BİR EDEBİYAT TÜRÜ MUCİDİ: SVETLANA ALEKSİYEVİÇ

BİR EDEBİYAT TÜRÜ MUCİDİ: SVETLANA ALEKSİYEVİÇ videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=jA7PkSJUZjE. Merhabalar, hoş geldiniz. Nereden Başlamanın 11. bölümüyle ben Eylül Görmüş karşınızdayım. Bu bölümde Belaruslu yazar Svetlana Aleksiyavic’i konuk edeceğiz. Kendisi yaşayan bir yazar. 2015 yılında Nobel ödülü aldı, Nobel Edebiyat ödülü ve ondan sonra zaten tanınmaya başlandı. Açıkçası ben de öncesinde…

BİR EDEBİYAT TÜRÜ MUCİDİ: SVETLANA ALEKSİYEVİÇ

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=jA7PkSJUZjE.

Merhabalar, hoş geldiniz. Nereden Başlamanın 11. bölümüyle ben Eylül Görmüş karşınızdayım. Bu bölümde Belaruslu yazar Svetlana Aleksiyavic’i konuk edeceğiz. Kendisi yaşayan bir yazar. 2015 yılında Nobel ödülü aldı, Nobel Edebiyat ödülü ve ondan sonra zaten tanınmaya başlandı. Açıkçası ben de öncesinde kendisinden haberdar değildim. 1948 doğumlu Svetlana Aleksiyavic, liseden sonra gazetecilik yapıyor.
Sonra da bir edebiyat dergisinde çalışıyor 1976 itibariyle. Bu ikisi aslında gazetecilik ve edebiyat dergisi deneyimi biraz onun edebiyatını şekillendiren bir şey olduğu için vurgulama ihtiyacı duyuyorum. 1985’te ilk kitabı Kadın Yok Savaşı’nın Yüzünde yayınlanıyor. 1989’da da Sovyetlilerin Afgan Savaşı’ndaki oraya giden askerlerin deneyimlerini anlattığı Çinko Çocuklar yayınlanıyor. Oldukça tartışmalı bir kitap bu. Milyonları aşağıladığı, işte milyonlara zarar verdiği askerleri aşağıladığı gerekçesiyle hakkında çeşitli davalar açılıyor. Kimileri ifadelerini geri çekiyor orada anlatılanları vesaire. Nitekim 1992 ve 1996 yılları arasında bir sürü dava açılıyor hakkında. 2000 yılında da ülkeyi terk etmek zorunda kalıyor. Bu sırada Lukashenko iktidarda, belirli Diktatör. Hala da iktidarda. Biraz karışık belki hatta daha geçtiğimiz sene, Eylül ayındaki seçimlerde oldukça tartışmalı bir seçimle bir şekilde iktidarı tekrar ele geçirdi. Böyle bir, işte o Belarus’un bitmek bilmeyen politik dalgalanımlarından payına düşeni almış biri Alekseviç’te. 2011’de de Paris, Göteborg ve Berlin’de siyasi sığınmacı olarak yaşıyor. 2011’de Minsk’e dönüyor. 2015’de de dediğim gibi Nobel Edebiyat Ödülü aldı. Nobel Edebiyat Ödülü Komitesi ona ödülü verirken yeni bir edebiyatür yarattığını söylemişti. Ve duyguların ve ruhun bir tarihi olarak eserlerini tanımlamıştı. Bu çok güzel bir tanımlama. Nobel Edebiyat Komitesi’ne her zaman katılamıyorum açıkçası. Çok böyle, neden ya bu ödül şimdi falan dediğim şeyler var ama bu çok yerinde bir ödüldü ve çok iyi tanımlanmıştı bence. Alekseviç, gazeteci kökeninde etkisiyle kişilerle yaptığı birebir görüşmelerden kitaplar oluşturuyor. Asna yaptığı iş bu anlamda sözlü tarihle de biraz dirsek dirseğe ilerleyen bir pratik. Ama bu görüşmeleri olduğu gibi alıp kağıda dökmek yerine onların özünü bulup içlerindeki hisleri, anları, izleri damıtıp, kelimelerle biraz oynayıp oradan bir edebiyat devşiriyor. Kendisine Nobel Alan ilk gazeteci deniyor ama o gazetecik termini kabul etmiyor. Yaptığı işi, yaptığı türü belgesel edebiyat olarak tanımlıyor. Bence çok doğru bir tanımlama bu. Ne yapıyor? Gözlemler, nüanslar, ayrıntılar için hayatı araştırdığını söylüyor kendisi.
