İstanbul bu hale nasıl geldi? Mimar Emre Arolat yanıtladı

İstanbul bu hale nasıl geldi? Mimar Emre Arolat yanıtladı videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=6gHdKf3DsTg. Tekrar başını ben söyleyeyim. Cumhuriyet’in ilk döneminde, özellikle Ankara’da ama İstanbul’da da Almanya’dan gelmiş birtakım şehir planlamacılar, kimileri Hitler’den kaçmış, kimileri Atatürk’ün davetiyle gelmiş Hitlerle alakası olmasa bile bir planlamalar yapmışlardı. Bu planlamalar yetersiz miydi? Türkiye’nin hızlı büyümesine,…

İstanbul bu hale nasıl geldi? Mimar Emre Arolat yanıtladı

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=6gHdKf3DsTg.

Tekrar başını ben söyleyeyim. Cumhuriyet’in ilk döneminde, özellikle Ankara’da ama İstanbul’da da Almanya’dan gelmiş birtakım şehir planlamacılar, kimileri Hitler’den kaçmış, kimileri Atatürk’ün davetiyle gelmiş Hitlerle alakası olmasa bile bir planlamalar yapmışlardı. Bu planlamalar yetersiz miydi? Türkiye’nin hızlı büyümesine, hızlı nüfusuna yetişemediler mi bunlar? Yoksa, ya çok hızlı büyüyoruz, planımlara gerek yok, bir yedim sonra plan yaparız mı dendi, nasıl oldu? Şimdi şöyle, yani biz Türkiye’de çok iyi biliyoruz ki bizden önceki kuşaklarda olmasına rağmen kulağımızda olan yani bize plan değil pilav lazım diyen bir şey vardı, genel yönelim vardı. Yani plan yapmak çok büyük lüksdür, plana göre yürüyemeyiz diyen bir kuşak biliyoruz. Şimdi bu kuşakların ortaya koyduğu yönetim biçimleri de esasen kentlerin haddinden fazla büyümesi, haddinden hızlı büyümesi ve kırsalın aslında haddinden fazla küçülerek işte bugün içinde yaşadığımız problemleri aslında ortaya çıkartan Türkiye gibi bir ülkede tarımın ölmesi, her şeyin ithalata bağlı olması, dışarıdan geliyor hale gelmesi, ne kadar giden bir süreç. İşte İstanbul’un taşı toprağı altın, büyükşehirin taşı toprağı altın. Bu böyle bir şeyin, isterseniz dünyanın en önemli kentsel tasarımcısı olun, böyle bir bilgi sizde yoksa, önünüze dair böyle bir projeksiyon yoksa bu planı yapamazsınız. Yani her plan birtakım verilerle ortaya çıkar. O verilerin akla dahi getirilemediği bir durum ortaya çıkınca planlar kadük oluyor, çok net bir şekilde. Esasen buradaki hikaye kent planlamasından ziyade ülkenin planlamasıyla ilgili olan bir konu. Gayet iyi, özeti budur. Peki, kent planlamadan çıkıp mimariye biraz gelmek istiyoruz. Cümeyde ilk dönemi bakıyoruz, yapılan birtakım binalar var. Bunların büyük bir ünlü Ankara’da görüyoruz ama İstanbul’da da önemli binalar var. Ağadolun çeşitli kentlerinde bir cumhuriyet prototipi oluşturmaya çalışılıyor. İşte Ankara’daki bazı banka binaları, ilk meclis, hatta ikinci meclis, hatta üçüncü meclis.
İstanbul’da üniversite binası bunun en iyi yönetilerinden bir tanesi belki. Bütün kentlerde neredeyse prototipe yakın vilayet binaları, bazı garglar, istasyonlar falan bir cumhuriyet mimarisi oluşturmaya çalışıyor. Bu mimari sorunlu bir mimari mi, doğru bir mimari mi? Nerede? Bir ihtiyaçta mı kaynaklanıyor yoksa bir simgesel bir imza atma arusunda mı kaynaklanıyor?
