Eylül Görmüş’le Nereden Başlamalı? | 6. Bölüm (George Orwell)
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=hLbb-AVR3zw.
Merhaba, Nereden Başlamalı’nın 6. bölümüne hoş geldiniz.
Bu bölümde eğer beni sosyal medyadan takip ediyorsanız bir süre boyunca aklımı kaçırmışçasına George Orwell okumuş olmamın meyvelerini beraberce toplayacağımız bir bölüm olacak. Orwell anlatmayı çok istedim. Aslında epeyce de kitabını okumuştum ama hani bu programı yapabilmek için neredeyse mümkün olan her şeyini okumuş olmak istediğim için böyle bir keneme kampu alıp 2 hafta aralıksız Orwell okudum. Hazırım karşınızdayım, heyecanlıyım. Herkes Orwell yayınlıyor. Şu yüzden yazar öldükten 70 yıl sonra yazarların telifi düşüyor. Telif hakkı ödemeden eserlerini basabiliyorsunuz, Avrupa Birliği kanunları. Ve bizde de geçerli. 1950 yılında kendisini kaybettik ve şu anda herkes herkes Orwell yayınlamakta. Dolayısıyla böyle bir Orwell meselemiz var. Şimdi George Orwell ya da asıl adıyla Eric Arthur Blair asıl adı bu. 1903 doğumlu, 1950’de 47 yıl çok kısa bir hayat aslında fakat çok tabi çok etkili bir yazar. 1950 yılında ölüyor. Hindistan doğumlu, babasının görevi nedeniyle Hindistan malumunuz o zaman Britanya’nın sömürgesi. 1 sene orada yaşadıktan sonra İngiltere’ye dönüyorlar. Tabi çok çok çok çok etkili bir yazar ama oraya girmeden önce biraz hayattan bahsetmek istiyorum çünkü en az eserleri kadar da enteresan bir hayatı var. İngiltere’de Aton okulunda okuyor liseyi. Burası böyle Boris Johnson, David Cameron, John Keynes falan gibi insanları çıkartmış. İngiltere’nin en prestijli okullarından biri hep siyasetçi yetiştiren hatta neredeyse falan. Şunu da söylemek lazım. Bilirsiniz Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya kitabının yazarı. Hep şu soru sorulur yaşadığımız dünyada. İçinde bulunduğumuz dünya hangi distopiye daha çok benziyor? 1984’de mi Cesur Yeni Dünya’ya mı diye bir soru vardır. İşte o Cesur Dünya’nın yazarı Aldous Huxley, Orwell’e kısa bir sürü Fransızca öğretmenliğini yapmış durumda bu Aton okulunda.
Aslında böyle bir karşılaşmaları var yani hayatlarında. 19 yaşındayken daha 1922 yılında Myanmar’a, bugünkü Myanmar o günkü adıyla Burma’ya gidiyor. Sömürge polisi olarak çalışmak üzere. Bunun yazdığı da bir kitabı var. Daha doğrusu Burdan yıla çıkarak yazdığı da bir romanı var Burma Günleri diye. 5 sene bu işi yaptıktan sonra hiç kendisine uygun olmadığına karar veriyor. Ve 1927’de Londra’ya geri dönüyor. 27-28 yılları arasında Londra ve Paris’te yaşıyor. Çok ciddi bir yoksulluk içerisinde bununla ilgili de bir kitabı var.
Ve çok enteresan bir kitap. Daha sonra 1929’da Londra’ya dönüyor, öğretmenlik yapıyor. Bu da yine bir başka kitabı olan Papaz’ın kızını yazmasına sebebiyet veriyor. Kitap eleştirileri yazıyor. Hayatı boyunca zaten bunu devam ediyor. 1936’da bu çok kritik. İspanya İç Savaşı’na katılmak üzere İspanya’ya gidiyor. Poum, Birleşik Marksist İşçi Partisi diye çevirebileceğimiz bir partiyle baya cephede savaşıyor. 1937’de dönüyor. Hatta 1938’de de bunun kitabını yazıyor. Katalon’ya selam diye.
