Mahya Işıkları 24. Gün | Ramazan Sergileri
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=djr-8UtR5E8.
MAHYA IŞIKLARI Merhabalar! Mahya Işıkları’na hoş geldiniz. Ne mutlu ki yeniden birlikteyiz. Bir zamanlar Ramazan’ın yaklaşmakta olduğu, İstanbul’da duyulan marangoz sesleriyle anlaşılırdı. Evet. Neden mi?
Çünkü camilerin avullarına sergiler açılırdı. Çekiç sesleri, testere sesleri, sergiler hazırlanıyor. Çünkü Ramazan’larda insanlar, evet tabii ki ibadet ediyorlar. Fakat bilgiyi de paylaşıyorlardı. Neydi bilgi? İşte, tiyatro salonlarında oyunlarla, eserlerle, edebiyatla buluşmak söz konusuydu. Ama bunun dışında bir de ülkede üretilen pek çok ürün var. O da bilgi.
İnsanlar onları görmek için, tanımak için, satın almak için, Ramazan aylarında camilerin avullarına açılan sergilere giderlerdi. İşte böyle bir sergide, 1862 yılının Ramazan’ında Beyazıt Cami’ndeyiz. Nam-ı Kemal, Ramazan ayındaki sergiyi geziyor Beyazıt Cami’nde. Evet, Nam-ı Kemal, Nam-ı Kemal. Doğru, bildiğiniz Vatan yahut Silisle’yi yazar. Evet, o. Eline bir şiir alıyor. Çok beğeniyor.
Yunus Emre’nin şiiri sanıyor. Lakin sorduğunda o şiiri yazanın Şinasi olduğunu öğreniyor. O zamana kadar Nam-ı Kemal, Şinasi’yi tanıyor ama yani pek böyle önem vermiyordu. Fakat birdenbire hayran oluyor Şinasi’nin dizelerine ve onunla tanışma ihtiyacını hissediyor, tanışıyor da. Bu dostluk, 1862’nin Ramazan ayında Beyazıt Cami’ndeki bir sergide başlamış. Bir yıl sonra, 1863 yılında deniliyor ki Ramazan ayında, 1763 yılının Ramazan ayında çok büyük bir sergi açalım, öyle Cami avlularından dışarı çıkalım. Çok büyük bir sergi olsun. Ülkede üretilen her şey, her şey bir araya gelsin. Bir fuar, bir fuara dönüşsün. Ki 1863 yılına kadar Paris’te, Londra’da, New York’ta böyle fuarlar açılmış. Sanayi devriminden sonra insanla ürettiklerini parlaşmak için fuarlar düzenliyorlardı. Bizimkiler de diyor ki, biz de 1863 yılının Ramazan ayında büyük bir sergi açalım. Nerede? Yer konusu uzun süre tartışılıyor. Bu kadar büyük bir sergi, bir Cami’nin avlusuna sığmaz elbette. Efendim diyorlar, yeni bir bina yapalım. Fakat binanın yapılacağı arsa, öyle çok büyük değil. Sonra bir fikir ortaya atılıyor ve o takdir görüyor. Sultanahmet Meydanı. Sultanahmet Meydanı’nı fuar alanına dönüştürelim. 1863 yılının Ramazan ayında. Mustafa Fazıl Paşa görevi indiriliyor. Mustafa Fazıl Paşa bütün bu sergi düzenlemekle görevle. Sergiyi Umumi Osmani. Serginin adı da bu. Gönül Padişahı Sultan Abdülaziz. Ramazanın ilk günü açmayı düşünüyoruz bu sergiye ama yetişmiyor. Ramazanın 9. günü açılıyor sergi. Neler yok ki, neler yok ki o sergide. Ülkenin her yerinde üretilen diri işlerinden tutun da, ağaç işlerine kadar, altın-gümüş takılardan tutun da, matbaa ürünlerine kadar 13 bölümden oluşuyor bu büyük sergi. 13 bölümden. En çok yer tutan bölüm neresiydi biliyor musunuz?
