Atatürk ve silah arkadaşları neler yaptı? | Teke Tek Bilim – 30 Ağustos Özel 2021

Atatürk ve silah arkadaşları neler yaptı? | Teke Tek Bilim – 30 Ağustos Özel 2021 videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=j53TDbdP59I. Tek bir tek… Tek bir tek… Tek bir tek… Tek bir tek… Tek bir tek… Tek bir tek bi’ deme hoş geldiniz, biliyorsunuz……bu cumhuriyetin kurulmasında en önemli adımlardan bir tanesi. Ve biz…

Atatürk ve silah arkadaşları neler yaptı? | Teke Tek Bilim – 30 Ağustos Özel 2021

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=j53TDbdP59I.

Tek bir tek… Tek bir tek… Tek bir tek… Tek bir tek… Tek bir tek… Tek bir tek bi’ deme hoş geldiniz, biliyorsunuz……bu cumhuriyetin kurulmasında en önemli adımlardan bir tanesi. Ve biz bunu unutmak istemiyoruz. Niye unutmak istemiyoruz? Çünkü bazıları ısrarla…
Kurtuluş Savaşı’nı küçümsemeye, Kurtuluş Savaşı’yı yokmuş ve daralmaya ve bu ülkenin kurucularına hem yok muamelesi yapmaya hem de bir yandan hakka edemeye devam ettiğinde ki biz onların kafasına vura vura bu ülkeyi kimin nasıl kurduğunu, kimlerin nasıl kurduğunu hatırlatma niyetindeyiz. Çünkü bir toplumun başına gelebilecek her türlü kötülüğünün aslında arkasında o toplumdaki nankör oranı oluyor. Nankörler çoğaldıkça toplumdan ayakta kalmasız zorlaşıyor.
İki değerli konuğumla helal alacağız. Hepiniz tanıyorsunuz zaten onları. Profesör Doktor Zafer Toprak, Boğaz Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Bilim Akademisi üyesi daha önce de konuk oldu. Haber Türkiye teke teke değilse de. Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk. Şeref verdiniz sizi burada görmek çok güzel. Bir diğer konuğum ise Doçent Doktor Ahmet Kuyas. Henüz daha İstanbul trafiğinden kurtulup stüdyomuza ulaşamadı. Son olarak Boğaz Köprüsü’nde idi. Ağır ağır ilerliyordu.
İnşallah programdan burada olacak. 20 dakika içerisinde burada olacağını tahmin ediyoruz. O gelinceye kadar biz Zafer Hocam’la hemen başlamak isterim. Hocam benim içime hep dert olan bir şey var. Kurtuluş Savaşı’nı bazı çevreler kurtuluş savaşını küçüntemek, kurtuluş savaşını yok saymak, kurtuluş savaşı ne var canım işte çok basit bir şeydi. Aslında zaten çekilecekti İngilizler diyen bir kitle var. Amacım hoş geldiniz. Biz daha geç bekliyorduk sizi. Bir saatten. Evet biliyorum biliyorum bayağı bir trafiğe takılmışsınız. Hoş geldiniz. Kaldım yani devam edeyim. Kurtuluş Savaşı hakikaten böyle mini minnacık bir şey miydi? Yani aslında işte Fransızların çekildi, İtalyanların bıraktı, İngilizlerin pek de zaten savaşmadı. Yunanlıların da İngiliz desteğiyle laf olsun diye savaştığı bir şey miydi yoksa hakikaten bir savaş mıydı?
Şimdi Fatih Bey biliyorsunuz birinci dünya savaşı ile birlikte imparatorluk çağı sona erdi. İmparatorluklar çağı sona erdi. Tabii. Yani burada Osmanlı var, Avusturya, Macaristan var, Almanya var, Alman İmparatorluğu, tabi Çarlık Rusya’sı var. Şimdi bu imparatorlukların sona erişiğininle birlikte bir ulus çağından söz etmemiz mümkün. Ulus devletlerin doğduğu bir evre diyebiliriz. Ve bunların içinde de Türkiye örneği bambaşka bir konumu işgal ediyor. Çünkü bir yarısömürge niteliği taşıyan Osmanlı devletinin dibe vurduğu bir nokta. Niye yarısömürge?
Çünkü 19. yüzyılla birlikte Osmanlı devleti dışa açılmış ve bu dışa açılma sürecinde bir takım bağımlılıklar oluşmuş. Önce ticari bağlamda bu bağımlılık gündeme geliyor. Ticaret anlaşmaları bildiğimiz gibi. Biz buna serbest ticaret emperyalizmi diyoruz. Free trade imperializmi diyoruz. Daha sonra finansal kapitalin giderek Osmanlı devletinde etkin bir konuma geldisi. Bildiğimiz düğün umumluyla bütün bu faktörler aslında Osmanlının elini kolunu bağlamış. Tabii bunların üzerine üstlük bir de kapitülasyonlar var. Kapitülasyonlar her türlü konuda, adli konuda, ticari, siyasi her türlü alanda Osmanlının iç işlerine müdahale etme fırsatı veren bir düzelleme, hukuk düzenlemesi.
İşte aslında mini mücadelenin verilişindeki en büyük hedeflenden biri bu kapitülasyonlardan kurtulmak ve aynı zamanda Osmanlı’nın küllerinden bir ulus devlet inşa etmek. Bu açıdan baktığımız vakit Osmanlı belki de birçok mazlum ülke için örnek olacak bir daha doğrusu Türkiye örnek olabilecek bir gelişme. Hakikaten de böyle oluyor. Nitekim mini mücadelemiz bizim birçok ülkede mazlum ülkede diyelim bağımlı ülkede ulusal hareketlerin de doğuşuna vesile olacaktır daha sonraki yıllarda. Zaten bunu biliyoruz. Bu ülkelerin çocuklarına verilen adlar arasında Mustafa Kemal var mesela. Daha önce zaten Jöntürk döneminde Niyazi diye verdiler, Eten diye verdiler yani birçok isim kullanıldı Ember diye verdiler. Hakikaten mini mücadele bizim kurtuluş savaşımız ama aynı zamanda bir üçüncü dünya içinde son derece anlamlı bir dönüm noktasını oluşturdu. Bu açıdan önemli bir süreç ve son derece belirttiğim gibi Osmanlı’nın çöküş evresinde bir ölçüde mini mücadeleye sayesinde biz ulus devlete ulaştık, cumhuriyeti inşa edebildik. Peki mini mücadele hakikaten zayıf bir mücadele miydi yoksa hep ordu küçümseniyor, bu mücadelenin düzeyi küçümseniyor? Bir derece olanakların sınırlı olduğu bir mücadele Türkiye açısından. Yani bırakın Batı düveli muazzamayı, İtlaf devletlerini Yunanistan’la bile karşılaştırıldığı vakit lojistik açıdan son derece olanaksızlıklarla birlikte biz milli mücadeleye girdik. Ancak büyük taarruz aşamasında bir takım dengeleri kurabildik.
Yani milli mücadelenin asıl başlangıcı, sakarya mıdır, büyük taarruz mudur? Şimdi milli mücadelenin üç evresi var. İsterseniz bir milli mücadeleye anlatın bize.
Şöyle söyleyeyim size, milli mücadeleyi aslında üç ayrı evrede görmek gerekir. Bunların ilk evresi siyasi evre. Bu Amasya tamimiyle başlayan 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı sonrası.
İşte bildiğimiz gibi ardından gelen Erzurum kongresi var, Sivas kongresi var. Daha sonra Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişi var. Ardından Meclis-i Meclis-i Mekbu’sa’nın son şeklinin ortaya çıkışı söz konusu. Misafir milli var. Ardından da Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu bu. Bu siyasi yapılanmaya doğru giden süreç. Yani her şeyden evvel ulus egemenliği üzerine kurulmuş bir devletin ilk evresini oluşturuyor. Burada başlangıçta bir ulus egemenliği fikri var. Var. Var. Amasya tamiminde bunu görmemiz mümkün. Özellikle hukukçular bunu çok net bir şekilde söylüyorlar.
Bu yani gerçekten kademe kademe girerek milli mücadele ulus egemenliğini tepe noktaya çıkartıyor. Yani Tanrı katından halka indirilen bir egemenlik anlayışı var. Ve burada da tabii Atatürk’ün söylediği de bunu net bir şekilde görüyoruz.
Çünkü Atatürk’ün kafasında tamamen Russo’esk bir milli egemenlik kavramı var. Bunu da açık bir şekilde söylevlerinde gündeme getiriyor. 1 Aralık 1921’de bir söylevi var. Mustafa Kemal’in tamamen Russo’nun toplum sözleşmesinden alınmış bir söylev olarak karşımıza çıkıyor.
Yani bu alanda baktığımız vakit o milli egemenlik kavramını kademe kademe uygulamaya sokan ama tabii büyük bir muhalefete karşı bunu gerçekleştiriyor. Onu da söyleyeyim. Bu muhalefet sırf İstanbul muhalefeti değil. Bir fiil mecliste, birinci mecliste çok güçlü bir muhalefet var. Yani birinci meclisten cumhuriyet çıkmaz. Onu söyleyeyim size. Yani saltanat ve hilafetdir. Öyle mi?
Öyle mi? Evet. İkinci mecliste bile benim şüphelerim var. İkinci meclisten meşruti monarşi çıkar. Ancak Atatürk’ün iradesi sayesinde biz cumhuriyeti ilan edebildik. Çoğu kez Atatürk yalnız kaldı. Peki meclis nasıl kabul etti bunu? Efendim? Meclis nasıl kabul etti bunu?
Atatürk’ün güçlü bir iradesi. Daha doğrusu bu büyük taarruzda öyle bir imge oluştu ki Atatürk için o imgeye karşı durmak son derece güçtü. Bu Atatürk’ün tüm hayatı boyunca böyle oldu.
Yani giderek özellikle 1927’den sonra yani büyük notuktan sonra Atatürk aslında erişilemez bir noktadaydı ve o iradeye karşı gelmek olanaksızdı. Ama bu büyük taarruzla birlikte o irade oluştu. Büyük taarruzan önce yok mudur? Mesela Sakarya Meydan Muharebesi nasıl?
Yok. Hayır yoktu. Büyük eleştiriler aldı. Sakarya Meydan Muharebesi ve onun ardından Atatürk işte başkumandan olduktan sonra mecliste çok büyük eleştiriler geldi. Ve ikinci grup o tarihlerde oluştu. Yani Atatürk’ün iradesi ancak Mareşal olduktan sonra orada bile gerçekleşmedi. Çünkü Mareşal olduğu, Sakarya sonrası Mareşal oldu. Oysa büyük taarruzla birlikte kendisi de söyler. Biz büyük taarruzla birlikte cumhuriyeti ilan ettik der. Özellikle büyük taarruzun birinci yıl döneminde yaptığı bir konuşma vardır. 30 Ağustos 1924’te Zafer Tepesi’nde yapar o konuşmayı.
Biz burada bin bir yıl önce cumhuriyete giden yolu açtık der ve cumhuriyetle büyük taarruz arasında yakın bir bağ kurar.
Siz yani Sakarya Meydan Muharebi… Şu yüzden söylemeyeceğim şimdi gerek İlber, Ortaylı, gerekse Erhan Afyoncu. Hatta Erhan galiba bugün de böyle bir şey yazmış. Daha doğrusu büyük taarruzu farklı bir şey ele almış da.
Hep şunu söylerler. İlber de söyler bunu. Bir Türk Devleti’nin 250-300 yıla yakın bir zaman sonra kazandığı ilk meydan muharebesidir. Sakarya der. Gerilemenin durduğu yer diye anlatırlar. Doğru değil midir bu? Yani ben onu bir zafer olarak değerlendirmekte biraz tereddütlüyüm. Yani bu Yunan ordusunun bir şekilde geri çekilmesine vesile oldu.
Nihayi bir savaş değil tabii ki. Ve takip edemedi Türk ordusu. Eskişehir’e kadar çekildi Yunan ordusu. Ama takip edebilecek donanımı yoktu, lojistiği yoktu. Çünkü Yunan ordusu geriye doğru çekilirken köprüleri uçurdu, binden punerleri yıktı.
Yani büyük ölçüde, büyük bir yıkımla birlikte geriye çekildi. Peki mesela o günkü şartlarda Türk ordusuyla Yunan ordusunu kıyaslarsak Sakarya’da nasıldı güç dengeleri? Şimdi şöyle ifade edeyim. Bir kere her iki savaşta da, Sakarya Meydan Muharebesi’nde de, büyük taarruzda da Yunan ordusu asker olarak daha fazla.
Ama ikincisinde çok yaklaştık. Yani bizim 200 bin civarında askerimiz vardı. Onların 219 falan öyle bir şey. Yani büyük taarruzda eşitlenen bir durum var idi. Bizim subay miktarımız her zaman daha fazlaydı.
Onu belirtmem gerekir. Ama onların top tüfek, makinalı tüfek, kamyon, basbayağ çok güçlü bir kamyon filoları vardı. 3 tonluk ve 1 tonluk kamyon filoları vardı. Uçakları vardı. İlkinde 18 uçakları vardı Sakarya’da. Bizim iki taneydi o tarihte.
Büyük taarruzda ise onların 50 uçağı vardı. Bizim 10 uçağımız vardı. Yani dengelenece bir takım faktörler oldu. Yani bizim üstünlüğümüz süvariler. Çok güçlü. Her iki savaşta da mı süvariler?
