İnsanlar ve Birtakım Tuhaflıklar | Carl Jung
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=ptGYSvX4iok.
Kişilik testleri günümüzde epey popülerlik kazandı. Özellikle Myers-Briggs kişilik testini temel alan, yaklaşık 10 dakika süren ve 130 sorudan oluşan bu test en yaygın olanlarından biri. Bazı insanların sosyal medya hesaplarında gördüğümüz dört harfli kodlar bu tarz testlerin sonucunda onlara verilen bir kişilik tipi. Mesela bu kişiliklerden birisi tartışmacı. Adından anlaşılacağı üzerine fikirlerini ifade etmeyi seven ve tartışmalara girmekten çekinmeyen kişiler genellikle bu kategoriye giriyor. Başka bir kişilik tipi ise ara bulucu. Tanımı iyi bir davaya yardım etmeye her zaman hazır. Şiirsel, kibar ve fedakar insanlar olarak geçiyor testin sitesinde. Peki bu testler neye göre oluşturuldu? Daha doğrusu hangi psikolojik teorilerden besleniyor? 16’lı kişilik testinin yapıldığı sitede kaynaklar sekmesine girersek, orada meşhur bir psikoloğun ismini görürüz. Carl Gustav Jung Günümüzde yapılan çoğu kişilik testinin temeli Jung’un ortaya attığı kişilik kuramlarından beslenmekte. Bu videoda Jung’un bazı fikirlerinden bahsedeceğim. Ve ilk kısım için bir insanın kişiliğini belirleyen en temel ölçeklerden biriyle başlayalım. Yani insanın çevresiyle olan durumu. İçe dönük veya dışa dönük tanımları hepimizin bildiği kavramlar. Fakat Jung bu kavramları ilk defa formülize eden, literatüre sokan kişi. Onun konuya dair fikirlerinden bahsetmeden önce bu kavramların bir üzerinden geçelim. İçe dönük birisi sosyal ortamlardan ziyade yalnızlığı tercih eden bir kişidir.
Bu kişiler genelde okuma yazma gibi bireysel aktivitelerden zevk alırlar. Sosyal ortamlarda bu kişileri pek tatmin etmediği için eğer fırsatları varsa kendi başlarına zaman geçirmeyi tercih ederler. Dışa dönük birisi ise kendisinden ziyade başkalarıyla geçirilen zamandan keyif alan kişidir. Konuşkan, girişken ve enerjik bir mizaca sahiptirler. Partiler, toplantılar, grup buluşmaları gibi aktivitelerden oldukça keyif alırlar.
İçe dönüklerin aksine dışa dönükler için yalnız kalmak pek de istenen bir durum değildir. Yalnızlıktan bunalırlar ve fırsat buldukları an kendilerini insanlarla kaynaştırarak tekrardan iyi hissettikleri konuma gelmek isterler. Jung ise bir insanın tamamen içe dönük veya tamamen dışa dönük olamayacağını bilir. Yalnızlığı en çok seven insanın içinde bile sosyal ortamlara girme arzusu bulunduğu gibi en sosyal kişinin bile yalnızlığı arzuladığı anlar vardır.
Jung burada kişinin kendisindeki içe dönük ve dışa dönük arzuların derecesinin farkında olması gerektiğine dikkat çeker. Bir kişi ruhunun arzu ettiği ölçüde kendisinin içe dönük ve dışa dönük taraflarını tatmin etmelidir. Jung’un bu kavramları ortaya atmasından sonra bu konu üzerine psikolojik deneyler yapılmaya başlanır. Mesela bu deneylerden birisi mutlu olmak üzerine. Bu konuya ilişkin yapılan birçok deney şunu gösterdi ki, dışa dönük insanlar içe dönükleri kıyasla genellikle daha mutlu. Dışa dönükler kendilerine keyif veren aktivitelerin peşinden koşma konusunda içe dönüklerden daha gayretli ve böylece devamlı süre gelen bir pozitif duygu mekanizması yaratabiliyorlar. Fakat 2002’de yapılan başka bir deney ise içe dönüklere yönelik ilginç bir durumu bize gösterdi. Bu deneyde kendisini içe dönük olarak tanımlayan insanlar,
dışa dönük davranmaları gereken bir ortama girdiklerinde, mesela başka insanlarla iletişime geçtikleri vakit bu içe dönük insanların da mutlu olduğu gözlenmiştir. Bu deney bir kişi ne kadar içe dönük olduğunu iddia ederse etsin, kendisini arada sırada dışa dönük ortamlara soktuğunda pozitif duygular hissedeceğini göstermiştir. Burada aslında tekrardan Jung’un dediğine geliyoruz. Bir kişi istediği kadar çabalasın tamamen içe dönük veya dışa dönük olamaz.
