20. Yüzyılın En İyi Yazarı #NeredenBaşlamalı

20. Yüzyılın En İyi Yazarı #NeredenBaşlamalı videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=WgASAdaj5G4. Hoş geldiniz. 10. bölümdeyiz. Teşekkürler. 10. bölüm önemli bir bölüm bence. O yüzden 10. bölümün ihtişamına yaraşır bir isim. 20. yüzyılın en büyük yazarlarından yazarı, hatta belki kabul edilen Fransız yazar Marcel Proust’u konuşacağız bugün. Kendisi 1871 doğumlu, yani bu yıl…

20. Yüzyılın En İyi Yazarı #NeredenBaşlamalı

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=WgASAdaj5G4.

Hoş geldiniz. 10. bölümdeyiz. Teşekkürler. 10. bölüm önemli bir bölüm bence. O yüzden 10. bölümün ihtişamına yaraşır bir isim. 20. yüzyılın en büyük yazarlarından yazarı, hatta belki kabul edilen Fransız yazar Marcel Proust’u konuşacağız bugün. Kendisi 1871 doğumlu, yani bu yıl itibariyle 150 yaşına basmış oldu. 1922’de 49 yaşında ölüyor. Dolayısıyla önümüzdeki yıl da ölümünün 100. yıl dönümü olacağı için
Temmuz 2021’den, Kasım 2022’ye dek, bu böyle 15 aylık bir süre Proust yılı gibi ilan edildi. Fransa’da harika şeyler oluyor şu anda. Çok isterdim gitmeyi. Sergiler, yeni eserler basılıyor vesaire. Bu da bu anlamda bir parçası olsun diyelim Proust’u, anlmanın. Bu bölümü biraz o niyetle de çekiyoruz. 20. yüzyılın şüphesiz en etkili edebiyatçılarından Graham Greene diyor ki 19. yüzyıl için Tolstoy neyse 20. yüzyıl için de Proust odur.
Çok etkili bir isim. Yani Virginia Woolf’a bile Proust okuduktan sonra ben daha fazla bir şey yazabileceğimi sanmıyorum dedirtmiş birinden bahsediyoruz. Geriye yazacak ne kaldı ki diye soruyor bir arkadaşına yazdığı mektubun da Proust’dan sonra. Hep elden kaçıveren o şeyi somutlaştırmayı başarmış nihayet birisi. Onun nasıl bu kadar güzel, nasıl bu kadar kalıcıkılabilmiş. Soluğum kesiliyor, kitabı bırakmak zorunda kalıyorum diyor Virginia Woolf. Dolayısıyla çok özel birinden bahsediyoruz. Biraz biyografik bilgi vereceğim Proust’a ilgili ama şunu söylemek lazım. Proust yazarın eserinden kesinlikle bağımsız değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyor. Hatta bu konuda bir kitabı bile var. Sen Böve Karşı diye. Sen Böve o dönemin önemli bir eleştirmeni ve bir yazarı eserlerini anlamak için kim olduğunu çok iyi tanımamız gerekir iddiasında olan biri. Proust buna karşı bir kitap bile yazıyor hatta. Hayır böyle bir şey yok diye. Dolayısıyla ona da ihanet etmemek adına biyografisinden değil daha çok eserlerinden bahsetmeye çalışacağım. Ama tabii kısa bir bilgi vermemiz gerekiyor. Çünkü Kayıp Zaman’ın izinde büyük kitabı Marcel Proust’un aslında oldukça biyografik unsurlar barındıran bir kitap. Ama bunun bir önemi var mı? Bana sorarsanız hayır yok. Çünkü Alain de Bouteaune Proust’la ilgili bir incelemesinde diyor ki Proust’a duyulan içten bağlılık gözlerimizle onun dünyasına değil onun gözleriyle kendi dünyamıza bakmamız gerektiriyor. Dolayısıyla Proust’un anlattıklarının biyografik olup olmamasının bir önemi yok. Onun bizim dünyamıza ne sunduğu ve bizim dünyaya bakışımızı nasıl biçimlendirdiğinin bence bir önemi var. Dolayısıyla kitabın söylediklerini bizim okuyucunun kendimizde bulmamız gerekiyor aslında. Bence Kayıp Zaman’ın izinde bu anlamda bir rehber