Arzu teorisi nedir, doğal seçilimin kökeninde ne var? | Teke Tek Bilim – 17 Ekim 2021
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=eDIDsd7Vx_s.
Tek Tek Tek Tek’e hoş geldiniz, Tek Tek bilime hoş geldiniz. Bu sıradan bir Tek Tek değil, arkadaki arkadaşlarla tanınacağınız üzere bir film üzerine konuşacağız. Biliyorsunuz şu günlerde dünyayı kasıp kavuran şeklindeki alışveriş tabiri kullanmak istemem ama galiba biraz öyle bu şeylerde streaming kanallarından, on demand televizyondan bir tanesinde bir film var. Squid Game diye, mürekkep balığı oyunu diye bir film ya da kalamar.
Ve bu hakikaten şu ana kadar o kanalın en çok izlenen yapımı olduğu 200 milyon kişi tarafından izlendiği söyleniyor. Doğru mudur diye midir bilemem ama bayağı bir izleniyor. Özellikle gençler arasında inanılmaz popüler. Gençler izleyip anne babalarına tavsiye ediyorlar. Anne babalar da onun üzerine seyrediyor. Onlar ona tavsiye falan gidiyor. Ben seyrettim ve vallaha ilk başta açtım şöyle bir 20 dakika seyretten sonra ah dedim zaten yeteneği derdim var bir de bunu uğraşamam dedim ama sonra program yapacağız diye şöyle hızlıca bir seyrettim. Zaten çok uzundu 8 bölüm hepsi hepsi. Ve dedim hakikaten enteresanmış. O hakikaten enteresan şey bu akşam konuşacağız. Çünkü simgesel anlatımları var, gençleri nasıl etkiler, büyüklükleri nasıl yitiler. Farklı bir dünya anlayışı var, farklı bir ahlak anlayışı var. Ve bu akşam bunu konuşacağız. Üç değerli konuğum var. Profesör Doktor Sinan Canan, sinibilim uzmanı. Daha önce defalarca tek tek geldi zaten kendisini benden daha iyi tanıyorsunuz. Profesör Doktor Nebi Sümer, Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi, psikolog aynı zamanda. Ve Mehmet Açar, o da son derece meşhur Türkiye’de sinema deyince akla gelen iki isimden biri ve onların genç olanı. Hoş geldin Mehmet Açar. Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk. Hocam size hoş geldiniz. Evet başlayalım onu isterseniz hocam. Mehmet Açar’la başlayalım. Mehmet Açar bizi hem bir filmi anlatsın hem filmin bir backgroundını anlatsın. Hem de bir anda bir film eleştirisi yapsın. Sonra da biz onun üzerine devam edelim.
Hocam tabii sizinle uzman olarak konuya dahil olma hakkın var. Bu arada Mehmet’e sen diyorum kusura bakmayın çünkü Mehmet Açar benim gaval sayesinde arkadaşım. Benden bir döneme ufak olmakla beraber birlikte 50 sener tanışıyoruz. O yüzden birbirimize bey efendim falan diyecek halimiz yok. Buyurun Mehmet Bey. Evet ya eyl ortasında girdi Squid Game. Aslında Güney Kore’den düzenli olarak diziler. Diziler geliyor ve hep başarılı olarak geneklili. Ama hiçbirisi bu kadar başarılı olmadı. Özellikle de Amerika’da.
İngilizce konuşulan dünyayı çok fazla sevmez. Özellikle altyazılı dizi seyretmeyi hiç sevmez. Belki Türkiye’de Asya’da başarılı olur ama özellikle İngilizce konuşulan dünyadaki başarısı çok çarpıcıydı ve giderek yükseldi. Ondan sonra da herkes nedenini araştırmak istedi. Yani neden böyle oluyor? Peki mesela şeyler belli miydi ya? Hangi yaş grupları seyrediyor? Hangi sosyal yıkımlıklar seyrediyor? Hayır onlar belli değil. Çünkü hane sayısını veriyor kuruluş. Hane sayısına göre benim ilk çıkan rakam 111 milyon haneye ulaştı.
Orada 4 kişi seyrederse orada daha da 2 kişi seyrederse daha da yüksek bir şey oluyor. Müthiş bir şey yani bütün hani o tarihin içerisinde bütün kendi tarihin içerisinde en çok güzelenen dizi oldu. Tabii ki bir var yani bunun bir karşılığı var. Yani ben zaten hep buna inanırım yani varsa seyirciye ulaşmışsa ve bu kadar geniş kütleye ulaşmışsa kesinlikle bunun bir karşılığı var. Bir kere evet var yani bu tip survival dediğimiz hayatta kalma filmleri dizileri bunların sayısı çoktu. Ama bunlar karanlık gelecek yani distopya dediğimiz gelecekte geçerdi bunlar.
Yani 70’li yıllardan beri var insanlar hayatta kalmak için uğraşırlar ve burada oyun oynarlar. Buna genkli apokaliptik diziler falandır bazıları çiğnelerdir. Mesela Hunger Games var açtık oyunları. Battle Royale vardır Japonların çektiği çok esin kaynağı olmuştur. Bir grup lise öğrencisi topladır ve bir oyun oynarlar ölümüne oynarlar. Ama bunlarda gençler var. Şimdi burada sadece en çok bir kere bu çok önemli bir şey sadece en çok yaşlılar var. Hadi yaşlılar var baya yaşlılar var. Her yaş grubu var bu değişik.
Orada bir kere kahramanlık üzerindedir. Böyle çok güçlü sert her şeyi çözen erkekler veya kadınlar vardır. Buradaki kahramanlar böyle çok bildiğimiz. Daha antikahraman evet. Evet yani biraz antikahraman diyebiliriz. Yani daha ilk baştan bir tanesi böyle dolandırıcı. Olay uzur zaten. Evet evet. Hepsi bir kere farklı. Şimdi ama şu da var böyle bir gerçekçi bir doksu var ama olayın biraz düşündüğünüzde inandırıcılığı çok zor. Yani 1989’a başlıyor galiba inanılmıyorsam. Sürüp giden bir tezgah var orada mesela çok inandırıcı değil o tezgah ama karakterleri inandırıcı. Yani karakterlerin hepsi karşılaşabilecek miyiz sokakta hayatta karakter. Türkiye’de de karşılayacak. Hayatımızda olan bazıları şuna benziyor falan diyorsun. Tabii. Bizde olsa şu katılır da diyeceği tipler var içinde. Kumar bağımsı mesela kumar bağımsı öyle hepsi o kız diğerleri yan kesicilik yapıyor mesela. Şimdi fazla olumlu özellikleri de yok. Yani çok farklılık. Yani böyle alışığa geldiğimiz dizilerden hep bir küçük farklılığı var. Bir de tabii en önemli meselesi galiba oyun. Yani şimdi bu oyun çocuk oyunu. Çocuk oyun. Bütün oyunlar çocuk oyunu. Evet çocuk oyunu. Şimdi bunlar unutuldu. Bizim yeni nesil. Benim çocuğum falan pek çok tokak oyun. Tokakta oyun oynamıyor. Stop var. Yakar top var. Hepsi var yani. Bunlar yani benden okudum. Akademisyenlerin çalışmaları var bu konuda.
Diyorlar ki bizim o çocukken oynadığımız oyunlar sokakta oynadığımız ilkokulda sokakta oynadığımız oyunlar bizim motor becerilerimizi geliştiriyordu. Bilgisayar yeteneklerimizi geliştiriyordu. Sosyal hayatımızı geliştiriyordu. Bizi hayata hazırlıyordu. Şimdi siz bu oyunları tümüyle çektiğiniz zaman bu çocuklardan bu çocuklar bilgisayarla başvuruşa kaldığı zaman başka bir dünya oluyor. Başka bir dünya kuruluyor diyorlar. Bu konuşuluyor. Sonra bir de mesela oyun çocuk ilişkisi çok güçlüdür. Yani çocuk hep bunları bunlar hep konuşacağımız şeyler galiba. Evet evet.
Çünkü yani çocuklar mesela çok mutludurlar. Bir hikayeyi anlatsam da. Tabii hikaye. Kusura bakma daldım yittim farklı. Hikayeyi unuttuk. Tabii tabii hikaye bir oyun var. Çok zor durumda olan insanları geliyorlar yakalıyorlar. Onlarla bir oyun oynuyorlar ve onları bir oyuna davet ediyorlar. O davet ettikleri yer gizemli bir yer. Zaten nasıl gittikleri de belli değil oraya. Orada uyanıyorlar. Uyutuluyorlar ve orada uyanıyorlar.
456 kişi kadın erkek farklı yaş gruplarından kendilerini bir anda çok başka bir dünyada buluyorlar. Orada tek bildikleri oyun oynayacakları ve para kazanacakları. Ama orada daha ilk gün şu gerçekle karşılaşıyorlar. Kaybeden ölüyor. Kaybeden ölüyor. Ve ama şöyle bir şansları var. Eğer hepsi çoğunlu karar verirse geri dönme şansları var. İlk bölümde oluyor zaten bunlar spoiler sayılmaz. Gerçekten ilk oyunda çok kişi ölüyor. Çok kişi ölünce bir karar veriyorlar ve hepsi geri dönüyorlar. Ama sonra kendileri isteyerek oraya dönüyorlar. Çünkü gerçek hayatta hiçbir şansları yok. Gerçek hayatta o paraları kazanma şansları yok. Büyük ödül, yanlış hatırlamıyorsam 34 milyon dolar. Evet, o civarda 38 milyon dolar. İşte onu şey üzerinden alıyorlar. 6 milyar bom mu? 6 milyon bom. Öyle bir şey. Evet ve bunun üzerine orada ikinci oyundan itibaren tekrar devam etmeye başlıyor.
Ve ölüm oyunu kaybeden ölüyor. Gerçekten hani 9 bölüm yanılmıyorsam sürüp gidiyor ve o şeyinde hiç kaybetmiyorlar. Bir de böyle teker teker ölmüyorlar. Grup ayırıyorlar bazıları. Yani işte o kırmızı ışıkta geçenler mesela dur dediğinde durmayanları öldürüyorlar. Bir anda 200 kişi ölüyor. İlk bölümde 200 kişi oluyor mesela. Evet ilk bölümde 200 kişi oluyor. Bir de şöyle bir şey var. Katılanlar ikinci bölümden sonra ortaya çıkıyor. Katılanlar birbirlerini de öldürebiliyorlar ve bunda hiçbir zarar yok.
Yani bir gece gittin diğer 633 katılımcıyı öldürdün bütün para senin. Gerçek hayat gibi. Çok acayip. Evet çok sert. Ama bunu kabul ederek geldikleri için özellikle ikinci gelişten sonra zaten hani biz de onu düşünüyoruz. Bunu kabul ederek gelmişler. Ya bence hikaye çok fazla aynısına girmek istemiyorum ama sürükleyici. Çok net bir şekilde sürükleyici. Çok güzel yerler var. Çok güzel bölümler var. Oyunlarla çok iyi birleştirilmiş. Ben bu yani biraz ilk bölümlerde şeyi hissettim. Biraz köpürtülüyor. Hatta sanki şey gibi yazılmış. Yani açık kanal, açık kanal disi gibi yazılmış. Tam bölümler heyecan verici yerde bitiyor. Biraz şişirildiğini görüyoruz falan. Ama sonlara doğru giderek toparladı. Özellikle misket. Misket oyunun sahnesi çok çarpıcı. Çünkü misket oyunun sahnesinde iyi ile kötü’nün savaşı değil de iyi ile iyi’nin savaşı vardı.
İşte iyi ile iyi’nin savaşını koyduğunuz zaman aslında çok şey bir iş yapıyorsunuz. Modern bir iş. İyi bir iş yapıyorsunuz aslında. Farklı bir iş yapıyorsunuz. Çünkü bildiğimiz aksiyon sineması iyi ile kötü’nün savaşı üzerine. Burada yanlış anladım. Biliyorum. Bana mı öyle geldi? Kimseyi tutamıyorsun aslında. Ya da herkesi tutuyorsun. Yani şu kazansın, kendini özle şaşırebildiğin bir baskın karakter sanki yok gibi geldi bana. Ya da bana mı gelmedi acaba? Yok yok. Çok haksın.
Sadece o Pakistan’dan gelen Ali var ya biraz kalbimiz onun yanında oluyor işte. Pakistan’la olduğu için. Onun yanındayız. Bizim buraların. Toprak sayılır diyeyim. C ve Pakistan. Ben onun yanındaydım ya açıkçası duygusal olarak. İlginç hakikaten çok değil. Peki mevvetsini şunu gördüm. Mesela kurgusu da bir değişik. Mesela bunu ben keşfetmedim.
Bunu Türkiye’nin çok önemli bir temsille konuya konuşurken dedi ki bana çok şey enteresan geldi. Bana bence başarılı bir iş bu dedi. Çünkü ben ilk seyrettiğimde reddettim. Böyle ilaç bir şey ben seyretmem dedim. Açtım. İçime fenalıklar geldi. Zaten ben Türkiye’ye baktığım için fenalık geliyor. Bir de ekstra fenalığa gerek yok dedim. Ne gülüyorsun hocam? Aynen öyle yani. Bir ekstra fenalığa ihtiyaç yok diye kapattım. Sonra işte bu programı yapalım falan.
Bir squid game, delirmiş millet falan deyince bir söyledim tekrar. Açtım baktım falan. Sonra da dediğim gibi bilenlerle konuşayım. O Japonca yönetmen arkadaş dedi ki yani bu halde çok enteresan bir şey var dedi. Sinema dil olarak dedi. Normalde böyle bir anlatım yoktur dedi. Yani ilk bölümden sonra dönüyor geliyor ve bütün karakterleri birden anlatmaya başlıyor. Karakter karakter dönüp anlatmıyor. Bütün karakterleri sana tanıtıyor ve sonra seni onun içine sokuyor dedi. O da ilginçmiş. Ben bunun farkına verecek düzeyde sinema, televizyon bilgim yok ama sana ilginç geldi mi o tarafı? Güney Koreliler her zaman farklı işler yapmayı seviyorlar ve kesinlikle de Amerikalıların koydukları formatları kabul ediyorlar. Kendi başsana kabul ediyorlar çünkü kendi ülkelerinde seyrediliyor bunlar. Yani yurt dışına satış yapmasalar bile Güney Kore’de bunlar bu diziler izleniyor, filmler izleniyor. O yüzden Güney Koreliler rahatlar, özgürler. Çok formatla kendilerini sıkıştırıyorlar. Açık söylemek gerekirse evet öyle bir şey var. Çok farklı.
Ve zaten çok uzun yıllar boyunca kabul ettirememiş bu yönetmen, yazar yönetmen. Çok zor kabul ettirmiş. Açık kanalların hepsi reddetmiş. Sonra ancak işte bir streaming channelda kabul edilmiş ve yapılmış. Çok uğraşmış bunu kabul ettirmek için yani. Bir kere çok abartı bulmuşlar, inandırıcılıktan uzak bulmuşlar, tutmaz demişler. Yani sonuç olarak doğru bir gözlem. Bildiğimiz hiçbir standarda da… Hiçbir şey uymuyor. Farklı, farklı bir yapısı var. Ama klişelerin hepsini de kullanıyor bu arada. Çok tüküşler var.
Seyrediyoruz sonuna kadar. Acayip heyecanlı bir şekilde devam ediyor. Ama farklı bir yapıda. Bildiğimiz Amerikan şeylerin hiç benzemiyor. Yani o Hunger Games tarzı diğer şeylere, dizilere, filmlere pek benzemiyor. Farklı yani. Of! Bir an tekrar düşündüm mü? Çok fena. Hocam siz izlediniz mi? İzledim. Ben de dün bugün izledim program için. Ne düşünüyorsun filmle ilgili? Yani birincisi merak edin. Ben şu, gene düşündüğünüzü alacağım ama. Sonra siz ikiniz gene düşündüğünüzü sorasın, ben sorarım. Bir kere hakikaten film teknik bakımından, Mehmet Bey gibi anlamamam, müthiş çarpıcı. Çünkü gerçekliği çok yüksek. Ama en çarpıcı noktası gerçek hayat metaforlarını çok iyi kullanması. Birincisi oyun metaforu. Şimdi söylediğiniz oyun psikolojide bir yeri var. Çocukluk, biliyorsunuz, canlılar içerisinde en uzun çağ insanlar da var çokça. Çocuk sayenin belliyeceği özelliği bu çağın oyundur.
Oyun nedir? Aslında bütün sosyal rollerin önceden patik yapılıp, hayat hazırlandığı bir zamandır. Evcilip oyunundan sonra ne bitip oyunda. Yani bu oyun aslında yetişkin yaşamındaki sosyal rollerin küçük pratikleridir. Ve çok severim Atay Yurikoğlu, ünlü psikiyatrik kullanırdı. Oynamayan tay at olmaz diye. Yani iyi oynayanlar hayata iyi hazırlanırlar. Çok bunun işlevi vardır. Bu metaforu çok iyi kullanmış ve bu oyunu hayata taşımış. Gerçekten. Ve büyükler de, büyükler de oynataymış.
Ama tabi ki film yapisi, sinema, filmi içerisindeki teknikleri kullanarak yapmış. Arkadaş şu oyunu çok çarpıcı geldi bana. Gerçekten de, gerçek hayattaki bizim gördüğümüz bütün o grup çatışmaları, insana güvenden kaynaklanan sorunlar, arzu ettiğimiz şeye ulaşma hırsımız, dibe vurduğumuzda neden farklılaşırız? Neden insanlar ortama uymak için farklı davranırlar?
Ortağımda insan karakteri nasıl etkileşir gibi bizim hep konuştuğumuz bir sürü konuda size bıdım bıdım gram gram parça parça bilgi veriyor. Bunların çoğunda gerçek hayatta, gerçekliği çok yakın veriyor. Yani hiçbir zaman için böyle bir acımaz yarışmada yüzlerce insan ölmüyordur, yapmıyordur ama oradaki gerçek içerisinde sembuz ettiği metafor, gerçek hayat çok uygun. Bir de siz Kore’yi biliyorsanız, yani Kore tarihine çok uygun.
Kore kültürü böyle bir vahşi dönemden geçti. Yani çok hızlı kalkındı. Biliyorsunuz 1980’de aniyedir gelir olarak istihbar ettik. Bizde 500’larken o da 300’lardı. Daha sonra müthiş bir 90’lar yaşadılar. 90’lar da müthiş bir toplumsal altyış oluş, bir yarım demokrasi, bir otoriter sistem, büyük gençlik hareketleri. İki dünya savaşında Japonya ile olay nedeniyle kırılmış bir toplum, onuru kırılmış 200 bin kadın olayını biliyorsunuz Japonların.
