Eylül Görmüş’le Nereden Başlamalı? 4.Bölüm | (Büyülü Gerçekçilik)

Eylül Görmüş’le Nereden Başlamalı? 4.Bölüm | (Büyülü Gerçekçilik) videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=u4gdiDaVkCI. Müzik Merhabalar hoş geldiniz. Ben Eylül Görmüş Nereden Başlamalı’nın 4. bölümü için sizlerleyim. Bugün daha önceki 3 bölümden farklı olarak bir yazar üzerinden değil bir tema üzerinden gideceğiz. O da aslında son yılların en önemli edebiyat akımlarından biri olan,…

Eylül Görmüş’le Nereden Başlamalı? 4.Bölüm | (Büyülü Gerçekçilik)

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=u4gdiDaVkCI.

Müzik Merhabalar hoş geldiniz. Ben Eylül Görmüş Nereden Başlamalı’nın 4. bölümü için sizlerleyim.
Bugün daha önceki 3 bölümden farklı olarak bir yazar üzerinden değil bir tema üzerinden gideceğiz. O da aslında son yılların en önemli edebiyat akımlarından biri olan, son yılların demeyelim, son yüzyılın diyelim, büyülü gerçekçilik akımı. İlk bölümde üzerine konuştuğumuz Gabriel Garcia Marquez de malumunuz. Bu akımın önemli temsilcilerinden biriydi. Burada o bölümde de söylemiştim ileride biraz açacağız bunu o yüzden çok girmiyorum diye. Sözümü tutmak üzere karşınıza geçmiş bulunuyorum. Burada biraz büyülü gerçekçilikle ilgili tartışmaları ne olduğunu ne olmadığını konuşacağız. Ve büyülü gerçekçilik ile haşır neşir olmak isteyen istiyorsanız nereden başlamanız gerektiğini size biraz anlatmaya çalışacağım. Büyülü gerçekçilik bir kavram olarak aslında ilk önce resim için ortaya atılmış bir kavram. 1920’lerde ressam Franz Roth’un ortaya koyduğu bir kavram.
Der ki büyülü gerçekçilikte gizem dünyaya inmez ama göz kırpar. Fakat bu kavram daha sonrasında tabi ki sanatın pek çok alanında kullanılmakla bayağı var. Aslan edebiyatla ve Latin Amerika edebiyatıyla özdeşleştirildi. Büyülü gerçekçiliğin ilk eseri kabul edilen eser Uruguayli Oras Echiraga’nın 1926 tarihli ölü adam öyküsü. Bu öykü ilk en somut olarak göründüğü yer olarak kabul ediliyor.
Zirve noktası olarak da Arjantini Borges’in öyküleri ve tabi ki Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlığı kabul ediliyor. Bunların hepsine zaten bu bölüm boyunca değinmeye çalışacağız. Şunu söyleyelim, kitap önerilerine geçtiğimizde bahsedeceğim bir eser olan Kübalı yazar Aleo Carpentien’in Bu Dünyanın Krallığı isimli bir kitabı var 1949’da. Bu kitabın bir büyülü gerçekçilik nedir diyebileceğim bir manifestometri var.
Aslında kitap boyunca da yazar, yani romanın içinde bu tartışmalara sıklıkla giriyor. Carpentier büyülü gerçeklik ve büyülü gerçekçilik arasında bir ayrım yapmamız gerektiğini düşünüyor. Bu tartışmaya burada çok fazla girmeyeceğim sadece böyle bir tartışma olduğunu söylemek istiyorum. Çünkü cevabı bilinmeyen, üzerine çok fazla konuşulmuş ve aslında küçük nüanslarla birbirinden ayrılan ve böyle adını koyması biraz zor.
Ama bu tartışmanın olduğunu bilelim. Benim için büyülü gerçekçilikte, bence vurgu büyülü de değil gerçekçilikte olmalıdır. Realizm bir akım olarak edebiyatta ve sanatta. Büyülü gerçekçilikten oldukça uzak belki. Ama bence büyülü gerçekçilik gerçekçidir. Yani büyülü olana değil, mesela sürealizme, gerçek üstücülüğe değil gerçekçiliğe daha yakındır.
