İnsan Ruhunu Anlamak | Carl Jung

İnsan Ruhunu Anlamak | Carl Jung videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=4Xgle9811oo. İnsan dediğimiz canlıyı tam olarak anlayabilmek, dünya üzerindeki en zor problemlerden biri. Psikoloji bilimi insan ruhunu anlamlandırmaya çalışsa da bu kadar kompleks bir canlıyı tam olarak anlayabilmek mümkün değil. Ama yine de insana dair belli çıkarımlar yapabilmek her daim uğraşımız oldu….

İnsan Ruhunu Anlamak | Carl Jung

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=4Xgle9811oo.

İnsan dediğimiz canlıyı tam olarak anlayabilmek, dünya üzerindeki en zor problemlerden biri. Psikoloji bilimi insan ruhunu anlamlandırmaya çalışsa da bu kadar kompleks bir canlıyı tam olarak anlayabilmek mümkün değil. Ama yine de insana dair belli çıkarımlar yapabilmek her daim uğraşımız oldu. Ve insan ruhunu anlamak adına hayatını adayanlardan birisi de Carl Jung. Kendisinin bu kadar özel olmasının nedeni yalnızca ortaya koyduğu fikirler değil. Bu fikirlerin aynı zamanda kendisinden önce gelen birçok kültürden beslenmesi ve günümüzdeki birçok kültüre de etki etmesi. İzlediğimiz bir filmde, dizide veya oynadığımız bir oyunda onun fikirlerine rastlamak çok olası. Jung 85 yıllık hayatının çok büyük bir kısmını işine adayarak ve üretken bir şekilde geçirmiş. Dolayısıyla onun fikirlerinin hepsini tek bir videoda anlatmaya çalışmak yerine
benim oldukça ilgimi çeken ve sizin de ilginizi çekebileceğini düşündüğüm 3 konseptinden bahsedeceğim. Ve ilk durmamız gereken kısım kötülük kavramı üzerine yeniden düşünmemizi sağlayacak gölge konsepti. Tamamen kötü bir insan olabilir mi? Bazen öyle kişiler görürüz ki büyük bir özgüvenle bu kötü bir insan içinde iyiliğe dair hiçbir şey yok diyebiliriz. Peki bunun tam tersi mevcut mu? Bir insana tamamen iyi biri diyebilir miyiz? Jung’a göre her insanın karanlık bir tarafı vardır ve kendisi insanın içindeki bu karanlık tarafa gölge ismini koyar. Gölge kötülüğe meyilli yüzümüzdür. Toplum tarafından günahtıya nitelendirilecek arzuların, bastırılmış vahşi isteklerin toplamadır. Bir insanın saf bir şekilde iyi olabilmesi ve gölgesinden kaçabilmesi mümkün değildir. Hatta bu kaçış mevcut durumu daha kötü bir hale sokacaktır. Jung bunun hakkında şunları söyler.
Ne yazık ki insanın bir bütün olarak kendisini hayal ettiğinden ya da olmak istediğinden daha az iyi olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. Her insan bir gölge taşıyor ve bu gölge bireyin bilinçli yaşamında ne kadar az somutlaşıyorsa o kadar karanlık ve yoğun oluyor. Hatta Jung bir insanın gerçekten iyi olabilmesi için kötülük potansiyelerinin de farkında olması gerektiğini bilir. Bir nevi ışığın olduğu yerde gölge de olmak zorundadır.
Jung’un deyimiyle, kökleri cehenneme kadar uzanmayan bir ağacın dalları cennete yükselemez. Gölge konseptine gerçek hayattan birçok örnek bulabiliriz. En iyi diye tanımladığımız insanların hayatlarını bile yakından baktığımızda onların zalim taraflarını görürüz. Fakat bu duruma verebileceğim en ilginç örnek Christopher Browning’in yazdığı Sıradan Adamlar kitabında geçen olay. Kendisi bu kitapta, Nazilerin Yahudi katliamında görev alan meşhur 101 numaralı birliği anlatır.
