Tarihin Fay Hatları / Celal Şengör / Bölüm 2: Bir Osmanlı Dahisi: Fatih Sultan Mehmed

Tarihin Fay Hatları / Celal Şengör / Bölüm 2: Bir Osmanlı Dahisi: Fatih Sultan Mehmed videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=kqwQo-OEN2A. T essay Front dahiydi bu arada. Yani Osmanlı padişahları arasında benim bildiğim tek dahi gerçekten yani bütün dünyanın da takdir ettiği tek dahi Fatih’ti. Fatih çok iyi yetişmiş bir adam bir kere…

Tarihin Fay Hatları / Celal Şengör / Bölüm 2: Bir Osmanlı Dahisi: Fatih Sultan Mehmed

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=kqwQo-OEN2A.

T essay Front dahiydi bu arada. Yani Osmanlı padişahları arasında
benim bildiğim tek dahi gerçekten yani bütün dünyanın da takdir ettiği tek dahi Fatih’ti. Fatih çok iyi yetişmiş bir adam bir kere fakat çok ilginç yani çocukluğundan beri çok değişik bir adam. Yani belirli sınırları olmayan bir adam. Yani kültürün hepimize verdiği muhtelif sınırlar vardır. İşte Atatürk’ten bahsederken bahsettik bunlardan. Fatih de bunları görmüyoruz.
Fatih her şeyi merak ediyor. Merak ettiği şey onu nereye götürürse götürürsün gidiyor. Her şeyi sorguluyor. Fatih’in tabusu yok. Bunlar tabii Fatih’i çok büyük yapıyor. Fatih zamanında Avrupa’da bir renesans hareketi var. Avrupa yavaş yavaş uyanmaya başlıyor.
Ve bu uyanmanın da motoru Fatih zamanında eskiye dönmek. Yani Yunan klasiklerini tekrar okumaya ve anlamaya çalışmak. Onun zamanında daha Yıldırım Bayezid zamanında başlayan Yunancı öğrenme arzusu var İtalya’da. Ve onun için Jacopo Angelus Carperia gibi Roberto Rossi gibi adamla İstanbul’a geliyorlar.
Ve burada Yunanca kitapları toplamaya çalışıyorlar. Bu arada Emanuel Chrysoloras ile tanışıyorlar. Emanuel Chrysoloras o zamanki İstanbul Üniversitesi gramatik profesörü. Chrysoloras’a hayran alıyorlar. Çok geniş, kültürlü bir adam. Chrysoloras daha önce İmparator Manuel tarafından Avrupa’ya elçi olarak gönderilmiş. Yani bize yardım edin elçisi bu.
Türkler bugün yarın saldıracak alacaklar Bizans’a yardım etmezseniz bize yardım edin diyor. Bu iki tane İtalyan daha sonra Bizans’a geliyor, İstanbul’a geliyorlar. İstanbul’da kitap topluyorlar. Chrysoloras’a diyorlar bak Türkler kapınızda bugün yarın gidecek burası. Gayet açık. Onun için senin bildiğin şekliyle senin hayatın da burada biter.
Onun için diyorlar sen şimdiden kalk gel İtalya’ya gel. Chrysoloras İtalya’ya gidiyor. Beraberinde Kurtulema Yusuf’un atlası falan gibi önemli kitapları da götürüyor. Bunlara Yunanca öğretiyor. Ondan sonra önemli bir hareket başlıyor. Ondan önce Petrarcha falan gibi adamlar var. Bunlarla bir uyanış başlıyor Avrupa’da. Fatih bunun farkında. Çok ilginç.