Bunu biraz açmaya çalışacağım. Zaten Carpentier de biraz bu ayrım üzerinden yola çıkıyor. Diyor ki, büyülü gerçekçilikte gerçeğin şeklini bozar ama gerçeklikten ayrılmaz yazar diyor. Ama büyülü gerçeklik için çok enteresan bir tespiti var. Büyülü gerçekliğin baroktan türediğini düşünüyor. Şimdi barok, mimaride ya da sanatta genelde çöküşün devamlılığında ortaya çıkan bir şey olarak söylenir.
Ama Carpentier’e diyor ki, barok çöküşün değil yeniden üremenin bir sonucudur diyor. Barokta, barok edebiyatta ve mimaride de boşluğa yer yoktur diyor. Ve büyülü gerçeklikte, büyülü zaten gerçekliğin alt üst edilmiş halidir. Yani büyülü gerçekçilikte gerçek var ve ondan ayrılmıyoruz. Ama büyülü gerçeklikte gerçekliği alt üst ediyoruz. Bunlar biraz tabi okudukça anlaşılan, biraz teorik belki, kavramsal tartışmalar.
Ama bu konuya girmişken böyle bir şeyin olduğunu söylemek ihtiyacı duydum. İlgilenenler bu dünyanın krallığının başında ve sonunda yer alan tartışmalara bakabilirler. Gabriel Garcia Márquez diyor ki, biz Avrupa için zaten büyülüyüz diyor, biz Latin Amerikalılar. Hayatında gördüğü en büyük nehir Tuna Nehri olan bir Avrupalı, Amazon’u gördüğünde ne hisseder? Yani o kolları bacaklarıyla bir sonsuzluğa uzanan o dev nehir Amazon zaten sihirlidir onun için diyor.
Ya da bizim mevsimimiz, aylar süren iklimimiz, aylar süren yağmurlarımız, yağmur iklimimiz. Biz zaten, biz ne yapsak Avrupalı için büyülü olacağız? Ben sadece gerçekleri yazıyorum aslında. O da size büyülü geliyor diyor. Ben eserlerimde olmamış hiçbir şey yazmadım diyor Gabriel Garcia Márquez. Bu tartışmada net bir sonuç olmadığının notuna düşmek istiyorum. Şimdi birazcık anlamaya çalışalım. Okumayanlar için, büyülü gerçekçi eserleri hiç okumayanlar için birazcık tarif etmeye çalışacağım.
Şimdi öncelikle kesinlikle fablolardan, halk hikayelerinden, zaman zaman mitolojiden besleniyor büyülü gerçekçi eserler. Biraz sihirliği sıradanlaştırmak diyebiliriz belki de. Çeşitli sihir dolu şeyler oluyor ve bunlara şaşırmıyoruz. En temel farklarından biri mesela gerçek üstücülükten fark, en temel farklarından biri bu. Yani ne bileyim, yüzyıllık yalnızlıktan gidelim. Bir çocuk mesela boynuzlu ve kuyruklu doğuyor ve ölüyor. Ya da bir kız, genç kız ölüp göğe yükseliyor ve bunlar haberdeğre olan şeyler değil. Bunlar gerçekliğin ve günlük hayatın parçası olan şeyler. O kızın karşı kasabadaki bakkala gitmesinden farklı bir şey olarak anlatılmıyor. Şaşırmıyoruz. Sihri dünyanın içine yerleştirmek, sıradanlaştırmaktan kastım bu. Bu en önemli farklarından biri. Sürrealizmle örneğin. Çok fazla toplumsal eleştiri görüyoruz büyülü gerçekçilikte. Biraz da coğrafyasından belki. Birey dizileri ve halklar, toplumlar üzerine gidiyoruz. Böyle bir kişiyi anlatan