Tabii tabii. 1’e 5’tir oran. Yani süvariler büyük ölçüde savaşın kazanımında gerek Sakarya’da çevirme harekatı gerçekleşti. Gerekse de büyük taarruzda bizim süvari kolordumuzun çok büyük bir rolü oldu. Bunu belirtmem gerekir. Yani organik enerji üzerine kurulu bizim ordumuz o tariflerde. Kanyon var, bizde kanı var. Yani böyle bir durumla karşı karşılıyoruz. O yüzden karşılaştırılacak durum değil. Ancak büyük taarruzda ki o da Fransızlıların bir şekilde 20 Ekim 1921’de biliyorsunuz Ankara Anlaşması oldu. Ankara Anlaşması ile birlikte Fransa, Yunay, Anadolu’dan çekilirken bütün donanımını, silah teçhizatını bize bıraktı. O önemli bir katkı oldu. Bu arada Rusya’dan da biz silah ve benzeri taktiği aldık. Bu arada İstanbul’dan önemli ölçüde silah kaçırıldı Anadolu’ya.
Bütün bu faktörleri göz önünde bulundurduğumuz takdirde. Tabii bir de Doğu cephesi de kapanmıştı. Yani Doğu cephesini ve Güney cephesini askerin, biz Batı cephesine sevk ettik. Ve o sayede zaten dengelendi Yunanistan’a karşı,
Yunan ordusuna karşı asker miktarımız o şekilde dengelenmiş oldu. Ama dediğim gibi burada aslında savaşın kazanımında gazinin Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük ölçüde stratejisi,
strateji anlayışı son derece önemliydi. Biliyorsunuz Sakarya’da hadd-ü müdafaa yoktu. O büyük ölçüde Yunan ordusunun dağılmasına vesile oldu. Nasıl oldu vesile? Yani şöyle diyeyim bir kere Yunan ordusu giderek, bu bizim Osmanlı Devleti’nde de aynı durumla karşı karşıya kaldık.
Biz Viyana kapılarına kadar giderken geride kalan yani lojistik bağlamında giderek güç bir evreye doğru gidiyorsun dostlar. Bunların beslenmesi gerekiyor, ihaşesi, ibadeti bütün bunlar gerekiyor. Yunan ordusu da aslında ilerledikçe zayıfladı ve süvarilerimiz devamlı bütün geri harekatıyla bu bağlantıyı kesti. Yani bu çok önemli. Bir noktada Yunan ordusunda da isyanlar baş göstermeye başladı o tarihlerde. Yani Yunan ordusunda yet vücut bir tavırda yoktu Sakarya’nın son evresinde. Çünkü Ankara’ya kadar gelmişlerdi bildiğimiz gibi. 50 kilometre yakınlarında kadar gelinmişti Haymana’nın yakınlarındaydı Yunan ordusu.
Polat diye gelmişlerdi. Tabii, tabii. Yani hatta biz Ankara’yı nereye taşıyalım diye, ya doğrusu geriye taşımak için girişimlerde bulunmuştuk. Yani son anda kader değiştirdi, değişti ve bir şekilde biz Sakarya’dan geriye doğru gitmeye başladık. Bütün o Yunan ordusu geriye doğru eski şeritlerden geçti. Eski şeritlerden geçti. Tabii.
Ahmet Hocam, şeyi hep düşünür insanlar. Sakarya’da bu zafer elde edilmelisiydi. Çünkü Sakarya’da hakikaten bir ara savaş kayba doğru gidiyordu. Ve sonra birden bire Atatürk bir şekilde, daha doğrusu Kurmay grup başta Atatürk olmak üzere oyunu değiştirdiler. Ve en azından Osmanlı’nın güne kadar süren gerilemesi Sakarya’da durdu. Ankara’ya çok az kadar. Durmasaydı ne olurdu? Kurtul Savaşı bitmiş mi? Orada sona mı ererdi yoksa başka bir şey mi olurdu Ankara’ya gelseydi Yunan ordusu? Cevabı biraz evvel verdim de size karşılıklı zaferbeyle. Hattı müdafaa yoktunuz, hattı müdafaa. Sakarya’da yenilseydik Kayseri’de savaşacaktık, şurada burada. Ama tabii siyasi olarak çok farklı bir takım ortamlar doğabilirdi.
Atatürk gidebilirdi mesela, Mustafa Kemal gidebilirdi. Mustafa Kemal’in siyasal kariyerinin sonu olabilirdi. Unutmayın Sakarya’da dövüşülürken Enver Paşa Batum’da. Ve yine alup olmasını bekliyor. Malup olursa da girecek içeriye ve giremiyor.
Biraz evvel İlber ve Erhan Beylerin adını da söyleyerek Sakarya’nın öneminden bahsedildi. Mesela Sakarya iç işlerimiz açısından, iç politikamız açısından çok önemli.
Çünkü Sakarya’ya kadar büyük minnet meclisinde aşağı yukarı 40 kişi kadar bir grup Enver Paşa’ya yakın. Zaten başlarında da iki kişi var ki bunlar geçmişte Enver Paşa’nın yavenliğini yapmış insanlar.
Dolayısıyla bu konularda mesela şey Profesör Metri Tunçay çok yazdı. Şimdi tabi Sakarya’da Mustafa Kemal Galip gelince bir kere o iş artık çözülüyor. Zaten Enver Paşa da kalkıp Batum’dan daha sonra Ortasya’ya gidecek vs. vs.
Şimdi mesela yenilseydi sizin sorunuza cevap vermek için mesela Enver Paşa’nın ünü açılacaktı. Ama o zaman da öykümüz bambaşka bir öykü olurdu. Yani gene yenebilirdik Yunanlıları. Çünkü sonuç olarak Enver Paşa da işte Boşevikler’den yardım alacaktı. Zaten ta İstanbul’un işgalinden o yana Ankara’dan yana politika güden Fransızlar ve İtalyanlar gene aynı şekilde kalacaklardı. Ama belki başımız İngilizlerle derdi gelebilirdi.
Şimdi bakın ta Sivas Kongresi sırasında daha buralara gelinmeden önce İstanbul hükümeti Anadolu’daki çocukları bunlar iddiaçılar ey millet bunların peşinden gitmeyin.
Bunlar sizi birinci dünya savaşına sokup mahvedenlerin devamı diyor ki doğru. Yani Sivas Kongresi’nde iddiatçı olmayan insan yok. Anlatabiliyor muyum? Ama onlar ne yapıyorlar? Daha ilk günü Sivas Kongresi. Tamam Mustafa Kemal tam bir iddiatçı sayılmaz. Bir tek o değil. Şimdi tam iddiatçı yarım iddiatçı diye bir şey yok.
İttihat ve terakkiyeyi içinde daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinde de göreceğiniz gibi çok farklı fikirleri olan insanlar var. Ama bunların hepsi iddiatçı. Kazım Karabekir de iddiatçı, Mustafa Kemal de İsmet. Ceral Bayar da o zaman. Ceral Bayar. Tabii düşünün şimdi. Karabekir.
Evet hepsi. Şimdi dolayısıyla iddiatçılık halkın gözünde de sevilmeyen bir şey olduğu için savaş nedeniyle birinci günü daha ilk toplantıda Sivas da vallahi billahi iddiatçılık yapmayacağız diye yemin ediyorlar. Bu ayrıca dış politik açısından da önemli. Şimdi daha savaş bitmeden İngiliz ve Fransızlar biz bu iddiat ve terakkinin önder kadrosunu mahkemeye çıkacağız. İşte bunlar Ermenileri öldürdüler, bizim esirlerimize kötü muamele ettiler filan.
Kızgınlar. Dolayısıyla Mustafa Kemal’in biraz şansı orada çıkıyor. O yüzden o beğenilmeyen sevilmeyen birinci dünya savaşının işte bütün olumsuzluklarının
yüklendiği önder kadroya yani onun çevresine düşeydi. İş değişik olabilirdi. Yani orada mesela siz demin zaferi biraz sıkıştırdınız. Bu ciddi bir savaş mıydı değil miydi diye.
E yani şimdi bu hani Allah’ın rahmet eylesin şeyin biliyorsun bu çılgın Türkleri vardı ya meşhur. Turgut Uzakman. Evet Turgut Bey’in evet o yani yedi düvele karşı savaşan Türkler diye bir şey yok. Yani biz Kurtuluş Savaşı’nı bir avuç Gürcü’ye bir avuç Ermeniye iki avuç da Yunanlı’ya karşı. İki avuç derken sayı kaç? Yani işte onların ordusu kalabalık ama Ermenilerin, Gürcülerin ufak. Fransızlarla çete savaşları yaptık ki onlar da erken şey yaptılar. Yani üstümüze bir İngiliz ya da Fransız ordusu gelmedi. İngiliz destekli olan ordusu geldi.
Bu bir. Ama bu da zaten milli mücadelenin önder kadrosunun bir başarısı. Çünkü adamlar tekrar ediyorum Turgut Uzakman’ın söylediği gibi çılgın Türkler değil çok iyi hesap, çok iyi hesap yapan Türkler. Ve daha 1919’un ilk aylarında eğer inatla işte biz şöyle bir toprak istiyoruz işte kapitülasyon istemiyoruz filan diye programlarıyla ısrar etmelerin halinde üzerlerine büyük bir İngiliz ya da Fransız ordusunun gelemeyeceğini biliyorlar. İsterseniz hikayeyi tekrar İstanbul açısından alalım. Sultan 6. Mehmed Vahdettin ya da işte damat Mehmet Feritpaşa gibi adamların da en büyük zaafları orada. Bunu göremiyorlar. Çünkü onların derdi Fransızlar ve İngilizler bu iddatçıları dövecek. Biz de o sayede istediğimiz gibi yöneteceğiz ülkeyi. İşte bütün o hakimiyeti, milliye vesaire falan şeyinden kurtulacağız. Dolayısıyla yani bakın. Ama hangi ülkeyi yönetecek?
Yani işte bugünkü aşağı yukarı ülke çünkü… Yok şimdi bakın Türkiye diye bir yer yok unutmayın. Yani ama uzun zamandan beri yok. O günlerde ortaya çıkıyor. Şimdi mesela biraz evvel ben biraz fazla böyle cumhuriyet şeyini gördüm. Gerçi siz soruyor öyle sordunuz. Ama şimdi Zafer Güven yanıtladı. Şimdi işte Erzurum Sivas. Sivas’tan sonra son Osmanlı Meclisi Mebusan’ı var. Ve son Osmanlı Meclisi Mebusan’ında da buyurun bizim barış planımız bu diye bugün adına Misak-ı Milli dediğimiz o zamanlar Ahli Milli ki aynı adama geliyor. Metni kabul et diye yolluyorlar Fransızlara, İngilizler, İtalyanlar. Aşağı yukarı tabi orada böyle sınır şuradan geçecek falan diye bir şey yok. Ama mesela ne diyor Arapların çoğunlukta olduğu yerlerden vazgeçtik. Gerisi Osmanlıdır diyor. E nedir o gerisi? İşte üç aşağı bugünkü sınır. Yani biraz Türk değil mi? Cumhuriyetin sınırlarının dışında kaldı.
Halep vesaire çevresinde ya da Musul çevresinde. Ama Türkiye Cumhuriyeti topraklarında da bir sürü Arap kaldı. Yani siz diyorsunuz ki Kurtuluş Savaşı olmasaydı da Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı bu sınırlarda kalırdı. Aşağı yukarı zaten bakıp. Katıl mısın hocam bu fikre? Hayır. Katılmam imkansız. Yani Kürtler var, Ermeniler var. İonya Cumhuriyeti kuruluyor. Batıda. Yani bunlardan nasıl kurtulacaksınız ya? Savaşmadan. Peki ben de onu merak ediyorum hocam. Mesela Yunanlılar turistik seyahatli mi Osrad’a, Anadolu’da? Niye gelmişler? Şimdi bakın, gelirler. Ondan sonra da gidenler. Bu pazarlık meselesi. Biliyorsunuz pazarlığın durduğu yerde de savaş başlıyor. Bir savaş olmadan nasıl pazarlık olacaktı? Bir dakika bakın. Birinci Dünya Savaşı bitmiş. Siz bırakışma imzalamışsınız. Şişkaldırmışlar. Şimdi barış yapılacak. Ama o barış görüşmelerine siz dersiniz ki biz burayı kesin olarak kabul etmiyoruz. Bu Yunanlılar buradan çıkacak. Ermeniler Kars’tan çıkacak. Ey Fransızlar siz de öyle Antep, Maraş falan diye şey yapmayın diye bir program koyuyorlar ortaya. Askeri güç olmadan bunu uygulatamazsın. Tabii. Doğru. Ama unutmayın.
Teknik olarak bu pazarlığın sona ermesi İstanbul’un 16 Mart 1920’de işgal edilmesi ve meclisimizin çalışamaz olması, bakanlıklarımız da. Hocam şimdi size anlatınca, bazı dinlerin konuları bilmek için şöyle zannediyorlar. Bu İstanbul hep böyleydi. İstanbul’da 4 sene bir İngiliz devleti buraya hocam. Tabii. Doğru. Sadece İngilizler değil, Fransızlar.
İngiliz vardı da yani bir İngiliz vali vardı burada. Tabii. Ama unutmayın şimdi bakın. Hindistan’ı işgal ettiler. Ne zaman çıktı Nisan? Doğru. Ancak. Biz de bekleyecektik hacı bekler gibi bir tane şey gelsin diye buraya. Zaten bütün sonun biraz evvel konuşulanlardan kaynaklanıyor Fatih Bey. Gördüğüm kadarıyla biraz evvel Kurtuluş Savaşı’yla milli mücadeleyi eş anlamlı iki kelime tamlaması, sıklat tamlaması gibi aldınız.
Bu bana kalırsa çok yanlış. Milli mücadele dediğimiz süreç biraz evvel Zafer Bey’in söylediği, verdiği tanım gayet doğru. Ama bu, Mondros bırakışmasından hemen birkaç gün sonra başlıyor. Neden? Çünkü İzmir’de, Edirne’de, Ufa’da birtakım dernekler kuruluyor. Hatta Doğu Anadolu’nunki de İstanbul’da kuruluyor.
Ama o günlerde bir savaş yok. Biz hala Mondros bırakışmasına attığımız imzayla işte şimdi Barış’a gideceğiz. Zaten ne yapıyor biraz sonra? Kalkacak başbakanımız. Paris’e gidecek. Tabii iyi yapamayacak işini ama burada 16 Mart 1920’de yani bir tarafın ağzının zorla kapatılmasına kadar bir süre var. Kaldı ki gene demin Zafer’in verdiği yanıttan yola çıkacak olursak milli mücadelenin amacına yani Lozan’dan önce varmış olduğundan kesinlikle söz edemeyiz.
Halbuki Kurtuluş Savaşı dediğimiz askeri hareket 11 Ekim 1922’de sona erdi. Ama biz Yunan ordusunu denize atıp işte Mudanya’da mütareke imzaladıktan sonra kapitülasyonları kaldırmış olmadı ki ya da sınırlarımız belli olmadı ki.
Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı dediğimiz süreci milli mücadele dediğimiz daha büyük sürecin içinde o milli mücadelenin amacına artık barışçıl yollardan varılmasının mümkün olmaması üzerine giriştiğimiz savaş olarak anlatmamız lazım. Ama savaştan sonra da bir bir… Devam ediyor gene milli mücadele. Tabii ki savaşı kazanamazlar. Yani milli mücadele devam edebilecek mi?
İşte onu demin sordunuz Sakarya’da yenilirdik giderdik ne bileyim Malatya’da kazanırdık. Çok zor. Ahmet çok zor ya. Onu bilemem. Yani öyle bir muhalefet var ki siyasi çözümden yana mecliste. Peki bir.
Çözüm ne demek masaya oturup bir noktada mümkün olduğu kadar sevre yumuşatmak bir şekilde kurtarabilen bir coğrafyada devlet kurabilmek. Bunu hedef ediyoruz. Hocam ben şunu merak ediyorum şimdi hocam gayet küçümsedir Kurtuluş Savaşı’nın bir avuç elmini bir avuç Yunanlı bir avuç mühendis ay. Kaç kişiydi Yunan ordusu? Onu sorduğumda söylemiyor mesela kaç kişiydi Yunan ordusu? İşte demin Zafer Bey söyledi 200 bin kişi işte. 219 bin kişilik bir ordu var. Yani onu niçin yanıtlamadın? Büyük Tahruz’da ki Yunanistan Seferberlik ilan etmiş durumda büyük ölçüde askerini yığmış Anadolu’ya yığmış durumda. Bizde tabi aynı dönemde. Ama Büyük Tahruz’da ordu o kadar değil. 100-110 bin kadar Yunan askeri var 95 bin kadar Türk askeri var Büyük Tahruz’da.
Büyük Tahruz’da 186 bin Türk askeri var 195 bin Yunan askeri var. Yani bütün orduyu kabul ediyorsun ben cepheden bahsediyorum. Yani nasıl? Yarı yarıya indirmek lazım. Hayır savaşandan söz ediyorum benimdeki rakamlar tabi gene bu istatistiksel biriler ne kadar doğru bir de o ayrı bir şey. Ama bizim 5282 süvarimiz var Yunanistan’ın 1300 süvarisi var. Yani 6 kolordu. Bir tek süvaride üstünüz. Evet onlar da üstünüz. 6 kolordu 190 kütür bin kişi yapmış. Bak ben bütün bak hafif makinalı, ağır makinalı, top sayıları bütün bunlar aslında diliniyor artık. Yani Türkiye bir şekilde Büyük Tahruz’da bir dengeyi oluşturabilecek rakama ulaşmış durumda. Ona katılıyorum. Evet. Yani şey gibi değil. Sakarya’da çok tezevantajlı bir durumdayız. Onu söyleyebilirim. Yani Sakarya’da şöyle diyeyim 120 bin Yunan askeri var 96 bin Türk askeri var. Şey de farklı eldeki malzeme de farklı.
Tabii orada yani orada yani Yunanistan’ın elinde mesela 2768 makinalı tüfek var. Bizde 825 makinalı tüfek var. Yunanistan’da 369 top var. Bizde 196 top var. Peki o çenesi Kurtuluş Savaşı olmasaydı da aynı devlet kalıyor. O zaman mesela bu Kurtuluş Savaşı yürütenler ruh hastası mıydı da ya biz bir savaşalım da nasılsa aynı devleti hal savaşıya kurduk. Deli gibi savaştık. Ama canım onların istediği ülkeyi vermediler ki onlara. Yani onların istediği ülke verilseydi. Yani ben tabii evet geriye çekilir yeni bir hat oluşturulur. Evet. Yani bu konuda da o kadar imser bakmıyorum. Yani çünkü dağılırdı meclis. Ben öyle görüyorum. Çünkü meclisin pamuk ipiyle bağlıydı bir takım ilişkiler. O meclis dağılırdı. Başka meclis kurdu belki hocam.
Ben şundan korkuyorum mesela hayatı boyunca hep kaybetmişler. Mustafa Kemal. Mustafa Kemal faktörü çok önemli. Onu korumak zorunda. Orada bir deha var ve o deha aslında bütün o harekatı yönlendiriyor. Sadece hareketli milli mücadele yöneliyor hocam. Ayrıca şunu da önündür. O dehanın arkasında da çok güçlü bir kurma heyet var. Yani Osmanlı Devleti çökmüş ama Osmanlı Devleti’nden geriye tek doğru düzgün bir kurum kalmış. O da ordu.
Yok ben idarecilerin de aslan gibi olduğu konusundayım. İdarecilerin hangi tarafta oldukları hiç belli değil. Subaylar İstanbul’da hiç mi padişahçı subay yok. Ama Mustafa Kemal’in çevresinde çok güçlü. Olmamış şeylerden bahsetmenin bana çok anlamı yok. Ama şunu unutmayın.
Yani birinci meclis, o misak-ı milli denilen metne böyle yani neredeyse gökten inmiş vahiy gibi bakıyor. Bu çok önemli bir şey. Ha yenilirlerdi o ayrı ama onu bilemeyiz.
Belki biliyorsunuzdur, Sakarya Savaşı başladıktan 3 gün sonra Atatürk, Ankara’ya içişi. Cumhuriyet olmazdı. Cumhuriyet Atatürk olmadan, Gazi Mustafa Kemal olmadan cumhuriyet ilan edinemezdi Türkiye’de. Ama bir dakika. Enver Paşa’yla cumhuriyete gidemezsin.
Tamam gitmeyelim. Allah Allah. İngilizler cumhuriyet mi, Belçikalılar cumhuriyet mi? Ne mecburiyetimiz var cumhuriyet olmaya? Valla bence çok farklı direçmiş bu cumhuriyet. Şimdi bakın, bende cumhuriyetin gerekli olduğunu tarihçi olarak geçmişe baktığım zaman görüyorum. Ama işi cumhuriyet diye bakarsanız bütün o milli mücadele dediğimiz dönemi, erekselci yani teleolojik olarak değerlendirmiş olursun. Olmaz. Mustafa Kemal Paşa daha 1919 yılında cumhuriyetçi olarak biliniyor mu? Biliniyor. Rauf Bey, Kazım Karabek’i. Hiçbir zaman. Onlar cumhuriyete karşılar. Ve ben onlar cumhuriyete karşı oldukları için de gericidirler demiyorum. Siz Belçika gibi, Danimarka gibi ya da Büyük Britanya gibi olalım.
Yani meclisimiz kralımızdan, sultanımızdan üstün olsun. Ulusal irade hakim olsun. Ahmet, cumhuriyet olmadığı takdire layıklık da olamazdı. Ya vücubum şimdi bak… Türkiye cumhuriyetle belirli noktalara vardı. Yani alternatif olamaz. Haklısın.
Ama o günlerde 1919’da, 20’de, 21’de birçok insan böyle düşünmüyor. Mesela bir Kazım Karabek’i, bir Rauf Bey bunlar son derece reformcu, modernleşme yanlışı adamlar. Yalnız saltanat ve hilafete bağlılar. Evet. Mesela sen milliyetçi misin diye sorsak şeye, Kazım Karabek’i.
Bunu bana nasıl sorarsınız? Tabii diyecek. Peki paşam, insan hem milliyetçi olup hem de nasıl bir tek sünnilerin önderi olan hilafetin kalmasını savunur diye sorsan apışıp kalacaktı. Tabii, tabii. Ama oydu gerçek. Ama gerçek oydu ama terakki berber fırka o yüzden tasfiye uğradı.
Yok canım o başka şeylerden tasfiye uğradı. Çünkü Mustafa Kemal Paşa senin dediğin gibi sadece Cumhuriyet din, kadın erkek eşitliği, Latin harfleri, şu bu bakın. Şimdi Sakarya’dan hemen sonra vakit gelince başkomutanlığın yeniden 3 aylığına uzatılması lazım.
Birçok milletvekili ayak sürecek, istemeyecekler. Bir ara hepiniz duymuşsunuzdur, gayet iyi biliyorsunuzdur. Mustafa Kemal milletvekili olamasın diye bir kanun teklifi verilecek. Bir yerde 5 yıldan, en az 5 yılı oturmamış adam oradan milletvekili seçilemesin diye. Şimdi bütün bunlar Mustafa Kemal Paşa’nın başına çorap örmek için yapılan şeyler. Neden?
Gerici mi bunlar? Vatan haini mi? Kazanılmasın mı istiyorlar Kurtuluş Savayı? Hayır. Mustafa Kemal Paşa’nın nasıl bir adam olduğu ve zaferi elde ettiği zaman onun üzerine elde edeceği o müthiş meşruluk, sevgi değil mi?
Hatırlayın ne oldu İzmir’e girdikten sonra her tarafta onun resmi, her tarafta askerinle bin yaşa Mustafa Kemal Paşa türküsü. Sizin de dediğiniz gibi biraz evvel İlber’den ve şeyden alınarak, değil mi? Purut Savaşı’ndan sonra galiba ilk galibiyet. Şimdi bu adamı artık durdurmaya imkan yok. Ne demek istiyorsun durdurmaya imkan yok? Diktatör mü demek istiyorsun? Hayır. Diktatör demek istemiyorum. Onlar Diktatör diye numara yapıyorlar. Onlar aslında şunu biliyorlar. Ta 1919’dan beri adam bu işi başardığı zaman Cumhuriyeti de kuracak, Latin alfabesini de alacak kadın erkekler… Devrimleri yapacak. Devrimlere karşılardır. Size bir hikaye anlatayım. Ordu İzmir’e giriyor. İki gün sonra da Atatürk orada. Hatta bir buçuk gün falan. Akşam sabah diye.
Atatürk’ün, Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir’e geldiğini duyan bütün İstanbul’daki büyük gazeteciler… Aklınıza kim geliyorsa… Efendim Yakup Kadri, Fahri Rıfkı, Hüseyin Cahit… Hepsi vapura atlayıp geliyorlar İzmir’e. Gazi Paşa’yla mülakat, röportaj. Kuyruğa giriliyor, Göztepe’de. Neyse. Epey eğlenceli yanları var.
Hüseyin Cahit röportajının başında ne diyor biliyor musunuz? Paşam artık Latin alfabesini alırız değil mi? Düşünebiliyor musunuz? 1922’nin Eylül ayında Hüseyin Cahit Yalçın, Gazi Paşa’nın Latin alfabesini taraftar olduğunu biliyor. Nereden biliyor? Bunlar 500 kişi. Ama zaten imparatorlukta uzun zamanda da konuşulan bir şey Latin alfabesine geçsek mi geçmesek mi?
Hayır. Ama Mustafa Kemal’in olduğunu biliyor. Tek kişi Mustafa Kemal’i hoşuna sorma. Bir sürü böyle düşen insan var. Mesela, bu Süleyman Necati diye bir adamcağız var Erzurumlu. Bunun anılarına kimse bakmıyor. Erzurum’da Timmuz ayında daha kongre başlamamış. Mustafa Kemal tabii yaz vakti. Kıra çıkıyorlar gelmeye.
O arada da orada meşhur albayrak okulunun öğrencileri de pikniğe çıkmışlar. Mustafa Kemal Paşa’yı görünce çevresini sarıp yaşasın cumhuriyet diye bağırıyorlar. Düşünebiliyor musunuz? 19.19’nun Temmuz ayındayız. O ikinci gruplar falan var ya birinci mecliste.
Kim bunlar? Demin söyledim. Enverciler. Kara Vasıf, Çolak Selahattin, bilmem. Yeni Bahçeli Şükrü filan. Bunlar enver olsun istiyorlar. Yani diktatör. Mustafa Kemal değil de. Enver olsa bayılacaklar. Neden? Devrimci bir diktatör değil. Şimdi beni burada üzen bir şey var Fatih Bey.
Bunu rahmetli profesör Niyazi Berkes 1960’larda söylemişti. Ne demişti? Atatürk’ün diktatörlüğüne karşıyız bu tek adam iktidarı yapmak istiyor filan diyenlerin. Aslında karşı çıktıkları diktatörlük değil. Kimin diktatörlüğü? Atatürk’ün o diktatörlükle yapmak istedikleriydi.
Nedir o? Cumhuriyet efendim bakın kadın erkek eşitliği diyorum. Eğer Atatürk’ün isteği olsa biz kadınlara seçme seçilme hakkını 1924’te veriyorduk. Anayasam hazırlığı yapılırken anayasa komisyonu dan ya işte Yunus Nadiler şunlar bunlar Atatürk’ün adamları çoğunlukta.
Ne çıkıyor biliyor musunuz madde olarak? 25 yaşını bitirmiş her Türk seçmendir. 3’te 2 çoğunluğu alamıyor. Ki bu ikinci meclis 1924’te anayasa yapılırken her Türk seçmendir diyor madde. 3’te 2 çoğunluğu tutturamadığı için anayasaya giremiyor. Şimdi bu adamın ne istediği biliniyor ama nereden biliniyor? Çünkü bunlar birbirlerini tanıyorlar.
Ayrıca da biliyoruz Enver Paşa’nın kuşağında Kur’an’ı Kerim ile dolaştığını anlatabiliyor muyum? Yani şimdi bu adamların hepsinin ne olduğu biliniyor. Daha bir 919’dan biliniyor. O yüzden korkuyorlar ve önünü kesmeye çalışıyorlar. Yoksa yalnız şunu da unutmayın.
Atatürk’ün ayağını kaydırmak isteyenler hakimiyeti milliyeci. Ama nasıl hakimiyeti milliyeci? İngiliz usulü ya da Danimarka usulü. Fransız usulü değil. Saltanat ve hilafete karşı mı değil mi bunlar? Kimler? Bu söyle Atatürk’ün ayağını kaydırmak isteyenler. Karşı değiller onlar taraftar.
Nasıl şimdi bir tarafta egemenlik milletindir diyorsun. Öbür taraftan hilafet ve saltanatla tanrıdan inen bir hilafetten söz ediyorsun. Affedersin şu anda İngiltere’de hakimiyeti milliye yok mu? Tanrı katından mı iniyor? Tanrı tanrıdan indiğine keminemiyorsun. Peki İngiliz kralı kiliserinde başı mı?
Evet üstelikte ama ciddiye almıyor o rolünü. Bakın unutmayın. Simgeseldir o. Hilafet simgesel değildir. E tamam da tanrısallığına kimsenin inandığı yok ki artık 20. yüzyıla gelmişler. Kim inanmıyor? Bütün Osmanlı… Daha neler. Öyle olsaydı o zaman Padişahı Alman İmparatoru…
Hocam yapmayın. Türkiye’deki bugün dahil karşı devrimcinin tamamının en önemli dayanağı hilafettir ya. Hepsi hilafet için karşı devrimci. Hilafetin önemine ve ne kadar kıymetli olduğunu eniyorlar. Hiç öyle sembolik falan gören yok. Ama onların kafasında ki… Bıraksan hepsi kendi halifeyle en çeker öbür gün. Ama onların kafasındaki hilafet Fatih Bey. Şimdi burada o zaman demin… Hocam ben bir reklam arası vereyim mi? Orada bekleyip duruyor… Hayır ama çok yanlış bir şeyler söylüyorsunuz. Çok ama yani… Hocam bence siz çok yanlış şeyler söylüyorsunuz. Hayır efendim bakın Hakimiyeti Milliye 1909’da çıktı ortaya. Peki biz 1905’de mi çıktık? Hayır bir dakika siz 1919-1920 gibi… Anayasa kitapları onu öyle demiyor Ahmet. Anayasa kitapları Hakimiyeti Milliye konusunda ne tür evrelerden geçildiğini ortaya koyuyor.
Vallahi tarihi hukukçulardan öğrenecek değilim. Ama Padişah 5. Mehmet Eşat… Meclisten ne gelirse altına basıyor imzayı. Yani bugünkü Kraliçe Hazretleri hanımefendiden farkı olan bir şey değil. O itaatçıların diktasını söylüyor. E tamam demek ki oluyormuş. Çünkü o sırada ülkenin adı da Enverland. Eee demek ki oluyormuş.
Enverland… Bir dakika Enverland oldu mu? Hayır da Mustafa Lant olduğu zaman niye evet oluyor? Ben onu anlamıyorum bir de. Mustafa Lant ne zaman olmuş ki? 22’den 23’den itibaren. Yani şimdi unutmayın bu bir diktatörlük ama devrimci bir diktatörlük. Jacoben bir diktatörlük. Aydınlanma ciddi törükleniyor.
Yani Zafer o hukukçuların efendim rahmet Allah rahmet eylesin. Tarık, Zafer, Tunayaların falan onların o Kemalist hukuk anlayışı çok rica ederim yani. Bu olacak şey değil. Ama şu devrim dediğimiz şeyi unutmadan yaparsak bu işi daha anlamlı olacak yakın tarihimizin açıklaması.
Unutma bu adamlar hem halifeyi isteyip hem de onunla birlikte hâkimiyet-i milliğinin olabileceğine inanıyorlar. Laiklik olamaz. Halife’nin olduğu yerde laiklik olamaz. Hilafet ile laiklik nasıl aynı yerde? Çok merak ettim. Doğru bir reklam arası vermem lazım. Doğru eğri bilmem bir reklam arası vermem lazım onu biliyorum.
Peki hocam reklamdan döndük. Ne söyleyeceğini mecliste ne söyleyeceğini raf belirtti.
Hocam, bu da bizim karşımızın başını izleyicilerden emin değil. Şunu diyor Ahmet bir şekilde Hilafet’in kaldırılışında niye bunlar saltanatın kaldırılışı. Saltanat ayrı bir olay. Saltanatın kaldırılması zorunlu çünkü Paris’e gidecek heyetin tek boyutlu olması gündemdi. Tabii canım. Ama bunun için saltanat kaldırmak gerekmez ki. Ama ne diyor orada Rauf Bey’e Atatürk diyor ki gideceksin şunları söyleyeceksin mecliste diyor. Ve Rauf Bey de bir şekilde boynu bükük bir şekilde gidiyor ve Atatürk’ün söylediklerini mecliste söylüyor. Hocam ben biraz konuyu toparlamak istiyorum şimdi. Gidelim şey büyük taarruza. Büyük taarruzda Türkiye Türk tarafının ilk defa büyük bir zaferi var ve gerçekten Anadolu’nun işgalden kurtarılması o gün başlıyor. En azından Trakya hariç işgalden kurtarılmasının temeli orası. Ondan sonra yavaş yavaş bütün Batı Anadolu yavaş yavaş temizleniyor ve İngilizler ile İstanbul’un boşaltılması pazara başlıyor. Büyük taarruz ne çapta bir savaştı? Kayıplar ne düzeydeydi? Nasıl bir savaş oldu meydanda? Şimdi tabii kayıp dediğimiz vakit sırf şehit olan insanlardan söz etmiyoruz. Yaralı, kayıp olan insanlar, esir olan insanlar bütün bunlara bakıyoruz. Bunlara baktığımız vakit ben size rakam olarak verebilirim.
Büyük taarruz sonucunda kayıbı, Türkiye’nin kaybı bütün bunlar dahil yaralı esir bütün bunlar 13 476. Büyük taarruzda? Evet. Kaç ölüm var burada? Burada ölüm sayısı 2318. Şehirde, Sakarya’da ölüm sayısı kaç?
Sakarya’da ölüm sayısı 5 713. Sakarya’da daha büyük kaybımız var aslında. İki mislinden fazla.
Ve toplam olarak Sakarya’da size büyük taarruzda bizim bütün bu toplam kaybımız 13 500 filan. Yunanistan’ın kaybı ise 73.000. Bu denli farklı. Çünkü Yunanistan’ın ölüyü yaralı dahil. Evet 18 350 ölüm var Yunanistan tarafında. Yani aradaki fark çok büyük Sakarya meydan var. Peki hocam, niye İngilizler savaşmıyor, Yunanlılar çıkıyor Anadolu’ya? Bu da hep akla gelen bir sual. Çünkü İngilizler işgal etmişler İstanbul’u, Trakya tarafında bazı bölgeler ama Anadolu’ya çıkmıyorlar.
Onların gözü aslında boğazları kontrol ediyor. Nerede görüyorsun? Şöyle söyleyeyim. Birinci Dünya Savaşı’nın kazananı tek bir ülke. O da Amerika Birlik Devletleri. Yani Fransasıyla, İngiltere’siyle bütün bunların zaten biliyoruz 1920’li yıllarda bunlar bilini doğrultmamıyor bu ülkeler. Bunun sonucu da 29 krizi olacak bir şekilde.
Yani sanıldığı gibi karşımızda savaş öncesinin itilaf devletleri yok. Bunlar da gücünü yitirmiş durumdalar. Tabii ki İngiltere’de birçok savaş karşıtlığı var. O da var, tabii o da var aynı zamanda. Ama onların bir takım, hedef bir takım çıkarları var. O da işte Musul’da petrol düşüydü buydu. O konuda taviz vermiyorlar ve nitekim biz taviz vermek zorunda kalıyoruz. Bütün o yani bizim Misak Milli sınırları dahilinde olan bir coğrafyayı terk etmek zorunda kalıyoruz. Hatta iki coğrafyayı belki Batı Trakya ile beraber. Evet o da var. Batı Trakya, Misak Milli… Şimdi o Misak Milli’nin haritası yok. Yok, evet. Ama şu var elimizde. Mustafa Kemal Atatürk Ankara’ya geldiği vakit 27, Aralık 1919’da yaptığı bir konuşma var.
Orada kabaca bir sınır çiziyor. Ve o sınırın aslında daha çok güney sınırıyla bağlantılı. Hatta Halibi’de içerisine alabilecek şekilde bir sınır çiziyor. İşte Süleymaniye, Kerkük, Musul, bütün bunları da içerecek bir coğrafya çiziliyor. Biliyor musun, bu 1913’te var. Evet, evet. Yani böyle bir… Çünkü buradaki… Ne hocam 1913’te kaçırdığımız yeri? Çatalcıya geliyor ya Bulgarlar, hadi taşıyalım başkenti Anadolu’ya. Taşıyalım mı taşımayalım mı? Çok önemli böyle bütün aydınlar arasında bir anket yapılıyor. 1913’te? 13’ün 12 Aralığı 13 Ocak’ta çıkıyor. Ama 1912 Aralığı’nda yapılıyor anket. O biliyorsunuz hemen Cumhuriyet’in başlarında İçişleri Bakanlığı yapacak olan Ahmet Ferit Tekin verdiği cevap şu. Taşıyalım da zaten bu savaş nedeniyle değil toptan taşıyalım. Çünkü zaten er veya geç, ulusal ülkemiz İstanbul, Batum, Süleymaniye, Rodos dikdörtgenine inecek diyor. Bunu adam 1912’nin Aralık ayında söylemiş. Anlatabiliyor musun? Belli yani.
Bütün bu hikaye var ya, işte milli mücadele yok bilmem Ankara şu bu. Zafir Hoca bir lafı tamamlasın. İkinci meşhutiyet ne kadar az bilirseniz o işleri de o kadar aldanmaz. Yani şunu demek istiyorum. Bir şekilde Türkiye’ye Sevren pose edilmiş durumda.
Ve Türkiye aslında bu milli mücadeleyi sürdürürken aynı zamanda Sevrin de değiştirilmesi konusunda bir takım girişimleri var. İşte Londra’ya gidiyorlar falan ama bir şekilde Batı, itiraf devletleri buna yanaşmıyor açıkçası. Yani ve bu aşamada zaten Mustafa Kemal ancak savaşarak sonuca varılabileceğine inanıyor. Oysa meclis bu konuda değil.
Hatta şöyle diyebilirim, orduyla meclis arasında farklı görüş var. Ordu savaştan yana mı? Evet ordu savaştan yana ama mecliste siyasi çözüm diye bir çözüm tarzı gündemde. Siyasi çözüm demek görüşme. Görüşerek, anlaşarak bir noktaya varabilme. Ve bu devamlı inip çıkış çıkan bir süreç oluşturuyor bütün bu süreç icazı. Peki meclis siyasi çözümden gelen ise niçin İstanlı Meclisi’ni dağıtmışlar da oraya gelmişler? İstanbul’da kalsılarmış. Hayır şu var, İstanbul’u dağıtan kendisi dağdosu İngilizler dağıttı İstanbul’u. Orada evlerle şekillislerdi, meclisi varmış gibi dağlanıp girdi toplantılar yapsalardı. Ama İstanbul’da Misak Milli ilan edildi 28 Ocak 1920 yılında. O Misak Milli zaten tetikledi İngilizlerin 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal etmelerini.
Antırmıyor musun? Böyle bir durumla karşı karşıyayız. Yanlış değil ama eksik Zafer, çok eksik. Yunanlılar da istemiyorlar Anadolu’yu bırakmayı. Dolayısıyla savaşı istemek ne demek? Hayır şu var, bir şekilde Mustafa Kemal başından biri İstanbul’da meclisin toplanmasından yana değil. Ve er geç bunun Anadolu’da toplanacağını söylüyor ve nitekim bu gerçekleşiyor 23 Ocak 1920’de. Antırmıyor muyum? Ama bir gayret gösteriliyor meclisi Megusan’da. Peki Atatürk’ün Mustafa Kemal Paşa’nın yandaşları kaç kişi, karşılıkları kaç kişiye nasıl bir denge var gerek mecliste, gerek kurmay heyetinde? Ahmet Hoca diyor ki kurmaylarda da aslında hilafet yanınızı veya Osmanlı yanınızı olanlar var. Şimdi ben şunu gördüm, daha doğrusu Türkiye’de hala en önemli kaynak bizim milli mücadele ile ilgili olarak Nutuk’tur. Ve Nutuk’un üzerinde bir kaynak yoktur yani bütün bu gelişmeleri açıklamak. Ve Nutuk tek tarafı değil midir? Hangi bağlamda? Nutuk’un ordu ile olan ilişkilerine baktığım vakit onun bir şekilde nispeten gerçek bir yönü var. Ama Nutuk’un içerisinde tabi ki muhaliflerle olan sorun tek taraflı görebilirsiniz. O yüzden sorun zaten.
Ama ordu ile olan, yani şunu görüyorum ben, öyle bir ordu ki kenetlenmesini bilen bir ordu. Daha Samsun’a çıktığı noktadan itibaren öyle bir iletişim süreci yaşanıyor ki ve burada da tabi bizim teografçılarımızın çok önemli bir rolü var. Bütün o Batı, daha doğrusu Anadolu’daki ordu, tabi ki muhalifler var, tabi ki saraydan yana insanlar var.
Ama Mustafa Kemal’in yanında çok güçlü bir ordu oluşumu gündeme geliyor. Yani ben anlamıyorum bunu nasıl söyleyebiliyorsun? Bak Kazım, Alifuat, Refet, eski bir subay olan Rauf, bunların hepsi Atatürk’ün karşısında parti kuracak. Bunlar asker değil. Ne zaman kuracaklar? Amasya mahtamimine imza koyuyorlar mı bunlar? Koyuyorlar. O önemli.
Mustafa Kemal’in varmak istediği noktaya koymuyorlar imzayı. Kurtuluş için koyuyorlar. Cumhuriyet için koymuyorlar Amasya’da imzayı. Amasya’da tabi ama Amasya’dan itibaren oluşan bir egemenlik anlayışı var. O anlayışa ters düşüyor bu insanlar zaman içerisinde. Şimdi ben de sana bir şey diyeyim. 1909’da çıkmış o Amasya’da değil. Hâkimiyeti Milyo deniyor onun adına. Meclis ne derse o olur.
Aynen ikimeşilere başlar. Buna katılıyorum yani. Hâkimiyeti Milye ikine meclisini düşecektir. En az bilinen tarafı ne biliyor musunuz Fatih Bey? Şimdi bakın Vahdettin… İki meclis var bir kere o dönemde. Ayağında hangi hâkimiyeti milliyeden söz ediyorsunuz? Tamamen Padişah’ın isyanı… Tamam bakın ama şimdi 21 Aralık 1918’de.
Yok ben kelimenin ilk kullanmasından başlıyorum. Kavramın ilk kullanmasından başlıyorum. Şimdi milliyet mücadele edin. İkinci meclisiyet kavramı olarak söylüyorum. 1877’de Ayan açıldı. 1922’ye kadar devam etti kapanmadan. Evet teknik olarak toplandılar. O ayrı dava. O ayrı bir dava. Maaşlarını tıkır tıkır da aldılar. Olay şu. Bütün bu Amasya…
Daha sonra Erzurum, daha sonra Sivas ve son Osmanlı Meclisi Mibusan’la… Seçimlere kadar durum meşrutiyete geri dönme mücadelesi Fatih Bey. Ben bunun hatta üçüncü meşrutiyet olarak adlandırılması gerektiği kanısındayım. Son Osmanlı Meclisi Mibusan’ın. Bu İngilizlerin dağıttığı meclisin. Bakın olay şu. Anayasımız diyor ki… Evet Padişah belirli durumlarda Ayan Meclisi’nin de onayıyla… Meclisi Mibusan’ı fes edebilir. Ama bir şartla. Yeni bir Meclisi Mibusan’ın toplanması için… Dört ay içerisinde seçim yapmak şartıyla. Tamam. Güzel.
Şimdi 21 Aralık 1918’de Vartettin Meclisi Mibusan’ı dağıtıyor. Ama çok ilginç bir şekilde… Yeni seçim içinde hadi bakalım yaşlayın çalışmalara demiyor. İki hafta sonra dört ocakta… Kendisi de tabii yapılan işin farkında olduğu için…
Bu bir irade-i seniye değil, bir Padişah emri değil. Ayrıca çok komik bir şekilde… Bakanlar kurulu kararı da değil… Şeyin iç sayfasında resmi gazetemizin… VK’nin iç sayfasında tamamen başlıksız… Şu kadarcık bir haber çıkıyor. Diyor ki… İşte diyor bu durumlar diyor o kadar müşahit olmadığı için filan…
Barış yapılana kadar seçimleri erteledik. Şimdi bana kalırsa… Ki burada yanlış, yalnız da değilim… Profesör Sina Akşin de aynı şeyi söylüyor. İkinci meşrutiyet artık bitmiş vaziyette. Dört ocak 1919’da. Anlatabiliyor muyum? Şimdi ondan sonra yapılan işlerinin hepsi… Bakın Erzurum Kongresi’nin kararlarına sıvaz…
Kongresi’nin kararlarına… Meclisimiz de meclisimiz de meclisimiz diyorlar. Yani hakimiyeti milliye istediyor. Zaten milli mücadele… Hocam Padişah varken zaten nasıl hakimiyeti milliye olacak? Olur mu canım? Allah Allah. Kıranın olduğu yerde hakimiyeti milliye oldu mu… Padişah’ın olduğu yerde de olur. Ne zaman oldu Kıranın olduğu yerde hakimiyeti milliye? İşte genel oy hakkının başladığı tarihten itibaren…
Peki Belçika’da, Hollanda’da, Büyük Birlik’ten… Efendim? Osman’da Meclis Kenar oyuyla mı seçiliyordu? Tabii. Nerede genel oy ne söylüyorsun? E 1909 anayasa değişiklikleriyle artık meclis… Çıkarak bakalım nasıl oylama metodunu ve kimlerin oy kullanılır bakalım mı? Hayır bir dakika demokrasiden bahsetmiyorum. Ben de ondan bahsederim işte. Bir dakika ama yanlış yapıyorsunuz. Ney ben yapıyorum belki sizce yanlış yapıyorsunuz. Hakimiyeti milliye ile demokrasi aynı şey değildir.
Hakimiyeti milliye seçilmişlerin üstünlüğü demektir. Seçilmişler herkes tarafından seçilir demek değildir. Evet. Padişah seçebilir mesela. İkinci meşrutiyette… Bugün ki durum da böyle. Ayrıca milli mücadele başlangıç döneminde ancak vergi verenler oy kullanıyorlar. Ama o oy kullananların… Yani o zaman çobanla şeyine oy verir değil. Hayır.
Doğru. Ama onların oyuyla seçilenlerin lafı Padişah’ın emrini kesiyor. Bilmem anlatabiliyor mu? Padişah da onları fes edebiliyor. Evet ama yenisini çağırmak… Dört ay sonra yenisini çağırmak koşuluyla. Ama öyle yani unutmayın siz madem demokrasiyi bu kadar seviyorsunuz onun bir konvansiyon sistemi olduğunu da bilirsiniz.
Bugün Fransız Cumhurbaşkanı’nın İngiliz Kraliçesi’nin bilmem Polonya Cumhurbaşkanı’nın da Meclisi Dağıtma Hakkı var. Anayasada yazılı. Ama zırt pırt kullanmıyorlar. Mesela bu. Bunların hiçbiri halife değil. İngiltere Kraliçesi halife. Aynı. Anglika Krizesi’nin başkanı. İslam’daki halife. Halife’nin de İngiliz’in başkanı. İslam’daki halife değil. Mesela İngiltere İncil hükümlere göre yönetildiği bir şey var mı? Bakınız İslam’daki halife diyor ya. Yok öyle bir şey. Peki mesela şeriatla yönetilen bir şey var mı? Bu polisyon batıyor ki den bir tanesi var mı? Bir kere şeriatla falan yönetilmiyoruz yüzyıllardan beri. Neyle yönetiliyoruz? Kanunla. Şeriat demek kanun demek zaten. Hayır değil. Şeriat bambaşka bir şey. Uzun şimdi konumuzun bir içine girmeyelim.
Halifelik dendiğin zaman aşırı muhafazakarlığının kafasındaki halifeliği siz kabul ediyorsunuz. Peki İngiltere’de şey var mı mesela ya da bahsediyorsunuz ülkelerde çıkan kanunların din kitabına uygunluğunu denetleyen bir kurum var mı? Hayır. Ama bizde de yok. Bir tek Müslüm de var o. Benim bildiğim kadarıyla. Yani bir alimler. Şeyhülislam yok mu bizde? Nasıl?
İslama diye bir şey yok mu? Hayır efendim. Şeyhülislam’ın. A bir dakika. Sizin anayasınızdaki şu madde. Olur mu öyle şey? Bir kere zaten unutmayın. Sizin dış işlerini bakanınız kim? Gabriel Aradunga efendi. Efendim Nafi nazırınız kim? Arap Hristiyan Arap Süleyman el-Bostani efendi. Şimdi bunun neresi İslam devleti?
Osmanlı İslam devleti değil yani. E değil tabi canım hiçbir zaman da olmadı zaten. Onu bir şey ideoloji olarak kullanıyor Fatih Bey. Şimdi bakın tekrar ediyorum. Hilafeti zaten Osmanlılar doğru dürüst Abdüla binte kadar kullanmamışlar. Yok böyle bir şey. Hemen hiç kullanmamışlar. Hiç kimse kullanmamışlar. Düştükleri ihtiyaç olmamışlar.
Orta çağa gittiğiniz zaman da 15. yüzyıla falan Fas da bilmem Mısır da şurada burada Hindistan da bitik anlanan hangi İslam sultanı varsa kendine halif ediyor. Bizde de mesela bu şey konusu yanlıştır. Aynı nedenle Yıldırım Bayezid kendisine halife demiştir. Daha Yavuz Sultan senin doğmadan 100 yıl önce. Anlatamıyorum olacak şey değil. Şimdi siz ha şimdi muhafazakar İslamcıların aklında bir halifelik var mı var? Ama Osmanlı halifeliği o değil ki. Osmanlı halifeliği. Anayasımızda bile doğru dürüst yok. Bu Cumhuriyet’in pardon saltanatın kaldırılacağı gece tartışırlar da tartışırlar. Mustafa Kemal Pek’e yeter artık. Bu işi olmuştur. Değil mi? Neden? Adamların derdi çok büyük. Çünkü sultan ortadan kalkınca halifelik de kalkıyor. Neden? Anayasımızda yani amme hukukumuzda kamu hukukumuzda halifeye yer yok. Anayasımız ne diyor biliyor musunuz? Osmanlı ailesinin en yaşlı ve en olgun erkeği halifelikle dahil olmak üzere Osmanlı sultanıdır diyor. Yani sultanı tanımlar şey. Anayasımız halifeyi tanımlamaz. O yüzden 1 Kasım 1922 gecesi bir takım Hacı Hoca takımı ulan bunu nasıl yapacağız diye düşünüp duruyorlar. Çünkü sultanı kaldırdınız mı halife de düşüyor.
Ama onu ayırıyor zaten meclis. İşte yani ayırmıyorlar. Abdülmecit Efendi nasıl açılıyor? Tamam da hangi anayasa değişikliği yapılıyor? Yok anayasa değişikliği hiçbir şey yok. Meclis kararı bunların hepsi. Bakın şunu unutmayın. Saltanatın kaldırılması, arkadan cumhuriyetin ilanı, onun arkasından da hilafetin kaldırılması meclis çoğunluğuyla alınan kararlar. Ondan sonra Atatürk dönecek meclise hadi bakalım şimdi anayasa nasıl yapın diye. Anayata biliyor muyum? Yani devletimizin nasıl bir devlet olacağı anayasası yapılmadan bu dediğim 3 noktada saltanatın kaldırılması meclis kararıdır. Evet. Anayasa değişikliği değil. Gerekiyor mu?
Devrim olduğu zaman gerekmiyor. Ben onun adına onun adına devrim diyorum. Tabii. Devrim çünkü şey yaparsanız olur. Meşhur Avlonyalı Ferit Paşa’nın dediği gibi onu kızdırmak istiyorlar. Çünkü çok küfürbaz bir adam Fatih Bey. Sağındaki sonundaki gençler onu kızdıracak laf etmeye bakıyorlar. Şeyden nefret ediyor Talat Paşa’dan.
Paşam Talat vezir oldu ya ne diyorsun deyince anlıyor kendisi küfür ettirmek istediklerini. Tutuyor kendini yaparsanız olur diyor Arnavut diliyle. Bu da o yaparsanız olur. Devrim bu demek zaten. Devrim hukuku diye bir hukuk var. Hukuk yok. Devrim diye bir şey var. O hukuk değil. Bak işte zaten demin söylediğime geliyoruz.
Bu Tarık Zafer hocaların ve onların devamının yolundan giderek devrime bir hukuk bulmaya çalıştığımız takdirde tarihi berbat ediyoruz. Bu devrimdir. Hukuk yoktur. Eline gücü geçiren yapar. Bugünkü hukuk devletimiz büyük ölçüde yirmili yıllardaki hukuk devrim sayesinde olmuştur. Yirmi dörtten sonra. Ne fark eder?
Ondan evvel hukuk yok. Ne fark eder ama devrim hukukudur. Medeni kanunda devrim hukukunun bir parçasıdır. Devrim hukuku kelimelerde bir kere yanlışlık. Kontradiksyondan leterim deniliyor ya. Devrim zaten hukuksuzluk demek. Senin devrim dediğin şeye giriştiğinde niye o gün. Hocam devrim hukuksuzluk demek değil. Devrim bir önceki hukuk anlayışının terki zorla terki demek.
E tamam zaten devrimci. Devrimci yenilirse ne oluyor? Hayal oluyor. Hangi hayal oluyor? Ya koskoca. Ölüm cezasına çarpılıyor. Ne demek devrim? Tahir, tebdil ve ilgah. Bu kelimeleri duymuşluğunuz var değil mi? Anayasa da vardı. Aha işte mesele bu. Bunu söylemeden yapamayız.
Yok ona hukuk falan filan deyip modern hukuka eskiden olmuş şeyleri sıkıştırmaya çalışırsak tarihimizi anlayamayız. Bak Ankara hukuk… Hocam zaten içimizde yani en azından hocam bilmiyor ama mesela Atatürk devrimci değildi diyen birisi yok. Atatürk büyük bir devrimciydi zaten. Evet. Bizim Atatürk’ü yani bizim derken sizi kastetmiyorum kendimi kastediyorum. Bizim Atatürk’ü sevmemizin temel nedeni de devrimci olması. Benim de öyle. Çünkü Atatürk olmasın diye bir demokrasi olmazdı. Benim de öyle.
Çünkü insan hakları ile ilgili bugün geldiğimiz nokta eksik de olsa bu en azından bu yola çıkmazdı. Yani o gün aynı koşullarda olan ülkelere baktığımız zaman bugün geldiğimiz yer acısından Atatürk’e çok şey borçluydu. Onun o devrimci karakteri olmasa kadınlar oy kullanamazdı. Benim buna bir ilgilenmiyor muyum? Erkeklerin de hepsi oy kullanamazdı muhtemelen. Bakın ama sizin bu söylediğiniz cümleler var ya… Şimdi anne buna alternatif var diyor.
Bu cümlelerinizin hepsini Atatürk kelimesini kaldırıp yerine Cromwell ya da Robespierre koyan bir sürü İngiliz ve Fransızlar haklılar da. Anlatabiliyor muyum? E ama bakın onun neler yaptığını işte Cromwell’in de Robespierre’in de nasıl bir sürü adam öldürdüğünü bir sürü diktatoryel dönemlerden geçildiğini değil mi?
Cromwell’in iktidarda kaldığı 10 yıla diktatörlük diyoruz. Ötekiler zaten belli. Kamu Selamet Komitesi filan. Şimdi bakın o kamu selamet komitelerini ya da işte bu dediğim gibi sen bunu böyle yapacaksın yoksa karışmam. Değil mi? Ne diyor şey? 1 Kasım gecesi Mustafa Kemal sonunda dayanamıyor. Çıkıyor sıralardan birine bakın beyler diyor biz size bu olur mu olmaz mı diye sormadık diyor.
Bu nasıl olmuş bir şeydir değil mi? Emrivakidir. Siz bunu hukukuna uydurun. Yoksa zaten olacak ama korkarım kafalar kesilir. Diktatör dediğine kadar bu için babam meclise gidip getki almaya çalışıyor o dönemde. Fatih Bey amacı o. Meclisin üstün olduğu bir ülke yaratmak istiyor. Peki bir diktatör meclisin üstün olduğu bir ülke yaratmak niye istesin? Kendisinin üstün olduğu bir ülke yaratmak istemez mi diktatör? İşte zaten hala.
Lom kinu diviz lü plus diye Robespierre hakkında kitap yazılıyor. Yani 200 yılı geçtikten sonra. Bizde sizin büyük torununuzla torununuzun torunuyla benim torunum torunlarla aynı şeyi tartışacağız yine 200 yıl sonra. Nasıl oluyor da hiç demokratik olmadan bir yolla yani diktatörler yoluyla değil mi?
Devrimci diktatörlük yoluyla demokrasiye geçiriyor. Aydınlanmacı diktatörler dönemi diye bir dönem var. Ve bu dönemde pek çok diktatör var. Ama aynı şey değil. Yani şimdi ben Mustafa Kemal’i dedim. Devrimci diktatör dedik. Jacobin diktatör. Yani Cromwell’le Robespierre’nin ailesinden. Musulini’yle şeyin ailesinden. Dikten ailesinden değil. Şimdi zaten bütün sorunumuz burada.
Bugün de meslektaşlarım arasındaki tartışmalar bu. Hala Fransa’daki meslektaşlarımız bunu tartışıyorlar. Nasıl olur da anti demokratik tepeden inmeci yollarla demokrasiye geçirir. Bu işte bunu konuşuyoruz şu anda. Ben olduğu kanısındayım. Çünkü deep note. Bakınız Fransa. Biri Fransız yaparsa bir Türk de yapar. Yeter ki isteyelim. Bu kadar basit. O yüzden bugün bir de biliyorsunuz müthiş bir tartışma gidiyor akademik çevrelerde. Post Kemalizm post post Kemalizm bilmem ne diye. Kimileri çıkıp diyorlar ki böyle tepeden inmecilik olmaz. Bugün demokrasiyi yaşayamamamızın tek nedeni bu Allah’ın cezası Atatürk ve SAZ arkadaşlarıdır diyenler. Tamamen ahistorik bir söylenme. Kesin bence de. Bence de. Ama bu tartışılıyor ve. Tartışılabilir ama ahistorik. Tartışılmadan şeyin doğru olmasını veya tartışmaları olması gerekiyor. Gerçekleriyle bağdaşmaz. Bak onun ne kadar tarihsel olup olmadığı konusunda o kadar kolay gidemeyiz. Neden gidemeyiz? Şimdi niye hala Fransızlar Robespierre hakkında kitap yazıyorlar? İşte en son kitabın altbaşlığı bizi en çok bölen adam.
Ama Robespierre’le Türk aynı köşeye sahip değil. Aynı kaba koyma yani bu konularda. İşte devrimci diktatörlük bundan bahsediyoruz. Hocam Robespierre bile Atatürk kadar aydınlanma ciddi. Robespierre’nin kapadığı kurumlara bakın. Atatürk’e açtığı kurumlara bakın. Robespierre’in Fransa’da neler yapmadığına bakın. Neyse. Robespierre’in büyük ölçüde Giotin dediğin insan sayısını düşün.
Ama Türk devriminde çok daha az kan akıtıldı. Bu doğru. Bunu yıllar önce zaten birçok insan söylemişti. Değil mi? Şevket Süreyya Aydemir de bunu söyler. Başka birçokları da söyledi. Her devrimde mutlaka oluk oluk kan akacak diye bir şey yok. Ama devrim dediğinin insanı… Hayır, aynı. Yani öyle bir söylemin var ki Ahmet kusura bakma. Gizil bir tezgif var burada Atatürk.
Bende mi? Hayır. Tam tersine. Gerçeği söyleyip ne olmadık yerlere çıkartmak ne de bu işte post kemalistlerin yaptığı gibi yerin dibine geçin. Anostik bir tavırdır bu. Yo bana kalırsa soğukkanlı bir devrim tarihi. Yani sen bir şeye sempati duyarsın. Ama onu böyle yanlış taraflarını da yaslıyor.
Yazmasam. Hocanın demek istediği şu benim anladığım kadarıyla diyor ki Atatürk önemli bir devrim yapmıştır. Evet. Ama o gün gidip de bunu bir referandumla halka sorsaydı bu devrim yapamazdı. İşte bu kadar. Ya Türkiye’de o tarihlerde yüzde beşin altında bir okur yazarlık var. Nüfusun yüzde binler doksan beşi kendi mekanından bir kilometre ötesini bilmiyor. Evet. Burada tek dereceli seçimi yapacaksın.
İmkansız. Neden tepeden inme oluyor? Evet ama neden tepeden inme oluyor? Bu Ahmet abi tepeden inme oluyor. Neden tepeden? Bir dakika. Yani Diverji okuş varzenbergi oku yani bütün bu siyaset sosyologları Türkiye’nin kademeli bir şekilde bir geçiş süreci yaşadığını söylüyor. Doğru ama Boris Diverji de yani artık şey taş devrimde filan kaldı. Neyse geçelim. Yani postmodernistler daha doğrusu postgemalistler mi bu işin doğrusunu söylüyor? Onlar da bana kalırsa yanılıyorlar hem de çok yanılıyorlar. Ben postgemalistlerden değilim ama şunu düşünüyorum. Ama öyle konuşuyorsunuz. Hayır değilim değilim. Bakın nasıl bugün artık modernleşme postmodern eleştiriden sonra tekrar saygı duyulur bir
şey oldu. Hele bizim gibi ülkelerde aynı şekilde postgemalizm de oradan bir şeyler alacak ama başka bir yöne gidecek. Neydir o? Onu size anlatmaya açıklamaya çalışayım. Şimdi sen güzel söyledin. Yani okuma yazması komik düzeyde köylü bir toplumda demokrasi olmuyor. Güzel. Ama o toplumu demokrasiye doğru götürmeye karar vermiş olan ekip işe koyulduğu zaman karşısına çıkan ve karşısına çıktığı için de kötü muamele gören siyasetten uzaklaştırılan istiklal halkı. Medeni kanunu düşün. Medeni kanunu referandıma sor. Geçmez. Imkansız. Yüzde beş bile alamaz. Bugün geçer. Bu işin sonunda.
Bu medeni kanunu ele al. Kadınlara tanınan seçme seçilme hakkı. İnsanların bu sandığa götürülmesi bile demokrasi doğrultusunda atılmış önemli bir adındır. Tabii. Bu şekilde geçildi. 1946’ya bu şekilde varıldı. Ama bir de yaşanan var. Bak şimdi istersen konuyu başka bir şekilde açıklamaya çalışayım. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma.
Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma. Bu konuyu bir şey yapma.
Buradan ne demek istiyorsun? Ben şunu demek istiyorum. Yani daha doğrusu… 27 Mayıs’tan sonra yapılan iyi bir anayasa. Hatta bugüne kadar belki… 27 Mayısçılar mı yaptı? Darbe yapanlar mı yaptılar bu anayasayı? Yapmadılar ama onun yolunu açan oydu diye 27 Mayıs darbesini temize çıkartan insanlar var. Burada teleolojik bir ilişki var. Bir dakika. Eğer söyleseydim askerler yaptı 1961 anayasasını diye, aklı olurdu bu eleştirin de. Ama yazanlar nasıl yazıyorlar? İyi ki 27 Mayıs’ta askerler darbe yaptı. Biz o sayede İstanbul’un… Hocam siz ama mesela meseleleri… Kimi yerde istediğiniz gibi okuyorsunuz, kimi yerde istemediğiniz gibi okuyorsunuz. Bunu diyen de var, demeyen de var. Mesela kalkıyorsunuz Mustafa Kemal ile Atatürk ile Robespierre…
İkisi de devrimci tamam eyvallah ama Robespierre neredeyse kan içici, kaligule haline gelmiş bir psikopatlaşan devrimci. Öldürdüğü insan sayısını kendi de bilmiyor ve sonra da kendi arkadaşları götüne götürüyorlar. Ya da mesela İngiltere örneği veriyorsun mesela. İngiltere’de demokrasinin başlangıcı sayabileceğimiz Magda Kartayı İngiliz halkı mı istediler yaptılar? Hayır.
Yani elbette ki toplumlarda birileri öne geçer, toplumun genelinin önünde olan bir takım insanlar öne geçer ve o toplumu ileri doğru taşımak için bir hamle yaparlar. Arkasından da bu hamle başarılı olmuşsa uzun süre başarılı ve belki sonsuza kadar sürer, uzun süre olmamışsa karşı devrimciler hareket edip başka bir şey yapmaya çalışırlar. Tamam, peki ben o zaman size şöyle söyleyeyim galiba o zaman anlayacaksınız beni.
Eğer Türkiye Mustafa Kemal Paşa’nın iktidara doğru gidiş sürecinde zaferin dediği gibi o korkunç az okur yazarlığı olan, %90’ı köylü olan bir ülke değil de
Robespierre’nin Fransa’sı kadar kültürü, parası, burcuvası filan olan bir ülke olsaydı o zaman Türkiye’de de daha fazla kan dökülürdü ama ben gene Mustafa Kemal’in yaptığı devrimi severdim desem beni biraz daha iyi anlamış olacaktı.
Bu pek değildi ki şimdi. Tamam işte tamamen Robespierre’nin üstüne Robespierre’nin de çok daha makul Atatürk benzeri arkadaşları da yani devrimcileri de var Fransa devrinin. Siz Fransa devriminin en uç kişiliğini devrimcilerin bile kabullenemediği en uç kişiliğini oranın temsilcisi hale gelip Atatürk’te kıyaslıyorsunuz.
Ama Atatürk de aynı durumda yani Robespierre. Hocam yapmayın Atatürk demin siz de kabul ediyorsunuz ki Atatürk gidiyor her bir savaş için ya başkomutanlık için meclis üç ay uzatması yapsın diye meclise gidip yalvarıyor neredeyse şimdi bu bunun nasıl Robespierre’lik bu kardeşim ordu gelin önce bir şu meclisi dağıtın sonra biz işimize bakarız demiyor ki.
Ben ama bin dokuz yüz. Şimdi Robespierre olsaydı şöyle yaparız Robespierre kardeşim ben cephede savaşırken bu meclis bana bela oldu başıma deyip alırdı üç yüz tane askeri getirdi meclisteki muhalefetin hepsini kafasını keserdi çayın önünde meclisin sonra der ki arkadaşlar başkomutan mıyım başkomutan size yürü devam edin. Ama ben bunu söylemiyorum ki. Ama siz elma ile armutu kıyaslamaya çalışıyorsunuz. Hayır hayır hayır yanılıyorsunuz ben bin dokuz yüz yirmi birdeki Mustafa Kemal için de yapmıyorum ki Robespierre karşılaştırmasını zafer sonrası için yapıyorum. Daha öncesi için değil zaten Robespierre de o sizin söylediğiniz Robespierre zaten zafer sonrası yok ki Robespierre zaten zaferi yok ediyorlar gidiyorlar öldürüyorlar gidiyorlar. Yani evet o fazla uzun sürmüyor. Fazla uzun sürmüyor. Palaköy’de gidiyor yani. Belki de Atatürk’ün tasvir ettiği işleri Robespierre’ye kıyaslamak belki daha doğru olabilir. Fatih Bey fesin yerine şapka giymeye karar verdiğimizde kaç kişi asıldı biliyor musunuz?
