EMRE BELÖZOĞLU | “BEDEL”

EMRE BELÖZOĞLU | “BEDEL” videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=K4hd0YXkHho. Hatamla, sevabımla, doğrularımla, yanlışlarımla 24 seneye yakın profesyonel futbol bugün son maçım olabilir. Ama ne olursa olsun ben futbolu gerçekten çok sevdim. Bizi seven sevmeyen herkes, herkesin canı sağ olsun. Ben elimden geldiğince futbola izmit ettim ve bunun karşılığını fazlasıyla aldım. Sevgi olarak…

EMRE BELÖZOĞLU | “BEDEL”

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=K4hd0YXkHho.

Hatamla, sevabımla, doğrularımla, yanlışlarımla 24 seneye yakın profesyonel futbol bugün son maçım olabilir. Ama ne olursa olsun ben futbolu gerçekten çok sevdim. Bizi seven sevmeyen herkes, herkesin canı sağ olsun. Ben elimden geldiğince futbola izmit ettim ve bunun karşılığını fazlasıyla aldım. Sevgi olarak da nefret olarak da. Keşke dediğim çok şey yaşadım. İnsanım hata yaptım çok. Keşke derim çok fazla. Mutlaka hatalarım olmaya devam edecektir.
İyi, kötü, sevap, günah ne varsa kendi adamı da benden yana hakkı meral olsun.
Beni seven sevmeyen kim varsa, aklını helal ederlerse Allah razı olsun.
Hiçbirimiz siyah ya da beyaz değiliz. Hepimiz gri’nin farklı tonlarıyız. Ben de sütten çıkmış akka şık olduğumu hiçbir zaman iddia etmedim.
Bu sözlerin sahibi Emre Belezoğlu muhtemelen Türk futbol tarihindeki en kutuplaştırıcı figür. Seven’in çok sevdiği, sevmeyenin nefret ettiği bir adam. Bugüne dek yaptıklarıyla milyonlarca insanın hem sinir uçlarına hem de kalbine dokunmayı başardı. Emre siyah ya da beyaz değildi belki ama seçtiği yollar hep geri dönüşü olmayan keskin virajlar oldu. Bir paratoner gibi hep şimşekleri üzerine çekti. Daha çok nefret toplamayı hiçbir zaman umursamadı. Onun kaptanlık yaptığı milli takımı desteklemem diyenler de oldu, sahada tekme yediğinde sevinenler de. Gittiği her deplasmanda ıstıklandığı dönemler oldu. Onun başarısız olduğunu görmekten bile zevk aldı bazıları. İnsan ister istemez düşünüyor. Eğer bunca nefrete hedef olan ben olsaydım kendimi bir parça olsun değiştirmeye çalışmaz mıydım? Ama görünen o ki Emre hiç umursamadı. Çünkü o yaptığı hiçbir şeyi daha fazla nefret edilmek için yapmadığı gibi daha fazla sevinmekte umrunda olmadı aslında.
Bazı adamlar böyledir. Birileri sever, birileri nefret eder. Bu hikayenin Emre’yi güzellemek, onu sevmeyenlere bile sevdirmek gibi bir amacı yok. Zaten bu pek de mümkün değil. Emre Bölezoğlu hayatın her alanında hem iyi yanlarından hem de kötü yanlarından sayısız ders çıkarabileceğiniz eşsiz bir figür. Dolayısıyla bu hikayeden ne çıkaracağınız tamamen size kalmış bir konu. Onun da söylediği gibi siyah ya da beyaz olmayan, içinde gri’nin sayısız tonunu barındıran,
deneyen, başaran, hata yapan ve sonra yine başaran ve sonra yine hata yapan bir adam. Sevmek ya da sevmemek size kalmış. İşte günahıyla, sevabıyla Emre Bölezoğlu. 7 Eylül 1980 İstanbul doğumuna Emre.