Nedir bu cumhuriyet mimarisinin ilk dönemdeki rasyoneli ve uygulamadaki gerekçeleri? Belki hepsi birden. Yani kuşkusuz cumhuriyet kendisini bir şekilde fiziksel yapı olarak da ortaya koymaya çalışıyor. Bunun için hem Türkiye’den hem Türkiye’de. Ağırlıklı olarak Türkiye dışından pek çok mimar ve plancı burada işler yapıyorlar.
Yani bugün işte bildiğimiz Holzmaster’in gelip meclisi planlaması ve köşkü planlaması gibi çok örnek var. Ama onun yanında Türkiye’de de, özellikle Türkiye dışına biraz batıya gözünü dikmiş olan diyelim, batıyla daha entegre olmaya başlamış olan bir mimar kuşağı var ki onlar da dönemi için çok nitelikli sayılabilecek birtakım yapılar inşa ediyorlar.
Orada birtakım üslup kaymaları, dönüşümleri de var. Yani bir mesela Birinci Milli Mimari denilen bir üslup var. Ondan sonra başka bir şeye evriliyor. Ne diyor o Birinci Milli Mimari? Şimdi şöyle söyleyeyim yani o… Bina olarak akla gelenler hangi derece olabilir? Şimdi mimar Kemalettin yapıları vardır mesela epeyce çok miktarda. Karaköy’de, Bankalar Caddesi’nde, İzmir’de bile vardır. Şimdi bu yapıların esasen hali, vezemeci…
Evde olarak var mı hiçbirinin? Yok galiba. O yapıların pek çoğunun hayli vezemeci bir üslubu vardır. Yani dönemin Orta Avrupa ve Bata Avrupa kaynaklarıyla özdeş olan bir mimarlık üslubunun yürüdüğünü söyleyebiliriz. Ama bunu bir şekilde böyle milliyleştirmek gibi de… Vezemeci derken Art Nouveau gibi değil mi?
Evet evet evet tabii. Art Nouveau’nun da içinde olduğu esasen böyle çok da belirgin hani böyle çok nevi şahsına münasebü bir şey değil. Bunu söylemek lazım. Ben öyle görüyorum en azından. Ama şöyle bir şey var. Bir de bunun böyle milliyleştirilmesi gibi bir kavramla da uğraşılıyor o dönemde. Biraz da onun için tuhaf bir durum ortaya çıkıyor. Bir sonraki dönem daha modernist bir dönem. Daha azalmaya başlıyor bu süsleme ricaisi. Bu hangi yıllar? 1930’lardan sonra 40’lara doğru biraz azalıyor. Aslında o dönemde çok nitelikli. Onların bazılarının şeyleri var. Cumhuriyet mimarlığı olarak böyle hafızamıza kazınmış, kentsel hafızamızda önemli hem sanayi yapıları hem de idari yapılar var. Mesela Ankara Havagazı ve Elektrik Fabrikası bunlardan bir tanesi. Bir numaralı fotoğraf da gözüküyor. Aslında birkaç yapı birden gözüküyor. Eti Bank Genel Müdürlüğü mesela çok önemli bir yapıdır. Gene bunların tümü Ankara’da, kurmular sitesi çok… Bu su süzgeci binası çok meşhurdur zaten. Evet su süzgeci binası zaten hayli önemli yapılar.
Bunlar hem Türkiye dışından gelen hem Türkiye’li mimarlar tarafından da yapılıyorlar. Bunun dışında mesela yine iki numaralı bir şey de gözüküyor. İki arkadaşlar. Mesela Danıştay binası daha yeni yapılar bunlar. Nispeten daha yenile yapılar. Danıştay yapısı, Türkiye Büyük Millet Meclisi eski halklı ilişkiler binası, işte Çubuk… Kim bilir eski halklı ilişkiler? Behrus Çinici’nin binası.