Kaç yaşında farkında olduğunda? Farkında olduğunda Fatih 20-21 yaşlarında. Belki daha önce. Çünkü Fatih’in defterlerine bakarsan. Yani Fatih gencecik çocuk Yunanca alfabeyi yazmış. Belli ki bunları öğrenmek istiyor. Fatih’in annesi zaten çok büyük bir ihtimalle Sıp kökenli. Sıpça biliyor. Yetişmesi gereği Arapça, Farsça biliyor. Böyle bir sürü dillere falan hakim. İlginç bir Osmanlı padişahı için. Bilhassa Avrupa dillerine olan merakı ilginç. Tahta geçişi bir tesadüf mü yoksa? Hayır. Tahta geçişi tesadüf değil. Hatta 2. Murat, biliyorsun ona bırakıyor. Kendisi Manisa’ya çekiliyor. Ondan sonra Avrupalılar, aman fırsat bu fırsat. Tekrar saldıralım. Bu daha küçük çocuk. Bunu hallederiz diye düşünüyorlar. Kaç yaşında olacak tahta ilk çıktığında? İlk çıktığında yanılıyorsam 1944 falan olması lazım. Var mı 1948 veya tam bunda değil. Yani onu ilber gibi insanlar. Aha küçük küçük ama. Ve onun üzerine Çandarlı, Kanah Halil Paşa, Fatih’in ağzından bir mektup yazıyor. Meşhur o hani ben padişahsam emrediyorum gel. Yok sen padişahsan geç ordularının başına diye. Fatiha’nın buna çok alındığı söyleniyor. Çünkü tahttan indiriliyor. Babası geliyor. İkinci defa tahta çıkışı babası öldükten sonra. Ve Fatih şunu kafaya koymuş. Diyor ki İstanbul’u almak lazım. Şimdi İstanbul’u almak onun çok büyük bir psikolojik etkisi var Avrupa üzerine. Muazzam. Yani mesela Haçlılar 1204’te İstanbul’u fethedip girince şehri resmen soyuyorlar. Yani kolonlarına bilmem neler ne kadar alıp götürüyorlar Avrupa’ya.
Ve tarihçiler der ki Avrupa’da İstanbul’dan giden Hristiyanlığın bazı kalıntıları bilmem yani kutsal kalıntılar falan. Bunlar Avrupa’ya gittikten sonra Avrupa’ya kendine bir güven geldi diyor. İstanbul tek başına bir sürü Avrupa ülkesine kendine bir güven veriyor. Bunlar İstanbul’dan gitti diye.
Şimdi İstanbul her şeye rağmen feci bir duruma düşüyor. 1204’ten sonra 60 senelik bir latin istilası var İstanbul’da. Fakat Paleologos ailesi daha sonra İstanbul tekrar geri alıyor. Ve ilginçtir Bizans’ın en entelektüel dönemi o 13. ile 14. yüzyıl dönemidir. Son dönemdir.
Bütün şeyler yapılmıştır. Fatiha bunun farkında. Fatiha diyor ki burası önemli bir bilgi kaynağı. Bir, iki Roma imparatorluğu burası. Roma’nın son kalıntısı. Ve Fatiha’nın kafasında şunu Fatiha onu nasıl biliyor bilmiyorum ama imparator olmak demek Roma imparatoru olmak demek.
Şimdi biliyorsun Şalman kendini imparator ilan ettirmek istiyor. Diyorlar dalga mı geçiyorsun sen nasıl imparator olacaksın. Sen Alman köylücünün birisiisin yani burada falan. Yok diyor olmak lazım. Peki nasıl yapalım? Papa ile falan konuşuyorlar. Bir garip kavram uyduruyorlar.
Alman halkının Roma imparatorluğu. Garip bir kavram. Ve 800 yılında Şalman Papa tarafından bunun imparatoru ilan ediliyor. Tabii İstanbul tanımıyor bunu. Yani diyorlar dalga mı geçiyorsunuz.
Yani siz bir sürü barbar diye bir araya gelmişsiniz. Yani diyor o zaman Batı Roma çökeli çok olmuş tabii. Diyorlar ki bir tane imparator var dünyada. O da İstanbul’da oturuyor. Roma imparatoru. Fatiha bunları biliyor. Ve biliyor ki İstanbul’u alırsa kendisi meşru imparator olacak.
Sultan-ı iklimi Rum olacak. Yani Roma ülkelerinin imparatoru olacak. Onun için İstanbul’un alınması için bir plan yapıyor. Plan iyi bir plan değil. Zor bir plan. Çünkü yanlış yerden saldırıyor.