Babası Mehmet Bey, 21 yaşına kadar futbol oynamış ama sakatlık sebebiyle kariyerini noktalamak zorunda kalmış bir futbolcuydu. Babasının ona aldığı lastik top, çocukluğunda Emre’nin ilk ve tek oyuncağı oldu. Kendi anlatımıyla, sabah güneş doğmadan topunu kucaklayıp evden çıkıyor, güneş batmadan da eve girmiyordu. Hatta çoğu zaman annesi Fatma Hanım, Emre’yi kulağından tutup zorla eve sokuyordu. Emre 10 yaşına geldiğinde, babası onu Zeytinburnun altyapısına yazdırdı. Oynadığı her yerde ama özellikle de 6 yaş kategorilerinde formasını giydiği takımın parmakla gösterilen oyuncusu olmuş Emre. Herkesin işte bu çocuk diye bahsettiği cinsden. 12-13 yaşlarında bile kendisini izlemeye gelen, bırakın maçlarını idmanlarını bile takip eden küçük hayran kitleleri varmış. Şu doğuştan fena bahçeli olma konusuyla ilgili ben hiçbir zaman öyle bir söz sarf etmedim diyor Emre. Yalnızca bir gün canlı yayında Zeytinburnun’dan bir arkadaşım, küçükken fena bahçe forması gerdik hatırladın mı diye sordu. Ben de doğru dedim.
Öyleydi de. Zaten bütün ailem fena bahçelidir. Ben de doğal olarak küçükken fena bahçeyi tutardım. Bunu hiçbir zaman saklamadım üstelik. Galatasaray’da oynarken bile arkadaşlarım, hocalarım bunu hep bilirlerdi. Yine de o dönem fena bahçelilere yaranmaya çalışıyor gibi şeyler söylediler. Ben kimseye yaranmak için bir şey yapmadım. Üstelik o dönem Galatasaray’da forma giyen birçok futbolcu, futbolu bıraktıktan sonra verdikleri röportajlarda bunu doğru diyordu. Bu durum takım içinde çok önemselecek bir durum değildir.
Önemli olan giydiğiniz formanın rengi ve o formanın hakkını verip vermediğinizdir. Örneğin çocukluğunda fena bahçe taraftarı olan başka bir Galatasarayla, ki bunu çok az kişi bilir, Copenac’ta ilk penaltıyı kullanan buz adam Ergün Pembe’den başkası değildi. Tıpkı Emre gibi Ergün’ün de küçükken fena bahçeli olduğunu takım içinde herkes biliyor ancak bunu kimse dert etmiyordu. Emre 1992 senesinde 12 yaşına geldiğinde uzun süredir kendisini takip eden Galatasaray’ın altyapısına katıldı.
Buraya geldiği andan itibaren hocaları onun için aynı şeyi söylemeye başlayacaktı. İşte bu çocuk. Emre’nin al takım formasını giymek için yalnızca 4 tane beklemesi gerekecekti. Teknik direktör Fatih Terim 96-97 sezonunu 33. haftasında şampiyonluğu garantileyerek çıktıkları Ankara gücü maçının 72. dakikasında 16 yaşındaki Emre’yi Tugay abisinin yerine oyuna soktu. İlk kez birlik maçında süre alan Emre, tıpkı kendisi gibi Galatasaray altyapısından yetişen Bülent Korkmaz, Suat Kaya, Okan Bruk ve yerine oyuna girdiği Tugay Kerem oğlu abileri gibi burada uzun ve başarılı bir kariyede sahip olmayı hedefliyordu. Sezon boyunca sadece 18 dakika süre almış olmasına karşın şampiyon kadronun bir parçası olmuş ve Galatasaray ile ilk kupasını henüz 16 yaşında kaldırmıştı.