Diyor ki benim ilgi alanım kitaplarının konusu olan ne hayatın kendisi ne savaş ne Çarnobil ya da intihar meseleleri. Beni asıl ilgilendiren insanoğluna neler olduğu, çağımızda bize neler yapılmakta olduğu diyor. İnsan nasıl eyleyip nasıl tepki veriyor? Özünde insanın ne kadarı biyolojik özelliklerden, ne kadar çağın getirdiklerinden, ne kadarı kendimizden oluşuyor davranışlarımızın. Ben bunu anlamaya çalışıyorum diyor.
Yıllarca gerçek yaşama olası en yakın yolu bulmak için yazma biçimlerini araştırdım diye anlatıyor. Bu oluşturduğu türün nasıl vardığını anlatırken. Gerçeklik tıpkı mıknatıs gibi beni kendine çekiyor, uyuşturuyor, bana işkence ediyor. Ve ben gerçekliği yakalayıp kağıda dökmek istiyorum diyor. Eserlerini okuduğunuzda ne kadar gerçekliği sayfaya hapsedebildiğini göreceksiniz zaten.
İşte diyor bu gerçekliği yakalamak için de insan seslerini, itiraflarını ve tanıklıkların ifadelerini kullanıyorum diyor. Ben dünyayı nasıl duyuyor ve görüyorsam öyle yazıyorum diye anlatıyor. Benim için dünya tek tek insanların seslerinden oluşan bir koro ve günlük ayrıntılardan bir kolaş. İşte bu şekilde bu koroyu duyup dile getirebildiğim için aynı anda bir yazar, gazeteci, sosyolog, psikolog ve vaiz olabiliyorum diye bir tanımlaması var kendi yaptığı işle ilgili. Bir başka konuşmasında ben duygularımızdan, arzularımızdan, hayal kırıklıklarımızdan mabetler inşa ediyorum demişti. Bu noktada belki biraz duyguların tarihi konusuna girmek gerekir kısaca. Duyguların tarihini çalışan tarihçiler ki bu görece yeni bir disiplin, 20. yüzyıl ortası sonu gibi ortaya çıkmış. Duyguların farklı kültürlerde ve farklı tarihsel dönemlerde nasıl deneyimlendiğini ve nasıl ifade edildiğini her ikisine birden odaklanıyor. Yani şunu diyorlar sadece duyguların ifadelerinin değil, bir duyguyu nasıl ifade edeceğimiz, ölüm karşısında verdiğimiz tepki değil, o duygunun kendisi de öğrenilmiş bir şeydir diyor duyguların tarihi çalışanlar. Dolayısıyla tıpkı ırk, sınıf ya da cinsiyet gibi duyguların da bir temel kategori ve değişken olduğunu ve tarih çalışırken dikkate alınmaları gerektiğini söylüyor ki bu da çok doğru. Yani aslında Aleksiyavic biraz bunu anlatmaya çalışıyor bence. Bir asker ölümüne verilen tepki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği gibi büyük vatan ideasıyla yetişmiş bir ülkedeki bir insanın tepkisiyle başka türlü bir politik geçmişten gelen bir toplumdan birinin tepkisi bambaşka oluyor. Dolayısıyla duygular aslında kesinlikle öğrenilmiş şeyler ve aslında sandığımız kadar bireysel olmayabilirler. Aleksiyavic biraz bunu kurcalıyor. Aleksiyavic şöyle diyor, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler yani komünist Rusya dönemine baktığında diyeyim
ve sonrasına dönüp baktığımda tarihimizin koca bir toplum ezer ve büyük bir kan banyosundan ibaret olduğunu görüyorum. Kurbanlarla cellatlar arasındaki tükenmek bilmez diyalogları sürekli duyuyoruz. Sürekli olarak karşımıza aynı lanetli Rus soruları çıkıyor. Ne yapmalı? Burada muhtemelen bir illenin göndermesi var. Suçlu kim? Devrim, toplama kampları, ikinci dünya savaşı, Sovyet Afgan savaşı, büyük bir imparatorluğun çöküşü,
devasa ölçekte bir sosyalist ütopyanın paramparça olması, Çarnobil faciası vesaire. Bunlar dünya üstündeki tüm insanların cevaplaması gereken sorulardır diyor. Bunlar bizim hepimizin tarihidir. İşte tüm bu cehennemden çıkan soru ve sorunlar benim kitaplarımın izlerini oluştururlar. Zaten kitaplarında da buralarda nasıl dolaştığını göreceksiniz. Bu arada ben sonunda biraz daha açacağım ama Aleksiyavic’in özellikle Türkiye’de çok okunmasını çok arzu ediyorum.