Şimdi Orbel’in çok politik bir olduğunu söylememe herhalde gerek yok. Zaten ilk aklınıza gelen şey budur. Kendisi demokratik sosyalizme inandığını söylüyor. Aslında şu çok ilginç. Orbel, evet sosyalist ama sosyalizmin pratikleriyle problemleri olan biri ve hep şu soruyu soruyor. İnsanların özgürlüklerini elinden almadan bir ekonomik refah ve adalet nasıl sağlayabiliriz? Bu soruya bir cevap verebildiğini söylemek zor. Bu konuda eleştirileri var.
Dolayısıyla Sovyetler’deki uygulamayla, Stalin’in uygulamalarıyla da çok ciddi problem yaşıyor. Trochka’ya görece daha yakın ama tam bir Trochkist olarak tanımlamak da doğru değil. Stalin’le problemi olduğu için ve Hayvan Çiftliği aslında bir Sovyetlerin komünizm pratiğinin eleştirisi olduğu için Orbel’in kitapları Amerika’da soğuk savaş döneminde çok uzun yıllar anti-komünist propaganda kitabı olarak okutuldu ve bu çok büyük bir çelişki çünkü
Orbel her zaman sosyalist ve anti-kapitalist olduğunu söylüyor. Bu anlamda araçsallaştırılmış olması eminim hayatta olsaydı çok öfkeyle reddedeceği bir şey olurdu. Kitaplarının bu biçimde kullanılmış olmasından hoşnut olmayacağına emin gibiyim. Orbel’in asıl derdi totaliterizmle yani o baskıcı rejim eleştirisi onun derdi. Özellikle 1936’dan sonra İspanya İç Savaşı’na gidip döndükten sonra yazdığı her metnin totaliterizm karşıtı
ve kendi anlayışına göre demokratik sosyalizm yalnızlığı olduğunu vurguluyor. Ve derdi şu, bu tür mesajları veren ama sanat açısından da değeri olan metinden yazmayı amaçlıyor. Başardığını söyleyebiliriz bana sorarsanız. Son romanını 1984 ölümünden bir yıldan az bir süre kala yayınlanıyor. Günlüklerinde şöyle bir bölüm var. Son romanımı yazıyorum. Ne yazmak istediğimi çok iyi biliyorum. Bu kitap başarısız olacak onu da biliyorum diyor.
Bu da tabi enteresan. Yani gelecekle ilgili çok isabetli öngörülerde bulunmuş birinin kendi romanının geleceğiyle ilgili o öngörüsünü çok da tutmamış olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü 1984 bir yani acayip bir şey biliyorsunuz ki. Şöyle şunu söylemek lazım bence. Orwellian diye bir kelime var İngilizcede. Nasıl çevrilir? Yani işte Orvel’e dair, Orvelvari falan belki.
Edebiyat yazıp da bu biçimde kendi adından kelime üretebilmiş çok fazla yazar yok. Kafkaeski tabi ilk akla gelen ya da Proustian da kullanılan bir şey. Bir de Orvelian var. Dolayısıyla yani bir edebiyat yazarının bu tür bir anlamı olan bir kelimeye konu olmuş olması da ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Şimdi şunu söylemek istiyorum son olarak. 2016 yılında Oxford yılın kelimesi olarak post-truth sözcüğünü seçti.
Türkçe’yi hakikat ötesi olarak çevriliyor. Mutlaka kulağınıza ilişmiştir diye düşünüyorum. Çok tartışıldı. 2016 yılını hatırlayalım. Donald Trump’ın iktidara geldiği yıl, İngiltere’nin Brexit kararını aldığı yıl. Dolayısıyla dünyada büyük çalkantıların olduğu bir yıldı. Post-truth, nesnel bir gerçeklik karşısında halk kitlelerinin kişisel duygular ve çeşitli çıkarlarının ağırlık kazanması ile gerçek insillikleştirilmesi ve kamuoyunun etkilenmesi gibi tanımlayabiliriz.