Ertesi sezon, orta sahur rotasyonunda sık sık süre bulan genç oyuncular Evren Turan ve İlyas Kahraman’ın takımından ayrılmasıyla birlikte Emre’nin önü epey açılmıştı. Sezon boyunca yedek soyunmasına karşın 9. ilk 11 olmak üzere toplam 36 resmi müsabaka görev aldı ve üst üste ikinci şampiyonluk kazanılırken takıma önemli bir katkı sağladı. Genç yaşına rağmen hırsı ve enerjisi sayesinde Fatih Terim’in önce yedek soyundurduğu ardından da maçın orta yerinde zincirlerini salıp sahaya yolladığı bir hamle oyuncusuna dönüşmüştü. 97-98’in ikinci devresi başlamıştı diye anlatıyor Emre. Fatih Hoca beni de kadroya aldı bir koca eli deplastanına gittik. Ben oynamayı hiç beklemiyordum ve bir gece önce çok ateşlenmiştim. Mont, kaban, şapkas, oyun modasında oturuyorum. Hoca geldi kâğıda ilk 11 yazdı. O zaman sırtımızda numaralarımız yok ilk 11’in numaraları var. Klasik yedek olduğumu düşündüğümden yedekler tarafına oturmuştum. Bir baktım Hoca beni de ilk 11 yazdı. Beni 5 numaralı formanın yanına oturttu ve dedi ki ben hep bu formayı giydim Emre. Hadi varsa yüreğin giy bu formayı ve bir daha hiç çıkarma. O gün 39 derece ateşle bir tane gol attırdım. Maçı 4-1 kazandık ve o günden sonra da 5 numarayı bir daha hiç çıkarmadım. Büyük oyuncuların çoğunda görülen bir ortak özellik vardır. Yetenek mi? Hayır değil. Bir futbolcu için en önemli parametre odur belki de. Neticede yetenek olmadan o çocuk profesyonel bir futbolcuya dönüşemez. Ama her üst düzey yetenekten de büyük topçu çıkmaz.
Emre’nin çocuk yaşlarda bile belli ettiği bir tavrı vardı. Hem sağ içinde hem de sağ dışında. Kazanma tavrı. Kazanmak için her şeyini ortaya koyma tavrı. Eminim çoğunuz merak etmiştir Emre’nin 40 yaşına kadar futbol oynamasının sebebi neydi diye. Çünkü kaleciler haricinde bir futbolcunun futbolu bırakma yaşı en fazla 34-35’tir. 34-35 dediğime bakmayın bu futbolu bırakma yaşıdır. Aslında 1-2 sene evvel futbol onları bırakmıştır ama birçoğu bunu biraz geç kabul enir.
Emre her fırsatta futbolu ne kadar sevdiğini dile getiren futbola sadece bir oyun olarak bakmayan, bakamayan bir adam. Örneğin 2021’de düzenlenecek Avrupa Futbol Şampiyonası için bir ihtimal oyuncu olarak davet alırsa hiç düşünmeden kabul edeceğini söylüyor Emre. Milli takım üzerinde bayrak olan her şey benim için kutsaldır diyor. Futbolu bırakmış olsam dahi gel deseler ben 15 gün içinde hazırlanır giderim.
Emre oynadığı her takımda idmanları takım arkadaşları için kabusa dönüştüren fazlasıyla talepkar bir karakter. Kendisi de bunu kabul ediyor. Bir futbolcunun doymuş olması, kaybetmekten rahatsız olmaması benim için kabul edilebilir bir durum değil diyor Emre. Bu yüzden antrenmanlarda benimle aynı idman yeleğini giyen oyuncuların işi hep zordur. Hepsi eyvah der. Emre abiyle aynı takıma düştük. Bu idman biraz zor biter. İşte bu kazanma ya da kaybetmekten nefret eden tavır. Adını her ne derseniz deyin Fatih Hoca bunu Emre’nin gözünde gördüğü an artık takımdaki yeri hazırdı.
18 yaşındaki bu küçücük adamı artık yedek kulübesine sığdıramıyordu. 98-99 sezonunda Emre 28’e ilk 11 olmak üzere 38 resmi maçta forma giydi. Üst üste gelen 3. şampiyonlukla birlikte bu kez Türkiye Kupası’nı da kazanan Galatasaray sezonu dubla yaparak tamamladı.