olmalı. Yine de dediğim gibi çok kısa bilgi. Doktor ve Hıristiyan bir babanın ve Yahudi bir annenin çocuğu böyle kısa boylu, çelimsiz, hayatı boyunca akciğer hastalıklarından muzdarip olmuş. Biraz böyle hayatı kısıtlı yaşamak zorunda kalmış biri bu nedenle. Liseden sonra gönüllü olarak askerliğe gidiyor. Bunu çok ilginç buldum yani çok böyle alakası bir bilgi ama soracağım niye gönüllü gitmiş ki filanda yani çünkü öyle bir adam değil yani. Sonunda öğrendim ki eğer devlet çağırınca giderseniz 3 yıl yapıyormuşsunuz, gönüllü giderseniz 1 sene yapıyormuşsunuz. Bütün mesele buymuş yani. Sonra Siyanspo’da okuyor sonra Kütüphane’de bir çalışma dönemi var ama genel olarak zengin, varlıklı bir ailen çocuğu ve böyle çok bir kariyer kovaladığı falan da yok. Biraz böyle aheste bir hayat yaşıyor hatta. Zaten bu da eleştirilerden biri. Şimdi biraz eleştirilere girmek istiyorum. Aslında bu eleştirilerin hepsi zamanla yanıtlandı, boşa çıkarıldı ama yine de Prus’ta ilgili çok karşılaşılan bir dönem özellikle birtakım eleştiriler vardı. Buna girdikten sonra da artık eser meselesine geleceğim. Öncelikle Yahudiliğini gizlediği gibi bir eleştiri çokça aldı. Annesi Yahudi dediğim gibi ve tam böyle yani Birinci Dünya Savaşı
evvelindeki yıllarda Avrupa’da Yahudi karşıtlığının yükseldiği bir dönem. Bu böyle değil bana sorarsanız. Özellikle o yıllarda Fransa’yı ikiye bölen Dreyfus vakasında çok kısa bahsedeyim çünkü kayıp zamanın izinde de çok büyük izi olan bir konu. Mutlaka da araştırmanızı öneririm bu konuyu. Bilmiyorsanız şayet. Bir Yahudi yüzbaşı Fransız ordusunda Almanlara sınır bilgilerini satmakla suçlanıyor. Hapse atılıyor. Sonra bunun aslında bir kumpas olduğu anlaşılıyor ve toplum ikiye bölünüyor.
Dreyfus karşıtları ve yandaşları olarak yeniden yargılanmasını isteyen ve Proust burada çok açık sesle ailesini ve babasını ve içinden geldiği aristokrat çevreyi karşısına almak pahasına Dreyfus’u savunuyor. Dediğim gibi Fransa’yı ikiye bölen bir durum bu. Emile Zola’nın meşhur suçluyorum kitabını yazmasına sebebiyet veren ve fakat burada çok net bir şekilde ki çok yıllar sonra Dreyfus aklanıyor ve onur nişanı veriliyor. Ama o dönemde ciddi bir antisemitizm kampanyasına dönüşüyor Dreyfus olayı.
Mesela burada Proust’un tavrını açıkça ortaya koyduğunu görüyoruz. Bir diğer eleştiri eşcinselliğini gizlediği hatta kabul etmediği gibi bir de yardiği meselesi. Andre Gitt onu bu konuda çok eleştiriyor. Bu kısman doğru olabilir ama şunu düşünmek lazım. Yani Oscar Wilde’ın eşcinsel olduğu için yargılanıp ceza aldığı bir çağdan bahsediyoruz. Evet Proust eserlerinde eşcinselliği biraz yererek anlatıyor. Kendisi eşcinsel olmasına hemen. Hiçbir zaman açıkça bir itiraf yok hatta uzun yıllar yanında kalmış bakıcısı, hizmetçisi ve aslında her şeyi gibi bir sağ kolu olan Celeste Albaren’in de reddettiğini biliyoruz eşcinselliğini. Ama yine de bunun anlaşılır bir şey olabileceğini düşünüyorum. Ama mesela Reynaldo Hahn ilk uzun ve ciddi ilişkisi, besteci aslında bütün büyük ilişkileri de erkeklerle yaşanmış durumda. Son eleştirilerden biri de Snoop ve Socytik olmakla suçlanması. Böyle Lofigaro’ya sosyete yazıları yazdığı için sosyete parazitik, kokona falan deniyor adama yani.