bir büyülü gerçekçi roman pek zor bulursunuz. Toplumsal eleştiri tabi Latin Amerika edebiyatının zaten yani bu kanlı bir coğrafya. Çok fazla işte sömürülmüş, askeri darbeler olmuş falan filan. Oradan çıkan edebiyatın tabi bir toplumsal eleştiri barındırmaması pek düşünlemez. Sihir sıklıkla toplumsal eleştiride bir araç olarak kullanılıyor. Aslında belki biraz kolaylaştırıcı işlevi de var. Yani açıktan bir eleştiri yapmayıp sihirli olayları nasıl diyeyim sisteme mahallederek bir eleştiri mekanizması geliştirdiğini görüyorum. Büyülü gerçekçi yazarların. Ve çok ciddi de bir modernizm eleştirisi var bu eserlerde. Burada şöyle çok temel bir tartışma var. Buna mutlaka değinmem gerektiğini düşünüyorum. O da şu, büyülü gerçekçilik Latin Amerika’nın malı mıdır diye bir soru var. Bence malıdır. Böyle net bir cevap vereyim bu sefer. Benim gibi düşünmeyen çok insan var. Örneğin Batı edebiyatından Afro-Amerikalı Tony Morrison’ın eserleri ya da ülkemize de çok sevilen Tom Robinson parfümün dansı eseri. Ya da mesela Salman Rüştü, Paul Oster, Boris Vian bunlar da aslında büyülü gerçekçilikle yazan yazarlar olarak kabul ediliyorlar.
Ben böyle düşünmüyorum. Şu yüzden böyle düşünmüyorum. Bunu tarif etmesi biraz zor ama deneyeceğim. Büyülü gerçekçiliğin Latin Amerika’ya içkin bir şey olduğunu düşünüyorum. Belki de dille ilgili bir şey. İspanyolca ve Portekizce ile kurduğu ilişki çok başka bir şey. Dil, lingüistik bir şey var. Bir de lingüistik antropoloji var. Lingüistikçiler der ki işte dil teknik bir şeydir, bir iletişim mekanizmasıdır.
Lingüistik antropoloji de aksine, aksine demeyeyim ama biraz aksine şunu söylüyor. Hayır dil yaşayan bir şeydir. Biz dili konuşarak var ederiz. Yani dil toplumu dönüştürür, toplum da dili dönüştürür. Bu karşılıklı bir simbiyotik bir ilişkidir. İspanyolca ve Portekizce yazılan büyülü gerçekçi eserlerin kullanıldıkları dilin de etkisiyle ki bunların hepsinin çevrilerinden okuyor olmamıza rağmen
bir başka bir sihri batılıların istedikleri kadar denesinler, eserlerine yansıtamadıkları bir başka tasasızlığı ve sihri barındırabildiklerini düşünüyorum. Örneğin çok sevdiğim bir kitap olan Bulgakov’un Usta ile Margaritası ya da Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu kitabı ya da bir önceki bölümde konuştuğumuz Işiguro’nun Gömülü Dev kitabı. Teknik olarak büyülü gerçekçiliğe uygun. Az önce tariflediğim şeye uyuyor.
Ama İspanyolca ve Portekizce yazılmış büyülü gerçekçi eserlerdeki şeyi tam olarak sezemediğimizi düşünüyorum. Buralarda sihir her ne olursa olsun teknik bir şey gibi sanki kendini var ediyor. Fakat Güney Amerika edebiyatı ve İspanyolca ve Portekizce diyorum çünkü Portekiz’e de uğrayacağız. Sadece mesela Portekizce yazan Latin Amerikalılar söylemiyorum.