99-2000 sezonu Galatasaray Klüp tarihinin şüphesiz en unutulmaz sezonudur. Bu başarı bir daha tekrarlanır mı? Değil Galatasaray başka herhangi bir Türk takımı ülkeye bir daha bir Avrupa Kupası getirebilir mi? Bu soruların cevabını bilemiyoruz. Ancak bugüne kadar yanına yaklaşmak şöyle dursun. Git gide uzaklaştır. Bu sezonun en unutulmaz sezonu. Bu sezonun en unutulmaz sezonu. Bu sezonun en unutulmaz sezonu. Bu sezonun en unutulmaz sezonu. Bu sezonun en unutulmaz sezonu. Bu sezonun en unutulmaz sezonu.
Git gide uzaklaşılan bir hedef bu. O kadro aslında oldukça dar bir kadroydu. Ortada 3 kul vardı sonuna kadar giden bir takım vardı. Ancak bu takımda sürekli olarak forma giyen oyuncu sayısı 15-16 kişi ile sınırlıydı. Takımın en önemli oyuncularından Tugay Kerimoğlu o sezonu devre arasında Glasgow Rangers’a satılmış. Aynı dönemde transfer edilen Sergen Yalçın ise statü gereği Avrupa maçlarında kullanılamamıştı. Oynaman futbolu göz önünde bulundurursak, rakiplerini bu an bunaltan pres makinesi orta sahasıyla, sürekli ileri geri çalışan bekleri ile, 3-5-2’yi tersten oynayan ve sürekli hücumu düşünen oyun mantelitesi ile oyuncularından korkunç bir efor talep eden anlayışıyla o sezon 60 maç adayanan fikstürünü bu 15-16 oyuncunun sırtına yüklemişti Fatih Hoca. Nasıl yaptılar, nasıl başardılar anlamak anlamlandırmak halen çok kolay değil. Ancak Emre Belezoğlu bu futbolun oynanmasını mümkün kılan en önemli 2-3 oyuncudan biriydi şüphesiz. Forma şansı bulduğu ilk günlerde herkes ondan hacinin veliahtı olmasını bekliyordu. Tıpkı onun gibi muhteşem bir sol ayağı ve yaşından beklenmeyecek bir oyun zekasına sahipti. Üstelik Rumanya Yıldız bu genç adamın resmen üzerine titriyor, onunla özel olarak ilgileniyordu. Ancak çok geçmeden Emre’nin Hacı’ya göre çok daha farklı profilde bir oyuncuya dönüşeceği anlaşıldı. Bu çocuk olancı yeteneğine rağmen koşmayı seviyordu. Sağda olduğu her dakika sanki idolü Hacı’nin yerine de koşuyor gibiydi. Bugün itibariyle oyunun her iki yönünde oynayabilen, aynı zamanda da böyle bir teknik kapasiteyi sahip olan kaç oyuncu sayabilirsiniz bir düşünün. İşte Emre bundan 20 sene evvel henüz ne kadar değerli olduğunu futbol dünyasını bile anlayamadığı kadar özel bir kumaştı. Bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle, sağda ayak basmadık ya bırakmayan, suç ortakları okan ve suatla birlikte rakibinin oyun kurmasına asla müsaade etmeyen, üstelik topun nasıl kullanması gerektiğini de bu işin ustasından öğrenmiş bir çocuktu. Emre o sezon 42’si ilk 11’de olmak üzere toplam 43 resmi maça çıktı ve takımının değişmezlerinden birisi oldu. Tekrar edilemeyen bir başka başarının yani 4 sene üst üste şampiyonluğun kilit oyuncularından biri olmayı başardı. Türkiye Kupası’nı kariyerinde ikinci kez kaldırdı. O sezon Şampiyonlar Ligi grubunda Milan, Çerşi ve Hertha Berlin ile mücadele eden Galatasaray, grubun son maçında Milan’ın son dakika boyluğuyla mağlup ederek UEFA Kupası’nı yoluna devam etme hakkı kazanmıştı. Üçüncü turda İtalyan temsilcisi Bolonya, dördüncü turda ise Alman devir Borussia Dortmund’a iliyen Sarı Kırmızılar, çeyrek finalde İspanyol Real Mallorca ile eşleşti.
İşi İstanbul’a bırakmak istemeyen Cimbom, İspanya’da rakibine gol olup yağdı. Emre’nin attığı ikinci gol belki de kariyeri boyunca attığı en güzel goldü. Yarı finaldeki rakip İngiliz Leeds United oldu. İstanbul’da iki İngiliz taraftarının öldürülmesiyle sonuçlanan olaylar sebebiyle
Galatasaray’ın 2-0 kazandığı maçın İngiltere’deki romanşı oldukça gergin bir atmosferde oynanacaktı. İşte Emre belki de kariyerinde ilk kez bu maçta hırsının ve kazanma arzusunun kurbanı oldu. İlk yarının bitimine birkaç dakika kala, rakibine taban gösteren Emre biraz da hakemin hışmına uğramış ve takımını 10 kişi bırakmıştı. Fatih Terim öfkeden çılgına döndü ya da kulübesi Emre’yi onun elinden resmen zar zor aldı. Bu Emre’nin henüz ilk vukuatıydı. Bu olay pekala hakemin yaptığı bir acımasızlık. Ya da 19 yaşında bir oyuncuyu sahaya sürmenin getirdiği doğal handikap olarak kabul edilebilirdi. Neticede aynı maçta birkaç dakika önce rakibin 22’lik yıldızı Harry Kuevolda benzer bir pozisyonda oyundan atılmıştı. Ancak bu kırmızı kart Emre’nin Arsenal ile oynanacak final maçında takımdaki yerini alamayacağı anlamına geliyordu. Takımın o güne dek oynadığı 13 Avrupa Kupası maçının tamamında ilk 11 çıkan ve hemen hepsinde 90 dakika sahada kalan 19 yaşındaki bir futbolcu için final maçını kaçırmaktan daha büyük bir ceza olamazdı herhalde. Galatasaray penaltı atışlarıyla finali 4-1 kazanarak kupaya uzandı ve sezonu yarıştığı her kulvarda şampiyon olarak tamamladı. O takımda daha önemli oyuncular olduğu söylenebilir. Şampiyonluklara daha doğrudan katkı yapan oyuncular şüphesiz vardı. Ancak bugün itibariyle oyuncuların piyasa değerini hesaplamak için kullanılan yöntemlere bakarsak Emre’nin o günkü yaşı, potansiyeli, oynadığı maç sayısı vs. göz önüne alındığında o takımın en değerli oyuncusu olduğunu iddia edebiliriz. Ne yazık ki bu değerli futbolcu bir yıl sonra takımdan ayrılırken Galatasaray ondan hiç para kazanamayacaktı. Şayet her şey yolunda gitseydi o yaz düzenlenen 2000 Avrupa Şampiyonası’nda da A Milli takımda ilk üst düzey turnuvasında boy gösterecekti Emre. Belki de turnuva bitiminde transferi gerçekleşebilirdi. Mustafa Denizli yönetimindeki A Milli takımda Şuvat 2000’de Norveç’le oynanan özel maçta yine Tugay Kerimoğlu yerine oyuna sonradan dahil olarak toplamda 101 kez terleteceği milli formayı ilk kez giydi Emre.
Ancak sakatlık belası Emre’yi ilk kez 2000 yazında buldu. Ligin son haftalarında bir maçta ayağını aldığı darbe sonucu sakatlanan Emre Haziran ayı sonuna kadar sakatlarını atlatamadı ve turnuva kadrosunda kendisine yer bulamadı. Yine de yeni sezona hazır girmişti Emre. Süper Kupa finalinde Real Madrid karşısında Jardel’in altın golu attığı 103. dakikaya kadar sağda kaldı. Bu kupa Emre’nin 5 yıllık Galatasaray kariyerinde kaldırdığı 11. ve son kupaydı.
Sezonun geri kalanında Emre 40 maç barajını bir kez daha aşarak sakatlık problemlerini atlattığına dair işaretler veriyordu. Yaşı itibariyle kasları, fiziği henüz yeni yeni oturuyordu ve o güne dek yaşadığı sakatlıklar çok büyük endişeye yer bırakmıyordu. Takım şampiyonluğu yıllar sonra ezeliraki bir Fenerbahçe’ye 3 puan farkla kaptırırken Emre Galatasaray’la Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final gördü. Sezonun sonuna geldiğinde artık şampiyon takımın dağılma zamanıydı. Yapraklar birbiri döküldü. Efsane 10 numara Kramponlar’ın hastı.
Jardel Sporting Lisbon’a, Ümit Davala Milana, Hakan Ünsal Breckburn-Rovers’a, Fatih Akgel Mallorca’ya, Tafarel Parma’ya, Popescu Ledge’e satıldı. Bütün bu ayrılan isimler Galatasaray’a cüzdi miktarda da olsa paralar kazandırmıştı. Takımın bel kemiği olan iki isim Okan ve Emre ise sözleşmelerinin sonuna gelmişlerdi. Yönetim bu iki oyuncuyla sözleşme uzatmayı ve yeni takımı Okan ve Emre’nin etrafında kurmayı planlıyordu. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı.
Galatasaray yönetimi, sözleşme uzatmayan Okan ve Emre’yi topa tutarken Emre ise kendini şöyle savunuyordu. Ben sağlıklı yaşam için spor yapmıyorum. Bakmakla yükümlü olduğum bir ailem var. Son üç senedir burada cüzdi rakamlara oynuyoruz. Yönetimin bana sunduğu şartlarda imza atman imkansızdı. Ben 16 yaşımdan beri yurt dışında oynamanın hayalini kuruyorum ve bunu hiç kimseden saklamadım. Kimse gideceğimizi son gün haber vermişiz gibi davranmasın. Galatasaray’la imzalasaydım bir daha transfer teklifi alamayabilirdim. Para kazandırarak gitmeyi ben de isterdim ancak mümkün olmadı.
Kariyerim boyunca birçok hatam oldu diyor Emre. Kendimi yeterince iyi ifade edemediğim dönemler, iyi yönetemediğim süreçler oldu. Gerçekten de Emre kariyeri boyunca çok hata yapacaktı. Bu hatalar zamanla onu antipatik bile yapacak hatta biraz daha abartılı bir söylemle nefret objesi haline getirecekti. Emre yalnızlaşmaya ya da kendi kendini yalnızlaştırmaya o gün başladı belki de. Bir futbolcunun daha fazla para kazanabileceği, hayallerini gerçekleştirebileceği bir yerde oynamak istemesinde hiçbir sorun yoktu aslında.
Ama her zaman olduğu gibi kendini savunurken biraz fazla agresif davranmıştı. Bunun sonucunda Galatasaraylıların ondan nefret ettiğini söylemek haksızlık olur. Daha doğru tabir ona bir süreliğine dargın kalacaklar idi. Ancak Emre hem Türk futbolunu hem de Galatasaray’ı Avrupa’da temsil eden ülke futbolunun istikbali en parlak,
en temiz yüzlü ve en gurur duyulan futbolcusu olacaktı. Emre’nin kariyeriyle ilgili yaşadığı pişmanlıklardan biri de çok daha fazlasını başarabilecek bir yeteneğe sahip olduğuna inanması.
Yirmi yaşında yurt dışına gittiğimde annemden ayrılırken gözyaşı döktüm diye anlatıyor o günleri. Halbuki ağlanacak hiçbir şey yoktu. Beni davulla zurnayla göndermeleri lazımdı ama bunlar Türkiye’nin gerçekleri. Anasının kuzusu, evin küçük oğlu, camianın küçük çocuğu. Aslında böyle davranarak bilinçaltına ufak ufak senin hedeflerin de küçük olmalıyı kazıyorlar. Ben hayal kurmanın sınırlandırıldığı bir coğrafyada yaşadığımızı düşünüyorum. Gerçekler karşınıza geldiğinde eğer onun hayalini kurmamışsanız çok sıkıntı çekebiliyorsunuz. Hayalleriniz her zaman çok büyük olmalı.
Sadece bir futbolcu ya da sporcu olarak değil, hayatın her alanında karşınıza çıkabilecek bir seçimdir bu. Küçük bir dükkan açıp kendi yağında kavrulmak mı, yoksa işleri batırmayı göze alıp büyütebileceğin kadar büyütmeyi denemek mi? Orta sınıf bir şirketin gözde elemanı olmak mı, yoksa alanında en iyilerden biriyle çalışıp basamakları tek tek çıkmaya çalışmak mı? Kendi ülkenin en büyük takımlarından birinin en iyi futbolcularından biri olarak kalmak mı, yoksa en iyilerin olduğu yerde şansını denemek mi?
Sizin tercihiniz ne olurdu bilmiyorum ama Emre gibiler için daha büyük arenalarda ispat edilmeyen başarı asla tatmin etmez. Onun gibiler pişman olmamak, keşke dememek adına bunu mutlaka denemek ister. Mesele orada başarılı olup olmamak değildir. Mesele buna cüret edebilmektir. Gerçekten de kariyerinin zirvesine henüz ulaşmamış 21 yaşındaki bu futbolcunun yurt dışına açılması o günye dek görülmemiş bir şeydi Türk futbolu için. Üstelik gittiydik Stirling’in birebir örtüştüğü birlik sayılmazdı. Serie A o günlerde dünyanın en büyük futbolcularının oynamak istediği yıldızlarla dolu birlikti. Gittiği takım öyle Avrupa’nın ikinci sınıf takımlarından biri değildi. Kadrosunda Christian Vieri, Fenomen Ronaldo, Alvaro Recoba ve Clarence Seedorf gibi yıldızlar vardı. 21 yaşında ve pasaportunda Türkiye Cumhuriyeti yazan bir çocuk için çok büyük bir meydan okumaydı bu. Tıpkı Galatasaray kariyerinin başında olduğu gibi Inter’de de ilk sezonunu genellikle kulübe de geçirdi Emre. Ama kendini kabul ettirmesi çok uzun sürmeyecekti. Galatasaray’da izlediğimiz çok koşan çalışkan orta sahadan üst düzey bir oyun kurucuya evrilme süreci İtalya’da yavaş yavaş tamamlanıyordu. Inter orta sahasında acayip bir bağlantı oyuncusuna dönüşmüştü Emre. O gün itibariyle çok az orta sahı oyuncusunda bulunan topu aldığı gibi hem pasla hem de driplingli rakip yarı sahaya taşıyabilen oyuncu profilinin kusursuz bir örneğiydi. Zaman zaman kendi 18’inin önünde sırtı dönük topla buluştuğunda bile yüzünü rakip kareye dönüp hücum başlatabiliyordu.
Stili itibariyle topu kaybetmeye en yakın olduğu anda bile yaptığı ufacık bir bilek hareketi veya bir vücut çalımı ile tekrar kontrolünü alabiliyordu. Onun ayağından top almak avcunuzda su tutmaya çalışmak gibiydi. Emre bir delik bulur küçücük vücudunu o boşluğa sığdırır ve oradan geçip giderdi. O kadar kolay faul alıyordu ki insan düşünmeden edemiyor. Belki de bu kadar sert bir lige değildi. İspanya gibi stilinin daha uygun olacağı bir yere gitseydi bu kadar tekmeye maruz kalmasaydı çok daha büyük bir kariyeri olabilirdi. Emre sahip olduğu fiziksel defeklere rağmen hep yere sağlam basan, ağırlık merkezi yere yakın, kalçasını beline çok iyi kullanarak dengesini çok iyi sağlayan çok kıvrak bir futbolcuydu. Bu fiziksel özellikleri ve bilhassa sahip olduğu çabukluk tabi bir de bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi onu oyunun iki yönünde de tehdit haline getiriyordu. Çok klişe bir tabir vardır. Sağda ayak basmadık yer bırakmayan. O dönem ısı haritaları kullanılıyor muydu bilinmez ama Emre gerçek anlamda sağının her yerindeydi. Topun aksiyonun olduğu her yerdeydi.
