildiğim şeyi bilirim. Bildiğim şeyi bilirim. Evet. Ya Lüter olmasaydı bugünkü Avrupa olamazdı. Bütüştür yani onun papa’nın Afaroz emrini gelip kilisenin kapısına çakıp hadi oradan demesi. Ya müthiş bir şeydir. Ama imparatorun onu kollaması. O
çok en iyi. Imparatorun da işine geliyor. Aptal değil de ondan. Imparatorun da işine geliyor. Aptal değil de onun. Topraklarını alacak şeylerin. Papa’nın topraklarını alacak. Devlet hati çıkıyor ortaya. Evet. Yani iradeye, toplumsal sözleşmeye, rızaya, konsensus e insani olan bir devlete alan
açıyor adam. Anladın mı? Bunlar ufak şeyler değil. Bunlar. Değil ya bakın bu gelişmeler mesela biraz önce John Knox’tan bahsettik ya. Bir John Knox olmadan İskoç aydınlanması olmazdı. John Knox kimdir? Hocam niye lox diyorsun? Nox. Hayır. Nox. Nox. Anladım. Anladım. Anladım. Biliyorum. Yani bu Kırınç’e eee İngiliz. Mary of
Scott’sın karşısında duran adam. Hı hı. Bu diyor ki her bir okul. Hı hı. O kadar önemli ki bu. İskoç halkı bu adam zayisinde okuryazar oluyor. Hı hı. Ondan sonra da çorap çekiyor. Iyi bir geliyor kendisi tabii. Şimdi bir izleyici sormuş hocam. Eee köy enüstleri kapatılması değil. Türk aydınlanması da üzerindeki ilgisi ne olur? Ve
belki halk evleri. Efendim? Köy enüstleri ve halk evleri Türkiye aydınlanmasına önemli bir unsur olur muydu kalsaydı? Biraz şüpheciyim ben. Biraz şüpheliyim. Değerli bir şey ama. A karşımızdaki canavar çok büyük. Yani bir köy enüstüyle bu sözünü ettiğim şey olmazdı. Efendim ben söyleyeyim. Gelişmeyi sağlayamıyorum. Niye ama her şey böyle küçük küçük nüvelerden çıkmıyor mu aslında? E peki. İlla istiyorsan. Yok istiyorum değil. Hayır ondan ondan değil.
Ben bir yerde hocaya biraz katılıyorum. O da şu nedenle ötürü katılıyorum. Bu köy enstitüleri. Hayır hayır. Haykarsı değil mi? Harika bir şey. Köy enstitüleri. Ama bu işler köy enstitüleri falan olacak işler değil. Bir dakika. Onu anlatmaya çalışıyorum. Köy enstitü yönetellerin de çok dogmatik. Ay şunu ama sonra verirsin bana bak Fatih. Atatürk ölmeseydi. On beş sene değildi. Elli sene Türkiye idare etseydi. Bambaşka bir şey olmadı. Bambaşka bir şey. Edebilseydi. Edebilseydi. Iştüç gibi olurdu. Ama şunu da yok yok. O kadar değil. Şey. Vallahi olurduk hocam. E sen tamam. Ama yani böyle de olmazdık. Anlatabildim mi demeyisiniz? Ama Atatürk özel. Atatürk çok özel. Çok özel. Çok özel. Çok özel. Çok özel. Yani bu işleri şey yapar mıydı? Eh şimdiye göre biraz daha iyi durumda olurduk. Ya benim kanaatim epey iyi durumda olurduk. Efendim? Epey iyi durumda. Işte bilmem. Yani bir kere
iktisadımız epey toparlanırdı. Iıı Atatürk İngilizler gibi pragmatik bir adam. Hı hı. Hiçbir dogmaya bağlı olmayan bir adam. Hı hı. Dolayısıyla gemiyi zamanın şartlarına göre iyi götürürdü gibi geliyor bana. Olabilir. Aklıma geldi de onun için söylüyorum. Peki kapatalım mı? Kapatalım. Hadi. Sen bilirsin. Yani epey konuş. Sabah da da konuşuruz da ııı yok.
Yok abi. Bence seyretmez bu saatte. Üç saat yordum diyordum. Epey güzel konuştuk yani bence. Ben de çok hoşuma gitti. Esas noktalarını. Yani ben aydınlanmaya ve de Türk aydınlanmasına olan ahlaki görevi yerine getirmek istiyorum. Peki biliyorsunuz bu ayın yirmi yidisinde mi? Yirmi üçünde mi? Yirmi üçünde bir programımız daha var biliyorsunuz. Biliyorum. Biliyorum. Ama o uzakta. Uzakta. Iıı onu olay yerinden yapacağız. Evet. Hı. Ya ufada dedin ya biraz evvel niye? Olay yeri. Olay yeri ne? Cinayet yeri mi o?