Buğday. Evet. 212 çeşit buğday sergileniyor. Ülkenin her yerinden getirilen 212 çeşit buğday. Tanıma ve ziraata çok çok önem veriliyor. Sonra ağaçlar. Ülkenin her yerinden ağaçlar getiriliyor. Sultanahmet Meydanı’na. Ağaç sevgisine bakın atamızdaki. Ağaçlar sergileniyor. Sultan Abdülaziz yapıyor açılışı. O kadar çok beğeniyor ki.
Sonradan annesi ve şahsade oğlu Yusuf İzzettin ile geliyor. Sergiyi geziyor. Harika bir sergiydi. Müzik enstrümanları sergileniyor. Yapılan, ülkemizde üretilen o yıllarda. Keman’dan neye kadar. En çok beğenilen de piyanolar oluyor. Evet, piyano. Osmanlı padişahlarının pek çoğu, hatta şahsadeleri dahil, kız çocukları dahil, piyanisti.
Piyano dersi almışlardı. Bu harika sergi beş ay sürüyor. Sonra, sergiye katılan üreticilerin elinde kalanlar, kendi biştikleri bedellerle, devlet tarafından satın alınıyor. Ödüller dağıtılıyor. Çok ilginçtir. Ödüller olarak kazanılan madalyaların üstünde, ziraat ve sanat çocukları vardı. İşte bu Ramazan’da ortaya çıkan, bizim Cami Avlularında başlayan, sonra Sultanahmet Meydanına kadar yayılan bu fağarcılık anlayışı Cumhuriyet döneminde de sürdürülüyor. Tabii ki İzmir Fağrı geldi aklınıza. Sadece İzmir Fağrı mı? Bir zamanlar Türkiye’nin her bir kentinde yapılan fağarlar. Ama en önemlilerinden biri neydi biliyor musunuz? Bu fağarların. Karadeniz vapuru. 1926 yılında bir vapur alıyoruz. Haliç’te onu düzenliyoruz. Sergi alanı, her yerini sergi alanı yapıyoruz. Karadeniz vapuru. Neden? Ürettiğimiz ürünleri dünyaya tanıtmak için. Karadeniz vapuru, 12 ülke, 16 kent geziyor, dolaşıyor. Vapurun girişine İbrahim Çallı’nın yapmış olduğu Mustafa Kemal Atatürk portesini asıyoruz. Yağlı boya tablosunu. Çok ilgi görüyor Karadeniz vapuru. Her yerde büyük bir ilgiyle karşılanıyor. Konserler veriyor. İçinde bir de Cumhurbaşkanı’nın orkestrası var. Hollanda’da, Amsterdam’da, ünlü Valdem Park’ta binlerce insanın katıldığı bir konser veriyor. Ve Karadeniz vapuru başarıyla tamamlıyor görevini. Ülkesine geri dönüyor. Ama bu sergi sırasında inanılmaz bir şey oluyor. Fransa’ya gittiklerinde
Karadeniz vapurundaki katılan insanlarımızdan bir grup Paris’e ziyaret ediyor. Ve o gruptaki bir güzel insan çıkıyor. Eyfel Kulesi’nde ezan okuyor. Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’dan silahların kuvay milliye katılmak isteyen insanların Anadolu’ya geçişini sağlayan Üsküdar’daki Özbek tepkisi vardı. Özbek tepkisinin eski şehri Atay Efendi çıkıyor.
Bu Karadeniz vapurunun seyahati sırasında Eyfel Kulesi’nde ezan okuyor. Çünkü bütün değerlerimiz, bütün hissi senetlerimiz dünyaya tanıtılsın, bütün dünya duyusun diye. Bizim hissi senetlerimiz bir bütündür. İnaç değerlerimiz, kültür değerlerimiz, üretim değerlerimiz, sanatımız. Hepsi bir bütündür.
Ve fuarlar, o Ramazan’daki, o camilerin avlularındaki sevgilerden başlayan ve giderek geliştiren fuarlar, bunların bütün dünyaya tanıtıldığı çok güzel etkinliklerdi. Fuarlardan konuştuk. İşte Ramazan sevgilerinden başlayan ve fuar kültürünü konuştuk. Mahya ışıklarının bu akşamında. Efendim, sürçü lisan ettiysek affola.
Yarın yeniden birikdolur.
Hoşça kalın.