Fakat içe dönük birisi kendisinin tamamen içe dönük olduğunu zannedip dışa dönük her türlü aktiviteden kendini mahrum bırakırsa ruhunda bunun eksikliğini hissedecektir ve girdiği bir sosyal ortam bu içe dönük kişiye zevk verecektir. Çünkü içinde az da olsa mevcut olan dışa dönük tarafını tatmin edebilmiştir. Jung aynı zamanda içe dönük ve dışa dönük insanların belli şartları sağlamak adına birbirlerini taklit edebileceğinin, rol yapıp olmadığı biri gibi gözükebileceğinin de altını çizer
ve şu sözleri söyler. Üstelik tutumlarındaki eksikliklerin acı bir şekilde farkında olan ve dışa dönükleri taklit etmeyi ve buna göre davranmayı öğrenen içe dönüklerin sayısı hiç de az değildir. Ve tam tersi daha ilginç olduklarını düşündükleri için kendilerine içe dönük havayı vermekten hoşlanan dışa dönükler de vardır. Bu sözlerde dikkat etmemiz gereken kısım ise içe dönük ve dışa dönük kişilerin tavırlarını değiştirirken sahip oldukları motivasyon farkı.
Dışa dönük birinin rol yapmaktaki motivasyonu karşı tarafı etkilemek gibi basit ve lüks bir neden iken içe dönük birinin motivasyonu çektiği bir acıdan kaynaklanmakta. Susan Cain’in yazdığı Sessiz Kitabı bu konuda güzel tespitler barındırıyor. Kitapta öncelikle eleştirilen şey modern kültürün içe dönükleri olan bakış açısı. Toplumun genelinde ideal insan olarak dışa dönük biri görülürken ve dışa dönük olmak insanlar tarafından yüceltilirken
içe dönüklere karşı genel bir önyargı var. İçe dönük biri başkaları tarafından utangaç, yalnız ve üzgün biriymiş gibi algılanabiliyor. Bunun sonucunda içe dönük kişi bu yaftalamalardan kurtulmak için zoraki bir şekilde dışa dönük biriymiş gibi davranmaya başlıyor. Fakat kitap dünyadaki her türlü bilimsel ve sanatsal ilerlemelerde içe dönük insanların büyük payı olduğunu da vurgular. Yazar burada Einstein, John Rowling ve Elon Musk gibi insanlardan örnek verir
ve onların yaratıcı işler ortaya koymalarında, içe dönük bir tabiata sahip olmalarından hatta kendilerindeki bu tabiatı reddetmek yerine bilimsemiyi seçtikleri için yaratıcı olabildiklerinden bahseder. Ve bu tarz yaratıcı içe dönüklerden birisi de Jung. Onun verdiği röportajlara ve kendisi hakkında söylediği sözlere dikkat edersek Jung’un da içe dönük tarafı baskın biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ve içe dönüklerin sıklıkla tecrübe edebildiği yalnızlık hakkında şu sözleri sarf ediyor.
Yalnızlık kimsenin yanında olmamasından değil, kendine önemli görünen şeyleri iletememekten ya da başkalarının kabul edilemez bulduğu bazı görüşlere sahip olmaktan kaynaklanır. Çocukken kendimi yalnız hissederdim. Hâlâ öyle hissediyorum. Çünkü bazı şeyleri biliyorum ve bunları hiç bilmedikleri ya da bilmek istemedikleri anlaşılan insanlara bazı ipuçları vermeye çalışıyorum. Başta bahsettiğim kişilik testindeki sorularda en büyük kriterlerden biri
o kişinin içe dönük veya dışa dönük taraflarından hangisinin baskın olduğunu tespit etmek. Hatta kişilik tiplerindeki kodlamaların ilk harfide bu kavramlara karşılık geliyor. Mesela tartışmacı kişiliğin dışa dönük tarafları daha ağır basıyorken mimar kişiliğin içe dönük taraflarının daha önde olduğunu söyleyebiliriz. Kişilik testinin yapıldığı istede dikkat etmemiz gereken başka bir konu ise kişilik tiplerini belirtirken kullanılan isimler ve de görseller.