Bunlar başka bir şey yapıyorlar. O dilli kullanışları dilin onlardaki yerleşme, özellikle sömürgecilik sonrası dönemde ortaya çıkan kelimelerde ve kullandıkları dilde böyle bir fark olduğunu düşünüyorum. İhsan Okta Yener’ın Puslu Kıtalar atlası da mesela büyülü gerçekçiliğin örneklerinden kabul ediliyor. Evet teknik olarak öyledir. Ama ben dediğim gibi o Latin Amerikalıların verdiği lezzetin bunlarda bulunmadığını
dolayısıyla büyülü gerçekçiliğin lezzetinde çok önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla böyle bir soru işaretim var. Şimdi bir de sürealizm ile ilişkisine ve ilişkisizliğine bir kısaca değinmek istiyorum. Çünkü ayırması sıklıkla çok zor. Yani büyülü gerçekçi olan nedir, sürealist olan nedir? Bir de böyle bir tartışma var. Mesela Kafkan’ın dönüşümü. Baktığınızda bir adam bir gün uyanıyor ve işte bir böceğe dönüşmüş
kimse bunu yadırgamıyor ve ne kadar büyülü gerçekçi geliyor mesela insana. Çünkü şaşkınlık yok. Sihirse bu içinde hayatın falan. Ama işte değil aslında dönüşüm kesinlikle var oluşçu bir roman. Büyülü gerçekçilik bireylerle bu kadar meşgul değil. Bence en temel farklardan biri bu. Toplumsal bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Toplumsal gerçekçi edebiyatla karıştırmayalım. Zaten karışacak gibi değil. O edebiyat sürekli bir mesaj ve ders vermeye çalışır.
Büyülü gerçekçiliği sürealizmle ayırmak konusunda da birkaç bir şey söylemek istiyorum. Çünkü yani sürealizm ya da gerçek stücülükle çok karıştırılıyor. Aslında çok farklı şu, odaklandığı yer itibariyle. Sürealizm bireyin bastırılmış duyguları, düşünceleri, bilinçaltı, bilinç dışına odaklanan eserler veren bir jandra diyelim. Mesela burada resimden giderek biraz anlatmaya çalışalım. Mesela Dali’nin eserlerini düşünün.
Nasıldır? Mesela işte o uçuşan objeler, garip sembolizmler, o sihirli nesneler, deforme edilmiş formlar aslında bireyin bilinç dışındaki bastırdığı ve kaçtığı şeyleri sembolize etmek için kullanılır. Ve sürealizmde gerçeğin dışındayızdır. Şaşırırız bir şey olduğunda. Sürealizm eserlerde bir dakika gerçeklik bir yerde duruyor ve bu gerçeğin dışında bir yerde diye farkına varırız. Büyülü gerçekçilik de böyle değil. Bu tam tersine.
Mesela rüyalara çok az yer verilir büyülü gerçekçilik de ya da psikolojik deneyimleri çok görmeyiz çünkü bunlar yani rüyalarda olacak tuhaflıklar gerçekliğin sıradan bir parçası haline gelmiştir. Ve bireylerle çok ilgilenmez. Gerçek üstücülük de o bireyin meselelerine çok görürken aslında öbüründe sihrin biraz toplumsal dertleri anlatmak için kullanıldığını görüyoruz.
O anlamda bakınca tabii gerçek üstücülük biraz Avrupalı bir şey ve öbürü biraz da bu yüzden bence Latin Amerika’ya içkin. Yani gerçek üstücülük biraz bir lüksken büyülü gerçekçilik bir ihtiyaçtan doğmuştur diyebiliriz belki. Biraz hani o mesela işte çok fazla şey yoktur. Toplumsal bir şey görmeyiz gerçek üstücülükte. Bireyle meşguldür. Böyle bir arkada olup bitenle, savaşla, onla bununla çok da meşgul olmaz.
Biraz o Avrupalı olmanın ve konforunun lüksüyle çıkabilmiş bir şeydir belki ama büyülü gerçekçilik kesinlikle yıllarca sömürülmüş, kendine anlatamamış bir toplumun derdine çare olarak doğmuş bir şeydir gibi hissediyorum. Ve biraz da bu yüzden Latin Amerika’ya içkin bir şeydir diye düşünüyorum. Şimdi bir de son olarak güncel tartışmalardan çok kısa bahsedeyim. Şimdi dedim ki Latin Amerika’ya a’nın malı mıdır? Evet dedim.