Ama Proust’un içinde bulunduğu, sosyete de yaptığı gözlemlerden nasıl bir edebiyat deyeşirdiğini kayıp zamanın izinde de görüyoruz ve ne kadar eleştirel ve alaycı baktığını zaten bu konuda böylece kapanıyor. Annesiyle ilişkisini biraz da söyleyeyim. Çok hastalıklı ve bağımlı bir ilişkisi var aslında. Proust zaten genel olarak biraz duygusal biri. Mesela annesiyle, yani şöyle söyleyeyim, mektuplarını okuduğunuzda 30 yaşında bir adam mesela annesine
bugün 3 kere çişimi yaptım, bugün hiç yapamadım falan gibi şeyler yazıyor. Bayağı böyle biraz hastalıklı bir ilişkileri var. Proust şeyi bile düşünüyor yani. Annem benim sağlıksız olmamı içten içe istiyor çünkü ona bağımlı oluyorum bu sayede diyor. Hatta bir mektubunda aynı anda hem sağlıklı olmanın hem sevilmenin mümkün olmaması ne kadar üzücü diye bir cümlesi var. Dediğim gibi biraz duygusal biri. 21 yaşında mesela başta özelliğiniz nedir sorusuna sevilme ihtiyacı ya da daha kesin konuşmak gerekirse
takdir edilmekten çok şımartılma ve okşamla ihtiyacı diyor. Bir erkekte kadınsı çekicilik, bir kadında ise erkeksi erdemler arıyorum diyor. Ama dediğim gibi bu anne ile ilişki biraz sıkıntılı. Nitekim ilk yayınlanan kitabı hazlar ve günler başarısız oluyor. Sonra Jan Santöldü’ye kendi hayat hikayesini yazmaya başlıyor ve yarım bırakıyor. Sonra Raskin’den çevrililer yapıyor. Ama bütün mesele 1905 yılında 34 yaşında annesini kaybedince başlıyor aslında. Anneden kopunca başka bir eve taşınıyor
ve işte o zaman Kayıp Zaman’ın izinde üzerine çalışmaya, o büyük eser üzerine çalışmaya başlıyor. 1913’te İlk Cild’ini yayınlatıyor. Fakat buraları çok komik buluyorum. Hiç kolay olmuyor. Bu 20. yüzyılın en büyük romanı yayıncılar tarafından kapışılmadığı gibi pek çokları tarafından da reddediliyor. Mesela şöyle bir cümle var, bir red mektubundan. Belki kafan basmıyordur ama bir beyefendinin ulukuya dalmadan önce yatağında nasıl sağa sola döndüğünü anlatmak için 30 sayfa harcayabilmesine aklama almıyor. Çok talihsiz. Yani yüzyılın kitabını böyle reddediyorsunuz. Bu kişi eminim şu an pişmanlıktan, hayatta olmadığını biliyorum ama mezarında bile kıvranıyor olabilir. Çok acıklı. Sadece bu da değil. Antrejit mesela ünlü Fransız yazar, o da reddediyor. Ya ben bunu basmam falan. Sonuçta zaten sonradan özür diliyor Proust’tan ve hayattaki en büyük pişmanlığım diyor bu kitabı basmamış olmak. Sonuçta Proust İlk Cild’i Svanların tarafından cebinden para vererek bastırmak zorunda kalıyor. Araya savaş giriyor.