Yani aslında gerçek ötesi ve dünyanın popülist rejimin önünde çok kullandığı araçlar. Orwell bu sözcüğü kullanmamakla beraber aslında özellikle 1984’te yaptığı şeyin bu post-truth tanımına çok uygun olduğunu düşünüyorum tarif ettiği yönetme ve iletişim araçlarının. Dolayısıyla şeyi söylemek lazım sanırım.
Yani bugün adını koyduğumuz şeyi aslında bundan yıllar 50 sene, hatta daha çok 70-80 sene önce Orwell’in çok doğru parmak bastığını hatırlatmak gerekir ve post-truth konuşulurken de Orwell’i anmadan olmaz diye düşünüyorum. Şimdi nereden başlamalı sorusuna geleceğim ve biraz kitaplara değineceğim. Burada bu bölümde bir değişiklik yapacağız ve böyle tek bir rota değil, dört ayrı rota üzerinden ilerliyoruz. Çünkü tarif ettiğim gibi Orwell edebiyatçı, gazeteci, 2. Dünya Savaşı sırasında BBC’de propaganda muhabirliği yapıyor. Hatta 2017’de BBC’nin o büyük Londra’daki binasının girişine bir George Orwell heykeli koydular. Ne tatlı, böyle şeyleri çok seviyorum. Yani yazarların anısını yaşatan bu tür hikayeleri. Bir yandan dystopia yazan Orwell var, bir yandan da son derece daha konvasyonel romanlar yazan Orwell var. Dolayısıyla ben size 4 tane rota önericem. Hangi Orwell’i isterseniz onunla muhatap olursunuz diyerekten. Bunların tabi ki hepsini bir yerde okuyunca bir yere varıyor, bir büyük resmi, Orwell resmi oluşuyor. Ama gerçekten de bugün Orwell’inizi nasıl alırsınız gibi bir soruya cevap verecek şekilde 4 rota ile başlıyorum. Dystopyalarına en son gelelim. İlki biraz biyografik gidelim. Kimde ne yaptı, nasıl bir hayatı anlamak için. İlk söyleyeceğim şey şu olacak Paris ve Londra’da 5 Paris’ı size anlattığım o fakirlik günleri çok acayip, çok etkileyici. Tam böyle o dönemin Avrupa’sını da anlamak açısından ilginç. Orwell bu arada gerçekten çok garip bir adam. Mesela hapishane yazmak istiyor ve kendini hapse attırıyor falan fakat istediği gibi olmuyor. Bir gece kalıyor, salıyorlar falan. O istiyor ki böyle kalayım da öğreneyim falan. Mesela burada öyle hikayeler var. O büyük fakirlik zaten Orwell’in bütün bu kitapları, özellikle o dystopyalarını yazmasına sebebiyet veren o sosyal adaletsizliği falan çok iyi gördüğü bir kitap bu, anı kitabı. Biyografi rotasında ikinci önerim Katalonya’ya selam olacak. Bu kitabı Can Yeniler yeniden bahsetti. Bende eski bir kapaklı olanı var. Bu size bahsettiğim İspanya Gıcı Savaşı’ndaki cephe hatıraları. Çok enteresan anılar ve gözlemler var burada.
Burada da aslında o komünizm eleştirilerinin yavaş yavaş yani totalitarizm eleştirilerinin yavaş yavaş oluşmaya başladığını görüyoruz. Sonra ardından savaş günlükleri. İkinci Dünya Savaşı sırasında sürekli olarak bombardıman altında olan bir Londra’dan günlükler bunlar. Çok enteresan yani böyle o hani bombanın gelişine göre yolunu değiştirerek hayatına devam eden insanlar falan. Ha bu sokağa mı düştü? Yan sokaktan gideyim falan diye. O savaş deneyimini çok etkileyici bir şekilde anlatıyor.