O da özür diledi. Kendi kimliğiyle sorun olan bir toplum bir sürü anlamda. Bu da taşındığı için misyonerliler bunu çok iyi kullanmış. Budist toplumun yüzde 45’ini Hristiyan yapmış. Orada bir Hristiyan figür var. Çok güzel kullanılmış o inanış yani o aidiyet. Yani toplumda göreceğimiz aidiyet, itaat, çatışma, bunlara yansıyan psikolojik dinamikler her düzeyde. Hem birey düzeyinde iş dünyayı anlatıyor hem ilişki düzeyinde hem çatıpa düzeyinde.
Yani bu bahsettiğimiz misket oyunundaki durum. Yani herkes grup kurarken tabii ki daaynışmayla başka grupla yarışacağını düşünüyorum ama arklı şey yapacaksınız. Ne yaparsınız mesela? Siz eşinizde ya da çocuğunuzla yarışa girseniz. Mutlaka kazımak zorunda olsanız. Yani bu müthiş bir buluş film tekniği bakımından. Burada insan nasıl davranır? Buradaki nasıl davranacağın da ilişki bana çok gerçekçi. Yani filmin biraz sonra belki daha uzun konuştururuz. Çok eleştirecek taraf var.
Yani özellikle sosyal, dergimizin konusunda büyük eleştire alabilir ama sosyal psikolojik yansımaları bakımından ben çok gerçekçi buldum ve çok mesaj veriyor. Hem kura toplumuna hem genel toplumlara çok mesaj veriyor. En önüm verdiği mesaj da şu bana göre. Dibe vurursa bir insan yani yokluk, hiçlik hali olursa hangi psikolojiye girer ve bu hiçlik psikolojisi de insan ne kurtarır?
Ya konuşacak konu bu. Çünkü çoğunun durumu burada. Ama aynı zamanda belki bir iyi karakterde var. Başvurun özelliği, en sonundaki karar der. Yani her koşula rağmen aynen holokosta işte insanı kurtaran, aynen işte büyük olaylarda isimsiz yardım edenler gibi bir de iyiler var. Her türlü kötülüğe karşı o nereden geliyor? O ahlak, moral, etik nereden geliyor?
On da veriyor. Dolayısıyla giriş olarak söyleyeceğim şu, metafor düzeyde, sembolik düzeyde toplum ve bireyin genel psikolojisinin ilişkilerini küçük bir oyunda iyi yansıtıyoruz. Zaten oyunun kendisi insana özgü bir şey. Yani oyun kadar işten gelen bir şey değil ki. Yani çocuklar şunu söyleyeyim bir araştırımlar.
B.S. oyun oynamayanların daha çok suçlediği, soyut düşüncelerinden daha zayıf olduğu. Yani oyun oynamayı engellerseniz normal gelişimin bazı özellikleri engelliyorsunuz. Yani oyunun gelişiminde bir işlevi var. Onu çok iyi yakalamış ve bunu insanla yine kullanmış. Tabii ki burada bir de sosyolojik boyutu var. Bana göre çok ağır bir neoliberal düzen eleştirisi. Yani bu acımasızlığı, altta kalanının canı çıksın, kim güçlüyse o olsun. Onu eleştiriyor. Ben şunu çok yuvukmuş. Demokrasi seçim aslında özgür irademiz mi? Yoksa hep nasıl uyuduğu bir sistem şey mi? Bunu biraz konuşmak isterim daha sonra. Şimdi çok zaman ben bu sisteme meşrulaştırma teorisi var. Bizim sosyal psikolojiler kanıt temelli. Bunu çok iyi anlatıyor. Yani neden altta kalan insanlar sisteme daha çok bağlanır?
Neden insanlar kendi aleyhine olan partilere daha çok oy atar örneğin? Bu çok daha çılmıştır burada. Neden yoksullar örneğin? Zengin parti Trump en çok neden oya aldı? Mesela Trump çok anlatılır. Bunu hep beraber içe geçiyor. Neden yoksullarlar, en atlı olanların sisteme aidiyeti çok daha yüksek olur bazırımda? Bunların hepsini ben tanımıyorum üretmeni ama müthiş zeki olduğu. Bu hep benzer, önemli bir işi var mı?
Yok. Özellikle bu en onun parladığı işi çok küçük bir şey söylemek istiyorum. Yazdığı zaman Trump yokmuş. Trump ortaya çıktığına deyip iyi ki yazmışım. Evet. Herkes Trump’a bağlı. VIP karakterlerin biri sanki Trump gibi diyor. Ben onu yazmıştım sanki diye. Aslında müthiş bulutmuş orada yani beklemezse. Ama tabii her yerde Trump dolu olduğu için yazılması mümkün. Trump’lar çok yani. Amerika başkanı olmayan hepsi belki ama çok Trump hayatımızda.
Bir de şeyde uyuyor yani aslında komplo teorilerin de biraz uyuyor. Çünkü bizim komplo teoriler bu Trump’tan sonra çok gelişen işte bir… Hocam neyi sonra konuşuyordunuz? Onu noterini unutmayalım sonra. Bu sistemi meşhurlaştırma teorisi ve ölümlülük duygusunu konuşalım. Çünkü çok iyi anlatıyorsunuz. Ben tam onu konuşmuyorum. Ben de bunda mesela ölümlülük duygusunu yakaladım size söyledi ya. Evet. Onu çok etkiledim çünkü ben de onu konuşacaktım. Daha önce de konuştuk şeyde.
Halid Ünbey ile yani neden… Yani insanın, şunu söyleyeyim insanın diğer canlılardan ayıran en büyük özelliği… Öleceğini bilmesi. Ah bravo. Sıla hocalar tak önümüzeyecektim. Yani yüksek ön beyin kabuğu işlevi nedeniyle geleceğe görmesi, başına gelecekleri önceden tahmin etmesi, bilmesi ve onu kontrol etmek istiyor. Ve bu öleceğini bildiği için de sembolik bir ölümsüzlük peşinde koşması. Ölümsüzlük ve ölüm sonrası dünyayla. Ya dünyaya kazık atmak bir şeyle, bir değerle, bir saygıyla, bir mikafatta, bir statüyle dünyaya kazık atmak ya da ölümsüz sembolik ölümsüz ulaşmak. Yani bu insanın çoğu da anlaşılmış. Bu çimlendirme bireysel değil. Bir ekokültürel sistem içerisinde oluyor.
Ekokültürel sistemle beraber oluyor. Mesela çok sert ortamda, çok zor ekolojik şartlarda işte öngörülmez bir hayat sürenlerin gideceği hayat faktı bunu konuşalım. Yaşam tarihi teorisi. Bu çok popüler oldu. Bir evrim kuramıdır aslında ama psikoloji çok yanıltan bir kuram. Neden zor şartlarda büyüyenler hızlı karalmak zorunda, çok çocuk yapmak zorunda, erken ölemek zorunda, neden buradaki yoksuz insanlar hemen kazanmak zorunda?
Ama durumu iyi olanlar, geriye yaslanırlar, düşünürler, alt harflere değerlendirirler, zaman alırlar, tek çökle idare ederler. Neden bu fark var? İşte hayatın yavaş ve hızlı akışını zorlayan ekolojik sistem bunu belirliyor. Bu sistemle insan psikolojinin etkileşimi burada müthiş vurulmuş. Bu iyi okuyan biri öyle düşündüm ben. Yani bizim derslerden anlattığımız iki sosyal psikolojik kuramların çoğunu parça parça yansıtmış buraya.
En büyük derdimiz o gerçekten. Evet en büyük derdimiz o. İşte öleceğini bilmek, ön beyin hediyesiyle gelen mevzuyu nasıl kullanacağımızı bilememek ve onun işte… Bu diziyi Haluk Bey’in Aradığında program için ben izlememiştim çünkü gençlere sordum birkaç tane bizim ufaklıklara. Nasıl dedim? Yok falan dediler, ben pek sevmedim dedi bir tanesi. Öyle kenara atmıştım.
Sonra yukarı ince açtım, dedim ve birinci bölümdeki bir sahne burada da ara ara ve terlerle geçiyor benim gözlerimin dolumasına sebep oldu. Yani bir anda o vahşet falan tam benim sevdiğim, ben böyle gore filmleri severim yani işte Verhoeven falan filan gibi şeyler var ya. Tam öyle sahneler falan var. O oylama yapılıp da insanların dönüp dönmemeye karar verdiği anda… Yani çok basit bir şekilde orada belliydi sonuçta herkes geri gidecekti.
Fakat fanusu indirip de para dökülmeye başladığı anda yani insanla ilgili o kadar uğraştığımız şeyi öyle güzel resmetmişler ki duygulandım. Yani neye taptığımız o kadar kaderimizi belirliyor ki. Orada o insanların çaresizliğinin falan altında psikolojik bir faktör var. Toplumun dayattığı, yani paran varsa varsın yoksa yoksun çünkü onlar öyle bir kaybedişten geliyorlar. Bir anda gerçekten o tanrısal, çok potansiyelli para denen şeyi gördüğü anda… Para tanrı değil ama tanrı neredeyse onun kadar çok şey taktığı… Orada para tanrı. Kadirdir diye bir laf var. Tabii o sahnede yukarıdan iniyordu. Gökselmiş. Evet, göksel bir fanus. Her türlü sonuçta. Bu sembolizmi bizim gençlerin niye de çok beğenmediğini anlayabiliyorum. Onlar belki sembolizm ağır gelmiştir biraz. Yalnız hep şey söylerler, ilerisinde sayılırsa çok çarpılacaksın diye onlara itaat ettiklerinde iki bölüm izleyebildim daha ama… Gerçekten bence iyi işlerden bir tanesi.
Kore ritmini sevmiyorum yani Kore filmleri bilmiyorum ama ahlaki paradoks her zaman ilgimizi uyandırıyor. Hâlâki paradoks. Kendimiz diyor acaba biz olsak ne yapardık? Burada bu soruyu galiba bol bol sormaya vakit var. Bir şekilde bizi hatta buna provok’a ediyor yani bu soruları soralım diye. Ama tabii bu soruları sorarken ve bunlara cevap üretirken bizim zihnimizi şekillendiren felsefelerden ve fikirlerden, onların temellerinden habersiz olursak…
Bu dizilerin, bu metinlerin, bu senaryoların bize verdiği donelerle düşünmek zorunda kalır. Mesela ben çok sevindiğim bir şey oldu bugün buraya gelirken. Mesela bir sosyal darbinizm meselesi. Evrimle sosyal darbinizmin farkı ne? Tabiatta olan şey bizde birbiri çalışır mı falan konularını konuşmaya vesile oldukça böyle senaryolar çok güzel. Çünkü biz sanıyoruz ki bazı fikirler var ortada. Sonuna bir izim geldiğinde bu bayağı hatasızdır, üzerine düşünürmüştür. Ya al ya terk etmediğimi de düşünüyoruz.
Halbuki çok öyle değil. Bizim bence insan olarak en temel sorunumuz oradaki senaryoya da yansıyormuş. Tabiatı unuttuğumuz için, tabiattan ayrı düştüğümüz için onun derslerine kapalıyız. Dolayısıyla onu zihinsel modellerle algılamaya çalışıyoruz. Mesela bizim için biyoloji bir ders, zihinsel bir model. Halbuki dışarıda milyonlarca canlı türünün arasındaki multi kompleks bir etkileşim bir şeyler oluyor orada. Ondan haberimiz yok. En fazla saksında bitki yetiştiriyoruz. Bir de televizyonda, okulda ne sevlendiysen ona biliyoruz. Halbuki biyolojik bir varlık olarak nasıl yaşayacağımızın dersi ha babam dışarıda oynayıp duruyor. Ama ona temasınız olmayınca modellere indirgiyorsunuz hayatı. Bilmem ne izim, şu izim, bu izim, hangisini yapsam acaba? Hayat bizim zanlarımızdan daha büyük. Ahlaki ikilemler. Bunları sormaya vesile olduğu zaman çok güzel. O zaman öğrenme başlıyor. Bilemediğimizi fark ediyoruz. Mesela ben şimdi o adamcağızları iyi ya da kötü yapıyor diyemem. Ya da o fırsatlarını istifade edip öyle bir oyun ortamını kurup ilk denemede 200-200 kişiyi öldüren sisteme de eleştiri getiremem. Çünkü o yapı içerisinde doğal gözüküyor. Yani her şey doğal. O verili… Ama tabiattan bakarsanız, daha doğanın mantığı içerisinden bakarsanız,
insanın ne kadar sefil ve kötü bir halde olduğunun resmi aslında. Kendi içimizde bazı konuları uzun uzun konuşur, ciddiye alırız böyle. Senelerce felsefe yaparız. Ama bazen bir doğa bilgisi getirir. Bir soru ver bir tanesi. Ne yapıyorsunuz siz? Böyle bir kitap vardı biliyorsunuz değil mi? Chansy Garda’dır. Kitabın adı Atımlardır galiba. Türkçe’ye başka bir deli çevirdi. Gerzi Kozinski değil midir? Büyük Der Filme. Sen tabi film olarak hatırlıyorsun. Büyük Der Filme. Bu adamcağız şey, bahçıvan. Ve hayatı boyunca bir adamın çocukluğunda itibaren yanında girmiş. Hiç evinden dışarı çıkmadan bahçıvanlı genç. Sonra adam ölünce mirasçılar evi satmışlar, bahçıvanı da kapı önüne koymuşlar.
Elinde bir tane tahta bavul, bir tane şemsiye ve sohakta gezmeye başlıyor. O sırada başına bir kaza geliyor. Kaza da ötürü bir aile son derece üzülüyor kaza da ötürü ve bunu arabalara alıp evlerine götürüyorlar. Ve sorulan her soruyu bildiği tek şey olan bitkiler üzerinden cevap veriyor. Fakat o kadar bilgilerden bahsediyor ki en sonunda Amerika Başkanlığına gidiyor o bilgiliği sayesinde. Geçmişi de yok, hiçbir defosu da yok. Bilinmiyor da böyle. Herkes böyle bu ne falan işte hiçbir yerden bir şey çıkmıyor. Ama bütün verdiği örnekler ağaç üzerine işte ne bileyim işte. Suyu bol verirsen bilmem ne olur falan diyor. Vay muazzam bir laf ediyor. O çiçek sulamaktan bahsediyor. Atılıyor musunuz diyor ki orada işte ağaçta verirsen çok verir diyor. Onlar şöyle yorumluyor. Piyasada diyor bundan sonra yatırırsan, istes çok olacak. O yatmıyor. Bence bize çok çalışırdı bu. Çok acayip bir şey. Doğan’ın dersi mi işte? Böyle alırsan böyle verirsin. Biz biraz daha bunları konuşmaya vesile olursa bence bu tip her senaryo hayırdır. Ben Mad Max’tan sonra çok fena sebeb yaptım biliyorum yani. Beni çok çok zorlamıştı. Petrol krizi olsa ne olacak ben küçük yaşımda tabii. O petrol krizi apokaliptik şey değil mi? Tabii tabii o filmler o zaman mesela çok daha sert. Tabii Amerikan stili biraz da işte. Ama şimdi bunlar hakikaten ezberi de bozan, ritmi de bozan bir şey. Ama özellikle şeyi hoşuma gitti. Yani baktım internette de Squid Game yazınca yanında ya Darwinizm ya evrenizm. Evet sosyet Darwinizmi çok konuşuyor bundan eğer. Bunlar görüyor bu güzel. Yani bunları konuşuyoruz. Sosyal Darwinizm nedir hocam tam tarifi nedir sosyal Darwinizm? Sosyal Darwinizm çok kısaca işte bizim biyolojide evrim diye gördüğümüz şeyi Darwin bir açıklama getiriyor. 160 sene kadar önce tabii bu açıklama çok etkili olunca çeşitliliğin nasıl oluştuğu, canların bugünkü durumlarına nasıl geldiğini düşünce. Doğal seçilim. Doğal seçilim tabiatta olanı. Tabii insan toplumlarının mühendisini yapmak isteyenlerin de fikir üretme konusunda baya uzun bir geçmişleri var.
Bu doneleri alıyorlar Darwin’den sonra. Diyorlar ki yani tabiatta işleyen kuralların aynısı insan toplumlarında da işlemelidir. İşte oradaki seçim unsurları falan burada çalışırsa biz de tabiatlık gibi mükemmel bir sistem kurabiliriz. Kafa bu ama küçük bir aksaklık var, minik bir aksaklık. Tabiatı yarım yamalak anlayıp insana model bitmeye çalışıyorlar. İşte buradan ücreni çıkıyor mesela. Yani işte bu Hitler’ın ve ekibinin yaptığı kötülere götürelim işte eksikleri buduyalım insanları bir ağır yürük yapalım. Sohbetlerine daha çok sohbet anlayışına karşı çıkıyor. Tabii tabii yardımlaşma. Fakirlere yardım etmeyin, eziklere yardım etmeyin onlar yok olup gitsinler, güçlüler yaşasın. Böylelikle daha güçlü nesiller, daha rekabetçi bir dünya. O rekabetin getirdiği daha büyük daha hızlı gelişim olur değil mi? Sadece güçlüler yaşar gibi, darbenin bile itiraz ettiği bir mantık da ya da bağlam daire alırsanız böyle bir sonuç çıkması normal ama biraz özellikle yüksek memeli gruplarını tabiatta çalışma şansınız olursa, Frans de Waal’ın kitaplarını okursanız yardımlaşmanın rekabetten çok daha üstün bir değer olduğunu görürsünüz bürojide. Özellikle canlı gruplarının sosyal ilişki bağlamı karmaşıklaştıkça, yani farklı sosyal hiyerarşiler ilişki içerisinde oldukça bir canlı türünde, orada yardımlaşmanın çok daha sofistike gelişmiş biçimlerini görüyorsunuz. Şimdi insanın sosyalliğine bir bakın, işin melendiği yok. Biz bu kadar büyük bir beyni aslında tamamen sosyal ilişkiler üzerinden geliştirmişiz gibi gözüküyor. Evde işte birinin çocuğuyuz, annesi babasıyız, apartman sakiniyiz, efendim mahallenin üyesiyiz, efendim işte bir şehirde bilmem ne, hem şehirlerimiz var,
bir ülkenin vatandaşıyız, bir futbol takımının taraftarıyız, bir partiyi tutuyoruz, bir müzik dinliyoruz, bir sürü kimliğimiz var iç içe. Ve bütün bu sosyal ağları içerisinde bunu tek bir beyinde taşıyabiliyoruz. Bu çok enteresan. Şimdi bu karmaşık ve sofistike yapının içerisinde bizim çok daha farklı yardımlaşma, çok daha fazla destekleme, prosedür geliştirmemiz lazım diyor tabiat. Peki hocam şimdi siz böyle söyleyince doğru gibi değil mi mesela şey hatırlarsınız Gombe-Şempanze savaşlarında?