Neden böyle söylediğimi biraz anlatmaya çalışacağım ileride. Şunu söylüyor Aleksiyavic, insanın hayatının edebiyata kazandırılamayan sözlü bir kısmı var. Bu sözlü kısım, kağıda dökülmediği ve edebiyatın parçası olmadığı için henüz bizi şaşırtmıyor, kendine hayran bırakmıyor, değerini biçemiyoruz bunun. Beni büyüleyen ve kendine esir eden bir şey bu. İnsanların konuşmasını çok seviyorum ben diyor. Benim en büyük aşkım, en büyük tutkum konuşmalar diyor. Nitekim kitaplarında da insanların kendilerine ses veriyor. Kitaplarda da neredeyse yazarın hiç müdahalesi yok ve çeşitli konularla ilgili insanların tanıklıklarını dinliyoruz. Ama dediğim gibi yazarın müdahalesi bunları edebi bir biçimde kağıda aktarmak şeklinde vuku buluyor. Beni ilgilendiren küçük insandır diyor ve bunlara küçük büyük insanlar diyor. Çünkü zulme tabi olmak insanı büyüttür diyor. O küçük gözüken insanlar aslında büyümek durumunda kalırlar diyor.
Kitaplarımda kendi küçük hikayesini ve kendi tarihini anlatırken büyük tarihi de anlatıyor bu insanlar diyor. Aslında bu küçük mikro insan hikayelerinden bir büyük tarih devşiriyor. Ben de bunu çok heyecan verici buluyorum çünkü tarih sürekli olarak devletlerin ne yaptığını anlatmaya çalışan bir şey ama onun içinde yaşayan insanlara ne olduğunu neredeyse hiç duymuyoruz ve aslında hikayeleri onlar oluşturuyor. O yüzden başımıza gelmekte olanları henüz anlamlandırabilmiş değiliz. O yüzden anlatmak ve dile gelmek zorundayız diyor.
Ve buna aracı olmaya çalışıyor. Şimdi biraz nereden başlamalı sorusuna gelelim ve eserlerine değinelim. Türkçe’de yayınlanmış 5 tane eseri var. Okuduğum kadarıyla bir tane de 93’de yayınlanmış, ölümle büyülenmiş diye bir eseri var. Sovyet dönemindeki intiharları ve intihar teşebbüslerini inceleyen. Ama o kitap en azından bizim dilimize çevrilmiş değil. Yayınlanmış 5 kitabı üzerinden konuşacağız dolayısıyla. İlk söyleyeceğim 2. Elzaman isimli kitabı olacak. Bu kitabın altbaşlığı 2. Ezaman Kızıl insanın sonu. Yani Sovyet insanını anlatmaya çalışıyor. Alekseviç der ki, Kızıl imparatorluk artık yok belki. Sovyetler çöktü ama Kızıl insan hala var, o devam ediyor. Bütün kitapları Sovyet dönemiyle ilgili olduğu için ilk önce bunu okumanın o Kızıl insan dediği şeyi tanımak ve sonrasında tekrar tekrar karşımıza çıktığında onun düşünme pratiğini anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Bu o büyük sosyalist ütopya içinde yetişmiş ve sonrasında da büyük çöküşü görmüş insanların tanıklıkları. Kimisi hala sosyalist ideali savunuyor. Kimisi hepsinin büyük bir yalan olduğunu düşünüyor falan. Ama çok gerçekçi, çok yüzünlü hikayeler var içinde. O yüzden ilk önerim bu olacak. Aslında bakarsanız normalde bu sıralamaları yaparken hani biraz zorlu kolaylık işte, bununla yazara alışırsınız, sonra bu biraz daha zor bir kitabıdır falan diye yapıyorum. Bu seferki sıralamam acımasızlık üzerine kurulu. Çok acımasız kitaplar bunlar, çok gerçekler ve çok acıklılar. Yani ben gerçekten yüreğim paramparça olarak okudum hepsini. Açıkçası en az acımasız olanından görece en zoruna sıraladım. Arka arkaya da okumanıza önermiyorum. Çok kötü ediyor insanı gerçekten çünkü. Bir sonraki aslında ilk kitabı olan Kadın Yok Savaşı’nın Yüzünde. Bu da 2. Dünya Savaşı sırasında cephede bulunan kadınların ağzından savaşı dinliyoruz. Sağlık görevlileri, aşçılar ya da askerlerin eşleri bir şekilde savaşla aktif şekilde angaja olmuş kadınlar. Çok etkileyici bir kitap. Yani mesela hiç savaş deyince aklınıza gelmeyecek bir şey. Bir kadın cephede regül olursa ne yapar? Hiç düşünmediğimiz bir şey ve ne kadar zor bir deneyim. Böyle küçük hikayelerden aslında savaşın nasıl insan hikayelerinden müteşekkil bir şey olduğunu anlatıyor ve