Sonra da Balina’nın Karnında. Bunlar aslında böyle biraz düşünceler gibi ama çok biyografik unsurlar da var ve onları da böyle detaylı biçimde anlatıyor. Biraz daha yine biyografi rotasında son kitap bu olabilir. Bir başka rotamız fikirler diyelim Orwell’in fikirleri. İlki edebiyat üzerine.
Bu da hem edebiyata dair çok detaylı analizlerini görebiliyorsunuz hem de böyle genel olarak hayat pahalılığı, İngiltere’de hayat koşulları falan filan üzerine böyle denemeleri olan bir kitap. Böyle hoş tatlı bir kitap. İkincisi bu seride kitaplar ve sigaralar. Yine benzer şekilde ilerleyen, ağırlıklı olarak edebiyat eleştirisi bunlar. Fikirler bölümünde biraz Orwell’in edebiyata dair görüşlerini göreceksiniz ama böyle çok enteresan şeyler de var.
Yani mesela dilin zayıflaması üzerine falan. Sonra Dalidan Karakorbağası’na bazı düşünceler. Bu da yine çok uzatmıyorum çünkü kurguya gelmek istiyorum. Yine çeşitli fikirlerini barındıran bir eser. Kurgu yazan Orwell’i merak ederseniz, boğulmamak için yine böyle İngiltere’de bir beyaz yakanın, o yılların beyaz yakasının boğulmamaya çalışmasını anlatan bir roman. Bununla başlayabilirsiniz. Ardından Vegan Iskelesiyolu var. Bu da İngiltere’deki madencilerin öyküsünü anlatan ve yine o işçi sınıfı, fakirlik falan meselelerine güzelce giren bir kitap. Sonra Aspidistra’yı söyleyebilirim. Bu da yine aslında hep benzer yerlerde dolaşıyor. Yazar olmak isteyen ama olamayan ve o fakirliğin içinde ne yapacağını bilemeyen bir orta sınıf olmalı mı olmamalı mı sorusunu soran bir karakterin öyküsü. Sonra da ilk romanı Burma Günleri. Bu çok kendi de diyor yani çok klasik bir roman. Eski tip romanlar gibi. Ben severek okudum, keyifle merakla okudum. O günleri anlatan Orwell’in Burma’daki hatıralarından yola çıkan bir enteresan sürükleyici de bir roman. Geldik bildiğimiz Orwell’e. Distopyalarla boğuşan Orwell. Bu rotada da önce şunu söylemek istiyorum. Bu bir idam ve faşizm kehanetleri. Bu ikisini beraber düşünebilirsiniz. Aslında Orwell’in işte şeye gelişi yani bu fikirlere nasıl geldiğine dair. İngiltere’nin sosyalizm anlayışını bildiğimiz anlamda biraz böyle bunlar da fikir kitapları ama bence 1984 ve Hayvan Çiftliğine nasıl geldiğini görmek açısından bunlarla başlamak iyi bir fikir gibime geliyor.
Sonra gelelim Hayvan Çiftliğine. Şunu da göstermek istiyorum. Ben bu kitabı 9 yaşında okudum Hayvan Çiftliği. Çocuklar için yapılmış bir versiyonu. Tabii hiçbir şey anlamıyorum. Bak okuyorum işte bunlar bana anlatmaya çalışıyorlar. Domuz şunu sembolize ediyor falan. Böyle aaa falan yani buradaki siyasi bir şey olduğunu anlamıyorum. Çiftlik, hayvanlar aaa falan diye okudum. Ama çok böyle ilk Orwell ile tanışmam böyle. Bir de böyle yakın zamanda şeyde basıldı. Çizgi roman seviyorsanız. Normal yetişkinler için bir çizgi roman versiyonunu bastı. Domingo yayınları. Bu da böyle baya güzel çizimler barındırıyor. Ona da bakabilirsiniz. Ama bildiğimiz anlamda Hayvan Çiftliği. Ne kadar çok Hayvan Çiftliğim varmış. Bu da Can Yayınları’nın kutulu versiyonu. Olağanüstü bir yani bunu okumaz zaten bunu alıp böyle seyrediyorsunuz.