Mesela Haçlılar Halic’den saldırmışlardır. İki haftada almışlardır İstanbul. Fatih en güçlü yerden saldırıyor. Onun için iki ay sürüyor. Donanması iyi değil. Dört tane Ceneviz gemisi geliyor. Bunlardan üç tanesi savaş gemisi. Bir tanesi iyicek getiriyor Bizant’a.
140 parça Osmanlı donanması bu dört gemiyi durduramıyor. Hatta meşhurdur yani Fatih hırsından atını denize sürmüş. Ve donanma komutanı Baltaoğlu Süleyman Paşa’nın önce öldürelim bu adamı demiş. Demişler aman yapma etme falan. Gözüne mil çektirmiş sonunda. Ondan sonra Fatih’in tabii dehası.
Şimdi karşısında bu muazzam surlar var. Fatih bakıyor ki o surları geçen yok kardeşim tarihte. E ne yapmak lazım? Bu surları ortadan kaldırmak lazım. Şimdi nasıl ortadan kaldıracaksın surları? Ateşli silahlarla. Dolayısıyla topçuluğa Fatih önem veriyor. Macar urbandı geliyor. Diyor ben yaparım.
Ve bu devasa toplar yapılıyor falan. O toplarla hakikaten Fatih çok ciddi zarar veriyor şeye. Surlara. Oradan giriliyor falan. Ama ben dedim ki İstanbul’un fethi büyük bir askeri zafer değildir. Çünkü çok zor alınmıştır. Daha kolay yolları vardı. Onlar kullanılmamıştır. Donanma kendine düştü. Asker sayısı falan baktığınız zaman da daha büyük. Normal canım yani. Şehri 8000 kişi savunuyor. Karşısında 80.000 kişilik düzenli ordu var. Düzensiz başıbozukları saymıyorum. Yani bu muazzam güce rağmen 2 ay sürüyor. Bu gemileri karadan yürütme hikayesi efsane midir? Gerçek mi? Yok, gerçek. Gerçek. Yani Fatih hakikaten oradan. Yani en sonunda anlamış ki Halic bir emniyet sübabı.
Bu şey için, Bizans için. Zaten haçlılar 1204’te onu bildikleri için direkt oradan saldırmışlar. Çünkü en zayıf surlar Halic surlarıdır. Ondan sonra deniz surlarıdır. En güçlü surlar Kara surlarıdır. Şimdi Fatih Kara surlarla saldırıyor. O bir hata. Ondan sonra senin donanman güçlü değil. O ikinci bir hata. Marmara’ya hakim değilsin.
Buna rağmen tabii yani muazzam bir güç dengesizliği olduğu için en son da Bizans düşüyor. Şimdi bu dediğim gibi çok büyük bir askerliği başarı değil. Yani bizim askerlerle ben bunu konuştum. Onlar harp akademilerinde falan da bunu tartışmışlar. Hepsi aynı fikirdeler. Fakat çok büyük bir psikolojik başarı bu. İnanılmaz. Yani Avrupa’nın eli ayağı tutuşuyor. Bizans düştü diye.
Tabii aptal herifler yardım etseler böyle olmayacaktı belki. Niye yardım etmiyorlar hocam? Aptallıklarından. İnanmıyorlar mı? Çünkü Bizans ortodoks bunlar katolik. İki ayrı din diye bakıyorlar. Yani İstanbul’daki psikopos papayı tanımıyor. Oradan geçinemiyorlar yani. Fakat şunu takdir edemiyorlar. Bizans düşerse ne olacak? Bizans’ın düşmesin Avrupa’da çok büyük bir moral çöküntüsüne sebep oluyor. Diyorlar ki ya bu Osmanlı Devleti bizim zannettiğimizden çok daha güçlü. Fatih bu imajı yaratıyor. Yani İstanbul’un Fethi Büyük bir askeri başarı olmamasına rağmen Avrupa bunun farkında değil. Diyorlar ki bu muazzam bir iş. Ondan sonra Fatih ne yapıyor?