Tabii, o da var. Şimdi o da başka bir şey. Şempanzeler aynen insanlar gibi sadece bir bölgelerin kontrolü için aynı bölgede yaşayan iki şempanze grubu çok kabahatidir Allah’tan birbirlerine gidiyorlar ve yıllar süren bir şempanzeler savaşı başlıyor. Beyin büyüdükçe savaşta yardımlaşmada daha sofistike, daha yapılandırılmış hale gelir. Bizim savaşlarımız da birinci, ikinci dünya savaşı akıl işi mi?
Milyonlarca insanı öldürdük yani evet akıl işi. Bunu ancak insan planlıyor. Ancak akıllı insan yapabiliyor. Tabii. Ama aynı düzeyde insan topluluklarını bir arada tutan şey yani birlikteliktir, muavenettir, yardımlaşmalarıyla bir kaide. Diyerkamlık yani. Tabii diyerkamlık. Şimdi bizim toplumumuza tabii bunun neleri getirir, bunların neler getireceğini anlayabilmek için kadim kültüre de bakmak gerekli.
Yani tamam biyolojiye herkesin ulaşımı olmayabilir ama kadim kültür bize defaatle insanın belli gruplar, menfaatler ya da dar fikirler etrafında toplandığında yıkıcılastığını defaatle göstermiştir. Yani efe’sin yıkılışı bile bundanmış. Ben gidip orayı dinleyince öğrendim. Dünyadaki bütün büyük savaşlar, dertler, yalnızlıklar, ojlatlar bununla ilgili.
Dolayısıyla kadim bize diyor ki daha büyük bir grup olmalısın, daha anlayışlı olmalısın, daha birleştirici olmalısın. Ayıran varlığın belli bir tarafına önemli diğer tarafına önemsiz. Demek ki zenginler önemli, zengin olmayanlar önemsiz diye. Gruplayan bütün zihin yapıları şizofreniktir, gayri tabidir, şeytanidir ve yıkıcıdır. Şimdi bu Aldo Leopold diye bir biyoloğunun çok güzel bir tarifi var. Ben hayat modlularımın başına yazdım onu. İyi ve kötü tarifi yapıyor. Diyor ki hayatın canlılığını, çeşitliliğini ve güzelliğini destekleyen her şey iyidir. Buna karşı olan her şey kötüdür. Yani yaşamı, çeşitliliği ve güzelliği destekleyen her şey iyidir. Şimdi böyle baktığımızda mesela bir kapitalist sistemi sorgulayacağımızda aslında verilerimiz çok ortada. Çeşitliliği destekliyor mu? Yani yaşamı destekliyor mu? Güzelliği destekliyor mu? Desteklediği kadar bizim. Şimdi modern kapitalizm işte neo kapitalizmin Marxizmden aldığı fikirlerle bu sosyal devlet yardımlaşma falan için işine işleterek hayatta kaldığını hepimiz biliyoruz.
Yoksa standart verili kapitalizm olsa, sadece kar odaklı yaşasan insanlık içerisinde büyük arızaların çıkacağı aşikar. Dolayısıyla demek ki biz doğayı da yanlış anlayıp adına sosyal darbinizm dediğimiz bir şey yapınca darbinizm’i siz en güçlüğün hayatta kalması olarak anlarsınız. Bu iş olmaz. Halbuki darbinin dediği bambaşkadır. Survival of the fittest. Yani strongest değil burası. Strongest en iyi uyum sağlayan. Bazen kısa boylu uyum sağlamaz. Bazen tek görüntü. Bazen tek görüm. İsim nedeniyle çok yanlığa yol açtı bu. Yani darbinin adı kullandığı için, izim olduğu için bilimselmiş gibi bakılıp aynı zamanda… En büyük sıkıntı o zaten….çok büyük bir sıkıntı ve olayın işini bilmeyen, özellikle bahsettiğiniz ekoloji, kültür etkileşimini bilmeyenler için çok ucuz kolay bir şama sundu.
Ve herkes bunu anlatıp işte bunu anlatıyor. Bir de bu filmlerin kestirme yolu anlatımı bunu pekiştiriyor. Bu film tam bir sosyal darbinizm değil ama temasını nedeni biraz pekiştiriyor. Çünkü o acımasızlık, o işte doğa seçilmiş gibi gösterdiği……gürk güçlüğü etmesi, akıl olanın biraz öne geçebilmesi falan gibi, şansın kısmı aynen işte şeyde olduğu gibi saadetlerin yardım etmesi……bunu destekliyor biraz. Bu nedenle riskli el atıyor aslında. Yani sosyal darbinizm’i biraz gündeme kötü de getirdi aslında o bakımdan. Zaten işte kötü ya da iyi bir şekilde gündeme gelmesinde fayda var. Çünkü biz çoğu zaman mesela bilim sınıflarında falan işte Newtoncu algı biçimi falan diye anlatırken……yani insanlar sanıyor ki mesela böyle sadece fizikçilerin düşündüğü bir şey. Biraz tarif ediyorsun ya ben gerçekten hayatımda da bayağı Newtoncuyum şimdi hemen anlıyorsun. Yani felsefe toplumun içine sinmiş. Mesela çocuğu şu okula gönderirsem çok iyi olur. Bu tam Newtoncu bakış. Ne biliyon o çocuğun o yolda hayırlı bir şey olacağını yani. Doğrusu dinler bir bakış. Ya da işte mesela bir kuantum felsefesi diye bir şeyden bahsediliyor. İşte konuşuyorsun yani kuantum fiziğinden nasıl bir felsefe devşirebilir? Ama bakıyorsun bize hiç yabancı gelmiyor. O da olur, bu da olur, sen de haklısın, sen de haklısın. Hem orada hem burada. Ara değerler bilmem ne yani iyi yok kötü yok. İşte kimse melek değil kimse şeytan değil. Bu geçişkenliği algılayabilmek ya da o işte bulanık ya da fazil dediğimiz durumu algılayabilmek aslında bir tarafımızda var olanmış. İşte bilimsel olanı hayata nasıl aktardığımız nasıl anladığımız ve nasıl aktardığımız biraz bizi belirliyor. İnsan yani büyük oranda zihnindeki modellerin işkencesini çekiyor. Bu çok ilginç. Ben kendimde de bunu senelerce çok yakaladım. Bir model kuruyorduk, bir inanç sisteminiz var, bir bakışınız var. Herkesin baktığı şeyi siz başka görüyorsunuz ama sanıyorsunuz ki herkes öyle görüyor. Hayır öyle değil. Ya kimisine işte ben bir şeye deliriyorum, çok sinirleniyorum. Arkadaşım anlatıyor, ne var bunda bu kadar sinirli? Tamam da deliriyorum bu sefer. Yani nasılsa olur da buna sinirli olmaz. O hocam de git sinirliler uzun yaşar dedi. Evet öyle de bir durum var. O yüzden delirmeye devam. Ben hatta ikinci günüme az sinirli bulmaya başladım. Daha da sinirli. Hocam ne bir şey söyleyeyim mi? Nasıl? O böyle adrenelini zamansa olarak uzun yaşamakla onu böyle işkence gibi bir yaşamak arasında bir terzi yapar. Niye işkence? Sinirli, geçiyordu o taraftan. Ha geçiyorsa mesele. Ama hocam hınçlıları dedi galiba. Böyle hırsla hınçla çalışan politikacılar öyle de uzun yaşar mesela. Belli olmaz hocam. Hocam arzu teorisini bunun bir yerine koyabilir miyiz?
Şimdi bu çok tartışılıyor. Arzu teorisi ile anlatıyor. Bir de bir sahnesinde işte Lakan’ın arzu teorisi kitabı vardı. Onu gösteriyor. Oradan geldi. Orada çok spekülatif bir kısma ama bu yönüyle çok uyuyor. Arzu teorisi neydi? Bir anlatarı. Önce şöyle bu felsefede, psikolojide çok tartışılan işte bu İngilizce’de dizayr dediğimiz karamdan çıkan ama güdüden, ihtiyaçtan farklı olan bir şey. Şunu söyleyeyim şimdi arzu teorisinin burada anlatılan anlamı Lakan’ın söylediği Freud’cü bir teori. Çünkü aynı psikolojik kuramdan dinamikten çıkıyor. Bilinç altı sembol. İnsanların hiçbir farkında değil. Ama burada şöyle var. İnsanların gerçekten de farkında olmadığı ve yoklukta daha çok ortaya çıkan ve hiç ulaşamadığı ve doyurulmayan bir arzusu var. Arzu da genellikle ötekinden, bir özgülenin, bir nesneden duyduğu bir şeyden, yönelinden kaynaklanıyor bu arzu. Burada anlattığı da şu. Ne zaman insanın arzusu en dominant hale gelir, işte Freud’dan gelen bir ölüm güdüsü, ölüm iş güdüsü Freud’e göre yok edici iş güdü ve hayat güdüsü de işte bunun tam zıttığı.
Bu ikisinin dengesinden işte bizim bütün büyüğü çalışmalarımız burada zaman yoktu ama bu id, ego, super ego hep buradan kaynaklanan dinamikler. Burada anlattığı şu. Lakan bunu ortaya atmış. Ama bilimsel desteği bunun sınırlı olan bir konu. Bu ölümle hiçlik hali yani yokluk dibe vurmuş buradaki insanların hali. Herkes borçlu arıyor, mafya peşinde koşuyor, en alt katmandasın, hiç kimsen yok, çocuğun bile sana bakmıyor. Bu halde aslında ölümle, sembolik ölüm yani yaşamda kötü olmak aynı anlama geliyor. Yani böyle yaşamak mı iyi, ölmek mi iyi? Çizgi çok sınırda. Yani hiçlikle ölüm güdüsü aynı. Ölüm güdüsü de özünde tahreb etmeye, yok etmeye dağındığı için o bu yokluk duygusu arzuyu en çok harekete geçirir, anlıyor Lakan. Çünkü artık kaybetecek bir şeyim yok benim. Ve kazanırsam da en büyüğünü kazanacağım. Tam filmin kurguzunda zaten oraya dayanıyor. Evet, evet. Ben şimdi orada o zaten kitabı gösterince işaret ediyor. Tabii, tabii buna bakım diyor.
Yani buna bir bakım diyor. Aslında film teorisinde de vardır yani Lakan çok değiştirmiştir sanatçı, sanat teorilerinin hepsinin film teorisi başta olmak üzere. Hatta bize bütün eleştirmenlere şu hakkı vermiştir Lakan’ın Freud’ten aldığı teori. Ya biz bir filme yönetmenin rüyası olarak bakabiliriz. Yönetmen bize karışamaz yani. Ben bunu düşünmedim diyemez. Biz onun bir rüyası gibi her şeyi görebiliriz. Aldığımız anki hemize kendisi görülmez. Evet, yani bu 70’lerden itibaren çok film teorisini değiştirmiştir. Ama biz daha çok da Freud’i yani cinsel okumalar yapıyoruz ki burada karşımıza çıkarıyor. Burada bir şey eksik ki yani cinsellik bence çok eksik bence. Yani çünkü bu ölüm dürtüsüyle, ölüme yakınlıkla cinsellik arasında bir tetikleyici olduğu hep söylenir. Ama burada mesela böyle bir tetikleme ben görmedim açıkçası. İki saniyede var. İki saniye var, iki saniye.
Ama şeyde de öyledir yani Freud’tan aldığı Harir Lakan da cinselliği aşırı vügu yapmaz. Freud kadar cinsel gelişim ya da libido, libidal enerji ya da işte bu otobüs kompleks şeyleri vardır aynı kavramı. Dönüştürmüştür. Bakın ama vurgu çok belegin değildir. Ona da uygun aslında biraz yapı olarak. Çok uygun.
Yani burada anlattığı bu genellikle arzu yani genellikle ama iki şey önemli gaye bir arzunun tanımında bu bahsettiğimiz semboliklik var. Yani burada sembolik. Arzunun ihtiyaçtan farkı var. İhtiyaç karşılanır, arzu hiç karşılanmaz. Hep öteye geçer. Hep çıkar. Hep öteye evet. Hiçbir zaman arzunun zaten enerjisinin karşılanmamasını alır. Yani abi o yüzdendir işte gözünü doymadın mı? Doymaz gözünü. Doymaz. Niye doysun yani arzu odur. Ve başkasındakini yöneliktir. Başkasındakini ister ve bunun farkında değildir. Ve hep kişi ona odaklanır. Ama buna çok vermiş. O yüzden işte gece birbirlerine öldürme sahneleri yani sınırsız olma durumu. Burada iyi benzetme bana göre bu hiçlik yokluk yoksulluk haliyle ölüm arasındaki sembolik ilişkiyi iyi kurup yani hayatta kalsa öyle diyorlar ya birkaç tane de bunu konuştururlar biliyorsunuz. Yani dışarı çıksan ne olacak? Bundan daha iyi durumu. Daha iyi. Ha burası dışarısı. Ha dışarısı diyor. Bu durumda arzunun peşine gitmek daha iyi. Hani biraz ben çölde sarap görmek gibi bir şey diyorum. En susuz en güç halinde, şimdi onuçlar ya siz de ne yapacaksınız, en iyi şeyi gösterir. Arzu odur. Ve arzu varlıklılar için çok büyük bir olay değil. Ona çok iyi iş demiş burada. Yani her şeyimiz halimiz en dize ise arzumuz biraz motivasyondur ama ölüm kalım savaşı değildir. Ama dipteysek yani arzu metaforik olmasına rağmen sembolik olmasına rağmen.
Peki acaba her şeye sahip kendi arzu duymayı becerenler mi daha başarı olurlar? Çok güzel bir soru. Arzunun başarıyla ilişkisi var mı emin değilim ondan. Arzunun hırsla ilişkisi var. Arzunun karşılanmayan bilinçaltı duygularla, düğütülerle ilişkisi var. Bir arzu her zaman çok iyi bir şey değil. Taklid olarak bizim kullandığımız anlamda, en gizli bir şey değil. Farkında olmayan sembolik bir şey ve ötekindekine yönelik bir şey daha çok gerçekleştirilmesi mümkün olmadığı için de güçtür. Zaten benim alanım değil psikolojik kuram. Sosyal psikolojide pek kredisi yoktur. Onu da söyleyeyim. Çünkü bu Lakan yaklaşımının psikolojik kuramının kanıt temeli yok. Yani bunu laba oto’ra koyup çalışamıyorsunuz.
Yani okuyunca gençliğimiz okuduğumuzda işte Freud’e bayıldık yani. Ama bilimsel değil. Bu kuramlardan çıkarılmış, laba oto’ra girmiş, test edilebilir teoriler var. İşte ben bahsettiğimize ölümlü anlatan dehşet yönetimi teorisi. Böyle bir teori. Bunu çok iyi anlatıyor. Freud’dan da yararlanıyor ve bunu laba oto’ra sokuyor. Niye? Niye mesela kaygıyla ölümlülük ilişkili? Bunu çok iyi anlatıyor. Niye ilişkili? Çünkü tamamen kaygının asıl şeyisi Freud’un kuramında budur. Ölümlük duygusudur. Ne zaman strese gireriz, işte risk alırız, başımıza bir şey gelir, kaygılanırız. Onun aslında hatırlattığı ölümlüktür. Ne bastırır kaygıyı? Mesela kaygı en çok depresyonla ilişkidir. Ne bastırır kaygıyı? Öz saygı, değerlilik duygusu. Ben değerliyim. Statüme var mı? Saygı azdır. Dolayısıyla ölümlülükten kaçırılır. Ama bazıları da tam tersi olmuyor mesela. Statüme arttıkça kaygı artmıyor mu?
Şimdi Statüme, mal, mü, kültürel aidiyet, sparta aidiyeti, grup aidiyeti her zaman insanlara bir değerlilik duyduk. Korunmuştuk, çemberdesin, sen bizdensin, arkandayız, sırtındayız, uykusu vermiş ve değerlisin. Dediği için kaygıyı bastırır. İşte bunun deneyi çok kolay yapıldı. Yapıldı. 89’da başladı. İşte Arizona Üniversitesi’nde üç tane sosyal psikop bunu başladı ve çok ünlüydü. Bizim alanın en ünlü derecesinde.
Bunların defa değerli. O da şu, biz genel ortamında insanların kaygısını artırırsak ölümlülük duygusu daha çok akla geliyor. Kaygısını bastırırsak nasıl bastırıyorlar? Onlara öz saygı vererek. Mesela onlara diyoruz ki biz bir zeka testi yaptık. Sen sen sen işte ortalamanın 5 puanlar üzerindesin. Biraz da değilsin. Onların hakikaten kaygısı az çıkıyor baktığınızda. Daha az alıyor. Daha az alıyor. Çünkü değerlilik duygusu azaltıyor. Bu çok basit. Ölümlülük atlatma deneyleriyle yapılan çalışmalar.
Buradaki aynı aslında Freud’ün teorisini test ediyoruz. Nasıl doğru? Ölümlülük korkusu var. Yani ölümlülük iş güdüsü de var. Ve bu bizim işte farkındalığımız, geleceğe görmemiz nedeniyle başımıza bela. Konuşuyoruz işte kaç yılımız kaldı kaç eyleceğiz ve dünya kaçakmadığımız belli. Bütün mitoloji, fesfi de bununla uğraşmış. İşte iksir bulma, ölümsüzlük şeysi bulma, bütün derdimiz. Dil bulma.
Hepsi aynı. Yani sen böyle ölümsüzlüğü iyi bahşediyorsun. Buna iyi inananlar bunu kaygı çok iyi bastırıyorlar. Çok daha kolay. Çünkü o aidiyet çok önemli. Bir de ele öldüğünden sonra daha iyisi vardır. Tabii. Mesela bana çok çarpıcı gelmişti bu intihar bombacıların çalışan bir araştırmacı. İntihar bombancısı aşırı dindar bundan çok biliyorsunuz. Yani çok çarpıcı geldi. Bir grup intihar bombacısı cinsel bölgelerine zincirlerle bağlamışlar, koruyorlar.