Ama bir yandan da Latin Amerika da bundan ibaret midir gibi bir soru var. Genç kuşak Latin Amerikalı yazarlar biraz sıkılmış durumdalar bundan. Ya biz sadece büyülü gerçekçilik mi üretecek bu kıta? Gibi bir soru var. Haklılar. Mesela Şilili, Alejandro Zambrà ilk akma gelenlerden ya da Meksikalı Emiliano Monga bunlar genç yaşayan yazarlar ve büyülü gerçekçi yazmıyorlar ve çok iyi eserler veriyorlar.
Dolayısıyla artık biraz da bu gömleği atalım üstümüzden. Biz başka bir şey de üretiyoruz eme noktasındalar ve haklılar. Her ne kadar büyülü gerçekçilik Latin Amerika’ya aitse de bence Latin Amerika da ondan ibaret değil diye not düşmek lazım sanıyorum. Buradan artık nereden başlamalı sorusuna yanıt vermek istiyorum. 11 tane kitap var önümde. Biraz zor oldu bu seçkiyi yapmam. Biraz kolaydan zora gitmeye çalıştım. Genelde böyle kanlı coğrafyalardan ya çok hüzünlü ve kasvetli bir edebiyat çıkıyor ya da bu çıkıyor. Çok acayip olayları müthiş bir alaycılıkla ele alıyor ve bu biçimde baş ediyor. Bunu çok değerli buluyor.
Mesela bizde öyle değildir. Bizim coğrafyamızda çok fazla savaşlar ya da darbeler vesaire görmüş. Mesela bizim edebiyatımız son derece kasvetli bir edebiyat. Biz o alayı bir türlü beceremedik ama Latin Amerikalılar başka bir şey başarıyorlar. Bunu çok kıymetli buluyorum. Büyülü gerçekçilik demişken bunu da söylemek gerekir muhakkak ki. Listeye gelecek olursak nereden başlamalı? Benim ilk önerim Cortazar’ın Arjantinli Hulio Cortazar’ın öyküleri olacak.
Çünkü bence harika bir kapak. Can Yayınları bunu böyle bastı. 3 tane, 3 kitap bu. Bunların tek tek basılmışları da var. Şimdi Cortazar’la ilgili de bir tartışma var. Sürealist midir? Büyülü gerçekçi midir? Romanları değil ama ben kitap öykülerinin kesinlikle büyülü gerçekçi olduğunu düşünüyorum ve bayılıyorum.
Yani böyle gerçekten hani kelimeleri öpmek falan istiyorum okurken. Öyle çok seviyorum. Müthiş bir zihin ve çok acayip, çok uçuk kaçık yani. Tam tipik şeyleri var büyülü gerçekçiliğin. Çok iyi örnekleri var. Bu öykülerini bence çok doğru bir başlangıç olur. İyi ki bu olsun. İkinci olarak en başta söylediğim ilk büyülü gerçekçiliğin ilk metni kabul edilen Orasio Quirrega var.
Bahsettiğim ki öyküsü ölü adam bu kitapta yok ama aşk delilik ve ölüm öyküleri, Uruguaylı kendisi fakat Arjantin’de uzun süre yaşamış. Onun öyküleri bence çok, bunlar da çok enteresan öyküler. Bir devam kitabı olarak büyülü gerçekçiliğe alışma yolculuğunuz da doğru bir örnek olabilir diye düşünüyorum. Sonra Şili’ye gidiyoruz. Böyle bir Güney Amerika turu bu seçki. İzabel Ayende’nin Ruhlar Evi kitabı.
Ayende büyülü gerçekçiliğin önemli temsilcilerinden biri. Ben kendisini çok sevmiyorum yani ama bir şekilde bir tam şey yapamadığım bir tarafı var. Mesela Ruhlar Evi oldukça güzel bir kitap ama nedense tam mesela Marquez’in verdiği tadı vermiyor. Şimdi bu da tabi ne şımarıklık. Kim veriyor Marquez’in tadını? Evet elbette ama kolay bir kitap, rahat okunan bir kitap ve kesinlikle çok iyi bir büyülü gerçekçilik örneğidir bu da.