Maalesef yıkıldı. Ama ana teselli değil miydi bu simge? Burada gördüğümüz yapıların neredeyse tümü yıkıldı. Bu da belki konuşulması zor olan ama konuşulması gereken durumlardan bir tanesi. Bunların hepsi adi Behrus Çinici’ye yıkıldı doğru. Meclis eski halklı şerbetsizinin yıkıldığını duydum ama inanmak istemedim. Çubuklu Baraj gazetesi de yıkıldı mı? O da yıkıldı. Yani o hakikaten ciddi bir sanat eseri. Çok önemli bir eser. Hakikaten Türkiye dışında da önemli mecralarda yayınlanmış olan bir mimarlık yapıtı. Maalesef o da yıkıldı. Ne zaman yıkıldı bu? Son dönemlerde, bunlar son 10-15 yılda yıkılan yapılar pek çoğu. Bir kısmı daha erken yıkıldı ama bunun da böyle bir tür hani biraz böyle rövanşist bir durum olduğunu söylemekte fayda var galiba. Rövanşist derken yani…
…hani biraz böyle hani bu cumhuriyet yapılarını bir beğenenler var. Benim gibi böyle çok önemseyenler var. Bir de zaten bunlar kötü yapılardır diyen, ortadan kaldırılmasını doğru bulan bir önemli bir şey var. Onlarla konuşuyoruz. Yıkılmalı mı yıkılmamalı mı? Evet evet. Yani benim gibi kentlerin aslında bu türden farklı dönemlere ait yapıların iç içe geçmesiyle, üst üste binmesiyle zenginleştiğini…
…yeni kuşakların onlara bakarak aslında o dönemle ilgili pek çok şey öğrendiğini, onları korumanın bu bağlamda ne kadar önemli olduğunu düşünen birisi için……benim için bunlar büyük yıkımlar. Bu yapıların hepsini çok beğeniyor, hepsini çok müthiş bir sanat eseri olarak görüyor olmanız da gerekmez.
Ama bir kuşağa, belirli bir döneme ait olma, o dönemi sembolize etme ve o dönemin sahiklerini çok net bir şekilde ortaya koyma gücüne sahip bu binalar. O anlamda da Türkiye o dönemde ne kadar güçlüydü veya değildi. Neleri yapabiliyordu, neleri yapamıyordu. Bunları görmek için çok… Eldeki teknikler, bilgiler nelerdir?
Tabii, yani oradaki bir süpürgelik detayı bile mukayese edildiğinde, diyelim ki Almanya’da o dönemde yapılan bir yapıyla karşılaştırıldığında……Türkiye’nin o dönemdeki inşaat teknolojileriyle ilgili ciddi bilgiler içeriyordu.
Şimdi bu tabii biraz da böyle belki buradan işte bir tür muhafazakarlık durumu söz konusu olduğunda veya kendisine muhafazakar diye bir isim veren yönetimlerde aslında……konu kent ve mimarlık olunca… Muhafaza etmeyeli mi azalıyor?…et de öyle muhafaza etmenin önemli olmadığını görüyoruz. Yani bu sadece içinde bulunduğumuz dönemde değil aynı zamanda.
Menderes’ten başlayarak hani Menderes’in o büyük kentsel dönüşümleri işte Tarihi Yarımada’ya bence hançer gibi saplanan o iki tane Vatan Millet Caddesi… Vatan Millet Caddesi….oradaki bütün bu tarihi… Tarihi yarıya sevdikleri yok etmiştir evet….yok olduğu bir durum ve aslında onun kaderini değiştiren yani Yarımada’nın kaderini değiştiren. Onun için çok ciddi Osmanlı eserleri de var, Bizans eserleri de var. Tabii tabii tabii aynı zamanda. Daha sonra Özal Dönemi’ni biliyoruz o da bir başka muhafazakar. Veya Davan Dönemi’ni?
İşte yani aynı şey. Paralel. Şimdi de içinde yaşadığımız dönem. Esasen yani ilginç bir şey var. Yani kendisine muhafazakar diyen yönetimler bu bağlamda çok radikal olabiliyorlar. Kentin muhafızasında. Kentin muhafızasında. Kendisine asreylik şeyi biçenler ise birdenbire çok tutucu olabiliyorlar. Soru konu kentleşme ve mimari olunca… İstersine dönüyor….derse de dönüyor. Ama yani…
Nasıl doğru bunlardan peki?
İkisi de böyle yani bir yönelim olarak ikisi de tam doğru olamaz.