Harun’a yapacağız onu. Güzel. Harun’a gidiyoruz. Evet. Oradan yapacağız inşallah. Hocam niye söylemiyorum? Ne var? Planların bozulması istiyorsan söyle demişler ya. Ha. Ne bilmem. O kadar ne bilmem? Iıı neyse. Iıı. Bozulsa bozulur. Bozulsa bozulur. Çok da umurunda değil açıkçası. Aynen. Ben çok umurunda değilim. Iıı Harun’a yapacağız. Harun’un ömürleri ilk üniversite orada mıdır? Harun’la mıdır? Yirmi yaramıyor o işe. O işe hiç girmiyor. Orada gireriz. Zamanımız olur. Zamanımız. Niye girmemizin? Evet. Evet. Fakat Güneydoğu, Anadolu önemli bir yer. Çok acayip bir. Medeniyeti başladığı yeri mi? Hayır. Nasıl hayır? Kültürlerin gelişti. Yani büyük kültürlerin geliştiği yer, medeniyeti uğramamış Güneydoğu, Anadolu’ya. Ama medeniyetten ikinizi kastettiği başka şey. Farklı bir şey. Ikiniz başka şeyi kastlıyorsunuz. Ben yerleşik düzene geçiş tarım. O
medeniyet değil babacığım. O kültür, büyük kültürler gelişiyor. O o medeniyetin cihayetü kalp gibi kültür ayrı, medeniyeti ayrı. Evet. Yani zihnin yüksek ürünleri. Evet. Esetinin yüksek ürünleri olarak. Farklı düşünüyor. E hoca yüksek. Onlar da şeydir be. O zamanı için. O zamana göre. O zamana göre. O zamana göre. Fakat eee göbegide bir gidip göreceksin. Orada heykelcilik var. Var var var. Ama göbegide bir göreceksin. Fakat hocam bakın. Orada heykelcilik var.
Medeniyet dediğiniz zaman tek dişi kalmış canı var. Eleştiri lazım. Eleştiri ve akılcılık lazım. Yani o toplum ne doğu toplumlarında var ne orta Amerika’da var. Hadi yeter kapatalım artık. Bence de kapatalım. Kapatalım. Bence de kapatalım. Evet. Ucu tehlikeli yere gidiyor. Evet o güne yine zaptedemeyeceğiz onu. Gülme gülme. Gülme. Senin yarın programın vardır Allah bilir. Benim yarın programım var evet ama başka bir. Eğlenceli bir program. Başka bir
dizi rapde. Yok yok başka bir dizi. Siyaset konuşmadık yine. Yarın şey konuştuk. Iıı İstanbul Türkiye’nin üç önemli rehberiyle. Aaa. Nerede gezilir nerede? Aa bu çok güzel. Hangi kültürel faaliyette bulunanlar? Onları konuştuk. Hangi öğren yerlerinde ne olur falan. Ama bu çok güzel olacak o da. Iıı yarın akşam. Iıı çarşamba akşamı da Blomberg’te Cem Yılmaz’la beraberiz. Iıı Cem Yılmaz ııı Zafer Al Gözlütlülü Perişan Kayı’yla beraber olacağız. Ne anlatacaksınız?
Halka bildiriliyoruz. Gır gır yapıyoruz. Gır gır. Iıı Cem’in filminden falan bahsettik. Iıı hocam sağ olun. Sizi yorduk getirdik ama. Rica ederim. Siz ikinizi beraber edin. Ben çok çok keyifli oldu. Ya hocam sağ olun. Ben de sizi görmeyi çok önce ben sana pek olmaz dedim ama sonra tabii bu Celal de gelecek denince evet. E özlemiştim ama. Sağ olun hocam. Ben de siz hakikaten özledim. Vallahi ben de özledim. O bizi görüştürmüyor. Kıskanıyor. Hı hı. Vallahi. Seni tehlikeli konuyu. Hastalığı bahane edin. Ben oralar karışmam. Hastalığı bahaneti kıskanıyor. Bizim eee Cehal hocamla aşkımızı kıskanıyor. Vallahi billahi ya. Neyse değerli izler eee bu ekibiz sevdiyseniz eee yirmi üçü akşamı yine beraberiz. Eee yirmi üçü akşamı yine beraberiz. Eee zaten galiba eee sezonun okeninde son programı olacak benim açımdan. Eee çünkü sonra Haziran’da bir ay program yapmayacağım. Belki daha biraz daha uzatabilirim de eee Haziran’da. Peki bize gelecek mi? Asos ama. Asos ha.
Haziran ayı içerisinde memlekette okum. Hayır hayır sonra. Sonra geleceğim tabii. Ya yazın gelin yani. Geleceğim. Ama Hande’yi falan Zeynep’i alıp geliyorsun. Hep beraber. Maazüfe aleyküm. Tamam. Sağ ol. Iıı yarın akşam görüşmek
üzere efendim. Herkese iyi geceler. Hoşça kalın.