Yani parçalanınca, burası parçalanmasını istiyor. Ürterat onu bulacak çünkü. Ürteratı lazım. Evet. Ama çok önemli. O gözden çok mantıklı bir şey. Yani o aidiyet olduğunda, sembolsüzlük, sembolik, ölümsüzlük bir anda arzu gibi bir hale dönüşebilir insanlarda. Dolayısıyla bu onlara çok iyi iş veriyor. Ama mesela ölümden sonra aynı bedende gideceğini düşünmesi de enteresan değil mi? İşte bu bizim gözümüzden böyle. Şimdi bu psikolojide görecek, oradan bakın öyle değil. Bir önce söylediğim budur. Şimdi buradaki de öyle. Şimdi hayata başlarken bulunduğunuz ekoloji, çevre, aile ortamı, öz kaynaklarınız, varlıklarınız hangi yolu seçeceğinizi belirliyorsun? Yani ben bu yolda biraz maliyetli motor yakarak mı gideceğim, kazanacağım. Yoksa cahur rahat, arkamda miras, şeyler var, rahat. Bu iki tane güzergah iki aileyi götürür insanı. Birinci güzergah da olanlar, bu filmdeki 456 kişinin izlediği ekosistem farklı bir sistem. O sistemi varlıklı anlamazlar. Sıkılırlardı bazı izlerken. Ya böyle bir şey olmasaydı. Ama oradaki çok anlamlıdır o orada bazı şey. Çünkü onun mesela risk almak zorunda. Tabii canım. Kaybe çekilmiş olmadığında durmuş da. Tabii. Risk hızlı kırardır ama. Diğeri nedir? Hesaplı risk. Düşünür. Düşünür. Çok üremek zorunda. Hemen çocuk yapacak. Hemen sahibi, hemen karar verecek.
Erken evlenecek. Mesela çok araştırma var. İşte bu ekolojik evrenizde. Biz şöyle bir isim kullanıyoruz şimdi. Gelişim psikolojisi de sosyal psikolojinin kesişimindedir bu konular. Bunu daha iyi anlamak için biz kültürel, ekolojik, evrimsel gelişim psikolojisi diyoruz. Çünkü hepsinin etkileşiminden bunlar çıktığı için. Yani birerideki bu hareketleri tek başına evrimle, tek başına ekolojide anlayamadığımız için böyle anlıyoruz. Ve bunu anlatıyor. Yani bu güzergahda olan insanların seçiminde
bu tür kararları vermek, başkasına böyle saldırmak, bu kadar acımasız olmak o koşulda mümkün. Ama bu koşulda mümkün değil. Bunu yapmayız. Hiçbirbirimiz yapmayacağız bunu. Dolayısıyla bunu çok iyi anlatıyor. Bu yönüyle çok evrimsel. Yani ekolojik sistemin kendi andaki en güçlü olan, en uyum sağlayanın ayakta kalacağı sistemi veriyor burada. Bir ilginç noktada hakikaten burada özgür irademiz var mı? Kararı kim veriyor?
Yani herkese irade varmış gibi. Bundan sonra size sıramızı seçin diyor. Bir mi? On altın. Şey vermiyor ama. Ya da bir şeyler var. Öyle bir sunuyor ki sistem sanki kendi kararımızla kendi yolumuzu değiştirirmişiz gibi. Aslında değiştiririz onu. Bunu bilmiyoruz. Değişmiyor bir Kuran’da. Çünkü karar alınıyor. Mesela bir şey var. Ben basarım, şeyi değiştiririm. İşte bu kumarda çok konuşulan bir şey. Yani bilmiyorsunuz. Bak ne kazanır sonuçta. Çünkü oradan algoritma yayarlayan sistem var.
Ama bu kompliye gitmemesi de lazım. Yani bu her şey için geçerli bir kural değil. Fakat burada çok iyi anlatılan bu dinamikleri iyi vermesi ve insanın bu yönüyle yani bireysel hırsı, arzunun dipteki haliyle hayatta kalma gücünün birlikteli sunması ama Sinan hocanın bir noktası bence çok kritik burada. Hakikaten çok da çalışılan bu ahlaki yargılar etik. Yani en kötü durumda bile insanların ahlaki karar vermesi, ahlaki geri çekilme diyoruz mesela. Bize zarar gelmesin diye kötülük gören birine yardım etmemek. Geçen gün oldu ya bir kadın sığırıyor dört kişiye kağıt oynayan ve kılları kurdarmaya. Kimse tutamıyor. İşte bu nasıl eve gidecek o insan? Nasıl onu kendi kılıçlarında meşhurlaştırıyor? Mesela biz bir şey gördük şurada. Biri kalp krizi geçiriyor. Yardım etmedik. Ne oluyor? Mesela oradaki bir insan onu söylüyor. İşte çok ahlaki görünüyordu, işletme okumuştu. Aley’i şeyden işte bizim Aley’i orada okumuyor. En sonunda ahlaki kararları tamamen yukarıdan aşağı inen acımasız bir yönetici sosyal dervimiz şeye dönüşmeye başlıyor. Bu ahlaki yargıyı niye rejiyor? Neden bazı insanlar sonuna kadar kalıyor? En sonunda bile kazandığında ondan vazgeçebiliyor da bazıları gitmiyor. İşte burada bir fark var. Bu da bence insan olmanın, ön beyin kabuğunun bir etkisi. İşte sosyal sistem, yani sosyalleşme oyunla, toplumla bu kadim kültürü değil mi? Çok güzel. Kültürle bizim belki son 50-60 bin yılda, yani evrim kadar 300 bin yıllık, 2 milyon yıllık bir memeli tarihimizden bahsetmiyoruz ama 50-60 bin yılda kurduğumuz, insalleştirdiğimiz değerler sistemiyle biz bunu kuruyoruz. O yüzden şu mesaj çok önemli. Toplumda genellikle baktığımızda bir değer sistemine bir ahlaki yardıya, bir ahlaki gerçekliğe dayanmayan sistemler acımasız olurlar. İlke, bu yüzden önemlidir. Ahlaki, kültür mümkün mümkün mü? Ve bunun dini olmaz şart değil. Ahlak nedir şimdi orada baktığınız zaman? Her yerden her yerde. Bu oyunun içindedir. Kendine ait bir ahlak var.
Tabii. Bu işte acımasızların, kazananların ağır çatışmaların olduğu, ağır yarışmaların olduğunu direk bir ahlak. Bir gücümü döneriz bir dakika. Ben Mehmet Açar’a bir okur sorusu soracağım. Pardon izleyeceğim. Mehmet Açar Bey, bir izleyicimiz merak ediyorlar. Diyorlar ki, oyun diye el alırken burada oyun nedir demiş. Game eşitleri, oyun diye el aldığımız mesele mi yoksa bunu İngiliz’den çevirip mi alacağız, Türkçe mi alacağız diyor. Oyunu ikiye ayırıyor. İnsanın vaktini hoş geçmesine, oyalanması neden, genekli belli kurallar olan eğlenceli. Kağıt oyunu falan filan gibi. İki, genelikle çocukların oynadığı hiçbir çıkıya dayanmayan eğlenceli yarışmalar. Ve bir tane daha var. Yetenek ve zekâ geliştirici, belli kurallar olan, iyi geliştirilmeye yarayan, eğlenci olmanın yanı sıra, tiyatro ve sinemada sanatçının yolunu, oyunu, rolünü yorumlamak için. Bu da bir oyun.
Evet, doğru. Hepsi oyun. Ama daha çok çocuk oyunları. Çocuk oyun. Sen ne kastettiğin çocuk oyun. Evet, kesin çocuk oyunları. Mesela halat çekme oyunu. Halat çekme oyunu aslında bir takım. Burada mesela takım olmayı çok yalancı. Burada konuşulan her şey filmde var. Onu size gözlükle görsün. Tabii ki, sizde hepsi var yani. O hatta deney de var. Hepsi var yani. Takım olmak da mesela çok önemli. Çünkü bir okudan sonra ancak takım olarak direnebileceklerini alınıyorlar. Ve halat çekme oyunda nedir? İlk akıllarına gelen şey güçlüler kazanır. Ama hayır, orada yaşlı geliyor tecrübesiyle diyor ki ben gençliğimle bu oyunu çok iyi oynadım. Çok oynadım diyor. Bir takım strateji geliştiriyor. Ve aslında fiziksel olarak daha güçlü olmayan bir ekip, stratejiyle, zekâ ile bambaşka bir sonuca varabiliyor orada. Sonra şeker oyunu var mesela. Şeker oyunu aslında motor becerileri geliştiren bir oyun. Ama burada yaratıcı olmak zorundalar. Yaratıcı olmak zorundalar. Aslında biraz da bu oyunu kuranlar, bu oyunu hazırlayanlar şunu istiyorlar. Bu insanlar bu oyunlardaki yeteneklerini geliştirebiliyorlar mı? Görebiliyor muyuz? Aslında orada adamların görmek istediği şey biraz sosyal darwinizm ve inanan insanlar. Bence de. VIP diyorlar. Anlamadığı VIP olarak geçiyor. Onlar zaten dünyayı öyle görüyorlar. Orada zaten hatta tam da orada bir eşitlik olsun diyorlar. Herkes eşit olsun diyorlar.
Yani oyunları, çocuk oyunlarına dönmek istemelerinin nedeni aslında o VIP dediğimiz adamların da çocuk oyunlarında özlemleri var. Ve onlar da sıkılıyorlar bu hayattan. Onlar da kendilerine bir eğlence arıyorlar. Aslında aradıkları eğlenceye benzer bir şekilde Bayis de oynuyorlar burada. Bütün bunlar hepsi karışık. Ayrıca işin temedi Bayis var. Evet, evet. Zenginlerin bu süre Bayis oynadığı Bayis var. Evet ve bu 6 oyunun altısına da baktığımızda hepsinin farklı özellikleri olduğunu görüyoruz.
En sonundaki oyun mesela çok fiziksel. Ah işte kalamar oyunum. Fiziksel güce dayanıyor. Ama arada mesela nisket oyunu var. O işte iki kişinin oynadığı bir oyun. O gerçekten hani dediğim gibi iyiliğinin çalışması işte en sevdiği insanla eş oluyorsun ama onu yenmek zorunda kalıyorsun. Birden bambaşka bir konteksta geçiyor orada. Yani buradaki bütün oyunlarla aslında orada kuran zenginler diyorlar ki bu çocuk oyunlarını oynayın siz. Bu çocuk oyunlarıyla sosyal derdinizimi kanıtlamaya çalışıyorlar. Dertleri o. Onların da bir tezi var aslında. Ve bir taraftan dedi ben şimdi şeyi görünce kitabı görünce Lakan’ı görünce çok şaşırdım. Çünkü biz hani özellikle biz en çok biz severiz sinemacılar film teorislerinden, sanat teorislerinden severiz. Hoca doğru söylüyor yani. Biz severiz çünkü Lakan bize hakikaten çok müthiş bir özgürlük sağlar. Çok düşünmeye başladım nedir bu yani. Çünkü ben o kitabı görmeseydim bu diziyi arzu teorisi üzerinden okumazdım. Ama kafam çok karıştı. Kitab seni oraya yönlendirdi. Tabii direkt oraya yönlendirdi. Zaten orada bir kitap daha çıkıyor. Margaret, Rene Margaret’in kitabı çıkıyor. Şimdi Rene Margaret de bütün filmin görsel tasarımını etkiliyor aslında. Orada onun o kitabın üzerinde bir şey var işte Empire of the Lights diye bir onun eski şeyi var. Resmi var. Ve o resim de bir karşılıklık üzerine kuruluyor. Mesela bütün aslında dizide karşılıklık üzerine. Neyse o parantis kapatayım. Arzu teorisine gelirsek. Arzu teorisine gelirsek bir taraftan aslında ben şunu da Hoca’ya sormak isterim. Oradaki o VIP’lerin de arzuları çok ne istedikleri belirsiz değil mi?
Her şey çok karışık değil mi? Aslında o Fatih beni söylediği gibi. Yani orada arzu olmaz mı? Yani her şeye saygı okuduğun sonrada. O çok ilginç. VIP ile bence de yani sosyal denizm özdesi için onların arzusu hakikaten bunu görmek istiyorlar. Yani gerçekten böyle mi? Yani çünkü bu acımasız dünyada seçilim böyle mi yapılıyor diye göre. Ve hatta onların arzularında bir sahne daha var. İşte orada bir tane şey vermeyen başka ilgisi olan yani beş dakikaya farkı geçirmek isteyen bir insan var. Orada insanı yönünde veriyor aslında. Arzu dediğimiz sadece yarışmadaki sonucu görmek değil. Aslında yetişlerde burada çok benzer bir film vardı. Hatırlamıyorum adına ama yetiştilerdi yani çocukluk gençliğimizde. Orada da böyle ölüm üzerinden bir yarışma var. Gelecekte geçiyor o. Distopya’dır. Orada bir yarışma var. Soğuk savaş döneminde çok var böyle filmler. Soğuk savaş döneminde yani bu tür yani ölüm sonucu. Ya da işte uçak düşüp kalanların birbirini yediği falan şeyler çok var ama bu kadar şey veren yok benim gördüğüm. Yani bu anlattığımız kısımda şu da var. Bu işte bir şirketteki rekabet gibi, çatışma gibi. İşte halat çekme oyunda rekabet akıllı olanlar. Diğerinde işte zekanın yeri. Baktığımızda hani bu işte Kore düzenine bir eleştirisi, sistem eleştirisi var. Neolarobör düzeni yaptığı acımasız kurallara karşı ağır bir eleştiri var aslında. Dikkat ederseniz. Yani o eli çok ağır bir eleştiri orada. Benim okumalarımda onu da gördüm yani Kore toplumunda öyle bir ilgide görmüş. Evet kesinlikle ve zaten en sonunda son bölümde Kore’deki borçlu insanların çok fazla olduğunu, hanevat başına düşen borç öreleri çok yüksek olduğunu söylüyor bir taraftan da. Fakat ben şuraya da gelmek istiyorum. Şimdi özellikle dizinin iki ana karakterine baktığımızda onlardan bir tanesi çok iyi okullardan mezun olmuş bir üniversite mezunu. Çalıştığı şirketi batırmış. Ya batırmamış pardon. Oradan para onları dolandırmış. Diğerlerine bakıyoruz aslında yıllar önce bir fabrikada çalışmış. Fakat daha sonra kumar bağımlısı haline gelmiş. Annesinin parasını alıyor. Ve aslında biz biliyoruz ki ikisi de hiçbir zaman belki düzelmeyecek insanlar. Hiçbir zaman düzelmeyecek insanlar. Sürekli kumar oynamaya devam edecekler belki de. Asap bozan o zaten. Belki benim asap en çok o bozacak. Bundan ifri olmaz kardeşim yani. Evet şimdi oradan tekrardan işte arzu teorisine geldim. Tam da hocanın söylediği gibi tanımladığı gibi. Aslında o karakterler, o iki karakterler de ihtiyaç sayıyla arzularımı tümüyle karıştırmış durumlar. Yani farkında değiller. Belki de istedikleri hayat bu. Tümüyle kumar oynar. Tümüyle riski atmak. Arzu ile fantezi arasında kısımları çok zaten çok ince bir şey. Onların payla alakası yok. Onların kumarın getirdiği hazın peşinden arasında. Haz aslında arzu değil. Haz bir anlamda bir hedonistik bir şey. Yani o bir şey değil ama o ötesinde. Haz kısa dönemli bir şeydir. Peki hocam böyle yüksek haz arayışının bir süre sonra nihilizme götürmesi anlatıyorlar mı film? Yorumlayabilirsiniz öyle. Hedef ve haz arayışındaki şey eğer bir anlam yoksa gerçekten çok şey değiştirir. Çünkü hedonistik şey hazı erteleyememekten kaynaklanır. Hazı erteleyememe bizim psikolojide çok merkezi bir konudur. Nedenle şu çünkü öz düzenleme, disiplin, kendini kontrol hepsi bu hazı ertelememekten kaynaklanır. Yani irade gücü, hazı ertelebilme, kendine kontrolün başarının sırrıdır. Yani bunun sonsuz işi deneleri var bu. Hazı erteleme. Hazı ertelemez. Yani ben bir daha sonra daha sonra alacağım ödülü düşünerek şimdiki durumu kontrol edememiş. İşte bu bizim meşhur deneylerimizde bu Malatya Mişel’in yaptığı bu işte çok öpürensiz meşmelov deneyleri anlatıp bunu anlatır ve çok gösterilmiştir bu. Yani öz disiplin kendini kontrol. Çok okrem dediğinde. Ne diyeceğiz ona meşmelov? Çok ömel. Çok ömel. Çok ömel de yani. Şimdi iki tane mi? Şimdi bir tane mi? Yoksa biraz beklersen iki tane mi?
Allah aşkına işte 1970’lerdeki meşhur… Peki oraya ihtiyaç verilemez misal? Şu an açlı dönme göstereyim bir tane ileri. Ama burada işte deney… Şu anda karnım tok beklerim bir tane yerim. Doğru o şimdi bireysel farklılık. Şimdi deney yaptığımızda bizim seçkisiz durumda bazıları çok çok bazıları çok aç. Ortalama birbirini götürür. Topluma baktığımızda dört yaşındaki çocuk eğer bu hazı erteleyebiliyorsa araştırma işte boylamsal çalışma bunlar 60 yaşında daha zenginler üniversite bitiriyorlar.
Tabii daha iyi durumda tabii. Hazı erteleyip bilenler daha başarılı. Tabii yani bu şeyin özü bu. Allah beni görmemekler tam tersi yani. Tabii yani şey o. Yani ama haz erteleme irade gücüdür. Yani tamamen dediğimiz yani eline beline diline sahip hakim olanlar kazanırlar. Çünkü bu disiplin yani öz disiplin kendini kontrolün özü budur. Hocam benim başarı olmuş bütün arkadaşlarım bu dediğinizi tam tersi yapmam. Demek ki onların başarısında başka faktörleri de olabilir o zaman. Olabilir.
Başarılı olmak yani bir şeyi kafasındaki bir şey gerçekleştirmek sonuçta insanın ön beynini yaptı bir şey. İrade de yani. İrade ön beynidir değil mi? Ön beyin. Orası zamanında çalıştırılıyorsa ustalaşıyor. Ustalaştıkça da bu işte beceri. Yani dışarıdan bu insanlar genellikle aylak vurdum duymaz falan görürse de arka planda obsesif yaptıkları bir şeyler muhakkak oluyor. Ve hayatın bir kısmını ihmal ediyorlar mesela. Kendi kişisel zevklerinden taviz veriyorlar çünkü daha büyük haz aldıkları tabii tutkuları bir aşkları var arka planda. Sinan Hoca. O götürüyor zaten. Şey mesela 25 yaşına kadar ön beyin kabuğu geliştiği için bizim kontrol mekanizmalarımız kendi kontrol ile ilgili sorunlar geçti. Bütün düzen 25 yaşına kadar çok daha zordur zevki erteleme. Biz buna heyecan arama gücüsü. Örneğin işte trafik kazalarından uyuşturucu kullanmaya kadar. Her şey geçiyor. Haza almaya hedonistik. Hatalar gençler yapıyorlar.
Ama bunun bir neolojik temeli var. Bu 25 mesela bunu dayanarak bayağı ciddi ciddi trafik psikologları ehliyeti 25 yaşına verelim dediler. Çünkü bütün şikoda şirketleri de genç yaşta yapmak istemiyor. Çünkü hazır kontrol edemiyor yani boş yolda çok daha hızlı yapıyorlar. Bu arada orayla ilgili bir şey daha var. 25 yaşına kadar oluşan ön beyin aynı zamanda sosyal kuralları işte bu anlam bileşenlerini inançları bilmem neleri oturttuğumuz zaman.
Şimdi burada yeterli kodu vermezseniz 30’una 40’una da gelse insan hayatını hangi rotayla sürdüreceği konusunda iktidelerinde olamıyor. Yani işte o erken dönemde mesela bizim matematikten ziyade edebiyat öğretebilme şansımız olsaydı biraz daha böyle insanlığı kapsayacak ortak hikayeleri etkili ve ilham verici bir şekilde anlatabilseydik gençlere. Bunlar mesela ileride ahlaki ikramlarla karşılaştıklarında çok daha az bocalayacaklardı yani. O roman okumak, ahlak ikramı da çok faydalı. O edebiyat bize zaten alternatif düşünce repertuvarı sağlıyor. Gerçek terapidir. Yazmak da öyle. Ama işte Ege Bölgesi’nin ürünlerini ezberlemenin böyle bir etkisi yok yani okulda okuduğumuz birçok şey buna fayda sağlamıyor. Ama edebiyatları sağlıyor. Edebiyat, sanat, estetik, incelik bunlar hayattaki çözünürlüğü arttıran şeyler yani detayları görmeyi sağlar.
Mesela biz şimdi ağırlıklı olarak ben kendimi sıklıkla sizleri dinlerken çok suçlu hissederim. Ben mesela yıllarca popüler kültürüm bana verdiğini tükettim. Özellikle görsel sanat anlamında. Tiyatro bezim neredeyse hiç gelişmedi. Amerikan filmi dışında film seyretmekte zorlanıyorum yani kendimi zorlamam gerekiyor. Akira Kurosova’nın filmlerine 3-4 kere başlayıp yarım bırakmanın hüznünü taşırım hala. Çünkü beynim yanlış formatlı benim.
Şimdi bu ileride entelektüel bir çabayla biraz kapanıyor. Ama mesela işte geçenlerde Azerbaycan’a gittik bir seri afariyet için. Ya şunu fark ettim benim söylediğimden daha fazlasını anlıyor oradaki insanlar. Çünkü kullandıkları dil, estetiğe işte benim bahsettiğim konulara yaklaşımları benden ileri. Dolayısıyla siz orada daha doğuşkan bir ortama giriyorsunuz. Sebebi de sevgili Ankara’lı Ali Yarışçı Hocamız bir gün orada doğmuş büyümüş.
Sovyet döneminde işte 5 yaşından itibaren her gün nasıl müzelere, konserlere bilmem nelere devamlı gezdirildiklerini anlattı. Demiş ki öğretmenine ben bunlardan bir şey anlamıyorum ki falan demiş. Öğretmen demiş ki büyüyünce anlayacaksın. Hoca üniversitede sanat tarihi dersi alırken bir anda kafasında adeta rulolar açılır gibi her şeyin anlaşılmaya başlanırken önce haa demiş demek o zamanki format bugün burada bu işe yarıyor. Sanat, estetik, incelik, ahlak, vicdan bunlar erken yaşlarda uygunlaştılar.
Şimdi ben mesela diyorlarken bunu dini eğitimine sağlayalım. Şimdi dini eğitimin squid gelinden çok farklı olmayan bir tarafını gözden kaçırıyoruz. Demin Aldo Leopold’un bir sözünü söyledim. Bizimkiler ve ötekiler olarak dünyayı böldüğünüz her inanç netice de birilerini ezmeye getirecek sizi. Güçlü olduğunuz anlıyoruz. Tabii ikazlanacaklar onlar olacak. Ama insanlığı bir bütün olarak hani bizim kültürümüzde varmış lafta biliyoruz. Yaradandanı seviyoruz, yaradandan ötürü falan ama o bütüncü lafgayı erken yaşlarda oturtturacak bir dünya görgüsü hele ki bu devirde. Yani tıkladığımızda milyonlarca insanla iletişime geçtiğimiz bu zamanda o görgüyü oturtturamazsak biz aynı bugün olduğu gibi bizimkiler ve öbürleri savaşının içinde kalacağız bir şekilde. Hiç olmazsa gerginliğini yaşayacağız. Mesela vicdan denen meselen şimdi biz insana hep yani ön beyin biz insan yaparlarken böyle üstün vasıflar atfediyoruz değil mi?
Konuşma, geleceği düşünme falan yalan söylemeyi de kandırmayı da ön beyin yapıyor. Ama erken dönemde aldığınız kültürel kodlar sayesinde bizim amigdala diye bir stres merkezi var. Biz tam mesela ben Fatih Bey’i kandıracağım aynen Fatih Bey’i kandıracağım aklıma bir üç kağıt giriyor tam söylerken içeride o amigdala bana diyor ki baba ne yapıyorsun diyor ya biz diyor böyle okumamıştık. Şimdi bu bende amigdala daha dürüst yani. Tabii stres olarak vücuduma yansıyor ben bunu ölçebiliyorum mesela işte. Ama hocam mesela siyasi tercihlerini amigdala ile yapanlar yapan bir kitap var ve bunlar çok da dürüst sayılmazlar aslında baktığınız zaman. Amigdala ile tercih yapamazsınız. Amigdala size sadece der ki kötü bir durum var. Uyarasız. Kırmızı ya da sarı alarm durumu var. Bunu söyle biz ne aksiyon vereceğimize o aklı kısımla bilinçli kısımla karar veriyoruz aslında. Şimdi burada şöyle bir tuhaflık var. Amigdala bize sadece önceden işte bu daha doğrusu şey diyelim ama duygusal sistemimiz genel olarak
önceden öğrendiklerimize göre bir uyarı veriyor diyor ki bak yapma böyle. Şimdi biz o durumda işte yalan makinaların çalışma prensibi bu. Vücutta stres olduğu için yalan makinesi yalan sözlülüğü görüyor. Çünkü yalan stres. Fakat çok çarpıcı bir şey var. 3 kere 4 kere. Onu duymazlıktan geldiğinde susuyor vicdan. Bu intak duruyor. Vicdan dediğimiz şey bu. Duygusal gelişim ama 3 yaşında başlıyor. Niye?
3 yaşından önce tüvayet eğitiminden sonra çocuklar utanma ve suçluk duygusudur vicdanın dayandığı yer. Ve yalan da o zaman başlar. Aynen. Yani 3 yaşından sonra ne zaman insanın bu bir becerisi daha var. Ben ne dersem karşıtaki nasıl anları bildiği için yani ona yansıtabildiği için. Zihin teorisi. Zihin teorisi bravo yani teknik kullanmayayım diye söylüyorum ama zihin teorisi. Yani başkasının niyetini, durumunu, iş dünyasını anlama o anlaman üzerine konuşma bütün manipülaj soruları böyle başlamıştır. 3 yaşında başlıyor çünkü 3-4 yaşında zihin teorisi gelişir çocuklarda. Ama aynı anda 4 tane duygu işte mahcubiyet, utanma şey suçluk. Aynı zamanda geliştiği için bunlar işte biraz birleştirirsek Freud’un teorisi eğer bunlar aşırı baskı altında kalır süperögonun ya da aşırı kontrolsüz idin etsinde kalırsa işte anlamsız vicdanı dönüşür. Ya toplumun kölesi, ne dedeceksin yapılan ya da her şeyi itiraz eden. Ama ego gelişirse ego kontrolüdür işte.
Yani ego dediğimiz, bizi biz yapan, ikisini dengeleyen, İhsan Hoca anlattığı içselleştirilmiş kültürle kendimizin oluşturduğu işte bu sanatla, teatrola, okumayla, gelişimle, oyunla geliştirdiğimiz üzerine inşa ettiğimiz ego, benlik kurulur ve ikisi arasında güçlü bir köprü olursa yani hem toplumun baskısı… Hocam filmden dışarı çıkmışsınız, filmi dövün tekrar. Filmden dışarı ekleme dövün. Psikoloji açınca biz buradan tabi… Evet siz başka yere gittiniz ama filmin o kadarı dışına çıkmayalım, biraz filmin etrafında dolaşalım. Tabi ki psikoloji konuşacağız ama sırf psikoloji konuşmayalım. Bir reklama gideceğiz, sonra döneceğiz. Benim merak ettiğim bir şey var. Mehmet Açar’a onu soracağım. Son dönemlerde popüler olan üç film üzerinden yürümek istiyorum. Acaba bunun da içine bu dizi ve iki tane de film var, bir triyoloji mi var burada, bu dönemle ilgili bir sistematik eleştirme ne var burada, onu konuşacağız.
O üç film merak ediyorsanız biraz sonra burada olun.
Sayın Mehmet Açar, reklamayın önceden iki üç tane, bir dizi iki film bana sanki bunlar birbirleriyle devam ya da özdeş ya da aynı sisteme işini getiriyor gibi geldi. Bunların ne olduğunu sayalım. Bir Squid Game, rekek balığı oyunu. İki Parazit, o da bir kare filmi. Üç bir İspanyol filmi bu sefer, Platform. Üçünü izledin herhalde. Bunların sanki çok ortak temaları var ama özellikle Platform ve Squid Game birbirini falzıyla andırıyor.
Yani mesela Squid Game’de de kırk milyon dolara yaklaşan bir ödül var. Dört kişiye bölsen adam başı yüz bin dolar düşecek ve hepsini hayata kutarabilecek, hepsini rahata erdirecek bir para ama onların hepsi birbirini öldürmeye razılar bir kişiyi paraya alsın diye. Teza Platform, izlemeyenler belki bilir, bir binanın her katında bir kişi yaşıyor ve ortada bir delik var, o delikten sürekli aşağıda bir masa iniyor. Masada aslında o binada yaşayan herkese yetecek kadar yemek var. En üst kattan başlıyor fakat ikinci kattan sonra masa bir perişanlık aynası geliyor ve atlakiler hep aç kalırlar üsteklerin aç gözlülüğü, doymak bilmezliği ya da başkalarının düşünmemesi yüzünden. Bu filmler birbirine çok konsept olarak ya da anlatmak istediği eleştir olarak çok benziyor. Bu bilerek yapılan bir şey mi, bir yere mi gitmek istiyor buradan sinemacılar?
Aslında bu tema hep var yani hep konuştuğumuz konular özellikle neoliberalizm eleştirisi diyebiliriz buna, sınıf farklarının çok artması ve burada özellikle de işte parazitide çok kendini net bir şekilde gösteriyordu ama platforma Squid Game buna çok acımasız bir şekilde gösteriyor. Ben platformu şimdi hatta hemen arada bakmaya çalıştım yazıma tam da pandemi döneminin başında, başında çıktığı için ben başına yazıma şöyle başlamışım, bir komedi tanıtmışım ondan sonra platforma geçmişim. Çünkü bir de tam da pandemi başında özellikle insanlar böyle şeyleri hiç seyretmek istemiyorlardı ve platform gerçekten çok iç karartıcıydı.
Hatta şöyle başlar böyle müthiş bir mutfakta başlar Fransız mutfağı gibi bir şef vardır böyle klasik müzik eşliğinde acayip bir yemek hazırlanır, müthiş bir sofra hazırlanır. Ondan sonra biz buradan kesme olur. Şimdi aynı Squid Game’deki gibi bir vaat var. Orada da insanlar diyor ki yani Squid Game’de yani para kazanacaksınız gelin, oyun oynayacaksınız para kazanacaksınız. Oradaki adam da aslında biraz kafa dinlemek için kitap okumak için gider oraya. Kitap okumak için gider ama kendini çok acımasız bir sistemin içinde bulur.
Nasıl çıkacağını bilemezsin. Evet yani şöyle aynen bunun gibi çok güzel bir sofra kuruluyor el üst katta. Hem de gerçekten mükemmel yani her şey ile mükemmel bir sofra kuruluyor. Aşağıya doğru işte kaç kat var unuttum şimdi. Belli değil kaç kat var aslında. O eğer herkes kendi ihtiyacına göre alsa aşağıdakileri düşünse herkes tok kalacak ama olmuyor kesinlikle olmuyor. Acayip bir şey tam da bugünün dünyası yani. Hepsi metafor aslında yani platformu seyrettiğiniz de bugünün dünyası. Yani aynı şekilde konuştuğumuz dizi de oraya bağlanıyor. Parazit de biraz daha karışık. Parazit biraz daha bizi gerçek dünya içerisinde götürdüğü için fakat orada da var. Yani hatta bunların hepsini tek bir paket program halinde görmek mümkün. Güney Kore’de, İspanya’da, Türkiye’de de belki bunların karşılıklarını göreceğiz. Çünkü insanlar bundan çok rahatsızlar. Dayanışma duygusuna ihtiyacımız var. Dayanışma duygusuna.
Ya aslında bu dizide, size az önce konuşurken sizlerin söylediği her şeyi dizide yönetmem belki bütün bu konularda uzman değil. Ama mesela bu dayanışma duygusu, ahlaki ikilemleri çözme meselesi. Bu misket oyunu mesela. Misket oyunu tamamen karşılaştığınız ahlaki ikilemi nasıl çözeceğiniz ile ilgili bir şey. Bunun gibi birçok şey var. Sizin orada bir karakter var işte. Üniversite okumuş, çok daha iyi bir çocuk var. Ve filmin ikinci dizinin ikinci bölümünde oradaki Pakistan’la Ali’ye ciddi güzel bir yardım yapıyor. Biz diyoruz ki, evet. Oğlum çok insani bir tarafı var diyoruz bu adamın. Hem eğitimli bir adam ve çok da insani bir tarafı var. Böyle bir adam sonra daha sonra dizinin ilerleyen bölümlerinde inanılmaz zor ahlaki çatışmalarla baş başa kalıyor, çözemiyor. Çünkü oradaki sistem, oradaki oyun onu kuran VIP’nin istediği şey şu. Bunları düşünmeyin siz. Bunları düşünmeyin.
Sizin düşüneceğiniz şey, çok güzel anlattınız. İnanılmaz metaforik bir şey. Ortada güneş gibi bir para var. Siz buna tapacaksınız. Sizin tapındığınız şey bu. Siz bunu istiyorsunuz. Bunun için uğraşacaksınız. Ve bütün ahlaki yargılarınızı bir tarafa bırakın. Aynı şey platformda da var. Parayı bul sonra ona düşünürlük ayırıyorsun. Evet evet. Ya parazitin benim için en ilginçleşmeye başladığı yer, çok çarpıcı olmaya başladığı nokta iki sınıf arasındaki çatışmadan ziyade alt katta iki aile.
Alt katta aynen. Diğer hizmetçiyi aşağıya gitti Diyan. Evet işte. Çünkü o zaman, o zaman oradaki onlar dayanışsa da dayanışma içerisinde girseler orayı çok güzel paylaşacaklar. Çünkü zenginlerin o kadar geniş bir alanı var ki, o kadar geniş alanları var ki, olanları unutmuşlar bile. Yani aşağıda istediğin gibi sen yaşam kur. O iki aile çok güzel orada yaşar gider ama hayır çatışıyorlar. Platform için de aynısı geçerli. Platformda da belli bir noktadan sonra.
Ama mesela parayla şöyle bir şey var, o ikisinin çalışması sonuçta aileyi de etkiliyor. Evet. Aileyi de yok ediyor sonrasında. Aileyi de yok ediyor sonrasında. Yani alt sınıfın çalışması, üst sınıfı da etkiliyor. Yani alt sınıfları eğer gözden çok çıkarırsanız üst sınıf da kaybeder var orada. Öbüründe yok öyle bir şey. Evet kesinlikle ya. Parazitin aslında parazit çok daha net söylüyor. Açık açık söylüyor ne söyleyeceğini.
Sistem eleştirisi çok daha açık orada. Ama altta olanların aslında aynı sosyokültürel, aynı çıkar grubunda olmalara rağmen birbirine çatışması hep yukarı işine yaramıştır. Bu gruplara çatışmayı da çok iyi anlatıyor. Ama aslında uzun vade yaramadığını gösteriyor parazit. Peki hocam şimdi buradaki en temel konu bir tanesi şu.
Deminden beri siz de bahsediniz. Gençken ahlaki değerlerin oluştuğunu, özellikle üç yaşında, beş yaşında, o okul öncesi eğitim sırasında oluştuğunu. Bu filmi gençler de seyrediyor. Önce gençler seyrediyor başlıyor. Bir yandan baktığımız zaman çok normal geliyor. Yani tabi bu da bir dakika tiflik görmüyorum ben. Şu açıdan bu film Z kuşağı denilen gençliğin aslında içsel dünyasına hitap ediyor. Şu açıdan hitap ediyor. Onlar da bu filmdeki gibi o sert eleştiri aslında bugünün dünyasına bir ölçüde yapıyorlar. Yani Z kuşağı dünyada olan bir taneden rahatsız. Sadece Türkiye değil, her yerde Z kuşağının mevcut sistemin yanlışlığıyla çok ciddi bir problem var. Ve bunu elbeteki tamamen değil ama önemli bir bölümü hissediyor. Yani bugünkü mülkiyet anlayışına problemleri var, bugünkü çalışma anlayışına bugünkü rekabetçi…
Mesela Z kuşağına bakıyorsunuz yeterince çalışmaktan yanarlar. Yeterince edinmekten yanarlar. Yani bir önce kuşağın dokunmak bilmez o sizin abhasinin arzusunun dışındalar. Yani arzularını dizginlemeyi doğuştan bilerek doğmuş gibi bir haller var bu Z kuşağı. Şimdi bu filmi seyretmek, onlar da gençler de nasıl bir duygu uyandırıyor, nasıl bir etki uyandırabilir, yanlışa mı yönlendirir, doğruya mı yönlendirir yoksa onlar evet budur diye mi seyrediyorlar bunu?
Onların bence iş dünyasındaki farkındanını artırır çünkü söylediğiniz çok doğru. Bu kuşak eşitsizliklere ağır dengesizliklere gibi son 30 yılda çok uçurumlaştı. Yani Kore’de, Türkiye’de, Amerika’da en zengin ve en yoksun arasındaki dramatik artışa karşı en ahlaki karşı çıkışı gençleri gösteriyor. Yani gençlerin kimliklerinde bir de bu durum var. Yani bütün sosyal değişimlerde sisteme başkaldırır da sistemi hatalara karşı duyarlıkta gençler öndedir biliyorsunuz.