Bu test hatta günümüzde birçok modern kişilik testleri kişilik sonucunu direkt teknik olarak açıklamaktansa bir rol yapma oyunundaki karakter sınıfları gibi kategorize ediyor. Kişilik tiplerini sınıflandırmak adına hikayelerden aşina olduğumuz kalıplaşmış karakter tiplemeleri kullanılmakta ve Jung’un da tam da bu konuyla örtüşecek başka bir konsepti var. Filmlerde, oyunlarda, kitaplarda, aklınıza gelebilecek her türlü hikaye anlatım formunda kendini tekrar eden bazı kalıplar vardır. Karakter kalıpları açısından değerlendirelim. Yaşlı bilgi adam tiplemesi mesela. Starbors’tan Yoda, Yüzüklerin Efendisi’nden Gandalf ve Harry Potter’dan Dumbledore bu kavrama örnek gösterilebilir. Yaşlı bilgi adam tiplemesi, hikayede ana karakterin akıl ocalığını yapan, yılların verdiği gibi bir tarif.
Ana karakterin akıl ocalığını yapan, yılların verdiği deneyim sayesinde elde ettiği birikimleri ana karakteri aktarıp ona bir yol çizen, rotaya sokan kişidir. Ve genelde bu yaşlı bilgi adam hikayenin ilerleyen kısmında hayatını kaybeder ve hikayenin kahramanı olaylara akıl hocası olmadan kendi başına mücadele etmesini öğrenir. Başka bir karakter tiplemesi ise, Şaklaban. Bu tiplemenin hikayede pek de önemli bir yeri bulunmaz. Fakat sakarlığı, sempatikliği ve hayatı pek de ciddi olmayan mizacı ile hikayedeki komedi unsurunu sağlar. Üstelik bu kalıplar yalnızca bir karakter, bir kişilik olmak zorunda değil. Mesela bir hikayede işlenen olaylar da kalıp halinde düşünülebilir. Örnek olarak genellikle hikayenin başlarında ortaya çıkan maceraya çağrı kalıbı. Hikayenin kahramanı başlarda konfor alanındayken bir gelişme yaşanır ve onu bekleyen bir görev meydana gelir. Çoğu kahramanlık hikayesi, başta işler normal giderken bir problemin çıkması ve kahramanın bu problemi çözmek için çağrılması veya içten gelen bir arzu sayesinde kendisini maceraya, tehlikeye atması şeklinde ilerler. Yeniden doğuş dediğimiz kalıbın da hikayelerde bolca tekrarlandığını görebiliriz. Kahraman, çıktığı görev esnasında ciddi bir yenilgi yaşar. Fakat bu yenilginin onu ele geçirmesine izin vermesi yerine bu yenilgiden ders alır ve bir yeniden doğuş yaşar.
Kendini yenilemiş, daha da güçlenmiş bir şekilde görevine devam eder. Şimdi tüm bu anlattıklarımı toparlarsak, hikayelerde geçen bu ortak karakter tipleri ve olaylara aslında uzun yıllar öncesinden aşinayız. Mitler, efsaneler, dini kitaplar, gelenekler ve görenekler, kısacası insanlık kültürüne dair ne varsa
bunların hepsinde bahsettiğim tarzda süre gelen ve kendini tekrar eden kalıplara, şablonlara ve taslaklara rastlamak mümkündür. Bir kişi kendi özel hayatında yaşlı bilgi adam veya şaklaban kalıbına uyan kişiler ile karşılaşabilir ve maceraya çağrı veya yeniden doğuş olarak tanımlayabileceği olayları da tecrübe edebilir ve Jung bu tür evrensel kalıpları arketip olarak adlandırır
ve arketiplerin zihnimizde bilinç dediğimiz kısımdan ziyade bilinç dışında bulunduğuna dikkat çeker. Yani arketipler biz farkında bile olmadan zihnimize yerleşmiştir ve Jung arketiplerin önemi hakkında şunu söyler. Tarihteki en güçlü fikirlerin tümü arketiplere geri döner. Bu özellikle dini fikirler için geçerlidir. Ancak bilimin, felsefenin ve ahlakın temel kavramları bu kuralın istisnaası değildir.
Din ve arketip ilişkisini inceleyelim mesela. Jung bir röportajında şöyle bir soru ile karşılaşır.
Ve bu röportajın bir adı, ”Allah’a inanmıyor musun?” ”Allah’a inanmıyor musun?” ”Allah’a inanmıyor musun?” ”Allah’a inanmıyor musun?” ”Allah’a inanmıyor musun?” ”Allah’a inanmıyor musun?” Kendisinin bu alışıla gelmedik cevabı tabii ki farklı yorumlara maruz kalır ve Jung bu belirsizliği gidermek için yakın bir arkadaşına konuyla ilgili mektup yazar.
Bu mektubunda öncelikle arketiplerin öneminden bahseder ve arketiplerin bir fikirden ziyade içgüdü olduğuna dikkat çeker. Jung ayrıca tanrıyı da bir arketip olarak gördüğünü ifade eder. Yani insanlar zihinlerinde bir tanrı imgesi bir tanrı şımasına sahiptirler ve Jung bu evrensel kümeye kendini de dahil eder ve hatta tanrı kavramını tecrübe etmesi üzerinde durur. Bildiğim için tanrıya inanmaya gerek duymadığımı söylerken genel ve özel anlamda tanrı imgelerinin varlığını bildiğimi kastediyorum. Evrensel bir tecrübe ile ilgili olduğunu biliyorum ve şahsen bir istisna olmadığım sürece ben de bu tecrübeye sahip olduğumu biliyorum ve buna tanrı diyorum. Bu iradenin genellikle daha güçlü bir irade karşısındaki tecrübesidir. Arketip ve bilim ilişkisine geçersek keplerin çalışmaları bu duruma güzel bir örnektir. Kepler bilimsel araştırmalarını yaparken arketipsel bir yaklaşım sergilemiştir. Keplerin arketip kavramından kastı tanrının evrene yerleştirdiği ve insanlardan keşfetmesini beklediği bir ilahi düzendir. Keplerde aralarında mantıksal bir uyuma sahip olan örüntüleri yani arketipleri bir bulmaca misali çözmeye çalışır. Baktığımızda keplerde görülen dini arketipler ile bilim arasındaki ilişki başka bilim insanlarında da görülmektedir. Mesela kepler gibi bir hristiyan olan Newton’da İncil’deki alt metinlerden bir anlam çıkarmaya
ve bunları bilimsel çalışmalarına uyarlamaya çalışmıştır. Yalnızca hristiyanlık değil, İslam âliminde de İbni Sina ve İbni Rüşt gibi alimler bilimsel çalışmalarında keplere benzer bir dini arketip üzerinden çalışmalarını yapmıştır. Peki tüm bu arketiplere genel bir isim verebilir miyiz? Arketiplere dair anlattıklarımı toparlarsak, kişiliğe dair arketipler olabildiği gibi olaylara ve dini kavramlara yönelik arketipler de bulunabiliyor.
Ve Jung tüm bu arketipleri kapsaması adına şu kavrama ortaya atıyor. Kollektif bilinç dışı İnsan dünyaya bomboş bir zihinle mi gelir yoksa doğduğunda zihninde hali hazırda belli içerikler var mıdır? Jung’un arketipleri ortaya atan biri olduğunu düşünürsek, insanların dünyaya gelirken zihinlerinde belli şablonlara sahip olduğunu dolayısıyla bomboş bir zihinle gelme fikrini reddettiğini görebiliriz.
Ve Jung her türlü arketipin toplandığı bu geniş kümeye, kollektif bilinç dışı ismini verir. Kollektiftir çünkü uzun yıllar öncesinden gelen ve bir miras şeklinde nesillerce aktarılan bir yapıya sahiptir. Bilinç dışıdır yani normal bilincin aksine farkında olmadığımız derin ve yoğun bir tabiata sahiptir. İnsanların sahip olduğu her türlü ilkel içgüdü ve arketip bu ortak ağda toplanır.
Mitler, efsaneler, fikirler ve aklınıza gelebilecek her türlü kültür ögesini bu ortak ağın içine koyabiliriz. Ve biz insanlar sahip olduğumuz kollektif bilinç dışı sayesinde birbirimize görünmez iplerle bağlayız. Kollektif bilinç dışı her bireyin beyin yapısında yeniden doğan insanlığın tüm ruhsal mirasını içerir, der Jung. Arketiplerde olduğu gibi kollektif bilinç dışını en iyi anlamanın yolu, örnekler üzerinden gitmek. Jung’un, kollektif bilinç dışına dair verdiği örneklerden biri de inançların birbirine olan benzerliği. Yalnızca İbrahim-i dinler değil, her türlü inanç sisteminde birbirine benzeyen kalıp ögeler bulunmakta. İskandinav mitolojisi ile İslam dinindeki kıyamet kavramlarını ele alalım. İskandinav mitolojisine göre kıyamet vakti yani Ragnarok, Heimdall ismindeki bir köprü bekçisinin boruyu üflemesi ile ilan edilecektir.
İslam’da ise kıyametin haberi İsrafil meleğinin sur resimli borusunu üflemesi ile gerçekleşecektir. Birbirlerinden apa ayrı coğrafyalarda ve tarihlerde ortaya çıkan İskandinav mitolojisi ile İslam’ın kıyameti ilan etme açısından bu kadar benzer bir yana sahip olmaları bazıları tarafından sadece bir tesadüf olarak görülebilir. Fakat Jung için bu benzerlik bir tesadüften ziyade, kollektif bilinç dışındaki ortak içgüdülerden kaynaklanmaktadır.
Mesela başka bir örnek olarak ejderhaların kültürlerdeki yerini gösterebiliriz. Türk mitolojisinden tutun da Mısır, Mezopotamya, Antik Yunan ve aklınıza gelebilecek her türlü medeniyetin kültüründe ejderha motifi mevcuttur. Ejderhaların gerçekte var olduklarına dair bile elimizde kanıt yokken neredeyse her medeniyetin kültüründe bir ejderha atıfı bulunması oldukça ilginç. Üstelik bu mitolojiler daha önceki örnekteki gibi
bambaşka coğrafyalarda ve zamanlarda ortaya çıkmışlar. Dolayısıyla birbirlerinden etkilenmiş olma olasılıkları da epey düşük. Antropolog David Jones, Ejderhalar İçin Bir İçgüdü kitabında ejderhaların kültürlerde bu kadar yaygın olmasına sebep olarak atalarımızın vahşi doğa ile ilişkisine dikkat çeker. Ona göre ejderhalar, atalarımız için ölümcül olan yırtıcılara karşı içgüdüsel bir semboli ifade eder.
Bu yırtıcılar yılan, kartal, timsah ve aslan gibi canlılardır. Ve bir ejderhayı fiziksel açıdan incelersek bu yırtıcı canlıların bir nevi karması olduğunu görebiliriz. Jones’a göre ejderhalar, atalarımızın bahsettiğim yırtıcılara karşı duyduğu içgüdüsel bir korkunun kültürel ve de sanatsal ifadesidir. Bilinç dışımızda ortak bir ejderha tasvir oluşması ve genetik miras misali kültürler arası aktarılması Jung’un konseptini güçlendirecek bir argüman.
Kollektif bilinç dışına dair bir çok başka örnek bulabilirsiniz. Fakat bu örneklerden benim en çok ilgimi çeken müzik. Jung bir mektubunda şöyle yazar. Müzik kesinlikle kolektif bilinç dışıyla ilgilidir. Müzik bir şekilde bilinç dışı süreçlerde tutunan duyguların akımını ifade eder. Mesela duygusal bir klasik müziği ele alalım. Bu müziği dünyanın herhangi bir yerinde bulunan bir insana dinletseniz genellikle diğerleriyle benzer duyguları hissedecektir. Üstelik bu müziği dinlediğimiz an duyguyu hissetme şeklimizde pek de bilinçli gerçekleşmiyor. Kontrolümüzün dışında ani ve bilinçsiz bir şekilde müziğin verdiği duyguyu hissediyoruz. Bir müziğin insanların genelliğine ortak bir hissiyat vermesi, onun kolektif bir yapıda olduğunu, verdiği duyguyu algılama biçimimiz ise bilinç dışına ait olduğunu gösteriyor. Peki insanların kolektif bilinç dışına bakış açısı nasıl olmalı?
Bu derece kompleks ve yoğun bir genetik mirasın bize sunduklarına karşı ne yapmalıyız? Aslında kolektif bilinç dışı yalnızca iyi ve güzel şeylerden ibaret değil. Mesela insan ruhundaki karanlık vahşi ve bastırılmış tarafları da bu kümeye dahil edebiliriz. Ve Jung burada farkındalık kavramına dikkat çeker. Kişi bilinç dışından gelen kavramların farkında olmalıdır. Aksi takdirde bu kavramlar kişiyi bir nevi ele geçirecek ve kaosa sürükleyecektir.
Bilinç dışınızı bilince dönüştürene kadar o sizin hayatınızı yönlendirecek ve siz ona kader diyeceksiniz, der Jung. Başka bir demecinde ise şöyle söyler. İnsanın görevi bilinç dışından yukarı doğru baskı yapan içeriklerin bilincine varmaktır.
Anlayabildiğimiz kadarıyla insan varoluşunun tek amacı salt varlığın karanlığına bir ışık yakmaktır.