1919’dan sonra 2, 3 ve 4. ciltler yayınlanabiliyor. Kalan 3 cilt ise Proust’un ölümünden sonra yayınlanıyor. Fakat Proust’un, yani abisinin çabasıyla yayınlanıyor. Fakat Proust’un romanı bitirdiğini biliyoruz. Mutlaka ki düzeltmeler yapacaktı ama az önce bahsettiğim Celeste Albare’ye ölmeden çok kısa zaman önce romanına son sözcüğü yazdım, artık ölebilirim dediğini biliyoruz. Şunu söylemek lazım. Proust’u aslında ilk başta ilk cildi ve son cildi yazıyor. Sonra araya bir cilt daha eklemeyi düşünüyor.
Fakat araya savaş girince hayatındaki birtakım deneyimler, mesela şoförü Agostinelli’ye aşık olması, Albert’in karakterini yaratmasına sebebiyet veriyor. Aslında bu çok ilginç. Yani başı ve sonu yazılmış bir kitabın sonrasında arasını doldurulması, buradan Proust’un ne yapmak istediğini çok iyi bildiğini, kayıp zamanın izinde ve son kitap yakalanan zaman, o zamanların kaybolması ve yakalanmasının kafasında bir kurgu olarak baştan beri bilindiğini ortada olduğunu söyleyebiliriz. Bu kitap o kadar etkili bir kitap oluyor ki, şunu söyleyeyim, Iliye adlı bir kasaba var. Proust’un çocukluğunu geçirdiği bir akrabasının evinin olduğu bir kasaba. Bu kasabadan etkilenerek kitabında Combray diye bir kasaba yaratıyor, kayıp zamanın izinde de. Aslında olmayan bir yer burası fakat o kadar o kadar meşhur oluyor ki, artık 1971 yılında Iliye kasabasının adını Iliye Combray olarak değiştirmek zorunda kalıyorlar Fransa’da. Yani yarattığı, uydurduğu kasabanın adını bir gerçek kasabaya verebilmiş bir yazar. Çok etkileyici bir şey bence. Markets’de de benzer bir şey söylemiştim hatırlarsanız, Maconda Express hikayesi. Nereden başlamalı sorusuna ufak ufak gelirken, aslında şöyle söyleyeyim, Proust’un en büyük eseri kayıp zamanın izinde. Onun dışında da mektupları var ve birkaç denemesi var. Dolayısıyla burada bir önce şunu okuyun, sonra bunu okuyun değil, Proust’a nasıl başlamalı olacak aslında bu videonun? Yani neyle karşılaşacaksınız, nelere hazırlıklı olmalısınız? Çünkü dediğim gibi yoksa okunma sırası olarak böyle bir teknik önerim olmayacak.
Çok belli çünkü zaten mesele. Ama biraz bir zihinsel hazırlık gerekiyor. Çalışkanlık gerektirdiği şüphesiz. Ama Semih Gümüş bir yazısında demişti ki, yani Proust’un bu eseri yazarlığın da nasıl bir çalışkanlık gerektirdiğini göstermiyor mu diye sormuştu. Doğru. Dolayısıyla biz okullar olarak da birazcık çalışarak hakkını verebiliriz bence. Bu kadarını hak ettiğini düşünüyorum. 1 milyon 250 bin kelimelik bir kitap daha bahsediyoruz. İçinde 500’den fazla karakter var.
856 kelimelik tek bir cümle barındırıyor mesela. Bundan önce bu rekor 832 kelimeyle Viktor Hugo’daydı, Sefiller’de. Dolayısıyla evet zor bir kitap. Yani burada böyle şey yapmayacağım hani, aa çok güzel okursunuz falan değil. Emek isteyen bir eserden bahsediyoruz. Şunu söylemek lazım. Dediğim gibi ilk kitabı yazıyor sonra son kitabı yazıyor. Ve ne yapmak istediğini biliyor. Ama şimdi ilk kitabı okuduğunuzda ilk başta anlaşılamıyor zaten. Yani kitap beğeniliyor falan ama aynı böyle bir analar bütünü nostalji diye nasıl o kitap?
