Türkiye’de kentleşme nasıl başladı? Mimar Emre Arolat yanıtladı
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=H9KVtuOcW8g.
Evet, elçiler. Mimari konuşacağız bu akşam. Bir bilim dalı mı, bir sanat mı, bir zanaat mı, hepsi nedir bir türlü karar veremediğim. Ama hakikaten çok önemli bir şey. Niye? Çünkü içinde yaşadığımız tüm ortamları en küçük boyutuna, en büyük boyutuna kadar onlar yaratıyorlar. Hayatımızdaki en belirleyici şeylerden bir tanesi mimari. Haksız Mühim Emre Aralat, hoş geldin. Hoş bulduk, çok teşekkürler. Bilmiyorum haklı mısın, yani en belirleyicilerden bir tanesi mimar mı?
Veya mimarlık mı? Ama evet önemli ölçüde belirleyici bir dal olduğu kesin. Sokağa çıkıp baktığında hep sizin yaptıklarınızı görüyoruz. Doğru, doğru. Gerçi nerede olduğuna bağlı, yani mesela İstanbul gibi bir kentte sokağa çıkıp baktığımızda gördüğümüz fiziksel dokunu, çok önemli bir bölümü mimarlar tarafından tasarlanmıyor. Kim tasarlıyor? Biraz böyle kendinden tasarlanan işler gibi, pek çoğu kayıtsız veya sonradan kayıt altına alınmış. Gerçekten tasarımcı mimarlar diyebileceğimiz bütün mimarlık dünyası içindeki çok az sayıdaki mimar tarafından tasarlanmış olan yapıların sayısı yüzde 10’u geçmeyecek. İstanbul’da, o kadar. O kadar. Koca İstanbul, dünyanın en önemli şeyden bir tez ve tasarlanmış yapı yüzde 10’u geçmez. Maalesef. Akıl alır gibi değil. O zaman hemen şuraya dönelim. Türkiye’nin Osmanlı’nın son döneminde, başından gitmemize çok gerek yok zaten başında baktığımız zaman, bugünkü ana bir kentten belki sözü ödüme mümkün değil. Türkiye’de kentleşme nasıl başladı? Bu coğrafyada, Anadolu coğrafyasında kentleşme nasıl başladı? Nasıl evrildi? Bir planlama var mıydı? Yoksa tamamen başıboş bir şekilde mi yürüdü işler? Şimdi çok yani Cumhuriyet’in ilk döneminden itibaren gerçekten çok fazla planlı bir durum olduğundan söz etmek kolay değil. Spot, belirgin bölgelerde, belirgin kentler için özellikle Türkiye dışından gelen birtakım plancıların, yaptıkları planların uygulamaya döndüğünde çeşitli sorunlar içerdiğini, zaman zaman çok hızlı gelişmekte olan bu bölgelerin
o planlara uymadığını, yani planlarla gelişmenin birbirini tutmadığı durumlar belki de planın yanlışlığından dolayı söz konusu. Ama 1920’lerde, 27’de söz gelimi yaklaşık 13 milyonluk toplam bir nüfusun sadece %25’i kentlerde yaşıyor. 4’te 3’ü kırsatta yaşıyor.
Bildiğimiz gibi 50’lerden sonra yavaş yavaş başka türden bir politik görüşle, başka türden yatırım kararlarıyla bir tür kentleşmenin yavaş yavaş hızlandığını görüyoruz. Mesela 1950 yılında 21 milyon olan nüfusun yine hala %25’i kentsel ve %75’i kentsel alanlar, kırsal alanlar. Nüfus %70’e yakın artmış ama oranlar değişmiyor.
Fakat 80’lere geldiğimizde, yani hemen 30 yıl sonrasında birden bire bu oranların aşağı yukarı birbirini tutmaya başladığını, yani 45 milyona yakın olan bir nüfusun 20 milyonunun artık kentte, geri kalan 25 milyonunun %55’lik gibi bir oranının kırsalda yaşadığını görüyoruz.
Ve bu hızda devam eden bu oran değişimi 2000’li yıllara geldiğimizde hemen başında 68 milyonluk nüfusun %65’inin artık şehirde yaşadığını görüyoruz. Şimdi galiba 80’ine yaklaştı. Şu anda 90 civarı, 90-92 civarında.
Tabii bunun için, yani bu sadece fiziksel mekanın dönüşümü olarak açıklanmamalı, aslında politikaların dönüşümü, her türlü konunun dönüşümü ama kentler büyüdüler evet ama kırsal da kendi kendine kent olmaya veya kent diye adlandırılmaya başlandı.