Ondan sonra Fatih giriyor. Bütün kitapları toplatıyor. Çok ilginç. Yani herkes yağma yapayım işte. Altın arayım, kadın arayım, bilmem ne derken bu kitapları toplatıyor. Toplattığı kitaplar din kitapları değil. Üzerlerinde mücevherler bilmem neler falan bulunan kitapların hemen hemen hepsi din kitapları. Onlar yağma ediliyor. Herkes mücevherleri bilmem ne falan. Fatih onlara ilgilenmiyor. Fatih, hukuk kitaplarıyla ilgileniyor. Bilim kitaplarıyla ilgileniyor. Din kitaplarının bazıları ile ilgileniyor. Bilgi içeren. Çünkü mesela Yahudiliği merak ediyor. Efendime söyleyeyim, Ortodoks Hristiyanlığını merak ediyor. Hemen psikoposu falan çağırttırıyor biliyorsun. Gel diyor, bundan sonra benim korumam altındasın diyor. Psikopos çok memnun oluyor. Bu o kadar zekice bir politika ki Avrupa ile birleşmesine hemen mani oluyor. Diyor ki Ortodoks Hristiyanlının benim korumam altındadır. Ondan sonra, tabii Avrupa’ya falan mesajlar gidiyor bilmem neler. Avrupa’daki adamları bakıyorlar ya diyorlar. Bu enteresan bir adam. İtalya’dan adamlar gelip kendilerini Fatih’e takdim ediyorlar. İşte ben şu sanatçı, ben şurada mimarım, ben şu bilmem neyim. Fatih’in sekreteri olanlar var İtalyanlar arasında. Fatih bunlardan ne olup ne bittiğini öğreniyor. Aaa diyor biz de yapalım bunları.
Beliniyi çağırttırıyor, kendi portresini yaptırıyor. Görülmüş şey değil, İslam aleminde. Bir tane bile değil, bir kaç tane. Efendime söyleyeyim, şey bastırıyor. Madalyon. O modalyonlara bak, Latin harfleriyle Osmanoğlu yazıyor üstünde ya. Latin harfleriyle yazıyor.
Ondan sonra bakıyor Fatih eldeki kanunlar yeterli değil. Yani şeriatla koca bir devleti yönetemezsin. Oturuyor diyor bir kanunname yapalım. İki tane kanunname yapıyor, bir küçük kanunname, bir büyük kanunname. Önce küçük kanunnameyi yapıyor. Fakat Candaş çok ilginç. Bu iki kanunname yapılmadan önce bakıyorsun Fatih.
Ele geçirebildiği bütün Avrupa hukuk kitaplarını tercüme ettiriyor. Vizyona bak. Yani adam bir kanun yapmadan hukuk öğrenmeye çalışıyor. Onları öğreniyor ondan sonra küçük kanunnameyi yapıyor. Ondan sonra büyük kanunnameyi. O büyük kanunnameden önce de bir tercüme faaliyeti var. Bayağı intelektüel yani.
Müthiş. Yani karşısına adamları getiriyor, tartıştırıyor. Mesela Talim Ayoz’un atlası bulunuyor bir tane. Bu şimdi Topkapı Sarayı’nda 27 numara gayri-islami yazma falan. Çok hoşuna gidiyor. Hemen amirut sesleri çağırıyor. Baba oğul. Bu amirut ses çok uyanık bir yer. Bu Bizans’ta önemli bir mevkide. İstanbul düşününce Trabzon’a kaçıyor.
Trabzon’a gidiyor orada İmparator Davide’nin yanında. Fakat Trabzon’da düşünce Fatih’in yanına geliyor. Ben diyor Müslüman oldum. Aa ne iyi diyor Fatih sen gel. Çünkü adam Yunanca biliyor. Retince biliyor. O sen gel gel diyor. Amirut sesle oğluna o pütlema yazısı tercüme ettiriyor. Ve Arapça’ya Türkçeye değil bak çok ilginç.
Neden? Çünkü İslam aleminde o zaman bilim dili Arapça. Bizim İngilizce gibi. Arapça’ya tercüme ettiriyor. Fakat o ilk ele geçen yazma. Yani bu bizim gayri-islami 27 numara Topkapı Sarayı’ndaki. Eee Peder Fischer’in 20. yüzyıl başında B tipi pütlema yazması dediği. Bunun içinde 64 tane harita var.