Ama Hayvan Çiftliği tabii ki çok acayip. Yani Orwell’in en sıkı totaliterizm, komünizm eleştirilerinden biri. Yani aslında şey başta söylediğim yani nasıl baskıcı olmadan eşit bir ekonomik refaha ulaşılabilir sorusunu soran. Tam bir cevap veremeyen ama çok ciddi eleştiren ve müthiş bir edebi zenginlikle beraber çok sıkı bir fikir ortaya koyan bir roman. Onun bu anlamda çok çarpıcı ve etkileyici. Meşhur cümlesi bütün hayvanlar eşittir fakat bazı hayvanlar daha eşittir. İşte Napolyon ismi Donald Stalin’i temsil ediyoruz. Böyle birtakım şeyler var ama biraz da tartışmalı kimin kimi oldu. O yüzden oraya girmiyorum. Ama yani demokratik sosyalist sistem mümkün mü sorusuna çok da bir yanıt sanki değil gibi geliyor kitabı okuduğunda ama keşke mümkün olabilseydi.
Değip son şey 1984. Bunun bende bu versiyon var. Bu kim bilir nerede yıllar önce okumuştum. Bu da yine can yayınlarının nefis bir baskısı. 1984 günümüz dünyasına yani çok böyle şey hakikaten çok acayip işaretler barındıran. İşte düşünce suçu diye bir kavramın olduğu, düşünce polisinin olduğu, bütün fikirlerin kontrol edildiği, günlük tutmanın yasak olduğu.
Çünkü geçmişi, tarihi sadece devletin yazmasına izin verilen. Çünkü geçmişi kontrol edebilirseniz amca geleceği kontrol edebilirsiniz. Barış bakanlığının aslında genel kurmay olduğu, gerçek bakanlığının sadece dezenformasyon yaydığı yani bu çift düşün deniyor buna Orwell’in evreninde. Tam o anlattığım post route’un aslında 80 yıl önce yazılmış böyle 1948’de aynen 70 yıl diyelim. Bir acayip panoraması. Çok zaten, üzerine çok fazla analiz var. Buraya girmeyeceğim. Bulabilirsiniz internette de. Ama bence içinde yaşadığımız dünyada herkesin okuması gereken bir kitap. Son olarak şunu söyleyip bitirmek istiyorum. Delirmiş gibi Orwell okuduğum geçtiğimiz haftalarda moda da yürürken bir adamın üzerinde bir t-shirt gördüm. Yani artık gözüm de Orwell seçiyordu herhalde o yüzden kafam onunla dolu olduğu için.
Şu yazıyordu t-shirt’ın üstünde kocaman. Make Orwell fiction again. Nasıl çevirmeli? Böyle arkadaşlarıma sordum. Ya bunu nasıl doğru çevirebiliriz yani gücünü kaybetmeden bu cümleyi nasıl çevirebiliriz diye. Annem şöyle bir şey önerdi. Orwell kurgu kalsın diye önerdi. Bence güzel bir çeviri ve gerçekten de harika bir dilek. Bir arkadaşım da şöyle bir yorumlu bir çeviri yaptı. Distopyalarımızı bize geri verin dedi. Doğru.
İçinde yaşadığımız dünya Orwell’in distopyalarından bile daha distopik. Bu dilekle bitirmek istiyorum.
Orwell kurgu kalsın ve distopyalarımızı distopyalar olarak kitaplardan okumaya devam edelim lütfen. Teşekkür ederim.