Tam sayı bilmiyor. Atın. Beş bin? Yok o kadar değil. Atın dedi o kadar. Tamam ama diyorum size bakın. Peki mesela bugün Cumhurbaşkanı hakaretten kaç kişi hak ediyor musunuz? 38 bin. Evet evet. Her durumin kendine ait şartları oluyor yani. Öyle şu eğer Türkiye çok daha gelişmiş bir ülke olaydı o zaman belki Mustafa Kemal bütün bunlar için diktatörlük yapmaya gerek bile duymayacaktı. Yahu da tam tersi bunu bilemeyiz bakın bunu söylüyorum size demin de söyledim bu olmamış şeylerin tartışmasını yapmayalım.
Olanlara bakalım yani şimdi İstanbul Baro Başkanı bir görüş belirtiyor adamı hemen İstiklal Mahkemesine çekiyorsun. Şimdi bugün olanlara çok benzeyen bir durum. Değil mi? Meşhur İstanbul Baro Başkanı. En azından bugün de mi devrim oluyor Türkiye’de?
Tersi ne? Tabii İran İslam devrimi denmiyor mu? Ona da devrim deniyor. Siz devrimini sadece… Ha yani bugün bir devrim mi oluyor Türkiye’de? Bugün de bir karşı devrim oluyor lise göre. Tabii yani anayasayı bile canlı okuduk. Değil mi? Yani bugün 1982 anayasası geçerli mi şu anda? Yine anasamız var ya. O yüzden unutmayın devrim sadece insanlığı ilerlemeye götüren bir şey değil İran İslam devrimi diye de bir deyim var. Tabii şu an söyleyin siz bugün de aynen şey gibi o gün iddia ettiğiniz üzere hukukun ayakları altın alınır mı? Birlikte metodolojiler yönetimi olduğunu mu savunuyorsunuz? Tabii ama başka türlü devrim yapılmaz. Devrimi demokrasiyle biraz evvel ne dedi? E buyur hadi bakalım şimdi siz inanıyorsunuz medeni kanuna. Referandum yapacak olsanız 5’e karşı 95’le yenileceksiniz. Ne yapacaksınız? Ben de soruyorum. Ya medeni kanun? E şimdi bu hukuk mu? Niye? Bu devrim bu. Bu devrim bu. Hukuk değil bu. Ama hukuku üstün sağlamaya yönelik bir devrim diyemez miyiz?
Evet o yüzden size demin ne dedim bizim bundan 100 sene sonra da tartışacağımız bir şey. Çünkü Fransızlar 200 sene sonra hala tartışıyorlar. Nasıl anti demokratik yollarla demokrasiye doğru gidilebilir? Şunu söylemeye. Yani şunu söylemek mümkün mü? Atatürk olmasın diye Türkiye’ye demokrasi gelmez demek mümkün mü? Vallahi olabilir. Ya da çok daha geç gelir belki. Kesin söyleyebiliriz. Yani Atatürk bir deha.
Hem siyaset dehası hem de… Yani çünkü unutmayın. Biz ne konuşacaktık? E ama zaten yani 30 Avustos 3 saat 30 Avustos konuşulmam lazım. Şunu konuşuruz. Bu Kurtuluş Savaşı sadece cephe savaşı değildi. Tabii. Bir yandan da Ahmet Hoca da söylediği gibi bunun arka planı vardı.
Yani cephe savaşını güçlendirmek veya cepheyi daraltmak için arkada yürüyen faaliyetler vardı. Tabii. Bunlar da aslında başlangıçta o kadronun Kurtuluş Mücadelesi başlarında kadronun bir anı dahası. Başta Atatürk olmak üzere. Bu cephe küçültülmeseydi, bu cephe de az önce sözünü ettiğiniz kimi anlaşmalar yapılmasaydı, kimilerinin gönüllü terki ülke topraklarını sağlanmasaydı, kimilerinin silahlarını Osmanlı ordusuna bırakması ya da birtakım ikili ilişkilerle komşulardan destek ama sağlanmasaydı, bunun diğer cephesine atılmasın bize. Yani savaş cephesi tamam hep konuşuyoruz. Diğer cephede neler oldu? Ne oldu Ahmet Hoca, niye gittin? E bir aklıma bir şey geldi çünkü siz o kadar güzel anlattınız ki. Bakın şimdi biraz evvel ne güzel söyledi zafer. Keşke size tek alsaydık hocam. Hayır hayır ama güzel söyledi. Neden? Bir ara bir şey söylediniz mi? Osmanlı meclisini biz kapatmadık, İngilizler kapattı dedi. Bu çok önemli. Ne oldu? Hocam sen anlattığınızda şu çıkıyor ortaya. Şimdi siz konuya çok detaylı ve tarihi perspektüle bakmak çalışıyorsun ama şimdi sizi dinleyenlerin bir bölümü ne yazık ki sizin IQ’nuza sahip değiller. Bu yüzden daha bilmiyorlar. Ve konuya bambaşka bir göz alabilirler. Evet bak hoca söyledi Atatürk demokrat değildi, Atatürk diktatördü, Atatürk olmasaydı işler çöko olacaktı. Aslında her gün öbür yukarı çıkıyor tek başına. Ama Atatürk olmasaydı demokrasi olmazdı.
O da söylüyorum. Güzel. Ama işte öyle bir ikilem içerisindesin ki Ahmet. Sizin söylediğiniz yanete bakın o demin gördüğümüz Osmanlı. Ama ona bir soru sordum. Tamam ama ona çanak tutacağım şimdi. Fatih Bey İngilizler kapattılar değil mi? Güzel. Çocuklar da gittiler, Ankara da toplandılar. Peki onları kim ölüm cezasına çarptırdı? İngilizler mi?
Buyur. Fatih Bey izleyiciler merak ediyor. İzleyiciler merak ediyor. Bir de bir tarih ölümcüsü diyor ki o asılanların büyük bölümü aslında hilafet seviyesiyle asılmış. Kaç kişi öldürüldü Çapka devrimi seyrettiği sebebiyle? Çapka devriminden dolayı ben 5 mi dedim. Yok yok. 6-700 falan. Bir tarihçi diyor ki onlar büyük bölümü aslında hilafetle bağlantılıydı. Toplama odur diyorlar. Mutlaka.
Şimdi bakın bütün bu mini mücadele süreci içerisinde savaşların birbirini izlediği bir evrede, meclis içerisinde de güçlü bir mücadele var. Bunu kabul etmek gerekir. Ama bu yol ayrımı zaman içerisinde daha belirgin bir şekle dönüşüyor. Yani başlangıçta tabi ki saltanat ve hilafeti kurtarmak başta olmak üzere yeni bir vatan inşası söz konusu. Büyük Millet Meclisi’nde. Ama bir koşulla saltanat ve hilafetin tepe noktada olması koşuluyla. Bu bu şekilde. Evet. Tazarlanmış durumda.
Ama giderek zaman ilerledikçe bu böyle olmayacağı ortaya çıkıyor. Evet. Yani bu olmayacağı ortaya çıkıyor. Ayrıca başından beri böyle yapmak istemeyenler var. Ama böyle bir evrede de bir yol ayrımı oluşmaya başlıyor. Bu yol ayrımının önemli bir noktası da bu başkomutanlık kanunun sırasında ortaya çıkıyor. Çünkü önemli bir muhalefet işte Süleyman Bey olsun. Var.
İşte büyük ölçüde işte Kara Vasıf olsun, Rauf Bey olsun. Tabii tabii. Bütün bunlar aslında çok farklı bir şekilde alternatifler ortaya koymaya başlıyorlar. Doğru. Ama bütün bu yol ayrımı doruk noktasına Cumhuriyet’in ilanında varıyor. Cumhuriyet’in ilanının ardından da hilafet bunun üstüne tuz ver ekiyor. Bir şekilde yani Türkiye’de bütün bu devrim süreci içerisinde en önemli karar bana sorarsan hilafetin ilgasıdır. Hilafetin ilgası ile birlikte laikliğin yolu açıldı ve laiklik doğrultusunda adımların atılmaya başlandığını söyleyebilirim. İşte tam o evrede 1924’te Terakki-Perver fırka kuruluyor. Kimdir bu Terakki-Perver fırkayı kuranlar? Bir fiil Atatürk ile birlikte Amasya tamirimine imza koyan insanlar. Evet. Ama yollar ayrılmış durumda. Ama aynı tariflerde Şeyh Said isyanı da baş gösteriyor. Şimdi arasında ilişki vardır yoktur. Bu çok tartışılan bir husus. Yok ben değil. Ama sen yok diyorsun, ben var diyorum.
Yani böyle bir espirinin oluşmasında yani Şeyh Said ayaklanmasının oluşmasında İngiliz parmağı olduğu kadar bir ölçüde Terakki-Pervercilerin de çok larj tavır içerisinde olmalarının önemli bir payı oldu. O şekilde bakmak gerekli. Ama ondan sonra Terakki-Perver fırkanın kapatılması ve taklidi-sikunla birlikte rejimin giderek sertleştiği gerçek bir husus.
Ve bu sertleşme 1927 Kongresi ile birlikte çok daha bariz bir nitelik kazanıyor. Çünkü Halk Fırkası’nın kongresi birinci hatta kimilerine göre Mustafa Kemal İkincisi’nin ikinci olduğunu iddia ediyor. Sivas Kongresi’ni bir şekilde ilk kongre olayına itelemetliyor. Evet Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilk kongresi. Sivas. Ama orada çok önemli. Yani 27 Kongresi Türkiye’de çok az çalışılmış bir kongredir. Çünkü o kongrede bir nutuk var.
Halkın nitelikte 6 gün süren bir nutuk var. İkincisi Cumhuriyet Halk Fırkası nizam namesi var. Bir de Riyasetin beyan namesi var. Bu 3 belge aslında Türkiye’de tek parti evresini başlatan süreç. Eyvallah bence de. Neyse, Milli Mücevherdeliğe konuşacağız. İyi oturduk ama Cumhuriyet Halk Partisi’nin ya da Atatürk’ün bir kredilerini konuşuyoruz.
Sorduğum sıradan yanıt alamıyorum. İlk defa bir bilim programı başlıyor. Ama bu başka türlü oldu yok. Olur mu? Sizin oldurma niyetiniz olmadan hiç olmuyor. Bir kısa halini devam edeceğiz.
Yok kızmadım. Evet hocam. Az önce sorduğum sualeti enkardan birini anlarsınız.
Siz genellikle Ahmet Hoca’ya yanıt vermeyeceği için. Şimdi Fatih Bey, Mustafa Kemal 30 Ağustos 1924’te yani bir yıl sonra Zafer Tepede yani bir ölçüde mücadelenin verilmiş olduğu yönettiği, zekre idare ettiği tepede. 23 mü 24 mü? 24 bir yıl sonra. Ha 2 yıl sonra tabi 30 Ağustos 1924’te şunları söylüyor. Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk Devleti’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri burada atıldı. Yani gerçekten büyük taarruz bir kırılma noktası. Zaten askeri hareket büyük taarruzla birlikte son buluyor.
Ardından diplomatik boyut gündeme geliyor. Mudanya mütarifesi ardından da Loza. Bunlar aslında benim ilk başta belirttiğim gibi siyasi yapılanma ardından askeri hareket, üçüncüsü diplomatik sonuç. Yani böyle bir sürecin sonucu ortaya çıkıyor.
Şimdi tabi büyük taarruzun en büyük nitelikleri vasıflarından biri son derece gizli bir şekilde gerçekleştirilmiş olması. Şöyle ifade edeyim yani büyük taarruzun başlaması için bir takım kararlar avındıktan sonra her şey son derece gizli bir şekilde yürütülüyor.
Hatta Atatürk’ün işte bildiğimiz gibi bir futbol maçını örgütleyerek komutanlarla bir araya gelmesi ya da Çankaya’da bir çay ziyafeti verildiğini gazeteler aracılığıyla kamuoyuna duyurarak aslında kendisinin Alaşehir’de bulunması ve orada arakatı… Yani bir kontr-espiyonaj yapıyorlar bir türk.
Tabi tabi bu çok önemli yani hakikaten çünkü bir de tabi şunu da belirtmek gerekir bu meclisteki muhalefet bir şekilde Atatürk’ün de işine yarıyor. Çünkü meclisteki muhalefet orduyla ilgili olarak son derece hakare tamiz bir takım laflar etmekte o tarihte. Meclisi kapatmayı hiç düşünmüyor mu?
Yani ben onu düşünmüyorum çünkü meclis onun için güçlü bir hilafet ve saltanata karşı kaldıracak. Tabi. Çünkü hakikaten başında… Ağzıca düşünüyor dedi de başlangıçta hüsbetle konuşuyorlar bunları gönderelim mi başımıza işe çekecek. Ama ama gönderemez. Gönderemez. Gönderemez zaten de vazgeçiyorlar.
Hakikaten hilafet ve saltanata karşı en büyük denge unsuru meclis. Kesin. Ve o nedenle onu tutmak zorunda ama ayak bağı olduğunu da görüyor Mustafa Kebal birçok durumlarda. Ve en ayak bağı yani daha doğrusu kendi meclis içerisindeki muhalefetin giderek yükseldiğinin de farkında. Ve bir şekilde bunun çıkmaza doğru gittiğini de görüyor. O yüzden zaten birinci meclis. Muhalefet niye yükseliyor?