savaşa dair bence çok gerçekçi bir portre çiziyor. Sonra ardından son tanıkları önericem. Bu da yine Nazi işgali sırasında çocuk olan insanların hatıraları. Kimisinin babası asker, kimisinin köyü kasabası yakılmış, kimisi ailesini kaybetmiş. O işgali nasıl deneyimledikleri savaşçılarını bugünün yetişkinleri, o günün çocukları onların ağzından dinliyoruz. Ardından Çin Koçocuklar. Bu kitap Sovyetlerin Afgan işgalini anlatıyor. Özellikle son hayallerde biliyorsunuz Afganistan çok konuşuluyor. Önce Britanya, sonra Sovyetler, sonra Amerika’nın yenildiği topraklar olarak İmparatorluklar Bataklığı diye bilinen. Aslında sosyalist idealin çöküşünde Afganistan deneyiminin ne kadar etkili olduğunu. Yani biz oraya büyük anavatan ülküsüyle sosyalizm götürmeye gittik ve nasıl bir yalanın içinde yaşadığımızı anladık diyen insanların hikayeleri. Dediğim gibi zaten hakkında davalar açılmasına sebebiyet veren bu. Neden Çin Koçocuklar? Çünkü orada ölen bir koca bir kaybolan bir kuşağı koyacak doğru düzgün tabut bile olmadı ve Çin Ko tabutlarla eğer cesetleri bulunabilirse ülkelerine geri gönderilmek zorunda kaldıkları için. Son olarak da Çernobil duası. Bu da anlayacağınız üzere Çernobil’den etkilenen insanların tanıklıklarını anlatıyor.
Orada çalışanlar, hayatta kalanlardan tabii onların aileleri ya da o bölgede yaşayanlar ya da bir şekilde bir kuşağı şekillendirmiş bir şey bu. Onun tanıklıkları. Bir cümle okumak istiyorum buradan. Bir paragraf daha doğrusu. Hem de Aleksey’e için nasıl bir şey anlattığına bir fikir sahibi olursunuz. Birinin tanıklığı, bölgede yaşayan birinin. Şehir parklarından yaprakları toplayıp şehir dışına çıkarıyorlardı. Yaprakları gömüyorlardı orada. Zehirlenmiş toprak parçalarını götürüp gömüyorlardı.
Toprağı toprağa defnediyorlardı. Çalı çırpıyı çimeni gömüyorlardı. O günlerde herkesin yüzünde hafifçe çıldırmış bir ifade vardı. Yaşlı bir bahçıvan anlattı. Sabah dışarı çıktım bir şey eksik. Tanıdık bir ses eksik. Tek bir arı yok. Tek bir arının sesi gelmiyor. Bir tanesinin bile. Bu nasıl bir şey? İkinci günde uçmadı arılar. Üçüncü günde. Sonra bize nükleer santralde kaza oldu diye haber geldi. Santral yanı başımızdaydı ama biz uzun süre hiçbir şey bilmiyorduk. Arılar biliyordu, biz bilmiyorduk. Sonrasında bu insanların başına çok korkunç şeyler geliyor tabii ki. Bu kitap da bunları anlatıyor. Son olarak neden Türkiye’de çok okunsun isterim dediğimi söylemek istiyorum. Aslında genel olarak çok tanısın isterim. Bu video sayesinde Alexeyevich’le birileri tanışırsa da çok mutlu olurum. Alexeyevich şunu söylüyor. 90’lı yıllarda elimize geçen şansı kaçırdık biz diyor. Ülkemiz nasıl olmalı? Güçlü mü yoksa insanlarına layık mı? Sorusu önümüze geldiğinde birinci şıkkı seçtik ve güçlü olmayı istedik diyor.
Artık umut devri yerini korku devrine bıraktı. Zaman geriye döndü, ikinci el kullanılmış bir zamanı yaşıyoruz diyor. Ve aslında bir şekilde buna karşı direnmeye çalışıyor o insanların tanıklıklarını anlatarak. Son olarak Türkiye meselesine son kez bağlayarak şu cümleyle bitirmek istiyorum. Zannediyorum ikinci el zamandaki konuşanlardan birinin cümlesiydi. Yani o komünist ideal bittikten ve Ütopya’da aldıktan ve işte kapitalizme, neoliberalizme geçtikten sonra Rusya
bir anda her şeyin değiştiğini bambaşka bir dünya işte bütün şeyler kavramlar başka falan olduğunu ama sonrasında aslında çok büyük bir yoldulaşma, mafya, oligarşi falanla beraber aslında aynı şeyin içinde bulunduklarını anlamaları üzerine. Bu cümle bana Türkiye’de çok düşündürttüğü için bu cümleyle bitirmek istiyorum. Beş yıl içinde her şey değişebilir Rusya’da ama iki yüz yıl içinde hiçbir şey değişmez.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim.