Sergio Ramos | EN BÜYÜK SAVAŞCI
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=zS-7TmRTKUQ.
Bir işte ne kadar iyi olduğunuzu anlamak için sadece hayran kitlenizin büyüklüğüne bakmak bazen yetersiz olabilir. Çünkü işinde en iyi olanlar sevildikleri kadar nefretle kazanırlar. Onun kazandığı nefret elbette sadece başarılı olması ile alakalı değil. Sergio kazanmak uğruna her yolun vüba sayan bir karakter. Aynı zamanda kıskanılan bir oyuncu. Kimsenin karşısında oynamak istemeyeceği ama herkesin aynı takımda oynamak isteyeceği türden bir adam Ramos.
Futbolu sadece bir oyun değil, bir çeşit savaş gibi gören, futbol oyun sahasını bir çeşit muharebe meydanı bir areno olarak gören psikolojisi bozuk bir adam. Sevin ya da nefret edin. Kazanmak için böyle adamlara da ihtiyacınız vardır. Ve eğer futbol gerçekten bir çeşit savaşsa bu oyunun gördüğü en büyük savaşçı. Sergio Ramos. Sergio Ramos García 30 Mart 1986’da Sevilla, İspanya’da doğdu. Bugün futboluna olan yansımalarını açıkça görebildiğimiz Sergio’nun vahşiyleği çocukluk yıllarından geliyor. Onun çocuk yaşlarda hayalini kurduğu meslek matador olmakmış. Küçük Sergio tüm gününü televizyon karşısında Boa Güreş’i izleyerek geçirirmiş. Çok farklı bir kariyerim olabilirdi diyor Sergio. Hep bir matador olmak istemişimdir. Ama annem bunun fazla tehlikeli olduğunu düşünüyordu. Abim Rene araya girdi ve beni biraz daha az tehlikeli bir spor olan futbolla yönlendirdi. Yaşadığı bölgedeki FC Camas kulübünde futbola başlayan Sergio, Boa Güreş’ine kıyasla bu spor biraz sıkıcı buluyordu belki ama futbola yetenekli olduğu hemen anlaşılmıştı. Neredeyse oynadığı her maçı domine ediyor ve yaşıtları arasında kolaylıkla göze batıyordu. Bugünkü koleksiyonuyla kıyaslanmayacak derecede olsa dahi Sergio o yaşlarda da ödül biriktirmeyi seviyordu. Çıktığı birçok maçtan maçın oyuncusu ödülünü alıyor ve yerel televizyon kanalları onunla röportajlar yapıyordu.
15 yaşına geldiğinde İspanya’nın dev kulübü Sevilla tarafından keşfedildi ve Sevilla altyapısına katıldı. Biraz daha boy atıp güçlendikten sonra 2003-2004 sezonunda artık al takımı bir parçası olmak için hazırdı Sergio. O zamanlar Saabek oynuyordu ve takımın kadrosunda aynı pozisyonu oynayan Daniel Alves ve Jesus Navas gibi iki önemli genç yetenek daha vardı. Fakat Sergio Saabek’te olduğu kadar stopperde de başarılıydı ve bu sayede forma süresi gitgide artıyordu.
Sevilla’nın o dönemki antrenörü Joaquín Caparros bazen çok daha hücuma dönük bir oyuncu olan Daniel Alves’i Ramos’un önüne yerleştiriyor, bazen de Ramos’u stoppere kaydırıp Saabek’i Alves ya da Jesus Navas yazıyor ve üç oyuncuyu da kullanmaya çalışıyordu. 2004 yılında Ramos İspanya U19 milli takımıyla 19 yaş altı Avrupa şampiyonluğu yaşadı. Sergio iki sezonda Sevilla formasını 45 kez giydi ve Mart 2005’te İspanya milli takımının Çin ile oynadığı özel maçta 2. yarıda Puyol yerine oyuna dahil olarak 19 yaşında ilk kez milli oldu. Aynı yıl La Liga’da yılın genç oyuncusu seçildi. Bu uzun saçlı genç adamın yükselişi çok hızlı olmuştu. Artık ülke çapında bir futbolcuydu ve doğal olarak Real Madrid’in radarına girmesi de uzun sürmedi. 2005 yazında Eflatun Beyazlıların üç önemli transferi Sevilla’dan Sergio Ramos ve Julio Baptista ikilisi ve Santos’tan gelen Robinho olmuştu. Bu üç genç oyuncu arasında o günkü şöhreti itibariyle Robinho enflas transfer gibi gözükse de aralarında en pahalısı 27 milyon euroluk bonservis bedeliyle Sergio Ramos’tu. Her ne kadar Real Madrid için Çerez parası olsa da 18 yaşındaki bir oyuncunun bonservisini ödenen bu yüksek meblağı doğal olarak beklentileri de yükseltmişti. Bu paraya alınan bir adamın en az 10 yıl bu takımın değişmez oyuncusu olması gerekiyordu. Acaba Sergio Ramos o adam olabilecek miydi? Ramos Real Madrid’de ilk Los Galacticos döneminin sonlarına yetişti diyebiliriz. Michael Owen ve Luis Figo o sezonun başında takımdan ayrılmışlardı. Madrid-Sergio’nun takımındaki ilk yılında herhangi bir kupa kaldıramadı. Ramos özellikle 3-0 kaybedilen Barcelona maçında Ronaldinho karşısında öyle aciz durumlara düşmüştü ki bu çocuğun Madrid kariyeri çok da uzun sürmeyecek gibi gözüküyordu. Fakat Prime dönemindeki Ronaldinho gibi bir futbolcuyu durdurmak şöyle dursun, yavaşlatmak bile imkansızdı. Öyle ki ezeli rakipleri Barcelona o sezon hem Liga’yı hem de Şampiyonlar ligini kazanmıştı. Madrid’deki yaprak dökümü de doğal olarak devam ediyordu.
2006 yazında kariyerinin son dünya kubasını oynayan Zinedine Zidane genç Ramos’un forma giydiği İspanya’yı son 16 turnunda saf dışı bırakarak finale yürümüş ve turnuvanın bitimiyle birlikte krampon asmıştı. Roberto Carlos 33, David Beckham 31 yaşına gelmişti. Fenomen Ronaldo ise her zaman olduğu gibi sakatlıklarla boğuşuyordu. Fakat Real Madrid yönetimi bu kadroyu dağıtmadan evvel son bir şansları olduğuna inandı ve takımın başına çok tecrübeli bir hoca olan Fabio Capello’yu getirdi.
İtalyan hoca sadece bir yıl süren Real Madrid macerasında bu takımı uçurmadı ise bile hep suyun üzerinde tutmayı başardı. Sezon sonunda Barcelona ile aynı puanını toplayan Real Madrid ikili ararajda rakibine üstünlük sağlayarak zirveye kurulmuştu. Bu şampiyonluk Sergio’nun kariyerindeki ilk büyük kupaydı. Ramos Real Madrid’de genellikle savunmanın göbeğinde görev almasına rağmen İspanya milli takımının değişmez tabikiydi. Carles Puyol, Marçena ve Albiolden oluşan stopper ratuasyonu yeterince kuvvetliydi
ve atletizminin zirvesindeki Sergio Ramos hızı, çabukluğu, pas oyununa katkısı ve hücuma katılmayı çok seven tarzıyla sabekte takımına büyük bir katkı sağlıyordu. İspanya’nın Cavili, Iniesta’lı, Silva’lı, Alonso’lu, Torres’lı, Villa’lı, Fabregas’lı, Casillas’lı ve Sergio Ramos’lu kadrosu 2008 yazında Avrupa şampiyonu olurken turnuvada tek bir maç bile kaybetmemişti. Real Madrid için değişim zamanıydı.
Fenomen Ronaldo, David Beckham ve Roberto Carlos artık yoktu. Giden oyuncuların yerine Fabio Cannavaro, Pepe, Marcelo, Wesley Snijder, Arjen Robben ve Rudvan Listeroi gibi isimler transfer edilmişti. Kazandığı şampiyonluğa rağmen oynattığı futbol tatmin etmeyen Capello’ya el sallanmış ve teknik adam olarak Bernd Schuster ile anlaşılmıştı. Schuster dönemi boyunca savunmanın göbeğinde Fabio Cannavaro ve Pepe’nin kurduğu ortaklık Ramos’u Real Madrid’de de tam zamanlı olarak sabekte dönüştürdü.
Sergio artık 21 yaşına gelmişti ve oyun karakteri yavaş yavaş oturuyordu. O hiçbir zaman serin kalnılığıyla öne çıkan bir oyuncu olmamıştır zaten. Ancak özellikle gençlik yıllarında içindeki vahşi matadoru dizginleyemeyen zaman zaman sertliğin dozunu kaçıran bir futbolcuydu. Onun takımına faydalı olabilmesi için kart görmeyi ya da takımın eksik bırakmayı umursamadan zincirlerinden kurtulup bildiği gibi oynaması gerekiyordu belki de. Aksi takdirde duygularını bastıran, içindeki coşkuyu dizginlemeye çalışan bir Sergio Ramos hinyal futbol tarihine geçemeyebilirdi.
Real Madrid’teki ilk üç sezonunda tam 7 kez kırmızı kart görmüş olmasına karşın acayip bir şeytan tüyü vardı bu çocukta. Tribünler onu seviyordu. Her şeyden önce çok ama çok çabuk, atik bir savunmacıydı Ramos. Her yere yetişiyordu. Top rakipteyken ya da Real’deyken fark etmeksizin, hiç durmayan, teklemeyen, soğumayan ve sürekli yüksek devirde çalışan bir motora sahipti. Vücudunu feda etmekten, yaralanmaktan ya da sakatlanmaktan çekinmeden oynayan çok yürekli bir oyuncuydu. Aynı zamanda savurduğu tekme topa mı yoksa rakibine mi denk gelir,
bunu umursamayacak kadar da gadlardı. Ramos’a karşı oynuyorsanız canınız yanabilirdi. Bir savunmacının sahip olması gereken her özelliğe sahipti. Cesaretli, sert, kuvvetli ve çabuk. Top tekmeyi bir orta sahaca olabilecek kadar iyi, üstelik topla birlikte oldukça süratliydi. Bazen kazandığı topla birlikte başını alıp gider ve tek başına takımı hücuma kaldırır, takım arkadaşları onun hızına zar zor yetişirdi. Sağ içinde olabilecek en ufak bir gerginlik ya da itişk akışta Sergio hep oradaydı. Yaşına başına bakmadan kimsenin karşısında geri adım atmıyor,
arkadaşlarının daima arkasını kolluyordu. 1.84’lük ortalama hatta ortalamanın birkaç santim altında sayılabilecek boyuna rağmen sıçrama kabiliyeti, zamanlaması ve gözünü budaktan sakınmaması sayesinde hava toplarında çok etkiliydi. Sadece savunma tarafında değil, takımının kazandığı duran toplarda da Sergio’nun başına bir adam vermediğiniz sürece canınızı yakardı. 2007-2008 sezonunda real maddele üst üste ikinci kez şampiyonluk yaşayan Sergio Ramos, artık dünyanın az sayıdaki elit savunmacılarından biriydi. Kazanılan şampiyonluğa rağmen real maddele Berlçuster dönemi fazla uzun sürmeyecekti. Zaten burada teknik adamlar genellikle öyle çok uzun süreli çalışamazlar. Barcelona’nın yaptığı Pep Guardiola hamlesiyle birlikte Katalanlar 4 yıl içerisinde ikinci kez hem ligi hem de şampiyonlar ligini kazanmıştı. Real maddele’nin acilen bir şeyler yapması gerekiyordu. Önceki Los Galacticos döneminde başkanlık yapan ve 2006’da görevden ayrılan Florentino Perez, 3 yıllık bir aranın ardından 2009’da tekrar başkan seçildi. Aynı yaz Cristiano Ronaldo, Kaka, Karim Benzema ve Xabi Alonso gibi yıldızları transfer ederken, aynı dönemde Hollandalı grubunu dağıtarak, teknik adam Schuster ile yolları ayırıp göreve manuel Pellegrini’yi getirdi. Bu tip köklü değişimler her zaman sancılı geçer. Bunca transferler rağmen halen çok güçlü bir rakipleri vardı ve hemen sonuç almaları kolay olmayacaktı.
Yeni hoca Sergio’yu ağırlıklı olarak savunmanın sahında kullanmaya devam etti. Sergio kararını bu bölgede devam etseydi yine tarihin en iyilerinden birisi olur muydu bilinmez ancak o dönemde dünyanın en insabe ki deyince akla gelen ilk isim Sergio Ramos’tu. 2010 Dünya Kupası elemelerinde İspanya ile Türkiye’ye aynı eleme grubunda yer almıştı. Kanatsız 4-4-2’ye benzer bir sistemle oynayan İspanyollar, milliyelerimizi her iki maçta da mağlup ederken, özellikle İspanya’daki maçta sağ koridoru tek başına kullanan Sergio Ramos, maçın yıldızı olmuştu.
Türk futbol severlerin bir kısmı Ramos’la o gün tanışmış ve onu 90 dakika boyunca hayran hayran izlemişlerdi. Türk Milli Takımının İbrahim Üzülmez ve Arda Turan’dan oluşan Solkan adını tek başına felç eden Ramos,
maçın yorumcusu Rıdvan Dilmen’e bile isyan ettirmişti. Real Madrid o sezon, güçlü rakibi Barça’ya pek de dış geçiremedi.
Fakat 2010 yazı Sergio Ramos’un kariyeri için önemli bir dönüm noktasıydı. Güney Afrika’nın ev sahipliğinde düzenlenen turnuvayla kariyerinde ikinci kez Dünya Kupası’nda boğa gösterdi Ramos. İspanya grubunu lider tamamlarken Sergio önce son 16 turunda yeni takım arkadaşı Cristiano’yu üzdü, çeyrek finalde ise Paraguay karşısında zorlanmayan Boa’lar, yarı finalde turnuvanın favorilerinden Almanya’yı geçerek finale ulaştı. Sergio kariyerinde ilk kez majör bir turnuvada final oynayacaktı. Ve bu tecrübe ona kariyeri boyunca rehberlik edecek, finalleri kaybetmeyen bir adam olmasını sağlayacaktı belki de. 116. dakikada Iniesta’nın attığı golle Hollanda’yı mağlup eden İspanyollar, topa sahip olma oyununu başka bir seviyeye çıkartarak, finalde dahil olmak üzere son 4 maçını gol yemeden tamamlamış ve Dünya şampiyonu olmuştu. Ramos 7 maçın tamamında forma giyerek bu zaferin en önemli paydaşlarından biri olmayı başarmıştı. 25 yaşına basan Ramos madalya koleksiyonunu genişletiyor ve eksik parçaları bir bir topluyordu. Başkan Perez, Barcelona dominasyonuna son vermek ve yıllarda son 16 turundan öteye gidemedikleri Şampiyonlar ligini kazanmak adına, bu kupayı kazanan son teknik adam olan Jose Mourinho’yu İspanya’ya getirmişti.
Son Dünya kupasında Alman Milli takımının sivrilerin iki oyuncusu Mesut Özil ve Sami Kedri’ye transfer edilmiş, ön tarafa yapılan Angel Di Maria takviyesiyle birlikte bu cumahtada tamamlanmıştı. 3 yıllık Jose Mourinho döneminde belki Şampiyonlar ligi şampiyonunu kazanamadılar, ancak ilerleyen yıllarda hem takımı hem de Ramos’un kariyerini etkileyecek şeyler oldu. Real Madrid Jose ile nihayet kimlik bunalımından kurtulmuştu. Artık bu takımın bir kimliği ve bir oyun stili vardı. Belki Jose’nin futbola bakış açısı, belki de kadronun bu tip oyunculardan oluşuyor olmasından sebep,
hem mental hem de fiziksel anlamda daha dirayetli daha sert bir takımı olmuşlardı. Özellikle Barcelona karşısında eskiden olduğu gibi çabucak havlu atmayan, çelik gibi sinirlere sahip, agresif ve kazanmak için sağda irade gösteren savaşan bir oyuncu topluluğu. Bu oyuncu grubunun yıldızı kim diye soracak olursanız elbette Cristiano Ronaldo’ydu. Ancak bu kadronun ruhani lideri, soyunma dosisinin tansiyonunu belirleyen, kavgaya en önde giden savaşçı ruhun temsilcisi olan oyuncu,
her ne kadar kaptanlık pazubandı Casillas’ın kolunda olsa da Sergio Ramos’tan başkası değildi. Büyük oyuncu olmak, kaybetmeyi kabullenmemek, winner olmak bir tavırdır, bir huydur. Bazen 5 tane yediğiniz bir maçta bile gidip rakip’e çift alarak gidişata, vaziyete isyan etmektir. Bunun doğru bir davranış olduğunu, sportmenci olduğunu kimse iddia edemez. Ancak bu bir huydur. Bazıları sağda oldukları süre boyunca bunu bir oyun değil, bir gurur meselesi olarak görürler. Ve Sergio gibi adamlar bu oyunu böyle oynarlar. Jose takımdaki ikinci yılında savunmanın sağına Arbelova’yı yerleştirmiş ve Sergio Ramos’u sol stopere kaydırmıştı. Bu değişiklik onun kareyeri için büyük bir kırılma noktasıydı. Sağbek olarak zirveyi zaten görmüştü Ramos. Ancak bir stoper olarak artık ceza sahasında daha fazla zaman geçirecekti ve sık sık faul’e başvuran oyun tarzı bir handikap olabilirdi. Fakat tam zamanında stoper oynamaya başladıktan sonra Sergio’nun bir nevze uslandığını söylemek yanlış olmaz. Hayır, gördüğü kart sayısında bir azalma olmamıştı belki ama en azından artık daha akıllı davranıyor
ve kartları gereken yerde görüyordu. Tabii Barcelona maçları hariç. Bu tip tansiyonu yüksek maçlarda her zaman kontrolünü çabuk kaybeden bir oyuncu olmuştur. 2011-2012 sezonunda kareyerinde üçüncü kez La Liga şampiyonunu yaşayan Ramos, haziran ayında bu kez Ukrayna ve Polonya ev sahipliğinde düzenlenen Avrupa şampiyonasına katıldı. Carlos Puyol kareyerinin son döneminde sakatlıklarla boğuşuyordu ve turnuva kadrosuna dahi çağırılmamıştı. Bu durumda Ramos İspanya milli takımında da savunmanın göbeğine kaydırılarak Cesar Piquen’in yeni partneri oldu. Son Dünya Kupası’nda sağladıkları defensif başarıyı Euro 2012’de daha da geliştirmişlerdi. Turnuvada final dahil oynadıkları 7 maçın normal süresinde kareyerinde sadece tek gol gördüler. Üstelik Hırvatistan, Fransa ve Portekiz gibi ciddi rakiplere karşı. Finalde ise İtalya karşısında kelimenin tam anlamıyla gövde gösterisi yaptı İspanya. 4-0’lık ezici bir skorla kazanarak, üst üste 3. Uluslararası turnuvadan da şampiyonlukla çıktılar. Sergio Ramos için artık final oynamak ve kazanmak bir alışkanlık haline gelmişti. 26 yaşındaydı ve çok nadir sakatlanan, kendine iyi bakan bir profesyonel olarak futbol oynamak için önünde hala uzun yıllar vardı. Kalan kareyerinde artık koleksiyonun tek eksik parçasını şampiyonlar ligini bir kez olsun kazanabilmek için çalışacaktı. Ya da fazladan birkaç tane. Kupasız geçen 2012-2013 sezonunun ardından Mourinho Colt’u Angelotti’ye devretmişti. Yeni sezonla birlikte değişen tek şey teknik adam değildi üstelik. Uzun süredir bu takımın ikinci kaptanlığını yapan Sergio Ramos, Iker Casillas’ın yedek kulübesine çekilmesiyle birlikte pozubandı koluna taktı ve bir daha da hiç çıkarmadı. Her zaman uzun saçları ve saç bandıyla görülmeye alıştığımız Sergio, belki de artık tarihin en iyi savunmacılarından biri olmayı kafasına koyduğu için olsa gerek, daha maskelen bir imaja ve daha korkutucu bir görülme kavuşmuştu. Kısa kestirdiği saçları, kilir sakalı ve tüm vücudunu kaplayan dövmeleriyle bulaşmak istemeyeceğiniz bir adamdı. Savunmadaki partneri Pepe ile birlikte artık gerçekten göz korkutan bir ikili olmuşlardı. 2013-2014 sezonunda şampiyonluğu Atletico’ya kaptırmış olmalarına karşın Şampiyonlar Ligi’nde muhteşem bir formu yakaladılar. Eleme turlarında iki Alman temsilcisi Dortmund ve Şerkeye elemelerini kimse sürpriz karşılamamıştı. Ancak yarı finallerinde karşılarına başka bir Alman dikildi. Pec Guardiola’nın çalıştırdığı Bayern Münich. İlk başı evinde 1-0 kazanan Real Madrid deplasmana giderken bu skorun çok büyük bir avantaj olduğu söylemezdi.
Ancak 16. ve 20. dakikalarda sahne alan Ramos, 4 dakikaya sığdırdığı iki golle Bayern’ın fişini çekti. Kalan dakikalarda sahneyi Cristiano’ya bıraktı. Portekizli’nin attığı iki golle birlikte maç 4-0 bitti ve Real Madrid Şampiyonlar Ligi’nde tam 12 yıllık bir aranın ardından ilk kez finale yükseldi. Sergio bu kez finalde rol çalacaktı. Takımının 93. dakikasına 1-0 yenik girdiği final maçında Ramos’u olan final kaybetmez tezini doğrularcasına Atletico defensin arasından sıçradı ve kafayı vurdu. Bu golün Real Madrid’i hayata bağlayan gol olmasının haricinde Sergio’nun kariyerinde yeni bir bölüm başlattığını söyleyebiliriz. O güne kadar yaptıklarıyla bile tüm zamanların en iyi savunmacıları arasında rahatlıkla sayılabilirdi. Ama o gün attığı o golle birlikte artık başka bir kimlik kazanmıştı. Bu gol Sergio’nun kariyerindeki 51. goldü ve bu rakam rastlantılarla açıklanamayacak kadar büyük bir rakamdı. Muazzam savunmacılığı yetmiyormuş gibi o adam gerektiğinde takımı için skor yapıyordu. Üstelik attığı goller kritik zaferlere büyük kupalara karşılık geliyordu.
Maçın uzatma dakikalarında rakibini bayıltan Real Madrid 12 yıllık hasrete son vermiş ve Avrupa’nın en büyük kupasını kaldırmıştı. Sergio Ramos’un hem kulüp hem de milli takım kariyerinde katılıp da kazanmadığı bir turnuva yoktu artık. Hedeflerine ulaşmış, cebini doldurmuş ve kazanmaya doymuş bir karakter. Hele de kaptanlık pazuvandına sahipse, daha da önemlisi o soyma odasında kapladığı yer Sergio kadar büyükse bir takım için bundan daha tehlikeli bir şey olamaz.
Böyle adamlardan ne fayda sağlayabilirsiniz ne de geçmişini bir kalemde silip bir kenara atabilirsiniz. Neyse ki Ramos öyle bir adam değildi. O ve onunla aynı sayfadaki takım arkadaşları işe henüz başlıyordu. İşte buradan sonrası zirveye çıktıktan sonra oraya tutunma kısmıydı. Ta ki güçleri tükeninceye kadar.
Real Madrid’in bundan yıllar sonra efsane kadro olarak anılacak kadrosu 2014-2018 yılları arasında üç tanesi üst üste olmak üzere dört kez şampiyonlar ligi şampiyonu oldu. Aynı süreçte iki kez de İspanya ligini kazandı. 2016 şampiyonlar ligi finalinde normal süresi bir bir biten maçta takımın tek golünü kaydeden Ramos, penaltılarda da hata yapmayarak Atletico’ya ıstırap oldu. 2016-2017 sezonunda Camp Nou’da son dakikada attığı gol şampiyonluk getirdi.
Casillas’ın ayrılışıyla zaten pratikte uzun süredir bu takımın lideri olan Ramos, birinci kaptanlığa yükseldi ve bu kupaların hepsini bizzat kaldırdı. Cristiano ve Gareth Bale’nin ayrılığı, Benzema, Modric ve Marcelo gibi oyuncuların yaşlanarak formunun zirvesinden uzaklaşmasına rağmen Real Madrid bugün halen bu efsane kadroyu büyük oranda muhafaza ediyor. Evet herkes biraz yaşına aldı ve belki de yeni bir iskelet oluşturmanın vakti çoktan gelmiş olabilir. Ancak bu takımda 35’ine merdiven dayamasına rağmen formunu hala koruyan, halen o savaşçı ruhu sayaya yansıtabilen ve kazanmak için her şeyi deneyen bir adam var. Ne zaman şampiyonluk haftaları veya bir hedef maç gelip çatsa halen bu ihtiyar delikanlığının deli damarı tutuverir ve bu maçları genellikle Ramos’u olan kazanır. Son olarak 2019-2020 sezonunda 35’lik maçına 11 gol sığdırarak, kelimenin tam anlamıyla kendini aşan Ramos, Karim Benzeman’ın ardından takımının en skora ikinci oyuncusu oldu. 2016’dan beri Casillas’ın sahneden çekilmesiyle kaptanlığını yaptığı İspanya Milli Takımı ile toplamda 4 Dünya Kupası gördü. 3 ayrı Avrupa Şampiyonasında forma giydi ve 4.sünü Covid-19 dengelemeye çalışsa dahi Ramos muhtemelen yine orada olacak. Milli formayı toplamda 178 kez giyen Sergio, sadece İspanya futbol tarihinin değil tüm Avrupa kıtasının en çok milli olan futbolcusu. Dünya genelinde ise rekoru elinde bulunuran Mısırlı Ahmet Aslan’ı geride bırakmasına sadece 7 maç kaldı. La Liga tarihinde 503 maçla en çok forma giyen oyuncular listesinde 10.sırada, Chaviyu 3, Casillas’ı geçme ise 8 maç uzaklıkta. Listenin zirvesindeki Zubizarate’yi geçmesi için 119 maça yani aşağı yukarı 3.5 sezon daha oynamaya ihtiyacı var. Ramos, Real Madrid tarihinde 100 gole ulaşan 19 futbolcudan biri ve tahmin edebileceğiniz üzere listedeki tek defans oyuncusu. Karriere boyunca gördüğü 260 sarı kartta gelmiş geçmiş en çok sarı kart gören oyuncu. Kırmızı kartlarda da saygım bir yeri var. 26 kez oyundan atılan Ramos bu listede de şimdilik 2. sırada. Tam 25 kez kupa kaldıran Sergio 2008 ve 2019 yılları arasında FIFA tarafından 10 kez UEFA tarafından 8 kez yılın 11’ine seçildi. Ve Cristiano Ronaldo ile Lionel Messi’nin arkasından bu onura en çok erişen 3. oyuncu oldu. Futbolu bıraktığı noktada onu tarihin neresine koyarız bilmiyorum ama Ramos’un şimdilik kramponları asmaya pek de niyeti yok gibi gözüküyor.
Ben en az bir dünya okupası daha göreceğinden eminim ama tutup Maldini gibi 40 yaşına kadar oynarsa çok daha fazlasını kazanabilir. Ve gelmiş geçmiş en iyi savunmacı olarak anılabilir ki şu anda bile bu tartışmanın içerisinde. Sergio Ramos saha içinde ne kadar sertse, sağ dışında da bir o kadar sakin olduğunu söylüyor. Kendisini tüm ailesindeki en romantik birey olarak tanımlıyor. Gençlik yıllarından beri gitar çalan Sergio romantizmini bu yöntemle dışa vurduğunu söylüyor.
2012 yılından beri hayatında olan kız arkadaşı Pilar Rubio’yla 3 çocuk yaptıktan sonra nihayet 2019 yılında dünya evine girdi Ramos. Evlendikten sonra bir çocuk daha dünyaya getiren çiftin 4 oğulları var. Kim bilir belki Ramos soyadı bundan 20 yıl sonra elit bir futbolcu olarak tekrar karşımıza çıkar. Sergio’nun tüyü vücudunu kaplayan dövmelerinin hepsi onun için farklı bir anlam barındırıyor. Örneğin sol elin üzerinde yer alan rakamlar. 32 ve 35 seviyede oynarken giydiği forma numaraları. 19 ilk kez milli olduğu yaş ve 90 artı tahmin edebileceğiniz gibi 2014 şampiyonlar ligi finalinde attığı golü temsil ediyor. 14-11-2015 tarihi ise oğlu Marco’nun doğum tarihi. Sahilinin üzerinde çocuklarının doğum tarihleri, boy ve kiloları gibi doğum bilgileri mevcut. Sol baldırında şampiyonlar ligi sağ baldırında ise dünya kupası figürleri var. Bu kadar çok şey kazanmış biri için hala motivasyonunu yüksek tutabilmek için bulduğu yöntemlerden birisi bu. Vücuduna motivasyon ve adamlıçlık çağrıştıran resimler çizdirmesi. Başta da söylediğim gibi kazanmak için her şeyi yapabilen, her yolu deneyebilecek biraz psikolojisi bozuk bir arkadaş. Her büyük sporcu kadar onun da kafası biz normal insanlardan biraz farklı çalışıyor. Ama o kazanmaya devam ettiği sürece biz normal insanların ne düşündüğünü de pek umursamıyor. Tıpkı ensesindeki dövmede yazdığı gibi.
Bir aslan kuzunun ne düşündüğünü asla kafaya takmaz.