Şimdi burada bir istisnai bir şey yapıyorum. Kıtadan çıkıp Portekiz’e ama dedim dille ilgisi var dedim. İspanyolca ve Portekizce dedim. Bu yüzden Portekizce yazıldığı için sanırım bu istisnayı yapabilirim. Jose Saramago’nun ki yani burada şimdi ona olan aşkımı anlatmayacağım. İnşallah bir gün onu da anlatırım.
Yitigada’nın Ölküsü kitabı. Bu çok acayip bir kitap. İber Yarımadası, İspanya ve Portekiz bir gün durup dururken Avrupa’dan kopuyor ve denizde kendi başına yol almaya başlıyor ve bunun ardından yaşanan olayları anlatıyor. Çok politik ve çok acayip bir kitap yani. Avrupa Birliği açıklama yapıyor falan. Bunlar artık bizden değildir falan filan diye böyle çok fantastik çok çok çılgın bir kitap yani.
Çok çok iyi bir kitaptır. Buradan devam edebilirsiniz böyle bir Avrupa’ya uğrayıp. Ardından tabi ki Arjantinli Jorge Luis Borges. Bu zaten Ficiones diye okunduğunu düşünüyorum. En temel metinlerinden biri büyülü gerçekçiliğim. Küçük öyküler burada. Borges okumaya başlamak için de en iyi eserlerden kabul edilir. Borges çok zordu çünkü. Ama çok yani o hayal dünyasında çok çok acayip bir yani böyle çok kısacık öyküler ama çok yoğunluklu öyküler. Bu da kesinlikle tam bir büyülü gerçekçiliğe devam metni olabilir. Don Quixote’dan sonra İspanyolca yazılmış en büyük eser kabul edilen ve kimsenin bilmediği ya da çok az bilinen diyeyim. Juan Rulfo’nun Meksikalı Pedro Paramos’unu söyleyeceğim. Juan Rulfo çok az biliniyor çünkü kendisi aslında sinemacı, fotoğrafçı. İki buçuk kitabı var. Biri bu, biri öyküler, bir de bir senaryosu kitaplaştırılmış. Buçuk o yüzden buçuk. Bu çok bambaşka bir kitap. Çok tipik bir büyülü gerçekçilik her şeyiyle. Juan Rulfo mesela Gabriel García Márquez’i falan çok etkilemiş bir yazardır. Öncülü kabul edilebilir. Mesela onun Macondo’su.
Hatta şöyle bir anekdot anlatayım. Alve Ramutis var Márquez’den yakın arkadaşlarından biri. Márquez yazmaya çalışırken bir gece odasına dalıp bu kitabı böyle masasına fırlatıp şunu oku da, debiat nasıl yapılıyormuş, biraz bir şeyler yazmayı öğrenirsin diyor falan. Böyle bir kitaptan bahsediyoruz. O da çok etkileniyor. Bir gecede üç kere okuyor falan. Kolay bir kitap değildir bu ama çok güzel bir kitaptır. Böyle o bir Latin Amerika kasabasında babasının izini süren hayaletlerin arasında bir adamın öyküsünü anlatıyor. Çok tavsiye ediyorum. Sonra artık tabi yani büyülü gerçekçiliğin kutsal kitabı, Yüzyıllık Yalnızlık. En büyük metnilerinden biri. En popüler metni orası kesin. Bütün herkese büyülü gerçekçiliğin ne olduğunu anlatan bütün dünyaya ve sevdiren kitap. Buraya kadar gelince rahatlıkla okuyacağınız bir kitap. Çok zor bir kitap değil ama biraz karmaşık gelebilir ama Latin Amerika’nın o kaosuna da alışmış olursunuz buraya geldiğinizde. Bu da devam önerisi olsun. Ardından aslında başka bir kitap söyleyeceğim ama elimde şu an olmadığı için Asturias’ın, Guatemala’lı bu sefer oradayız. Mısır İnsanları öneceğim kitap. Ben okumadım bu arada ama büyülü gerçekçiliğin en büyük metnilerinden kabul ediliyor o da. Henüz okumadım. Bir başka kitabı, Kasırga’yı okudum. Asturias’ı mutlaka anmak gerekir büyülü gerçekçilik deyince. Bu da oldukça iyi bir örneği ve birazcık zorca bir kitap artık. Buradan sonrakiler biraz zorlaşıyor açıkçası.
Ama buraya kadar geldiğinizde alışmış olursunuz diye tahmin ediyorum. Asturias mutlaka bu listede yer alması gereken bir yazar. Keza aynı şekilde Brezilyalı bu sefer. Jorge Amado o da yine Mucizeler Dükkanı benim önerdiğim. Latin Amerika edebiyatına çok ciddi etki bırakmış. Sömürgecilik ulusun geçmişi falan meselelerine eğilen bu da oldukça zor ve etkileyici bir eserdi. Bir de bunu söyleyelim. 10. kitap olarak ama bir de bonus olacak. Başta bahsettiğim artık bu kadar okuduktan sonra bence Carpentier’in bu dünyanın krallığını okuyabilirsiniz. Büyülü gerçeklik ve büyülü gerçekçilik tartışmalarını benim söz ettiğimin ötesinde burada bulabilirsiniz. Bu hem kübalı bu arada Carpentier, Hayti’de geçiyor bu kitap.
Bu janranın biraz daha kafanızda yerleşmesi anlamında çok faydalı olacak bir kitap. Çok kült bir kitap zaten. Bonus. Çünkü bunu şey yapamadım. Bu okunmaz tabi olabilir. Bu anlayacağın bir cevap olur. Ben okudum ve hayatımda yaptığım en güzel şeylerden biriydi. Meksika, Carlos Fuentes’in Terra Nostra’sı. Bu benim hayatımda okuduğum en epik şey. Buna İlyada’yı da katarak söylüyorum. Öyle söyleyeyim. Bu inanılmaz bir kitap. Bunu en sona bırakma sebebim hem çok zor olması. Çok zor, acayip zor ama yani bir bin sayfalık bir şiir gibi bir kitaptaki nasıl bütün kelimeler çok güzel olabilir. Nasıl bu kadar tutkulu yazılabilir. Çok acayip ve biraz da kitap şöyle başlıyor. Paris’te kıyamet günüyle başlıyor. Fakat sonra da Amerika’nın ve İspanya’nın tarihine gidiyor. Aslında büyülü gerçekçilik bu kıta tarihine çok dediğim gibi içkin bir şey olduğu için bu kadar okuyup kıta ile aşına olduktan sonra
bir de Fuentes’in o Latin Amerika ve İspanya tarihlerinin yeniden yazma girişimi olan bu acayip kitabı okuyabilirsiniz diye düşünüyorum. Bu böyle binlerce yıllık bir dönemi anlatan çok çok çok etkileyici bir kitap ve büyülü gerçekçiliğin de bence en acayip örneklerinden, en farklı örneklerinden biri. Benim yola riten böyle umarım birazcık ışık tutar. Zor dediğim gibi, biraz alışık olmadığımız bir şey ama şunu söylemek istiyorum bitirirken. Büyülü gerçekçilik romanı bence sonsuza dek değiştirdi. Evet belki eskisi kadar büyülü gerçekçi eserler verilmiyor ve başka bir yöne gidiyor edebiyat. Ama onun açtığı yol hem edebiyatta hem biz okurların bakış açısında ve hayatında bence böyle etkisi inanılmaz büyük ve geri dönüşü olmayacak biçimde dönüştürdüğünü düşünüyorum edebiyatı.
O yüzden de mutlaka kitap okumayı sevdiğiniz herkesin bir köşesinden bulaşmış olmasını dilerim, arzu ederim.
Bugünlük bu kadar. Dinlediğiniz için teşekkür ederim.