Muhalefet şundan yükseliyor yani Atatürk… İktidar savaşı. Tabi. Yani güç elde ettiği süreç, etmek süreç ettiği oranda aslında bunun giderek daha böyle diktatoryal bir yapıya ulaş, gideceği şeklinde bir ön yargı var. Ve o nedenle de onun önünü kesme çabası içerisinde.
Çünkü ya ki çok güçlü bir ordu faktörü var ve bu orduyu da ordunun da Mustafa Kemal’in ardında olduğunu biliyor birçok kişi. O amaçla zaten başkuvant kovutanlık kanunu çıktığı vakit o kanunun ileri evrelerinde çünkü o kanun 5 Ağustos daha doğrusu Sakarya’dan önce çıkmış bir kanun. Ama üçer aylık olduğu için sürekli uzatılıyor. Ama Mayıs ayına geldiği vakit 5 Mayıs’ta aslında uzatılmıyor. Yani gerekli oyu sağlayamıyor. Ama ne yapıyor Mustafa Kemal? Ve bu arada tabi Genelkurmay Başkanı istifa etmek durumunda yani o Harbiye Nazırı keza istifa etmek tehditini ortaya koyuyor.
Durun diyor Mustafa Kemal bekleyin diyor ve 6 Mayıs’ta meclise gidiyor ve çok önemli bir konuşma yapıyor. Ve o konuşmayla ikna ediyor meclisi bir kez daha daha doğrusu devamlı böyle gitgellerle meclis yönetiliyor. Ve oradaki oylamada 11 kişi muhalif oluyor. 15 kişi müstekif kalıyor ve 177 kişi kendi safhasına çekmiş oluyor ama başlangıçta onun yanında olmayan. Evet olmayan kişileri. Yani öyle bir meclis ki o meclis de sürekli gitgellerden oluşuyor. Evet. Ve Atatürk her seferinde gidip meclisi bir şekilde iltifak etmek zorunda kalıyor. Ama fes de etmiyor. Zafere şeyi de eklesen iyi olur. Yani dinleyicileri kali aldı ya demin Fatih Bey. Bir de unutma bu meclis aynı zamanda yürütme sahibi. Tabii. Yani meclis hükümeti dediğimiz bir şey var. Ve orada zaten mesela Atatürk’ün bir gün önce mecliste olmayışı rahatsızlığı nedeniyle mesela Rauf Bey Atatürk’ün rahatsızlığını bir şekilde mecliste gündeme getiriyor. Ona çok kızıyor Atatürk. Yani bir mini mücadele verirken Zahav gösteriyor. Evet bir liderin zahafını ortaya koymanın son derece yanlış olması olduğunu söylüyor. Ve hatta gizli bir oturumun yapılmasına bile muhalefet ediyor birçok kişi. Ki bu amirin de dediği gibi bu meclis aynı zamanda yürütme meclisi. Yani icraatı ortaya koyan bir meclis. Meclis hükümeti. Şimdi o nedenle sürekli bir şekilde kontrol etmek durumunda meclisi denetlemek durumunda.
Ve o sayede zaten bir şekilde 23’e kadar sürdürülebiliyor. Ve orada tekrar seçimlere gidilerek ikinci meclis toplamak gereği duyuyor. Bir de şunu da söylemekte yarar var. O birinci meclisin genellikle çok tırnak içerisinde tabandan geldiği demokratik olduğu söylenir. Bu da yanlış bir şey. Tabii. Şimdi 16 Mart’ta basılıyor meclis, kapanıyor. 19 Mart’ta vilayetlere davrosu, divalara tebliğatta bulunuyor Mustafa Kemal’i Ankara’da toplanacağız diye. 19 Mart’tan 23 Nisan’a kadar ki süre bir ayı biraz geçiyor. Bu süre içerisinde genel seçim mi yapıldı? Hayır. İmkansız. Kimler geldi meclise? Kimler meclis üyeleri?
Bir kısmı onlar, bir kısmı müdafaa hukukun yöneticileri, bir kısmı iddia ve terakkiyenin yerel yöneticileri falan. Bunlar geldi. Öğlen dene varsa onlar geldi. Onlar geldi. Yani neden bu meclis daha demokratik oluyor diğer meclisleri olanlar? Çünkü daha çok 23 meclisi eleştirilirken bu belirtiliyor. Daha önceki meclisin daha demokratik oluyor.
İşte o şeyden beri biliyorsun bu 1946’da mıydı, 45’te miydi? Kuvayı milliye ruhunu yazdığında. Samet Ağoğlu. Samet Ağoğlu. Evet. Şimdi işte orada tekber çok partili sisteme dönüyoruz filan bakın işte Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı zamanında bile mecliste ne kadar eleştiri yapılıyordu diye.
Evet yani mesela şuralar var şeyde, teşkilat-i esasiye kanununda. Bu şuralar hiçbir şekilde uygulamaya geçilmedi. Yani yerel yönetime devamlı gönderme yapıyorlar. Evet. Yerel yönetim filan oluşmadı. Şeyi biraz karıştırıyorlar Zafer. Birçok arkadaş genç görüyorum işte birinci meclis demokratik bir meclistir diye bir kere zaten nasıl seçildiğini gördünüz. Şimdi yasamaj rütbe ve yargının tek elde toplandığı bir meclis demokrati olur mu? Olacak şey değil. Ayrıca bu meclis, diktatör de bir meclis. Niye biliyor musunuz? Eylül ayında 1920’de bir kanun çıkartıyor. Birinci meclis. Birinci meclis. Nisabı Müzakere Kanunu yani toplantı yeter sayısının kanunu. Orada diyor ki Türkiye Büyük Millet Meclisi işte kutsal amacına ulaşana kadar aralıksız toplantı halinde kalır. Bu ne demek biliyor musunuz? Seçim yok demek. Ben kutsal amacımı gerçekleştireyim. Ama Ahmet onu öyle bir kanunun çıkmasının temel nedenlerinden biri meclisin aynı zamanda yürütme organı olması. Tabii. Aynı için zaten. İktiharı boşlukta bırakamazsın.
Tabii canım yani bu meclis hemen girer girmez kendisine bir meşrulluk sağlıyor bir takım kanunlar çıkartıyor. Ona bir itirazım yok. Ahmet hocam bugünün değerleriyle biraz o günü. Hayır efendim tam tersi. Tam tersi. Bu sizin işte kızdığınız post kemalistler birinci mecliste demokratik diyorlar. Ben onun demokratik falan olmadığını ama çok sesli olduğunu söylüyorum. Demokratik filan değil. Yani düşünebiliyor musunuz? Zaten asıl onlar komik duruma düşüyorlar.
Çünkü bir yandan birinci meclisteki kuvvetler birliğine rağmen ona demokratik diyorlar. Bugünkü Türkiye hakkında konuşurlarken de ama kuvvetler birliği mahvoldu. Bu memlekette demokrasi kalmadı diyorlar. Daha komik duruma düşüyorlar yani. O şov kez onu o tür karşılaştırmalar yapılıyor o günlerin yapılanmasıyla bugünkü yapı arasında. Oysa bu çoğun derece ahistorik bir anlayış. Aynı şey değil zaten bir de evet yani olacak şey değil. Yüzyıl arayla yani aynı kefeye koyarak ya da karşılaştırarak saçma tabi ama yani sosyal bilim Türkiye’de daha çok zayıf. Tarihçilik iyice zayıf. Fakat tabi bu en büyük vasfı bu diyelim harekatın en büyük vasfı yani en son aşamada ki 15 gün içerisinde 450 kilometre kat ediyor ordu. Evet 2 hafta. 2 haftada 400 kilometre. 2 haftada 100 metre. Yani müthiş bir olay bu. Gerçi herkes bunu şey zannediyor tek bir cepheden aşağı değil hayır böyle bir güneyden bir cephe var yani 3 ayrı yönden cephede var. Tabi tabi yani şimdi ne zaman bitiyor şimdi hareket kimisi 9 eğri diyor. Ama aslında 18 Eylül’e kadar hele Biga Erdek filan oradaki Yunan askeri var. Yukarı doğru temizle. Tabi yukarı doğru gitmek zorunda. Tek trak yakalıyor sonra.
Şimdi iki ordumuz bir de kol ordumuz var. Birinci ve ikinci ordular Kuzey’de birinci ordu güneyde ikinci ordu birinci ordunun kuzeyinde de 5. süvari kol ordusu. İş şu iki ordumuz Yunan saflandığı yaracaklar ileride birleşecekler şey olacak saracaklar ve imha edecekler.
Tabi geldiğiniz zaman iki tarafınızda da Yunan askeri olacağı için 5. süvari kol ordusunun da yukarı denetlemesi lazım. Bir de böyle bandırmaya filan doğru giden mürettep kolordu var. Deli Halit Paşa’nın öyle şey ama o önemli değil o buraya girmiyor.
Şimdi başarılı oluyor ama 5. süvari kol ordusunun başarısı 30 avustusu çok daha başarılı olmaktan men ediyor. Neden biliyor musunuz?
Çünkü 5. süvari kol ordusu o kadar çabuk dağları aşıp arkaya iniyorlar ki onların orada olduğunu gören birtakım Yunanlar daha erkenden biz sarıldık eyvah diye kaçmaya başlıyorlar. O yüzden ordu sarma hareketini yaptığı zaman yine acayip bir rakam yakalıyor. Demin Söy 70 küsur bin ama Batı’ya kaçabilenler de oluyor zaten onlar da birtakım korkunçluklar yapacak biliyorsunuz kaçarlarken. Ama çok başarılı bir rakam. O yüzden katliam yaparak gidiyorlar. Özellikle de yakıp yıkarak yani. Orada tabi bir sevimsizlik var ama bunu tabi çalışmak çok zor.
Ben Yunanistan’dan kalkıp oraya gelen çoluk çocuktan ziyade burası artık Yunanistan oldu. Sen de Yunan ordusunda vatan görevi olarak savaşacaksın diye. Askerine rekaliyetler ver.
Anadolu, İstanbullu bir sürü onlar savaştan sonra artık burada onlara hayat kalmadığını bildikleri için asıl o işte katliam yapanlar bizim aslında Osmanlı tebası. Evet yakan yıkanlar onlar yani bana öyle geliyor. Çünkü artık dönüp hiçbir şey olmamış gibi Türk komşusunun yanındaki evine gidemez. Yunan üniformasını giyinmiş bu. Tabi severek yapanlar olduğu gibi hiç sevmeyerek de yapanlar oldu. Sakarya’da çok güzel bir anekdotumuz var. Süvari subayımız artık geçmişler Sakarya’nın batısına bakıyorlar ne yapıyor? A bir baktık diyor bir vadide diyor böyle 8-10 tane kaçak Yunan askeri ordudan kaçmışlar.
Hemen onları tuttuk bir baktım diyor benim diyor Edirne’deki diyor Berber’in diyor Kaltası Rum olan. Sen utanmıyor musun Yunan ordusuna girip bizimle savaşmaya falan deyince adam ağlamaklı bir halde Rahmi subayın adı. Rahmi bey ben bir şey yapmadım ki diyor burası artık Yunanistan ordusu sen de orduya gireceksin dediler aldılar zorla diyor. Böyleleri de var maalesef.
Onlar bana kalırsa işte bu denizliği bilmem nazilliği ala şehri yakanlar bana kalırsa. Peki hocam sonuna geldik programın galiba. Denizler 39’su konuştuk büyük taarruzu. Türk tarihinin en başarılı hareketlerinden bir tanesi en kısa sürede en uzun mesafenin katledildiği savaşlardan da bir tanesi olduğunu az önce öğrendik. Gerçekten Türk ordusunun son 200 yıldaki en büyük zaferi diyenler haksız değil. Önemli zaferde Anadolu’nun bir Türk yolda. En azından Batı Anadolu’nun bir Türk yolda olarak kalmasını sağlayan sonrasında İstanbul’un, Trakya’nın belli pazarlaklarla Türkler de kalmasını sağlayan Cumhuriyet’in tebelerini atan önemli savaştı bu.
Ve bu işin içerisi atatürk olmasaydı bu iş böyle olmayacaktı. Bugün de burada bir kez daha konuşulduğu gibi tam başka bir tel. Tabii ki biz burada olacaktık belki başka bir bayrak altında belki başka bir sistem içerisinde bilemiyoruz. Onları tarih öyle olsaydı nasıl olurdu şekilde yazılmıyor. Onlara spekülasyon deniyor. Ama burayı bize vatanlara bırakılmasını sağlayan en önemli zaferlerden bir tanesidir büyük taarruzla başlayan Türk ordusunun saldırısı. Bunu yapan herkese milliyet tarzı başta başkomutanları olmak üzere hem içerideki hem dışarıdaki düşmanlara karşı ya da muhaleflere karşı. İçerideki muhalefler de dışarıdaki düşmanlara karşı savaş olarak yaptığını bir kez daha ödüyoruz.
Diktatördü diyorlar belki diktatördü. Ford’a sormuşlar otomobilden sonra demişler ki niye nasıl yaptın? Böyle bir talep mi vardı demiş ki neyse sorsaydım daha hızlı art isterlerdi. Ben otomobil yaptım demiş atatürk’te bir cumhuriyet kurdu sorsaydı belki başka şey isterlerdi. O zaman ama o bir cumhuriyet kurdu o halkın egemenliğini getirmeye tercih etti. Diktatörse de diktatördü. Aydınamocu diktatördü.
Karartıcı diktatörler değildi. İç karartıcı hiç değildi. Fotoğraflar baktığınız zaman hala içim açılıyor.
Görüşürüz hoşçakalın.