Dövizde dalgalanma nasıl biter? Prof. Dr. Erinç Yeldan yanıtladı
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=e0r9llEZfaw.
Şöyle bir tez doğru mudur ya da sizin ne dersiniz bu enflasyon en çok kime etkiler? Enflasyon yükselmeye başladığı dönemlerde toplumsal katmanlarda en çok kime yönelik bir etkisi olur? Kim önce darbeyi alır? Sayın Altaylı, kuşkusuz ekmek. Yani enflasyon her şeyden önce emeğiyle geçinen insanların vuruyor. Ve klasik politik ekonomide ekmeğin fiyatı aslında ücret fiyatıdır. Ekmeğin fiyatı yılbaşından beri TÜİK verisi mal bazında fiyatları açıklıyor. Ortalama ekmek fiyatı %27 artmış durumda. Bu Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi dediğimiz Temmuz 2018 ki öyle zannediyoruz ki bugün sık sık bu Temmuz 2018 dönemine referans vereceğiz. Ben birçok araştırmayı, veriyi Temmuz 2018 bazlı olarak şimdi artık dile getiriyorum. %99.8 artmış durumda ekmeğin fiyatı. İki buçuk senede. İki buçuk senede. Ücretler %99 artmadı. Bunun üzerine bir de bu sadece enflasyon bir de hayat standartı üzerinden milli gelirin artış hızını koyun. Emekçiler buradan çok uzaktalar.
Türkiye’nin real ücretler geriledi. Real ücretler geriledi ve milli gelirden dolayısıyla ücretin de aldığı pay bu dönemde 9 puan düşmüş durumda. Milli gelir içindeki istatistikler daha geçen hafta yayınlandı malumunuz. %7 büyüyor Türkiye. Mucizeler de yaşanıyor. Fakat bu dönemde 9 puan %35’ten %26’ya ücretlemeyin milli gelir içindeki payı.
Bu Bileşim Milletleri’nin UNCTAD, Bileşim Milletler Ticaret ve Kalkıma Konferansı diye kısaltılıyor. Bunların çok güzel bir grafiği var. Timsah kapitalizmi diyor. Bir tarafta emeğin payı aşağı doğru giderken bir tarafta şirketlerin ve özellikle uluslararası şirketlerin taşeron bölümünün milli gelirlerden aldığı pay bütün dünyada yükseliyor.
Sorunlar biraz da bugün belki sık sık vurgulayacağız. Türkiye’ye özgü değil. Bu küresel kapitalizmin 21. yüzyıldaki tezahür ediş biçimi, emeğin milli gelirden aldığı payı geriletmek. Enflasyon bunun enstrümanlardan bir tanesi. Sadece enflasyon değil. Çarpıp teknolojik ilerleme, bir tarafta dijitalasyon, bir tane de otomobilasyon, ufuk ocağı da konuya girecek. Cinsiyet bazıda eşitsizlik. Türkiye bir asgari ücretliler ülkesi olarak biliniyor. Ve emeğin milli gelirden aldığı pay düşerken kadın emeğinin özellikle toplam emekçilerin aldığı pay içindeki oranı daha da geriye düşüyor. Ortalama ücretlere bakımından çok ilginç değil ki eğitimli genç kadın özellikle düşüşte.
Eğitimli genç kadınlığı işsizliği bugün Türkiye’deki en yüksek işsizlik. Kaç oran? %29.9 Ve disk araştırma dairesi bunu sıralıyor. Ortalama açık işsizlik oranı malumunuz %11.2. Öbür taraftan bir de geniş tanımlı işsizlik tanımlıyor artık TÜİK Avrupa standartlarında. Bu 8.281.000 kişi, %22’si iş gücünün %22’si işsizliği. Bunun için de zamana bağlı eksik istihdam teknik kavramlaması da potansiyel iş gücü ve açık işsizler. İş arayıp da bulamayanlar. İş aramaktan vazgeçmiş. Vazgeçenler.
Fakat herhangi bir iş teklif edildiği vakit iki hafta içerisinde iş başı yapmaya hazır olan bir altılı kilise. Bunun içindeki toplam %22 bunun. Fakat kadınların oranı dediğim gibi %29’a. Çünkü bu mesela OECD ortalaması ne burada veya az gelişmiş çok gelişmiş ortalamalar arasındaki farklar ne? OECD ortalaması %15’ler civarında. İşsizlikte. Evet.