Normal. Gerçi 68 tane çıkıyor Fatih’in eline geçenden. Fakat dünya haritası yok. Fatih bakıyor bütün haritaları bir araya koydu mu bir dünya haritası oluyor. Amirut sese diyor ki bak kardeşim lütfen diyor bir dünya haritası çiz. Koskoca bir duvar haritası çiziliyor. Dünya haritası. Adamın gözünde bütün dünya var. Ondan sonra haber geliyor ki bir tane daha bulundu.
O en kıymetlisi. O yirmi yedi, aman 57 numara gayri-islami. Bu Codex Seraliensis dedikleri. Orada dünya haritası var. O muhteşem bir şey yani. Fatih hemen bunları kendi kütüphanesine aldırıyor. Şimdi Fatih’in kütüphanesine bakıyorsun. Homeros var. 13. yüzyıl. Yani Atatürk 1926’da emir veriyor.
Topkapı Sarayı’nın diyor bir envanterini çıkarın. Şimdi burası millete devredildi, milli oldu. Ama diyor ne var ne yok bilmiyoruz. Halil Ethem görevlendiriliyor. Halil Ethem bunu yaparken bir bakıyorlar hamabam Yunanca kitap çıkıyor. Ve bu klasik Yunancada okuyamıyorlar. İstam’daki Rum’da okuyamıyorlar. Bu arada Berlin Üniversitesi rektörü Adolf Deismann. Bu adam eski yeni ahit uzmanı. E yeni ahit koine ile yazılmıştır. Ama onu bilen adamlar klasik Yunancada biliyorlar. Ve tezadüf o arada Deismann kendisi aynı zamanda epigraf olduğu için EFES de çalışıyor. Şimdi bunlar tabi her sene EFES’e kazı yapmaya geliyorlar. E her sene kazı için izin almak lazım.
Deismann ile Halil Ethem arkadaş oluyorlar. Halil Ethem bir gün diyor ki Deismann’a ya ne olur diyor. Sen Berlin’e dönerken bir İstanbul’dan geç de diyor. Bir sürü diyor Yunanca kitap çıkıp duruyor diyor. Fatih’in terekesinden daha çok kütüphaneden. Bunlar neyin nesildir bir bakalım diyor. Pek ediyor Deismann geliyor. Adamın önüne ilk koydukları kitap Homeros.
13. yüzyıl. Bakıyor Deismann bunu nereden buldunuz diyor. Daha çok var bekle. Bunlar diyorlar hepsi Fatih’in kütüphanesinden. İkinci çıkan Ptolemaios atlası. Onu görünce Deismann diyor ya bir dakika diyor. Bu diyor önemli bir iş bu. Yani. Falan bunun diyor tamir edilmesi lazım. Çok kötü durumda.
Fatih’den sonra kimse bakmamış kardeşim. Yani onu restore eden Robert Fuchs. Bize dedi ki bu kitap bir sene su içinde kalmıştı. Düşünebiliyor musun rezilliği. Fatih’in bir kütüphanecisi var hocam Sarı Lütfü. Evet peşur. Asılmıştır Sarı Lütfü. Ben orada şeyim. Ben İlber abiye sordum onu size de sordum. Bu Sarı Lütfü Fatih döneminde mi asılmış? Sonra mı asılmış? Hayır hayır. İkinci bayezid astırmıştır.
Tabii tabii tabii. Fatih’le bunlar pek samimiler. Bir anlatsanıza önce Sarı Lütfü kim hocam? Sarı Lütfü bir matematikçi. Ve ciddi matematik çalışmaları olan bir adam. Fatih’in kütüphanecisi. Ne demek Fatih’in kütüphanecisi yani bir padişahın kütüphanecisi ne demek oğlum bize bir o fotoğrafı. Gayet bahset orada koca bir kütüphane var. Lütfü o kitaplardan sorumlu.