Bilirsiniz meşhur imge, anlatıcı bir madlen kurabiyesini çaya batırıyor, çocukluğuna gidiyor ve sonrasında da hatırlamaya başlıyor. Prosun burada ne yapmaya çalıştı dediğim gibi kendi kafasında çok net. Bunu anlamak için İstanli yani seçici bellek ve İstan dışı bellek ayrımına mutlaka girmemiz gerekiyor. Nedir? İstanlı bellek oturup bir şey bilinç olarak hatırlamaya, anımsamaya çalıştığımızda kullandığımız bellek. İstan dışı bellek işte tıpkı o madlen kurabiyesine batır,
çaya batırdığımızdaki gelen koku, tat ve duygunun bizi bir yere götürmesine yaşadığımız gibi İstan dışı bellek bizi arzumuz dışında bir yere bir şeyleri hatırlamaya götüren bellek. Bir çatal sesi, ayağın bir kaldırım taşına takılmasının bizi götürdüğü yerler meselesi. İşte Pros aslında kayıp zamanın izindeki yolculuk bu İstan dışı bellekle yapılan bir yolculuk. Fakat şunu söylemek lazım, İstan dışı bellek ne kadar İstan dışıdır? Yani şöyle, aslında bence en önemli mesele kayıp zamanın izindeki okurken, aklımıza tutmamız gereken temel şey geçmiş şimdiye içkin bir şeydir. Şimdiden bağımsız düşünemez. Geçmiş bir kere sabit bir şey değildir. Değişkendir, dönüşkendir ve bizim nasıl hatırladığımıza göre şekillenir. Yani biz mesela x bir anıyı bir plajda mutlulukla otururken hatırladığımızdaki duygusuyla mutsuz bir anımızda aynı anıyı hatırlamak aynı duyguyu vermez.
Dolayısıyla biz aslında geçmişi de durmadan yeniden inşa ediyoruz. İstanlı bellek bunu zaten yapıyor ama İstan dışı bellek de yapıyor. Dolayısıyla geçmiş ve var olan tüm şimdiler aslında bir arada çalışıyor. Dolayısıyla geçmiş sürekli olarak yeniden şekil alabilen ve değişken bir şey, anılar, aslında bizim yeniden inşa ettiklerimiz. Bir şeyi ne zaman hatırlarsak onu yeni detay ve deneyimlerle yeniden oluşturuyoruz. Dolayısıyla hatırlanan şey her zaman yenidir.
Aslında böyle bir şeyden bahsediyoruz. Dolayısıyla Prus’ta okurken geçmiş birtakım hatıraları değil, şimdiki zamanda dair bir şey okuyor olduğunuzu aklınıza tutun isterim. Prusian deneyimler, bu çok kullanılan bir sözcük Prusian. Dediğim gibi işte bu bellek meselesi, şeylerin dünyası, şeyler sürekli olarak bir şeyler hatırlatıyor ve bir işlevleri var Prus’un evreninde. Nostalji tabii ki yani Prus deyince akla gelen ilk şeylerden biri. Nina Milankunda Reyreferans’la. Onun böyle bir nostaljinin etimolojisi üzerine bir pasajı vardır bilmemek kitabında. Diyor ki dönüş Yunancada nostos demek, algos, keder anlamına geliyor. Yani nostalji doyurulmamış dönüş arzusundan kaynaklanan bir keder. Aslında Prus’ta da bunu görüyoruz. Bu nostaljinin bu tanımını bilerek okumak bence çok şey değiştiriyor. Uzaktasın ve ben sana ne olduğunu bilmiyorum. Sürekli bir bilmeme hali. Ve dediğim gibi aslında nostalji de şimdiki zamanda içkin bir şey olarak ortaya çıkıyor.