Bu birliğin bu kadar özel olmasının nedeni diğer birliklerden tamamen farklı arkaplanlardan gelen insanları içermesidir. Bu birlik, orta yaşlı, askerlik için elbireksiz bulunan ve hatta Nazi ideolojisine bile yakınlık göstermeyen insanlardan oluşmaktadır. Bu birlik ne diğer birlikler gibi genç yaşta Nazi ideolojisiyle zihinlerini katmıştır, ne de bu tarz bir katliamda daha önce rol almıştır. Fakat bu sıradan gözüken adamlar bile gerekli şartlar sağlandığında Yahudileri vahşice katletmekten çekinmemiştir.
Hatta bu birliğin kumandanı bir yerden sonra bu kişilere isterlerse evlerine dönebileceğini söyler. Fakat bu birlik bu teklifi reddeder ve yaptıkları eylemlere devam ederler. Bu kitap göstermiştir ki tıpkı Carl Jung’un her insanın içinde bir gölge olduğunu iddia etmesi gibi Yahudi katliamında en sıradan, en zararsız gözüken biri bile rol alabilmekte ve felaket bir kötülük sergileyebilmektedir. Bu kitap, gölge dediğimiz konseptin her türlü insanda bulunabileceğine dair bir kanıt niteliğindedir.
Gölgenin diğer ilginç bir tarafı ise, hikayelerin bu konsepti uzun yıllardır işlediği gerçeğidir. Filmler, diziler, oyunlar, tükettiğimiz her türlü hikaye aslında bu konsepti çok iyi anlatmakta. Mesela Fight Club filmindeki ana karakterimizin gölgesini Tyler Durden olarak düşünebiliriz. Breaking Bad dizisinde Walter White’ın gölgesi, yeraltı dünyasında kullandığı takma isim olan Heisenberg’dür. God of War evreninden Kratos’un gölgesine örnek olarak da öfke patlamasını gerçekleştirdiği hali verilebilir.
Bu hikayelerin özel yanı, basit bir ilerle kötüler savaşını işlemesi yerine bir insanın kendi kalbindeki kötülükle olan mücadelesini anlatması. Bu hikayelerde kahraman da kötü karakterde aynı kişi olabiliyor. Bir tarafı iyi, bir tarafı kötü ilan edip siyah ve beyaz karakterlerin mücadelesini işlemektense, insanın kendi içindeki kötülüğü fark edip bununla mücadele etmesi tam da yungun düşünce tarzına uygun bir hikaye yapısı.
Çünkü ona göre kişi ışık figürlerini hayal ederek değil karanlığı bilinçlendirerek aydınlanır. Peki ya gölgeyi hiç bilinçlendirmezsek ne olur? Durmadan bir maske takarsak, ait olmadığımız bir role bürünürsek? Bu konuyla ilgili sıradaki durmamız gereken kısım persona konsepti. Yungun persona tanımı, bir insanın başkalarıyla birlikteyken takındığı maske veya büründüğü rol anlamına gelmektedir. Persona her insanın sahip olduğu bir şey.
Bir sosyal ortama girdiğimiz vakit asıl olduğumuz kişiden farklı bir role bürünüyoruz. En basitinden okulda veya bir iş yerinde olduğumuz kişi ile eve döndüğümüz kişi arasında fark var. Persona her ne kadar sahte ve samimi olmayan bir davranış gibi gözükse de, bir açıdan sosyal çevrelerde kabul görmek için insana gereken bir şey aslında. Ortamlarda iç yüzümüzü veya gölgemizi göstermek yerine, o ortama uygun bir maske takmak, insanın sosyal ortamlarda kabul görmesi için gerekli bir durum.
Persona konseptinin sıkıntılı tarafı ise bu maskeyi uzun süre takmak. Bu durumu anlamak için gölge ve persona kavramlarının birbirleriyle ilişkisini inceleyelim. Gölge ve personayı birbirinden zıt iki kavram olarak ele alabiliriz. Gölge insanın derinlere gizlediği tarafı iken, persona insanın yüzeye çıkardığı çevresine gösterdiği tarafıdır. Fakat birbirinden zıt gözüken bu iki kavramın ortak bir noktaları var. İkisi de aşı ve kaçıldığı vakit kişiyi ele geçiriyor.
Gölge konseptinin sıkıntılı tarafı bu gölgeyi uzun bir süre açığa çıkarıp en sonunda gölgenin kendisine dönüşmektir. Persona da ise bu durum bu maskeyi gereğinden uzun bir süre takıp o maskeye dönüşmek şeklinde tezahür edecektir. Jung bu durum hakkında şunları söyler. Tehlike insanların personalarıyla özdeşleşmesidir. Bir profesör ders kitabıyla, bir tenor sesiyle.
Sonuç insanların ne düşündüğüne aşırı derecede önem veren tamamen persona olan sığ, kırılgan ve uyumlu kişilik türü olabilir. Evet persona’nın kişinin kendisine zarar verebildiği anlar oluyor. Fakat daha da tehlikelisi kişinin persona sayesinde çevresine zarar verebilmesi. Jung’un persona tanımına bakalım. Persona bir yandan başkaları üzerinde belli bir izlenim bırakmak ve diğer yandan bireyin gerçek duasını gizlemek için tasarlanmıştır.
İşte bu cümlenin ikinci kısmında geçen bireyin gerçek duasını gizlemek persona’nın diğer bir tehlikeli tarafı. Persona yalnızca sosyal ortamlara uyum sağlamak için değil, aynı zamanda birinin içindeki niyetini gizleyip diğerlerini kandırması için de kullanılabilmekte. Bu konuda seri katil Ted Bundy örneğini verebilirim. Kendisi öldürmek istediği insanları manipüle etmek amacıyla bir persona yaratmıştır.
Karizmatik, espiritüel ve eğitimli bir kişi maskesi takarak hedefindeki kişileri manipüle edip gerçek yüzünü daha sonra belli etmiştir. Peki bu persona’nın hiç görülmediği bir kesim var mı? Hiçbir şekilde maske takmayan ve kendilerini tamamen olduğu gibi ifade eden bir insan olabilir mi? Hayatının tümünü bir persona sahibi olmadan geçirmek mümkün değildir. Fakat her insan hayatının kısa bir döneminde persona sahibi olmadan yaşamayı başarabilmiştir. Ve o dönem çocuk olduğumuz zaman. Bir çocuk en azından büyüyene dek bir persona sahibi değildir. Çevresi ile iletişimde bir imaj altına bürünmek, bir maske takmak zorunda hissetmez. Çocuklarda sosyal çevre ve imaj algısı da tam olarak oluşmadığından, insanlar tarafından nasıl göründüklerine, sözleriyle karşı tarafı incitip incitmediklerine pek odaklanmazlar. Bu duruma bakınca bir insanın neden hep çocukluğuna özlem duyduğunu da anlayabiliriz. Bir maske takmadan, bir rol yapmadan yaşayabilmenin apayrı bir keyfi var.
Fakat kişinin çocukluğuna karşı bu tutkusu da Jung için bu seferde farklı bir psikolojik sorun doğurmaktadır. Jung’un sıkça kullandığı Puer Eternus dediğimiz bir kavram var. Bu isim ebedi ergenlik anlamına gelmektedir. Ve mitolojide asla büyümeyen, hep çocuk kalan bir tanrıya verilmiştir. Jung bu kavramın insanlardaki ve özellikle erkeklerdeki durumunu analiz eder. Bir insan fiziksel olarak büyüyse bile o insanın ruhen çocuk kalabildiğini görür. Bu tarz insanlar sorumluluğu kalmaktan korkarlar. Hayata hep bir oyun ve eğlence gözünden bakarlar. Zorlu bir durumla karşılaştıkları vakit tek başlarına mücadele etmektense ebeveynlerine sığınırlar. Jung’un insanlarda fark ettiği bu durum bir yerden sonra o kadar sık görülmeye başlanır ki bu durum bir konsept haline dönüşür. Ve Peter Pan Sendromu ismini alır. Baktığımızda Peter Pan tam da Jung’un Puerd Eternus kavramına karşılık gelen bir karakterdir. Asla büyüyemez, çocuk kalmaya mahkumdur, hayatın acı taraflarıyla yüzleşmek istemez ve hep bir zevk arayışındadır. Gerçek dünyayla bir bağlantısı bile yoktur. Neverland denilen bir hayal dünyasında yaşamaktadır. Jung aslında bu tarz sosyal olgunluğa erişemeyen ve çocuk kalan erkeklerde anne figürüne de dikkat çeker.
Anne ve oğul arasındaki gizli komploya ve birbirlerinin hayatına ihanet etmelerinde nasıl yardımlaştıklarına bakın. Bir anne çocuğuna karşı gösterdiği aşırı koruyucu tavrayla onun çocuk kalmasına neden olabilir. Jung bu tarz anneleri yutan anne olarak tanımlar. Yutan anne çocuklarını duygusal açıdan istismar eder. Çocuğunun bağımsız bir birey olmasına veya evden ayrılmasına izin vermez. Çocuğuna sevgisini gösterse bile bu sevgi bencil bir sevgidir. Temelinde çocuğu kendine bağımlı hale getirmek yeter. Böyle bir annenin çocuğu da yüksek ihtimalle Peter Pan sendromuna sahip olacaktır. Bu tarz bir anneye Hababam sınıfındaki Hafize anayı örnek gösterebilirim. Hatta bu seriye odaklandığım bir videoda bulunmakta. Ayrıca Hababam sınıfındaki öğrenciler de Peter Pan sendromundan huzdarip biri olarak ele alınabilir. Peki Carl Jung’a göre tüm bu düğümün çözümü nedir? Peter Pan gibi yaşayan biri çocuksu kalmaktan nasıl kurtulacaktır? Jung burada fedakarlık kavramının üzerinde durur. Yaşamın sabığı olan mukaddes sirvelere savaşarak yükselmek için annesinden, evinin ocağından kopartır kendini. Yaşamın doğal seyri, gencin çocukluğunu ve ebeveynlere olan çocuksu bağımlılığını feda etmesini gerektirir. Baktığımızda büyümek dediğimiz süreç bir açıdan fedakarlık. Kişi ruhen büyüyebilmek için çocukken sahip olduğu konforu feda etmek zorunda. Bu konforu detaylandıracak olursak çocukların ciddi bir sorumluluk sahibi olmaması, hayatlarının büyük bir kısmının oyun ve eğlence ile geçmesi ve ailesinden her türlü desteği alabilmesi şeklinde açabiliriz. Bir çocuk ile bir yetişkinin yaşamlarını kıyaslarsak, çocuğun sahip olduğu yaşamın hem daha kolay hem de daha keyifli olduğu bariz bellidir. Çocuk olmanın bu tatlı kısımlarını gördüğümüzde kafamızda şu tarz bir soru canlanabilir. Çocuk olmak bu kadar güzel ise onu neden feda edesin ki? Aslında Peter Pan sendromundan muzdarip birine baktığımızda bulunduğu halden pek de memnun olmadığını anlayabiliriz. İçinden gelen bir ses ona gerçek dünyayla yüzleşmesini ve zorluklarla mücadele etmesini söylese de bu sese ihanet etmesinin bedelini ağır bir şekilde ödüyordur. Bu konuda Jung’tan epeyce etkilenen klinik psikolog Jordan Peterson güzel bir noktaya parmak basar. Ruhen büyümek isteyen kişilerin çocukluktaki konforu feda etmeleri gerekirken, büyümeyi reddedip çocuk alanlarında aslında bir fedakarlıkta bulunduğuna dikkat çeker. Bu tarz kişiler de çocuk kalarak potansiyellerini feda ediyordur.
Baktığımızda bir kişinin çocuk kalmasında ısrar etmesinin nedeni sorumluluk, fedakarlık ve mücadele gibi kavramlardan çekilmesidir. Fakat kişinin gerçek dünyada potansiyelini kullanabilmesinin tek çaresi de bu kavramlardan geçmekte. Ve Peterson bir insanın istese de istemese de fedakarlıkta bulunmak zorunda olduğuna dikkat çeker. Ya bir kişi olgunlaşmayı seçip, çocuksu konforunu feda edecektir ya da çocuk kalmayı seçip potansiyelini feda edecektir.
Bu açıdan baktığımızda kişinin büyümektense çocuk kalmak için ödediği bedel çok daha ağır.