Aslında 2004 yılından itibaren yürürlüğe giren bir takım yasalar var yani işte yerel yönetim kanunları var ve onlar kır ve kent tanımını da dönüştürdüler büyük ölçüde. Yani bizim önceki dönemlerde kır dediğimiz yerler sadece nüfusları yoğunlaştığı için kentsel statüyeye dönüştüler. Bu oranların bu derece büyük dönüşümü… O yüzden tanım değişti bir anda. Bir de böyle bir anlamı var.
Tabii yani çok genel politikalar, genel tarım politikalarındaki dönüşüm Türkiye’nin artık bir tarım toplumu olmaktan hangi toplumu olduğumuz ayrı bir konuda ne olmaya çalıştığımıza bağlı olarak.
Ve bunların fiziksel mekana etkileri tabii çok uzun konular tartışması uzun olabilecek konular ama genel olarak çok fazla planlı bir durum aslında gerçekten şimdi içinde bulunduğumuz döneme kadar Türkiye’de özellikle gerçekleşmedi.
Ben çocukluğumdan beri annemle babam da mimar benim hep böyle duyardım yani İstanbul’un bir nazım planı yok onun ne demek olduğunu da bilmiyordum ama sonradan anladım. İstanbul gerçekten böyle neredeyse işte kendi kendisine gelişen bir kent ta ki 1980’de ilk defa bir üst ölçekli plan yapılıyor. Daha güz yok mu? Mesela bu meşhur Lütfü Kırdar döneminde işte Taksim meydanı bu gezi mimar falan böyle belli bir plan yapılmıştır.
Ama bunlar üst ölçekli plan dediğimiz daha geniş planlar değil daha bölgesel planlar. Yani İstanbul’un o dönemdeki gelişimi veya o dönemden sonraki projeksiyonunu tam olarak yansıtan konular değil onlar bölgesel planlar. Mesela o 80’deki plan bir böyle 50 bin ölçekli ilk defa bu kadar büyük ölçekli bir plan yapılıyor.
Hedef yılı yani 95 yılı hedefleniyor 15 yıl sonrası hedefleniyor ve oradaki nüfus hedefi 7 milyon söz gelimi. Ama o dönemde korulan bir şey var plana koyulan bir ne diyelim bir ana düşünce var. O da tarih kültür ve doğal kaynaklarının korunması kentin kuzey bölgesinin rahat bırakılarak Ormanların rahat bırakılarak
Ormanların ve su rezervarlarını rahat bırakılarak doğu batı yönünde geliştirilmesi. Bu plan çok böyle üzerinde sonra bir sürü şey gelişiyor yeni planlar gelişiyor. İşte 80’lerin ikinci yarısı veya 80’lerin ortası 84-85 yıllarında Büyükşehir belediyeleri kuruluyor
ve birden bire planlama yetkisi de belediyelere veriliyor İmar İskambakanlığı’ndan veya Çevre Bakanlığı’ndan. Ve o arada böyle planlar sürekli değişiyor. 25 yıl falan plan devamlı değişiyor. Yürürlükte herhangi bir plan kalamıyor. O bağlamda işte İstanbul bu kadar büyürken plansız büyümüş oluyor. Peki Emre bir şey soracağım kalabilir miydi niye kalabilir şimdi?
Söylediğin 80’in başındaki plan, doğu batı eksili büyümeyi ve kuzeye çıkmamayı öngörüyor. Ama hedef nüfus 7 milyon. Doğru. Şu anda İstanbul nüfusu 7 milyonun 2.5 katı. Bu hızlı gelişme ile o eksile kalabilir miydi? Sığar mıydı o eksile? Sığardı. Yani bugün hala sığabilirdi. Bugünkü nüfusta da sığabilirdi.
Ama bunun için sadece İstanbul’u planlamak, sadece bir kent planı olarak düşünmek yerine genel politikaları dönüştürmek lazım. Çünkü herhangi bir dünya kentinin bu derece büyük bir göç alması için yönetimin bunu tetikliyor olması lazım. Yani neticede bu kentin bu kadar göç alması çok sağlıksız bir şey ve bu kolay da planlanabilir bir şey değil.
Yani hep imarlar, kent plancıları bu konuda çok suçluymuş gibi gözükse de bu tam da öyle değil. Bu aslında toplumsal bir suç birliği. Öyle diyelim neticede. Suç örgütü olmuşuz hep beraber. Evet hep beraber böyleyiz. Yani bunu da açıklıkla konuşmak lazım. Yani bugün hangimiz evimizin iskanı var mı yok mu diye bakarak bir şey kiralıyoruz.
Veya hangimiz orada aslında herhangi bir plansızlık var mı diye kişisel olarak kullandığı durumlara bakıyor.
Pek de öyle bir şey yok.