İşte temizliği yeni kitap alınacağı zaman Lütfü padişaha haber veriyor ya şu şu lazım diyor. Veya istinsah edilecek kitaplar hangileridir? İşte bunları diyor gönderelim yazıcılar, hattaplar istinsah etsinler falan diye bu işleri yapıyor. Bir gün bunlar oturuyorlarmış. Kütüphanede bir mermer parçasının üstüne çıkmış şey. Lütfü yukarıdan bir kitap olacak. Fatih de kenarda kitap okuyormuş. Bakmış Lütfü ne yapıyorsun demiş. Hayır ne oldu hünkârım demiş. O demiş üzerine bastığım taş İsa efendimizin demiş. Beşiydi. Şimdi öyle deyince Lütfü bakmış ki dalga geçiyor padişah. Ama tabi padişaha falan. Ondan sonra bir başka zaman Fatih gene aynı okuyorlar Lütfü toz alıyormuş. Bakmış Fatih oturuyor toz bezini alıyor Fatih’i kucağına bırakıyor. Ne yapıyorsun Lütfü diyor. Aman hünkârım diyor. Bu bez diyor İsa efendimizin kundağıydı diyor. Bu kadar samimiyler padişah. Dalga geçiyorlar birbirlerine. Sonra peki nasıl öldürülüyor hocam? Fatih geldikten sonra Lütfü’nün düşmanı çok. Herkes diyor ki bu adam dinsiz. Büyük bir ihtimalle de öyleydi. Yani bu ciddi bir bilim adamı falan. Bu dinsiz diye Sultanahmet’te astırılıyor. İkinci bayezid döneminde. Ve Adnan Adıvar Şeref ettiği Yaltkaya’yla beraber Fransa’da Lütfü’nün o meşhur matematik kitabı vardır. Onu yayınlıyorlar. Öyle mi? Bunu bilmiyorlar. Türkiye’de yok. Fransızlar yayınlamıştır. Lütfü çok ilginç bir adam. Sarı Lütfü diyorlar, Deli Lütfü diyorlar. Bir sürü de tabiri var böyle. Bu Fatih’in kütüphaneçisi. Fatih’le olan ilişkileri saraydaki entelektüel havanın ne kadar liberal olduğunda gösteriyor. Yani Süheyl Ünver Fatih’in defterini yayınladım dedi. Yarısından çoğunu yayınlamamış. Neler neler var o defterde? Fatih’ten sonrası. Şimdi Fatih’in hocam ölümüne dair birkaç senaryo var. Daha doğrusu. Birkaç senaryo değil. Cehirlenerek öldürülüyor Yakup Efendinin tarafından. Ama bu nasıl oluyor? Kim yaptırıyor? Kim öldürttü sorunu var. Üç aday var.
Bir Papa. İki Venedik Doç’un. Üç, ikinci Bayezid. Şimdi biliyorsun Fatih Kanunnamesi’ne göre devletin bekası için kardeş katli vaciptir. Fatih yaşı büyük olduğu halde Bayezid’i değil, Cem-i Veliyat dinleniyor.
Şimdi ben Bayezid’in yerinde olsam bütün patlar da. Çünkü Cem biraz babasına benziyor. İkinci Bayezid öyle değil. İkinci Bayezid daha böyle sofu falan bir adam. Çağatay’cılık şiiri okuyor bilmem ne yapıyor falan. Fatih ölür ölmez. Fatih’ten çekinen adamlar ki ne yazık ki bunlar arasında Gedik Ahmet Paşa falan gibi adamlar var. Bunlar hemen Bayezid’e haber veriyorlar. Aman geldi. Anlatabiliyor muyum? Cem gecikiyor. Halbuki Kanuni Veliyat Cem. Ve o daha sonrasını biliyorsun işte. Harp oluyor bilmem ne oluyor. Paşalar Bayezid’i destekliyor. Cem’den korktukları için. Cem kaybediyor, kaçıyor falan filan yani.
Ama dediğim gibi kimin Fatih’i zehirlettiği. 49 yaşında zehirliyorlar da mavi. Türkiye için inanılmaz bir kayıptır. Atatürk’ün 57 yaşında ölmesi gibi bir felakettir.
Yani Fatih 70 yaşına kadar bir kanuni kadar yaşasaydı bizim imparatorluğumuzun geleceği çok değişik olabilirdi.