Altın işsizlikte. Uluslararası çalışma örgütü yeni bir kavram ortaya koydu bu Covid pandemisi nedeniyle. İş gücü kayıplarını saatlik iş gücü kayıpların üzerinden tam zamanlı iş gücü kaybı kavramına getirdi. Bu şu anda OECD’e %12’ler civarında.
Türkiye bu Covid pandemisi boyunca da ondan önce yaşamakta olduğu çalkantılar boyunca da işsizlikle mücadele etmedi. Kredi genişlemesine parasal genişlemeye dayalı borçlanmaya dayalı bir strateji izledi. Öyle zannediyoruz ki buradaki ipuçlarında hareketle diyoruz.
Ucuz faiz olsun insanlar ucuz borçlansınlar ucuz borçlanmayla tüketsinler bir taraftan bir refah elde edilebilsin. Fakat öbür taraftan da borçlanmaya dayalı bir tüketim patlaması üzerinden bir büyüme saman alevi gibi büyüme yaratılsın. Bunun sınırları var. Bunun sınırları önce enflasyon olarak. Ya bu şey gibi değil mi? Kütüphane kitapları yaparak ısınmak gibi bir şey değil mi bu aslında?
Doğru bir metafor elinizdeki vanları geleceğinizi ipotek olarak ipotek ettirerek bir defa ısınmak durumu idare etmek. Bütün bunlar arasında tabii real ücretlerin gerilemesi ve bir taraftan da borçlanmaya dayalı bir ekonomi hamlesiyle vatandaşla da bir rahatlama tüketebiliyorum. Öyleyse varım duygusu yaratıyor. Fakat bunlar tabii sürdülemez büyüme dalgası.
Türkiye’nin istihdam arttırıcı ve uluslararası çalışma örgütü, insan onuruna yakışır iş dediği bir tanımlamayla istihdamını arttırıcı, yüksek teknoloji ürünlerde ve bir de E5’in doğusu diye ifade ettiğimiz Ankara’nın doğusuna milli gelir faaliyetini taşıması lazım.
Bu çarpıklık, bu ikili yapı birden fazla Türkiye’nin Türkiye içinde var olması bütün Türkiye’yi aşağıya doğru çeken bir olgu yaratıyor. Bütün bunları biz kısa dönemde döviz krizi olarak görüyoruz, enflasyon olarak görüyoruz. Bu bir düdüklü tencere gibi yani Türkiye’nin uyguladığı düşük tasarruflu, sanayi sizleşmeye yönelik düşük yatırımlı strateji ve sanayiden dışarıya kayan yatırım performansı, inşaat, imar rantları ve spekülatif üzerinden, spekülatif çalkantlar üzerinden kurgulanan bu büyüme politikası hem emek istihdamını geri letiyor hem de yurtdışından ithal, ithalata dayalı bir sermaye yoğun teknoloji Türkiye’yi mahkum ediyor. İtal sermaye.
İtal sermaye ve sermaye yoğunluğunu Türkiye’de izlediğimiz vakit bugün sermaye emek oranının sabit fiyatlarla 2020 fiyatlarıyla emek başına 50 milyon Türk lirası giderek yükselen bir çizgiye doğru yükseldiğini görüyoruz. Bu ne demek hocam tam olarak? Bu şu demek bir işçinin kullandığı sermaye giderek daha fazla artıyor, emek girdisi yerine sermaye girdisi. Ucuz çünkü. İşçi sayısı artmıyor ama sermaye artıyor. Evet veya tersten düşünelim her bir milyon Türk liralık katma değer yaratıldığında, milli gelir yaratıldığında
2010’dan bu yana yaklaşık 50 işçiyle başlayan Türk resmi verileri şimdi 30 işçiye kadar gerilemiş durumda. Yani birim milli gelir üretiminde emek girdisinin kullanımı neredeyse yüzde 40 son en sene için, 10 sene içinde. Peki bu işçinin verimliğinin artmasından dolayı mı niye böyle oluyor? Hayır bu işçinin verimliği olarak düşünülemez çünkü işçinin verimliliği olsaydı bu ücretlere yansıması gerekiyordu. İkisat ve toplumsal olarak da. Bu doğrudan doğruya işçi klimi dediğimiz yani işçiyi uzaklaştıran tabi bunlar resmi rakamlar işçiyi taşeronlaştıran, enformalleştiren ve sosyal dışlanmayla iş gücü arenasından, formal ilişkilerden uzaklaştıran bir sürecin doğrudan yansıması.
İşte bu süreç ki milli gelir de son 2.5 sene içinde 9 puan emekçinin payını geleten olgu.