Eğer Odisea nostaljinin kurucu destanıysa, Kayıp zamanı izninde de modern bir nostalji destanı şüphesiz. Aşk ve acı, bu ikisi genelde bir arada el ele yürüyor Prus’ta. Mesela şöyle bir cümlesi vardır, Hazlar ve Günler’de. Henüz aşkı tanımıyordu, kısa bir süre sonra aşk acısını tattı ki bu da aşkla tanışmanın tek yoludur. Biraz aşkı bu şekilde yorumluyor. Mesela Kederin Geçici Yararları adlı denemesinde, bizi üzen insanlara müteşekkir olmalıyız, onlara minnet duymalıyız. Çünkü onlar kalbimizi palan parça edip, toprağımızı eşeleyip, yeni tohumların doğmasına müsaade ederler, izin verirler diyor. Yani böyle biraz dediğim gibi o kedardan çok beslenen bir tarafı var. Ve bir de kıskançlık, çok temel temalardan biri Prus’ta göreceğimiz. Yani böyle insanın bütün davranışlarını biçimlendiren bir şey olarak kıskançlığı görüyoruz. Ama dediğim gibi, bu duygular dünyasıyla çok fazla meşgul ve duyguların götürüldüğü yerlerle, mesela şöyle bir cümle, biraz neyle karşılaşacağınızı da bilmeniz için. Sevgi bittikten sonra bile sevmiş olmak tamamen anlamsız değildir. Çünkü daima başkalarının anlayamadığı nedenlerle sevilir. Bu hislerin hatırasının sadece benliğimizde mevcut olduğunu hissederiz. Onu görmek için kendi içimize bakmamız gerekir. Zihinsel hazırlığını ardından, nereden başlamalı kısmına geleyim? Benim ilk önerim, bu çok da aslında başarılı olmayan, yayınlandığında ilk kitabı Hazlar ve Günler olacak.
Hazlar ve Günler Frust’un denemeleri ve öykülerini içeriyor. Fakat ben Kayıp Zaman’ın İzinde’ye çok iyi bir ön hazırlık olduğunu düşünüyorum. Frust’un dolaştığı yerler açısından. Mesela size söylediğim ve Kayıp Zaman’ın İzinde’de çok gördüğümüz kıskançlıkla dair mesela, kıskançlığın sonu diye bir öykü var. Ya da aşk ve acıya dair aşkın ışığında umudun eleştirsin diye bir denemesi var. Ve mesela bu kitaptan bir cümle okuyacağım size. Bana Kayıp Zaman’ın İzinde’nin tam bir özeti gibi geliyor.
Şöyle diyor, gelecekte ki bir an şimdiki zaman olunca tüm büyüsünü yitirir. Ne var ki ruhumuz yeterince genişse ve perspektifleri iyi ayarlanmışsa, onu arkamızda bıraktığımızda hafızaya doğru yol alırken yine eski büyüsünü kazanır. Aslında Kayıp Zaman’ın İzinde tam olarak bunu anlatmaya çalışan bir kitap. Sonra Kayıp Zaman’ın İzinde’ye başlayabilirsiniz. Bence bu kitabın ana kahramanı zamandır. Birinci tekil bir anlatıcımız var.
Adının Marsel olduğunu, dolayısıyla bunun Proust’un hayatından etkilenerek yazılmış bir şey olduğunu çok ilerleyen kitaplarda görüyoruz. Bu kitapta çok fazla şey var. Yani Proust aynı zamanda bir entelektüel ve sanata, mesela resim, müzik, edebiyat, felsefeye dair çok fazla şey var. Psikolojiye dair de. Mesela gösterge bilimi. Proust gösterge bilimi üzerinden çok okunur mesela. O zaman henüz adı konmamış gösterge bilimi de aslında bu kitapta görebiliyorsunuz.
Proust öyle çok yolunu açtı ki sonradan bazı şeyler onun eserlerine referansla icat edildi ve tanımlandı. Bu kitap böyle bir kitaptan bahsediyoruz. Çok sorulan bir şey hangi sırayla okunur meselesi. İnternette de bulabilirsiniz ama yine de ben de burada bu videoda yara alsın isterim. İlk kitap Sivanların Tarafı. Bu biraz giriş niteliğinde bir kitap. Göstereyim. Sonra ikincisi dediğim gibi Savaş’tan sonra yayınlanabilen Çiçek Açmış Genç Kızlarının Gölgesinde. Bu kitapta meşhur Albertine’yle ilk kez uzaktan tanışıyoruz ve Gonkora Dülalio Proust bu kitapla beraber. Gameln Test tarafı var. Mesela bu görece sıkıcı benim için bulduğum o sosyete dünyasına çok fazla dalan bir kitaptı. Bütün ciltlerin hepsinin aynı güçte ve etkileciliğinde olduğunu elbette ki söyleyemeyeceğim. Ama döngüsel olduğunu ve bir yere vardığınızı unutmadan okumanızı öneririm. Sonra Sodom ve Gomorrah geliyor ardından. Daha sonra da şöyle yapalım. Ölümünden sonra yayınlanan Mahpus. Burada Albertine Mahpus Ediş’i ve kendisinin onun tutkusuna hapis oluşu gibi iki anlamlı bir ismi olan bir şey. Albert’in Kayıp, bu da o aşk hikayesinin devamı. Sonra da yakalanan zaman da bütün hikaye tamamlanıyor. Bunu okuduğunuzda bence her şey yerli yerine oturuyor. Sonra ardından edebiyat ve sanat yazılarıyla devam edebilirsiniz eğer okumak isterseniz.
Mektuplarını okuyabilirsiniz. Proust çok mektup yazan biri 5300 tane mektubu yayınlanmıştı 21 cilt halinde. Türkçe’ye çevrilmedi ama mesela üst kat komşuma mektuplar diye bir kitabı var ya da başka bir mektup değerlemesi de var. Bunlara bakabilirsiniz biraz daha içine girmek isterseniz. Burada Mehmet Rifat’ı anmak isterim. İnanılmaz Proust çalışan bir akademisyen. Mesela Marsal Proust ya da bir roman yaratmak biraz daha derinleşmek isteyenler için bir öneri olabilir.
Bir de şunu söylemek istiyorum son kapanışa geçmeden önce. Proust’un sosyete partileri verdiğini biliyoruz o dönemin pek çok soylusu ya da burjuvası gibi. Bunlardan bir tanesinde Ritz Hotel’inde verdiği küçük partilerden birinin o sırada orada çalınan müziklerin listesi bulundu geçtiğimiz yıllarda. Birileri o şeyi tekrar yeniden yorumladı. Klasik müzik parçalarıyla bahsediyorum. Proust’un zamanında bir konser diye çok güzel bir kayıt albüm olarak yayınlandı. İlkincini koyarız mutlaka aşağıya. Proust okurken çok güzel fon müziği oluyor. Onu okumanızı öneririm. Son olarak şunu söyleyeyim bitireceğim. Roma neye yarar sorusu? Daha önce de üzerine konuştuğumuz ama özellikle Kayıp Zaman’ın izninden sonra beni çok kafama meşgul eden bir soru. Bence roman bizim adını koyamadığımız şeyleri adlandırmamıza yarar. Bize yardımcı olur. Dolayısıyla iyi yazar aynı zamanda bir tercümandır diye düşünüyorum. Sizi size tercüme eder. Yani anladığımız, sezdiğimiz ama kelimelere dökemediğimiz ya da dökmek istemediğimiz şeyleri fısıldar ya da bağırır bize. Eğer bu kabul böyleyse Proust bunların şahıdır bence. Size sizle ilgili çok fazla şey tercüme eder. Mesela bir cümle hiç unutmadığım. İki insan ayrılırken şefkatli konuşan taraf aşık olmayan taraftır. Bence bu durumda hepimiz bulunmuşuzdur. Ve ben bu cümleyi okuyana kadar şefkatli taraf olduğumda da olmadığımda da adını koyamadığım burukluğun ne olduğunu bilmiyordum ki Proust bana bunu tercüme edene kadar. Büyük bir yolculuk Kayıp Zaman’ın izinde o yüzden tadına çıkararak ağır ağır ve bence tercihen bir kış mevsiminde okuyun. Çünkü böyle bir kış ağırlığı ve ciddiyeti isteyen bir kitap. Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki Proust’a iyi ki dolmuş.