Genç hareketleri, hepimiz için gençlik hareketlerinin özel duyallığı vardır. Orada baktığımızda bana göre çok olumlu etkileri bu. Yani gençleri ben şöyle düşünüyorum, onların gördükleri dünyayı onlara anlatıyor. Yani onlar buna itiraz ediyorlardı. Yani aşağıdaki bu eşitsizliğe, bu yalnız bırakılmışlığa, yalatılmışlığa karşı duyarsız bir sistem vardı. Ve gençlerin bireysel öfkesi bu anlamda biraz grup ve sistem öfkesi diyoruz. Sistem kızgınlığına dönüşüyor. Yüksal düzeyde bir öfke, bir karşı çıkışa dönüşüyor. Zaten bütün dünyada var olan bir durum. Bunlar benzer bir durum aslında 68 kuşağın yaşadığı bir durumdur. 68 kuşağa daha politik olmasına rağmen böyle bir sistemden geldi. Yani iki savaşan dünya, ki 68 kuşağın hepsi sol değildir biliyorsunuz. Ama hepsi boomerdir aslında. Boomer’dur, boomerdir ama rahatsız oldukları bu soğuk savaşın stresi, gerginliğiydi. Şimdi de dünyada bu eşitsizliğin yarattığı gerginliğe karşı bir de şöyle durum var. Şimdi bu yeni dünya düzeninde bu kuşağın adiyeti daha evrensel bir adiyet. Yani sosyal medyanın kurduğu kardeş bedeniyle sınırları yok. Yani onların ülke, ondan sonra grup adiyetleri kuşak adiyetlerinin daha altında. Yani onların duyalı daha yüksek. Büyükulanda benim gördüğüm. Ve bunlar bunu daha iyi anlarlar. Yani onların mantla çok uyuyor.
Buna da hitap ediyor bence kendi baktığımızda. Gençlik duyallığındaki vicdani hakkaliyet duygusu, yani ezilene yakın durma, bunu kendi çabasından görmü daha yukarıdır. Şimdi yaş arttıkça meritokrasi dediğimiz ya da eşitlik duygusu, yani hak edin alsın. Ama erken dönemde daha çok eşitlik var, hakçalıktan çok.
Yani durumundan bağım sol olarak herkesi yaşasın. Yani çalışmıyor diye ya da işte yoksul diye ya da yani eşit dağıtalım fikri. Gençliğe daha uygunudur. Daha sonra sizin işte bu sosyal değerlerine biraz da yaklaşmaya başlar insanlar. Ne koyduysa onu alsın. Ya da adil dünya görüşü dediğimiz bizim. Yani herkes aslında hak ettiğini almıştır. Başına gelen kendi hatasıdır diye bir psikolojik yanılgıya girerler. Bunlara karşı gençliğin direnci daha yüksekken olarak. Yani daha duyarlıdır, daha vicdani bakar. Bu nedenle bu film bana göre onlar bakmıyor daha sempatik gelecektir. Yani gençleri olumsuz etkilemez diyorsunuz. Olumsuz etkilemez. Tam tersi bence gençleri daha olumlu etkiler. Çünkü filmin sinema tekniğiyle beraber verdiği mesaj çok düşünülmüş.
Yani bizim bu hep konuştuğumuz metaforları, kültürel semorileri, yaşamı sinemaya çok doğru aktarmış ve bunları düşünmeye sevk ediyor. Her bir sahne düşünmeye sevk ediyor. Her bir oyun düşünmeye sevk ediyor. Doğru değil. Tek riski var şu. Eğer sosyal darwinizm kısmına inanan çok artarsa yani bu böyledir hayat derse gençleri karamsar yapabilir. Yani bu bir risk faktörü. Karamsar dünya şeysine belki de acımasızlıktır bizim şeyimiz.
Öyle olacağın çok karikatür çünkü bu gösteri. Evet. Hocam şuan size daha iyi anlatırsınız. Niye siz daha iyi anlatırsınız bilmiyorum. Hepimizden daha bilgili ve daha zeki olduğunuz gerçeğinden yola çıkarak söylemiyorum. Şaka yapıyorum. Ama siz gençlere çok etkişim hadisiniz. Gerek sosyal medyaya kullanış biçiminiz, gerek okul ve sinema temasta bulunduğunuz kişilere baktığında ben size daha genç bir grup görüyorum.
İzleyen takip edin. O yüzden siz onlara daha etkileşimiz fazla olduğu için. Gençlerin buradaki bakışını bize bir anlatsanıza. Ne görüyorlar, ne yapıyorlar? Aslında 1999 yılında Matrix diye bir filmin yayınlanması bir zihniyet dönüşümünün sanat tarafından bir şekilde ifade edilmiş biçimiydi. Şimdi bir gerçekçi sorgulanması tabi tabi. Konya kardeşler değil. Başovski. Başovski vardı. Başovski kardeşi. Bir kardeşler ama hangi kardeşler? Artık Başovski. Warner Brothers demedime dua ettim.
Şimdi mesela Matrix bana çok hayrı dokunmuş bir filmdir. Çünkü benim zihin felsefesiyle bilmem ne ki derslerin yarısını boş geçmesini sağlıyorum. Matrix’i seyredin diyorum zaten mevzu anlaşılıyor oradan. Aksiyon da onun yanında cebası. Şimdi sanat hem bir durum, toplum, durum tariflerinde bir de yol çiziyor ona ya malum. Sanat aslında ilerleyici bir bilgi üretimi gibi bir şey. Şimdi burada da yapıcı yıkım izliyoruz. Neyi yıkılıyor? Eski hayat tarzları yıkılıyor. Şimdi onun yerine de bir şey kurulacak. Cem Yılmaz’ın çok bilgiye bir biçimde stand up’ın da bahsettiği bir konu var. Çocuk diyor benim filmi izleyince küfür ediyor diyorlar. Sen çocuğu doğru yapmazsan tabi küfür eder. Beni görünce niye küfür ediyor? Film yapsın diyor. Yani doğru yerden örnek alsın diyor.
Şimdi burada karikatürize bir biçimde sergilenen, mesela platformda burada parazitte o komik hatta trajikomik çelişkiler……şimdi yeni bir hikaye kurulmasına sebep olacak. Hikayede şu, biz hayata belli bir anlam vermek zorundayız. Yani ön beyinde çok gelişmiş bir canlı olarak anlamsız bir şey yapamıyoruz. Nesnelere, tükettiklerimize bir anlam verdiğimiz gibi de bütün hayatın tümünü bizim için bir anlama olması lazım. Bu anlamda toplum şart. Anlamsız yaşayamıyoruz ve mesela intiharlar hocam iyi bilir, intiharları şey yapıyorlar. Var orada da anlam. Seni gidip hayatta diyecekler. Olur mu? Ben 30 senedir takip ediyorum. Orada büyük anlam var. Onu sonra başka bir program, Fatih Altaylı’nın anlamı diye açarız onu diye. Ama yani mesela intihar vakalarının çoğuna baktığınızda çaresizlik, parasızlık falan gibi temalar duyulur ama……ya da işte terk edilmişlik falan gibi.
Aslında yaşamımın anlamı yoktur altmetin. Ben olsam da olmasam da dünyada bir şey değişmeyecektir kafa. Şimdi anlam kurgulaması ise bizim içinde yaşadığımız şu dünyanın bize resmini çizen bir hikaye. Yani o hikaye nasıl yazılıyorsa bizim de anlam dünyamız öyle oluyor. Şimdi bütün bu filmlerde, bütün bu dalgası geçinen şeylerde… Hocam biraz önce arzu konusunda bahsettiklerine çok yakın bir alaka var. Mesela bu Fransız bir düşünürün mimetik arzu diye bir şey var. Biz mesela böyle bir varoltsal arzuyla doğuyoruz. Ama ne arzu etmemiz gerektiğini bilmiyoruz. Çünkü aslında temelde ölümsüzlük arayız Hocam’ın dediği gibi. Ben işte insan karnı doyunca arıza çıkaran tek canlıdır diye bir laf kullanıyorum. Bu onunla ilgili. Her şeyiniz yerine gelse de ya arka çizim tam değil. Nedir o? Şimdi mesela bize ana hikaye şimdiye kadar ne öğretilmiş? Mesela maddi güç, hikayeden olan parçalarından birisi. O yüzden bu dizide gayet böyle… Nasıl diyelim ki hiç bir şekilde tavandan inen bir huninin içine para akıyor. Yani alın böyle atları besler gibi yani yalağı doldurur gibi. Bizim çünkü hikayede para çok potansiyel bir şey. Sağlığı da alırsın, mutluluğu da alırsın… İşte eş dostu da alırsın gibi gösterilmiş şimdiye kadar. Fakat bu yeni yaratıcı yıkım sırasında artık bakıyoruz ki bu o değil. Hayatta mesela işte gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeleri kıyasladıkları çalışmalar var. Türkiye’de birinin hesabına 1 milyon yatırınca gidiyor ev alıyor. Birinin başkasını işte Kuzey Avrupa ülkesinde yatırınca da adam dünyayı gezmeye çıkıyor mesela. Aradaki fark ne? Bizimki güvenlik algısı içerisinde, yarını garantiye alayım peşindeyken… Öbürü deneyimini arttırmak istiyor. Çünkü dünyanın anlamı onun için biraz daha değişik hale gelmiş. Şimdi maddi refahın insanları getirebileceği özel bir yer yok. Hikaye neyse maddi refah oraya getiriyor. Ben oğlumla bununla güzelsin yaptım işte. Çok para kazanmak istiyordu. Hesabına 10 milyar dolar yatırabileceğimi onu ikna ettikten sonra… Şunu fark ettim, parayla yapabileceği hiçbir şey yokmuş. Yani şu anda yapmak istedikleri her şey bedavaymış. Birçok insan mesela şu anda paranın aptalca bir hedef olduğunu biliyor. Birimsel araştırmalar da söylüyor. Yeni kura göre değiştim bilmiyorum ama 10 bin dolara kadar parasızı mutlu ediyor.
İllanda de de masa diyebilir. Ondan sonra… Ondan sonra etmiyor. Yani ayda 30 bin 50 bin de kazansanız bu sefer şey bastırıyor. Parayı nereye yatırayım, bitcoin mi olsun, öbürü mu olsun başka dertler başlıyor yani. Niye hocam daha çok geçebilirsiniz? Daha çok yemek… Hiç öyle olmuyor işte. Yani galiba bu masada fukara olarak konuşuyoruz. Çünkü çok parası olanlar tanıdıklarında para yönetim derdiyle uğraşıyorlar. Aynen çok doğru. O parayı tutma derdiyle uğraşıyorlar. Ve bence bu fakirlik azabından daha büyük bir azap.
Çünkü kaybedilen çok büyük oluyor ve ben her zaman şeyi merak ettim. Ben Ankara’lı bir esnaf çocuğuyum. Mesela trilyonları olan insanların bir gecede nasıl battığını hiç anlayamamıştım. İstanbul’da yaşamaya başlayınca anladım. Yani o psikolojiyi yavaş yavaş görmeye başladım. Çünkü o büyük hareketler hayata heyecan vermesi, anlama, anlam katması için yapılması gerekir. Bir anda bir şeyleri bireye yatırmalar falan. Şimdi bu yaratıcı yıkım dediğim şu. Bir zihniyet dönüşüyor.
Fakat bu zihniyet dönüşürken biz yeni hikayeyi nasıl kuruyoruz konuşmamız lazım. Benim 7.24 işim bu. Bu filmler bu kurguyu mu getiriyor yavaş yavaş? Bu dönemin ruhu mu yani? Bir şey bozuyorlar. Bir şeyi bozuyorlar. Mesela dalga geçiyor. Platform niye o kadar iğrençti? Gerçekten. Halimiz iğrenç çünkü. Platform da tam yansımış. Yani hakikaten toplumun orta katmanlarına bile iğrenç bir atık bırakıyoruz. Ve yarınlarımız için berbat bir şey bırakıyoruz. Kültürel seçilimi açısından Noel niye var, Pascallia niye var, Kandiller niye var, Bayramlar niye var? Süme’ne gidiyor. Ta Süme’ne kadar gidiyor.
O filmdeki hikayeler olmasın diye var. İnsan kültürel seçilimle bir şeyler yapmış, bir araya gelme yöntemleri bulmuş. Keşke biz de dünyanın şu anda internetle erişildiği gibi gönlümüz de dünyaya erişebilseydik de, komşumuzun Pascallia’sını da kutlayaydık, öbürü’nün hamursuzunu da kutlayaydık. Bilmem ne de olsaydı da onlar gerçekten global çapta bir işe yarasaydı. Şimdi yeni hikayeyi kurarken kadimi elimin tersiyle iteceğim mi?
Yani oradaki hiçbir şey almayacağım mı? Nevzuhur bir hesap kitapla yeni bir dünya mı yazacağım? Yoksa bugün bununla dalga geçmeye devam edip yarın aynı tongaya mı düşeceğim? Şu anda o aşamadayız. Bu filmler bize bence onu söylemiyor. Yani yarın ne yapacağımı söylemiyor. Ama içinde bulunduğumuz durumun berbat fotoğrafını çok güzel çekiyor. Ve tamamen gerçek, tamamen bizim için gerçek hayat ve o yüzden de bayılıyoruz bunları sevdiğimle. Sorgun atıyor en azından. Ben bayılmıyorum. Program yapınca kustam hayatta izlemezdim.
İllet oldu bir şey. Ben bu sayede izledim de çok sevdim. Ben izlerdim. Benim sevdiğim bir tarz. Ama çok hoşuma gidiyorsun. Matrix’i izlediğimde böyle birkaç şey de olmuş. Matrix’in üçüncüsü, ilk ikisi değerinde değildir bence. Matrix değil onlar zaten. Matrix 1. The Matrix. İki de fena değil. İki de fena değil. İlk çok iyi evet. İkinci filmde mesela ben ağladım. Dört geliyormuş doğru mu? Evet. Ama başka bir hikaye kuracaklar. Şimdi bu sefer sıvayacaklar herhalde. Üçüncü de şey ettiler. Bu sefer sıvardır.
Birinci filmin sonunda Reza Gensit Meshine’nin şarkısıyla biten bir finansikansı vardır. Beş yüz kere izlemiş olabilirim. Çünkü orada bir vaat var. Bundan sonra ne olacağını siz belirleyeceksiniz diye telefonu kapatıyor. Muhteşem bir şarjoyla müziği veriyorlar falan. Öyle epik bir bitiş ki o. Orası bana mesela yeni bir çağın dönüşümünü gösteriyor. Daha doğrayın hacı, hep birinin kırmızı, mavi… Mavi, aynen. Tercihi. Mavi bir şey. Bütün film tercihi üzerine kurulu. Ve 99’dan bu yana, 22 senedir… 99 mıdır o ya? 99. Tamam, nasıl geçiyor? AK Parti’den bile eski. Aynen öyle. 22 senedir sürekli olarak konuşuyoruz. Üniversitelerde seminerleri yaptıkları bilmem. Ak Parti’nin önce demek ki silema varmış Türkiye’de. Şimdi de Squid Game’de. Buzdolabı falan yoktu ya AK Parti’den. Aynen öyle. Yani ne kuruyoruz? Şimdi onu çok merak ediyorum. İzleme taraftarıyım ama her zaman dediğim gibi bunlar ciddi konular.
Bunlar bizim bir televizyon programında konuşup bitirebileceğimiz şeyler değil. Bunlar bizim hayatımızın merkezindeki büyük hatalarımızın fotoğrafları. Biz buna küçük küçük yani… Ya işte ben şunu alayım derken yaşadığımız bir şey. Büyük hata, büyük hata, büyük hata. Peki bugün bulunduğumuz noktaya dünyada bunlarla geldik. Peki bu hatalar olmasa bugün nasıl bir dünyada yaşayalım dedik ki? Onu da düşünüyor muyuz mesela? Böyle bir şey yok ki. İşte yani mesela guruların en sevdiğim tarafı… Bu şimdi çok internetli moda gurular falan var ya…
Konuşuyorlar sıklıkla dinlerim. Ama onlardaki sükunet ve sakinlik haline bayılıyorum. Bu Hintli gurulardan mı bahsediyorsun? Hintli, bilmem Amerikalı var. Bir sürü tip var. Var mı öyle? Mesela en çok sevdiğim… Ama onlar büyük bir şey. Sapık çıkıyor. İntiham, intihar ediyorlar falan. Haa, oşo, moşo. Oşo, moşo falan gibi tipler var. Fark etmez. İngiltere, Guyana’da bir sürü insan öldürdüler falan bunlar. Ne yapıyorlar? O gurular böyle önce bir hayatı bulduk falan filan diyorlar. Sonra sapıtıyorlar yani. Ben pek inanmıyorum onlara.
Ya Einstein’da bir sürü tuhaf şey yapmış. Bilmem ne de yapmış. Yani şey, Madame Curie’nin hayat hikayesi yeni yayınlandı. Kadın da yani fena değilmiş şimdi açıkçası. Bilimsel çalışmaları falan bir şey ama kendi özel hayatında da insan. Hepsi tuhaf. Evet, herkes insan. Söylediğim işte o cherry picking yapıyorum. Böyle güzelini seçiyorum. Söyledikleri şeyler arasında öyle tatlış noktalar var ki. Adam diyor ki iyi ve kötü.
Yani şunu iyi yaptık, şunu kötü yaptık diye böldüğün anda bile bir şey bildiğini düşünüyorsun. Yani bunun iyi günü, kötü günü. Ya bir sal diyor, bir sal. İyi, kötü yok. İnsan olarak bir deneyim yaşıyoruz biz. Ve bu deneyimden öğrendiklerimiz de daha olumluya, daha bütüncüle, daha hayata uygun bir şeye dönüşebilmemiz için. Kassetini benim bu yüzden mi? Bu şeyleri yani bu iyileri, kötüleri aslında insanla yaşaması gerekiyor. Onu yaşıyor. Ben onu inanıyorum. Ama işte öğreniyor muyuz? Dert o. Bu öğrenmeyi hızlandırmak lazım. Biraz daha… Ürettiğimiz bilgi potansiyeline bakarsanız, yani bilgi sayısına bakarsanız, öğreniyoruz ki daha fazla bilgi ve bilim ötele. Öğrenmemizi engelleyen en önemli şey ezberlerimiz, tekrarlarımız ve kültürel kalıplarımız. Bunlar bunun kırılması teklifleri. Bu bu tip büyük dönüşümler teklif ediyor. Çiftli bir sorgu bende. Bu dönemimiz mi anlatıyor yani? Yazının başından beri de kırılan her şeyi takıyor. Bakın bütün peygamberler geliyor, bütün peygamberler anarşist. Diyor ki yanlış yapıyorsunuz. O peygamberlerden sonra inananları hemen hızlı bir şekilde aynı garip birileri tekrar kuruyorlar. Bu pandemi de kıracak. Bu pandemi dönemi de yani daha öncekilerde olduğu gibi, gittiği bir kırılmaya yol açacak. Olumlu bir dönüşüme gidebilir bunlar bir öbürü olarak. Ben şimdi bu medyanın rolünü demin de arada konuştuk. Çok önemli bir durum. Yani medya şu anda bizim yatak odalarımız da bize hitap ediyor artık. Yani tuvalete cep telefonunda hitap ediyor. Her yerde var. Ama artık kontrol dışı medya. Kontrol dışı.
İşte o yüzden medyada dolaşan şeyler de bence bir kültürel seçilime mağdur. Kültürel seçilim diye bir şey var. Ben ona inanıyorum. İşe yarayan hayatta kalacak. Mesela bu kocaman sistemler karşısında, devasa yapay zekalı bilmem, dijital bağlı sistemler karşısında ne kadar önemsiz gözüküyoruz değil mi? Ne kadar? Tek başımıza ne yapabiliriz ki? Ama hayır öyle değiliz.
İnsan olmanın ne olduğunu fark ettiğimiz anda, o cihazı kapatabilmenin en büyük özgürlük olduğunu gördüğümüz anda, hiçbir şey yapmadan günde 5-10 dakika durabilme özgürlüğüne sahip olduğumuzu keşfettiğimiz anda o büyük sistemler bize hiçbir şey yapamıyor. Onların söylediklerini satın almak zorunda kalmıyoruz. Ama yeni dünyanın distopyası büyük sistemlerin bizim zihinlerimizi dönüştürülüyor bir distopya. Ama bunun ütopyası cep telefonu çatal gibi kullanabilmek. Sadece köfte yerken, çorba içerken bile değil. Onu çatal yerine kullanır. Ama bu yeni bir hikaye, yeni bir kültür, yeni bir bakış gerektiri. Benim kula kuşaklara inanmıyorum ben. Mesela her kuşak, Aristo demiş ki bu gençler nezibiydi falan, tam o zamandan geliyor bu laflar. Her genç yaşadığı çağın ızdırabını çekiyor. Çünkü gençlik ızdırap çekip değiştirme üzerindedir. Ama bu ülkeler çok fazla informasyona sahipler, çok değişik kaynaklardan şeyler ve çok heterogenler.
O yüzden onların hepsini artık bir gömlek giydiremeyiz, hepsini bir yöne baktıramayız. Ama herkesin temel arzusuna ve ihtiyacına göre güzel ikramlar yapabiliriz. Güzel opsiyonlar, seçenekler açabiliriz. Şu anda internet sayesinde, bu işte akıllı teknolojiler sayesinde, hiç olmadığımız kadar seçenek sahibi olmamıza rağmen gençlerin en kararsız dönemleri. Niye? Üniversiteden mezuncu ne yapacağını bilmiyor. Şimdi biliyor diplomasını aldığı merslek artık çok havalı. Yarın bir gün işte yapay zeka gelecek, alacak, hatta almaya başladı. Ama yapabileceği trilyonlarca şey olmasa, ama kendine inancı yok. Yani bana mı kaldı diyor, bilmem ne diyor. Böyle bir eziklik, böyle bir eski tip rayında gidebilecek bir hayatın güvencesinin kaybı ve sonsuz belirsizlikler.
Acaba o demin hocamın biraz eleştirilerle karşı da ama bana göre hani meritokrasi dediği ama bana göre biraz doğru olan bu liyakatla ilgili bir şey mi? Yani gençler şunu mu görüyorlar acaba? Ya kardeşim ben layık olsam da fırsat vermeyecek. Çok doğru. Çünkü biz şimdi Mehmet’le ben de aynı jenerasyonla, aynı okuldan geliyoruz. İkimiz de önce Galatasaray, sonra Boğaziçi. Biz hep şöyle düşündük, ben ve bütün arkadaşlarım, kardeşim çalışırsak, kafamızı kullanırsak hayatta başarılı olmak için her türlü imkanlar biz sahibiz. Bugün artık gençler böyle düşünmekten çok uzaklaşıyorlar. Ama ciddi yani var olan şimdi gençliğin şu anda Çin’de bulunan dönemde, yüzde 28 üniversite mezunu işsizliğini düşünün. Meslek ve eğitim arasındaki bağını koptuğunu düşünün. Hiç olmayan geçmiş tarihde yeni bir gelişimsel dönem var.
Beliren yetişkinlik diyoruz. Yani 18-29 yaş arasında eskiden gençlik olan, işe girilen bir dönem. Şimdi keşif dönemi. Meslek değiştiriyor, iş değiştiriyor ve bütün dünya için böyle. Bu dönemi boş geçiriyor bazıları. Bunun içerisinde bir gençlik var ama homojen bir gençlik yok. Yani bu konu çok önemli. Ben bu Z, Y, X kuşaklı olan hiç inanmıyorum. Zaten doğru bir bilimsel bir kahram değil bunlar. Sadece yeni genç demek bu. Şu avantaj var. Bu dönemde genç olan, söylediğiniz şey çok doğru, genç olan değiştirme gücü bu dönem için daha fazla. Çünkü bu dönemdeki gençliğin sahip olduğu bu bilgi gücü, bilgi kontrolü önemli kontroldür. Yani artık okula gitmesine gerek yok. Yok. Çünkü YouTube’lar her şey var zaten. Her şey var. Ama hocam tam orada yanına bir şey işte koymamız lazım. Öz disiplini yoksa… Aynen. Oraya geleceğim. Yani biz ona şiddet, psikolojide öz düzenleme becerisi diyoruz. Teknik tabi kullanıyoruz.
En önemli olduğu zaman, birazcık konuştuğumuz öz kontrol gibi. Yani kendisine yukarıdan bakıp, dışarıdan bakıp ben kimim, hedefim ne? Bu hedefe gidebiliyor muyum diyenler? Yani gününü yapınanda… Ya da günü geldiğinde bu hedefini değiştirmem gerektiğinde değiştirecek gücü bulabiliyor muyum diyenler? Bu inancı, bu öz saygıya, bu disipline sahipse bu öz kaynakları varsa o dönüştürüyor. Ve eğitim sistemi buna uygun değil maalesef şu an Türkiye’de. Möcud durum… Ve genç bunu itiraz ediyor. Yani şu andaki film bunu da anlatıyor. Yani bana sunulan sistemin verdiğini kabul etmiyorum. Çünkü eşitsizlik üretiyor, adaletsizlik üretiyor ve bu isyanı anlatıyor. Yani bu neyi böyle istendiğiniz biraz da bu aslında. Peki hocam bir şey merak ediyorum şimdi. Bu film, bu dizideki o eleştirel bakış, bu eleştirel bakışın gençliği etkilemesi. Şimdi Kore ile Türkiye.
Ve işte bu film daha çok Batı toplumları da çok sevdiliyor gördüğümüz kadarıyla ve tabii Kore de kıyameti kopardı asıl ama Batı’da da çok sevdiyor. Şimdi bununla Türk gençliğiyle, Türkiye’deki gençlikte, bir evrensellikten söz etmek mümkün bu buraya bakışta. Niye? Kore kişi başı yıllık geliri 30 bin dolar olan ve 30 küsür bin dolar olan ve işsizliğin evet artmaya başladı ama Türkiye’dekinin hemen hemen neredeyse onda biri kadar olan bir ülkede veya işte ulusal gelirin 50-60 bin dolarlar da olduğu Batı ülkelerinde falan ki bakış açısıyla Türkiye gibi sizin dediğiniz gibi %30-34 de ulaştığı söyleniyor zaman zaman. Gerçek anlamı mı? İşsiz, genç işsizliği artı işte 6-7 bin dolar da tıkanmış ve orta gelir tuzağa düşmüş bir ülkedeki gençliği anlattığı hikaye aynı mı olabilir?
Gençler aynı şey mi? Yani gençliğin bakış açısı ülkelere göre değişim yoksa artık daha global, daha evrensel bir bakış açısı mı var gençlerde? Sondan başta daha global kesinlikle. Yani sosyal medyayla falan da birbirini bilen tanıyan olduğu düşün. Ama Güney Kore gençliği, Türkiye gençliği daha yakın. Yani bizim Amerikan filminde gördüğümüz gençliği diye de Kore gençliği daha yakın. Kore gençliği de daha yakın.
Bir de onlar da aslında arttı işsizlik, gençizlik son zamanlarda. Bir gelişmiş ülke kurabiliyorsunuz artık kategorik olarak en gelişmişler arasında. Ekonomisi de bizden büyük ama gençlik olarak gelişmiş sürelerinden farklı aynı dünya görüşlerine sahipler. Üstelik oradaki homojenik daha yüksek yani politik görüşten falan bağımsız olarak da. Sıf genç olduğu için onu daha iyi anlayabiliyor ve o da daha iyi bulamıyor. Ve onlara bir baskı geçiminden çıktılar falan böyle. Bir de kullandığı şema oradaki birkaç kalıp genel olarak gelişmekte olan ülkelerin geçişini daha yakın. Yani Kore son 20 yılda gelişmekte olandan çıkıp da işte. Ama o müthiş rekabetin yaşandı. Onu 90’larda yaşadı. Yani o işte filmde de sözü geçen grevlerin, çatışmaların, öğrenci hareketlerinin olduğu 90’lar büyük çatışmalar olduğu dönemi Türkiye’de yaşadı çok benzer şekilde. O yüzden empatya kuruyor. Yani o kodları var aynı şemaya hareketlen diyor bir kere. O yüzden bence daha çok empatya kuruyor. Gençler bunu daha iyi anlayacaklar büyük oranla. Biz burayı daha iyi anlıyoruz. Çünkü 30 sene önce benzer durumlarda olan iki ülkenin bir tanesi depar yapıyor. O depar yapar yapmanız da biraz önce medya dedim ya. Yani bir Kore popu konuşuyoruz, Kore dizileri konuşuyoruz. İşte ringi mingi alıp buradan çekiyorlar değil mi? O ringin falan orijinali buradandı. Şimdi bir kültür üretmeye başladı yani zenginlik. Üstler üstler, nerede bir kimse birikese birikese kültür üretiyor. Şimdi o kültür bize bir şey anlatmaya başladı, buraya bir şey anlatıyor. Bahsettiğim şey buydu. Yani maddi güç, toplumsal istikrar ya da üretkenlik her neyse. Sanat, edebiyat, yani insanlığa yol gösterecek bir şeyler ürettiği kadar kıymetli. Yoksa siz ne kadar zengin olursanız bakın insanın doğal zenginlik tandansı dünyaya işte milyonların izlediği diziler falan çıkarma yönünde.
Biz de inşallah buraya gidebilirsek yarın bir gün, bunları üretirsek medya dediğim buydu. Mesela ben ülkemdeki gençlere çıkıp da böyle kefkep bir ders anlatmaktansa sağlam bir senaryoyla gitmek isterim. Bir senaryoyla buradaki gibi akıllarını almak isterim onların oturup böyle evlerinde, arkadaşlarıyla muhabbet edeyken üzerine konuştular isterim. Nasıl Matrix 30 senedir konuşuluyor? Ben şimdi bu ülkenin en önemli her zaman, yani 10 senedir belki bunu söylüyorum, en önemli silahının sözel kültürü olduğunu düşünüyorum. Yani biz hikaye çok yatkım bir milletiz. Oradan geldik çünkü. Genel kültürümüz ama bizim aktarım kültürüdür. Aktarım kültürü var ve yani çok güzel medyatik işler yapabiliriz. Şimdi YouTube’da bunun muhteşem örneklerini görüyoruz yani insanlar acayip işler yapıyorlar. Ve bunu biraz daha organize, yani bilmiyorum işte. Biraz da şunu soygulamıyorum, yani hakikaten yapar da bu gençlik böyle. Yani niye böyleyiz biz? Yani niye 80’lerde aynı iken hatta onlardan bize ileri iken, İspanya’da içine katarım. Nasıl oldu da onlar böyle geçtiler bir yere? Biz bu ortak evde uzadan takıldık kaldık. Bu soruyu biz çok sormadık bizim uşaklar. Bu genç uşak bunu da soracak. Yani bu bunun ekonomik, politik boyutu. Araştırmalar aslında nedenini çok güzel söylüyor. Güven problemi. Şimdi ülkede o kadar zingirdek bir siyasi zemin, öyle bir sürekli dere geçerken at değiştirmeler, bir sistem oturmaması var ki bu hayata karşı bir güvensiz problem. O yüzden güvensiz hisseden ülkeler insanlarına da güvenli. Var mı güven araştırması? Bunun çok var. Türkiye dünyada en son dörtte başkasına güven konusunda. En son dörtte. Bu çok önemli bir nokta. Şimdi de bu güven çok işlenen bir konu oldu. Şimdi de bu ümide bağlayarak bunu söylüyorum. Şimdi başkasına duyulan güven yani başkasının niyetine koşusuz teslim olma bize çok düştü. Bu en büyük sosyalite düşünce ne oldu? İşte bunun bir nedeni de bu politik duygusal kutuplaşma. Yani politik adiyetler aşırı duygusal boyuta geçince kendisinden olmayanı insansızlaştırmaya başlayınca bu kapasiteyi iyice aşağı çekti. Herkes ziyasi partilerin işine yarıyor ama bizim canımıza okuyor yani. Bizim canımıza okuyor. Kültürün canını okuyan bu. Yani kültürün genel bütünlüğünden ziyade sadece kendi etrafındakine görür olması, kutuplaşmış gözle filtrelemesi her şey ve aşırı güvensizlikliğinde üretememesi. Filme çok güzel bir sahne vardı şey vermiyor ama atlarsanız başkasına güvensizliklere attığında hadi arkadaşın görüyorsun nasıl değiştiğini. Çünkü o kadar sermaye dek bu eğer bunu çektiğinizde risk alma, yatırım yapma, ondan sonra başkasına güvenme her şey değişir.
Benim bu arada en çok umutlandığım şey benim çocuklarım ve bütün arkadaşları dahil siyaset umurlarında bile değil. Hiç. Hiç umurlarında değil. Hiç takmıyorlar bile. Daha doğrusu siyasi de ciddi anlayacak bir mesele olarak görüyoruz siyaset ve siyasetçileri. Şu anda ellerine bir şey versiniz böyle bir balyoz var olan bütün sistemi al aşağı ederler yerine ne kurarsan kurarsan. Sisteme meşrulaştırma konuşamadık mı? Konuşamadık.
Peki biraz başka bir şey geçeyim mi? Şimdi biri izleyici hatırlattı. Kekeme’den oldum sonunda burada. Bu program ne Kekeme yaptı? Olabilir. Bir başka filmi hatırlattı izleyiciler hakikaten bir izleyicimiz izleyicilerle ilgilenerek çoğalıştırmayayım. Snowpiercer hatırlıyor musun? Tabii tabii. O da bir Koreli yönetmenin filmiydi zaten. Parazitli yönetmenidir. Evet parazitli yönetmen. Aynı. Aynı mantık. Evet aynı mantık. Dört oldu filmden. Şöyle bir reçete yazalım.
Black Mirror’de buraya koyabilir miyiz? Black Mirror’ın bazı bölümler itibariyle kesinlikle girer. Parazit, platform, Squid Game ve Snowpiercer hemen arkasından da Matrix’i seyretsinler. Hikaye tamamlasın. Çünkü Matrix da olayı komple bağlı. Tamamen film tv’ye bağlı. Bütün bunlar hocam bir araya geldiği zaman acaba bu bilinçli bir değişim ve dönüşüm dönemine hazırlık amacı gidiyor mu? Çünkü Hollywood’un böyle bir şeyi vardır. Acaba Hollywood’un bu işlevini artık Kore mi üstlendi? Bu bence evrensel bir durum. İnsanlar farklı yerlerden hep aynı doğru görürler. Çünkü olgunlaşan bir durum farkında olmadan aynı uyanları bize veriyorlar doğal olarak. Aynı sistemik sorun, aynı eşitsizlik, aynı şey. Ve bu kültürünü uğrattığı, ürettiği aynı zeki insanlar bunu buluyor. Hepimizin anlayacağı, biz olan Mishima’ya sunuyor. Bu geldi. Bunun zamanı geldi. Bu dün dönemi. Yani artık her yerde aynı bir dönem.
Peki geldi mi zamanı? Niye geldi mi zamanı? Şimdi bir tarafta bu pandemi sırasında Azgeç ülkelerine toplam aşının %2’si gitmiş bugüne kadar. Afrika ortalaması %3. Diğer tarafta da haklı bir biçim eleştiriliyor. Elon Musk gibi bir bana göre soytarı, şey gibi Amazon’un sahibi gibi bir başka birisi falan böyle.
Bunlarda işte milyar dolar harcayarak uzaya ben bir daha çok turist götürürüm. İşte beraber gitsek mi? 60 milyona mal oldu bana ama değerdi. Bir daha sefere yüze gidelim falan gibi böyle bir şey de var. Bu acaba hani sistemin damarına basarak artık iğde ne iğde bu sistemin değişimine hızlanırmak için tezgahlanan bir kurgu mu? Yoksa artık bu gelir uçurumunun bu kadar açılmış olması ve aynen platformda veya burada olduğu gibi hiç umursamamazlık haline gelmesi bu işin bir müthiş yarış haline gelmesi. İkisi paralel mi gidiyor? Yani ondan mı bunun tetikliyor? Aslında paralel gidiyor ama ikincisi daha çok tetikliyor gibi gidiyor. 68 öneri o yüzden verdim ben. Yani bir uluslararası sinemesiz gibi işim daha etkili. Daha birleşmiş bir araya gelmiş. Ama 68’siz bir şey olmadı. Olmadı. Daha sonra değiştirdi. Devamında yani 89 oldu. Bir sistem çöktü. O uzun taşma konusu ama buradaki değişimde küresi etki çok daha belirgin.
Yani başka bir yerde olanın diğerini etkilerimiz çok daha yüksek ve bu değişimi herkes görüyor aynı anda. Yani bu çok anlatılan bir şey. Türkiye’de örnek. Amerika için bu özellikle Trump öncesi başladı biliyorsun. Yüzde 99 olayı yani hiç işte bu Sanders’ın yarattığı rüzgar Amerika’daki yani hiç akla gelmeyen rüzgarların hepsi artık ne oluyor bu? Yani bir zaman üreten, geliştiren, hızlı kalkındıran mucize etmeye başladı.
Bir yere gereksiz birikiyor işte mask diğer öllerinden bir de aşırı eziliyor. Ama işte Sanders aday bile olamıyor mesela. Olsa seçileceği kesin neredeyse olamıyor. Ama değiştirdi sistemi yani ödül aldı işte Biden onu dinliyor. Yani gene gidişatla çok bağımsız değil. Biden onu dinlese de duymaz ki zaten Biden onu. Ben bir şey söylemek istiyorum. Şimdi Snowpiercer, Parazit bütün bunlar aslında… Snowpiercer’ın bir Fransız romanında çizgi romanı açıklığında ne olur bir anı bırak.
Evet, evet oradan çıkıyor. Aslında bunlar çekiliyor. Binlerce film, binlerce dizi. Müthiş bir üretim var, müthiş bir içerik okyanusu var diyebilirim size. Ama bunların içerisinden Parazit gibi orta bütçeli bir film bir anda çıkartıyoruz. Ta tepeye çıkıyor. Gidiyor, Oscar’da akademi üyeleri. Varlıklı insanlar diyelim onlar için onlar da Parazit’i orta veriyorlar. Evet, Biden onu seçiyor. Yani herkes bu konuda, senin az önce söylediğin her konuda hassas insanlar. Evet, evet. Bu hassası çok kötü. Bu konuların komşulması istiyor. İşte evrensel bir konu istiyor.
Ya bunları seçiyoruz filmleri. Yani evrenin ortasında girmiş bir Güney Kore dizisi. İnanın bir yıl içerisinde o kadar çok Güney Kore dizisi giriyor ki bunların hiçbirisi Squid Game gibi bu kadar gündeme kendine. Olmuyor, evet. Gündel gibi belki olmuyor. Evet. Veya platform. Birçok İspanyol filmi girdi. Her bir sürü film giriyor. Fakat bunların içerisinde platform konuşuluyor. İşte bence herkes bu konuları konuşmak istiyor. Metaforu çok kötü. Çünkü şu anda YouTube’a girin, dünyadaki ekonomik gücünü elde etmişsiniz falan diye bir şey yazın. Aratın İngilizce olursa daha güzel. Kırkın üstünde videoda insanlar grafiklerle, 60’larda, 70’lerde, 80’larda, 90’larda, 2000’lerde dünyanın yüzde kaçı, gelirin yüzde kaçına sahipti grafiklerle anlatıyor. Ya ikisini seyrettikten sonra bildiğin topun düşmanı oluyorsun. Yani öyle bir şey şu anda 35-40 kişinin elinde dünyanın gelirinin bilmem yüzde kaçı var. Şimdi buna baktığınız zaman bu zaten harcalen bir bilgi oldu. Herkes bunu biliyor. Artık gelir uçurumu diye bir şey yok. Yani yarı tanrılar ve işte sürünenler var. Öyle bir sistem gözüküyor şu anda. Bu bilgi zaten sanata bir şekilde yansıcak. Benim korkum az önce ifade etmeye çalıştığım şey, o bunları seçiyoruz ya, aradan gösteriyoruz ya, bunu biz yapmıyoruz, birileri bize gösteriyor bunu. Yani bir şey derim reklamı öne çıkarılıyor. Öne çıkarılan reklama bakınca ben bir yıkım görüyorum. Yıkımı, reklamını yapan yapacağı şeyi de hazırlamıştır arkada, satacaktır demek istiyorum. Dolayısıyla yeniden çürük bir ürün almaktansa var olan güzel ürünlerimizi şöyle bir masaya koyalım, bir aklımızı başımıza toplayalım. İşte bu ülkenin sanat, kültür, bilmem ne politikasıyla uğraşanlar Allah izin verirse bu işlerle uğraşsınlar, bir mesaj koyar. Yani tamam çok güzel diziler yapıyorlar eyvallah falan ama yani sürekli kılıç kalkan bize bir şey anlatmıyor bugün. Yani o başka bir kafalı. Bugünün dünyasında hakikaten dünyaya kurtuluş reçetesi olabilecek bir şey. Eğer bu reçetesi olabilecek bir şeyiniz olduğuna inanıyorsanız dünyanın anlayacağı dilde, squid game gibi o reçeteyi yazacaksınız. O reçeteyi 200 milyon hanedeyiz diyecek insanlar. Bunu yapabildiğiniz zaman bu analizlerin bir kıymeti olacak işte. Hocam şimdi bir gençten mesaj gelmiş diyor ki ne olur gençlere girerlemeyin. Bir, ikincisi evet Sinan Hoca’nın söylediklerinde de kısmen katılıyorum ama diyor gençlere girerlemeyin.
Şurası önemli diyor ki siyaset düşündüğünüzün aksine gençlerin oldukça umurunda. Çünkü içinde bulunduğumuz durumu işsizliğimizi liyakate uygun görev alamayışımızı tamamen siyasetin yanlış tercihlerine bağlı duruyoruz biz Türkiye’de. Ben de yanlış türlü kurmuşum. Bizim Norveçli gençler bile aynı düşüncede olmamız mümkün değil. Norveç’in köyünde yaşasaydım bende siyaseti pek umursamazdım ama Türkiye’de siyaseti umursuyorum.
Çünkü bizim geleceğimizi düşünmeyen bir siyasetle bizim geleceğimizi kurmamız mümkün değil. Bizim gibi ülkelerde hayatın kendisi siyasettir. Norveç’in köyünde değil. Çok güzel. Duyarlılık yüksek. Kutuplaşmamış duyarlık dediğim benim bu. Bizim gibi kutuplaşma değil ama duyarlı. Ben cümlemeyi eksik kurmuşum. Güncel dayatılan siyaset de içinde oluyor. Doğru. Halbuki köküne kadar siyaset. Yani şey değiller yani. Yeni bir dünyaya gidiyorlar. Bu kutuplaşma falan onları hiç ilgilenmiyor.
Mesela işte diyorlar işte gençlere. 1937’de diyor. Şimdi bugünkü genç için benim için Sultan Mecit neyse bugünkü genç için de 1937 o kadar uzağında yani. Ben ne kadar Abdülazizli veya Sultan Abdülhamid bin O hayatımı ne kadar etmiyorsa onlar diyor. Baba bana ne? Baba bana ne 1937’den diyor. Beni yarına anlat. Boş ver diyor. İşte Jakob’a diyor. Abi Jakob’tan bana ne diyor. Sen bana yarın iş var mı onu anlat diyor. Vesayet diyor. Ya ben bir vesayet görmüyorum. Ben şimdi sen de de ne vesayeti diyor. Yani böyle bir durum da var gençler arasında baktığımız zaman. Ya ben ben. Reklam arasının var. Reklam arasının. Bu da benim Jakob’a. Karşıda dikildiğim iki reklam arası var. Burada reklam bir vesayet altındayız. Reklam.
Evet hocam az vakitimiz kaldı. Hemen onu sorayım. Siz oyunun başlarındayken bu sistem eleştirisi ve sistemin değişimi üzerine konuşmak
eklendirir mi? Ne demek? Ne demek? Sistemin meşrulaştırma konusunda. Sistemin meşrulaştırma konusunda. Sosyal psikoloji çok temel konularından birisi oldu. Neden insanın şimdi yaşadığı sistemi özellikle bazıları o sistemden zarar görürse de, zavantajlı olsa da burada olduğu insanlar gibi sistem onu etse de, ya da o sistemi savunur. Savunur ve devamını ister. Devamını ister. Neden ona aidiyet geliştirir. Bu bir az gelişmişlik örneğidir aslında. Bu aslında bu dinamiği şudur. Yani en altta kalan, en zayıf olanın güvenceye ihtiyacı daha yüksek.
Ve sistem onu sembolik olarak koruyor. Biz buna palliyetif etki diyoruz. Yani sisteme ait olarak kendinin korunulduğunu desteklediğini. Normalde erişen halini korunmak algılıyor. Onun için de çok çalışılmış bir konudur. İşte bir örnek verirdim. Kısaca neden yoksullar örneğin zengin partisine, Trump’a ya da neden işte en kapitalist sistemi savunanları en yoksa uyatarlar? Neden kendi aleyhine olan bir sisteme insanlar puhutu kadar destekler sistemin meşrulaştırma konumu tam bunu açıklıyor. Diyor ki insanların o sistemden yararlanan bir palliyetif etki var. Eğer sistemle özdeşim yüksekse, sistemin semboleriyle özdeşleşmişse onun filetresinden bakmaya başlar. Ona göre dünyayı anlamlandırır. Ona göre kendini anlamaya çalışır. O yüzden sistem değişiminden çok korkar. Stadikoya sarılır. Stadiko nasıl vermişse sistem ona gider. Yani gelir düzeyi düştükçe gelir bir eğitim düştükçe stadikoya sarılma artıyor. Artar.
Çok enteresan, insan tam tersi de düşünür değil mi? Tam tersi. Ama psikolojik mantık bunu niye anlatıyor? Çünkü stadikoya ihtiyacı olan onlar palliyetif ihtiyacın nedir? Çünkü eğer bu yardımı, bu desteği alamazsam beni bir ciddi vermezlerse iyice dipteyim artık. Yani sınırda korunmuşluk duygusunun en çok onu verir. O yüzden sistemi en çok değiştirenler bu sistemin bağlılığı düşük olanlardı daha
o yüzden de burjoziler derbi yapar, proletariyet pek kendilerdi yani. Aynen böyle gider sistem. Bu onu da anlatıyor. Yani sistem kötü de kurulmuş olsa o sistem yaşarken süzülmek zorunda. Bu parazitte de çok iyi işlenmiş bir şeydi ve onun küçük çıkalları ve onun aidiyetini belirlemeye başlıyor. Yani bu sisteme meşrulaştırma bir motivasyon. Yani Marx aslında yanıldı. Aslında bu kuran Marx etki çünkü yabancılaşma falan da anlatıyor bir anlamda.
Çünkü onun özleşecekçe yabancılaşır da kendi kültüründe. Marx’ın kuranlık kısmı ama psikolojik dinamini anlatıyor. Yani niye aidiyet duygusu meşrulaştırarak bize bu palliatif korunmuş duygusunu veriyor ve bu genellikle bu yıkıldığında sosyal değişim başlıyor. Yani statikoyu sürdürenler her zaman statikoyun altındakilerdir. Yani en üstte. Peki bu nasıl yıkılıyor? Yıkılması ne demek? Bu alttakiler değişirse biraz önce onu söylemeye çalışıyorum. Duygusal olarak buna karşı çıkarsa kolektif olarak bu sistemin çalışmadığını düşünülürlerse ki ben gençlerin öyle düşünülüyor şimdi görüyorum. Dünyada öyle olmuştur. Sarsılmaya başlar. Ya reviz eder kendisini. Bu daha sağlıklıdır aslında öyle değiştirir. Ama yine görmez, bir körlüğe sahiptir ve yıkılır. Evet. Ya da dönüşüm olur. Ama günümüz dünyası revizyon daha uygun. Çünkü bir sürü nedenlerden dolayı hızlı yıkımlar, risklerinden dolayı, etkileşim yükseklerinden dolayı
aşağıdan gelen dalga dönüştürücü dalga olmaya başladı. Ve bunu görüyoruz da bunun izleri çok. Ve onun da ilk şeyisi duygusal değişimdir bir anlamda. Yani kızma, öfkelenme sistem düzeyine gelirse, kızgınlık olursa gençlerimiz yaşadığı o şu anda. Ve o yüzden sağlıklı buluyorum ben. Yani gençler politisi olmadan yani sağlıklısında politisi olmadan, kutuplaşmadan, Kutuplaşmadan bir de doğru. Kutuplaşman da çok konuştuğumuz noktası duygusal kutuplaşmadan. Şimdi kutuplaşma normaldir. Olmadı.
Olmadı. Bu da bir verset. Ama duygusal kutuplaşma insansızlaştırmaya başlar. Yani size ait olmayan görüşteki insanlar insan değilmiş mi düşünüyor? Bu büyük bir tehlikeye yarar. Bugün böyle bir sanatçı zaten Sosemede böyle bir paylaşı yapmış gözlerime inanın yani. Tabii bazıları yani öyle görmeye başlıyor. Yani bu düşmanlaştırma, ötek eleştirme, iş grutleştirme, içimde çökü var bu gruplaşma. Çok ileri boğulta giderse kanlı savaşlara dönüşür.
Yani insan olmanın birleştirici yönü aslında birleşmekten, birleştirmekten geliyor. Bu işte kültürün sunduğu. Gençlik dünya geçki var artık bana göre ve bunu anlıyorum. Bahsetim duyalık bu duyalılıktı. Onlar halk meşrulaştırmıyor gibi geliyor sistemi. Yani daha sağlıklılar, istatiküya bağlılıkları biraz sınırda bağlılıklık. Yani kökten kör bir aidiyet yok benim gördüğüm. Gençler artık sisteme yani bu eski teori çöküyor bu yeni gençlikle. Ne demek istiyorsun?
Yani yeni gençlik sistemi meşrulaştırma düzeyi daha düşük olduğu için sosyal değişim dinamine daha uygun. Ve bunu değiştirmeye başlıyor. Evet çöküyor. Yani yeni gençlikle daha adil bir dünya, daha iyi bir gelecek. Anlayışlı insan ve bu biraz öncesinde hocam bahsettiği konu çok önemli. İnsanı birer de tutan aslında… Hocam kitap adı bir konuş. Rekabet değil bakın yardımlaşma. Yani bizim atalarımız yardımlaşarak grup hareketini sekron yaparak hayatta kalmışlar. Ve bunu yapıyor. Bu dizideki VIP mi deniyor? VIP aptallığı diye bir şey var. İnsanlık tarihinde çok yaygın. Çeşitliliği düşman olarak görmek. Tabiatta ki en çok sınıfta kaldığımız dersler. Renkliği farklı. Tabiat çeşitlilik üzerine yürürken biz teklifleştirmeye giriyoruz. Bizim kültürümüz eskiden yardım ettiğin kişiye teşekkür etmeyi öğretirdi. Çünkü benim böyle yüce bir şeyi yapmama vesile oldum diye. Yani ihtiyaç içinde birilerinin bulunması bizim zenginliğimizin nedeniydi.
Onun için zengin olurduk biz. Şimdi bu kafa bambaşka bir yere doğru evrilmiş dünyada olabilir. Ya şöyle bir kural var. Yanılgılar, moda oluyor. İnsanın özelliği bu. Bütün yanılgılar moda oluyor. Bir izim oluyor. Bir şey oluyor. Kadim geliyor her seferinde hayat kurtarıyor. Her seferinde ama. Yani adamın 5000 sene önce kendini bil dediği mevzu bugün hala değişmiyor. Tek dert kendini bilmek. Ama işte bir gün bir izim çıkıyor, bir gün bir akım çıkıyor, bir gün bir şey çıkıyor. Bir moda oluyor, bir vave ile.
O yüzden kultur artık çok belli oldu ve çok kullanmaya başladı. Bütün sosyal evlilik alındı. Yani şu… Ne olarak belli? Kültür yani kültürün dönüştürücü etkisi. Yıllardan gelen biri kimin benliğe sinmiş hali ve kültürle… Ama benliğe sinmemişin kültür diye dayatılma çabası da tam aksine ulaşılıyor. O aynen. Tabii. O aynen. Gerçekten kişinin kendini bilmesi. Biz kendisiyle çalışmasında neyle uğraşırsa uğraşsın modunda bir dünyaya sokuyoruz.
Bununla çekebiliriz. Yani mesela Türkiye’nin özünde olmayan bir Arap kültürü Türkiye’ye dayatılmaya başlanınca o bir yerden kusuyor. Aslında sosyal derdisme giriyor aslında bu yönetimde. Sosyal mühendisliğe giriyor ve tuttuğu görülmüyor yani. 80’lerden beri Hollywood bir şey dayatıyordu. Ondan önce bilmem ki işte o ki Arap kültüründen gelemedi. Tuttuğu görülmemiş. Kardeşim ben ne istiyorum? Ağzımın tadı nedir sorusunu sormaya hiç fırsat kalmıyor bu dünyada yani. Hocam mesele şu. Bütün siyasi sistemler ideolojiyi değil insanların mutluluğu dayattığı müddetçe var olmaya sövdürürler. Yani ideolojimizi zirveye çıkarmaktan sonra insanların aklında ideolojimizi değil insanların zirveye mutluluğu zirveye çıkacak bir sistem gerekiyor herhalde. Amin diyorum. O zaman hazır da Şenken, Halkbebe, Hatibin derim. Duva oldu yani. Evet son söz sende en az sen konuşsun. Çok güzel söyledim. Tamam zebellah gibi bir kelime başlamış Allah aşkına ya. Bizden bahsettiler üç yaş o yüzden anne babalara çok büyük görev düşüyor. Çocuklar daha çok roman okumalı daha çok film seyretmeli daha çok tiyatroya gitmeli daha çok kültür ve sanatla uğraşmalı. Üç yaşa kadar değil mi? Evet. Sevgi ve bağlılık. Onu konuşalım yani bu güvenli bağlanma. Hocam program biterken mi konuşacağız? Yani bugün konuşalım diye öneriyorum. Naci zahmet size. Tamam bir gün konuşalım. Evet bir gün evet. Buyur konuşmayalım ama üç yaşa kadar çocuklara gösterdiğiniz üç yaşla altı yaş arası. Koşulsuz sevgi diyelim. Koşulsuz sevgi koşulsuz bağlılık koşulsuz dokunma koşulsuz sarıp sarmalama çok önemli. Bu ileride vicdanlı çocuklar oluşmasını sağlıyor. Hocam ben böyle birine senin yetişeceğin çocuktan çok şüpheliyim diye bana dava açtım. Ben emin ediyorum. Neden olduğumu anlatalım bunun hem fiziksel temeli var fizyolojik hem psikolojik temeli var. Bir gün onu konuşalım. Ana kucağı nedir? Ana kucağıdır. Ana ve baba kucağı tabi. Kendimiz de çok dışarı düşüyor. Evet.
Bebeğin kucağı. Bebeğin kucağı ne de vicdanını ne de yetiştirmek için bebeğin kucağının önemini anlatırız. Hem anne hem baba birinin eksikliği galiba sorun da yaratıyor değil mi? Evet. Eksikliğin de olması lazım. Birine özden başka bir soruna saygı veriliyor çünkü. Aynen öyle. Değerli izleyiciler izlediğiniz için teşekkür ediyoruz.
Görüşürüz hoşçakalın.