Emre yakınınızdayken topu kötü kontrol etme şansınız yoktu. O zaman top Emre’nin olurdu. Uzaktayken ağır hareket etme, tembel davrama şansınız yoktu. Emre ensenize sürük gibi yapışırdı. Top Emre’nin olurdu. Ezbere oynamak, tembel bir pas atmak ya da takım arkadaşınızla anlaşmazlığa düşmek gibi bir şansınız yoktu. Emre orada biter ve top ona geçerdi. Emre arkanızdaysa bile öyle rahat rahat top süremezdiniz. O topa bir şekilde ayağını sokardı ve top yine onun olurdu.
Emre’ye sırtınızı dayayıp topu vücudunuzla korumaya çalışırsanız ondan hiç beklemeyeceğiniz derecede kuvvetli bir şarjla sizi dağıtır top yine onun olurdu. Bazen topu geri kazanmak için fazlasıyla agresif davransa da, genç yaşında zaman zaman heyecana kapılıp görev bölgesinde olan sadakatini bile umutsa da bu küçük adam her taşın altından çıkan, her yere yetişen, her deliği tıkayan tam bir baş belasıydı rakipleri için.
Oyun algısı, farkındalığı bu kadar yüksek, bu kadar rahat top kazanabilen ve ayağına gelen her topu bu kadar olumlu kullanabilen bir genç orta saha oyuncusunun bugünkü piyasa değerini varanı siz tahmin edin. İntern orta sahasında her şeye muktedir. Belki bir parça daha score olsa tadından yanmayacak dünya çapında bir Türk vardı artık. Beş numaralı küçük değil bir adam. Taraflı tarafsız her Türk futbolu severim. Hatta Galatasaraylıların bile dargınlığı bir kenara bırakıp gurur duyduğu bir adam olmuştu.
Emre Belezoglu, Inter’de 2001-2005 yılları arasında dört tam sezon forma giydi. Bu süreçte sağlıklı olduğu sürece her zaman forması hazırdı. Ne var ki sağlıklı kalmak kariyeri boyunca onun için büyük bir mesele olacaktı. Hem teknik direktörleri, hem taraftarlar hem de başkan Moratti tarafından çok seviliyordu. Moratti onun için şöyle söylüyordu. Bir Emre, bir de Zanetti. Bu ikisini kesinlikle satmam. Emre hep örnek profesyonel ve kendisine çok iyi bakan bir sporcu olarak gösterilmiştir. Ancak kendi söylediğine göre o yaşlarda vücuduma bakmayı hiç bilmiyordu. Ne idman ne beslenme olarak ne de vücudunu sakınmak konusunda tedbirli değildi. Bunun sonucu olarak İtalya’da geçirdiği dört yıl boyunca bir parlayıp bir kaybolan, oynadığı zaman kendine hayran bırakan ama hep az oynayan bir oyuncu oldu. Hiçbir sezonunda 30 maçı göremedi. 100.000 sakat etiketi yavaş yavaş üstüne yapışmaya başladı. Sadece Inter değil, A Milli takımımız da çoğu zaman Emre’nin sağlığına kavuşmasını bekliyordu. 2002 Dünya Pupası elemelerinde 12 maçın yalnızca dördünde forma giyebildi. Buna rağmen finaller sağlıklı olduğu bir döneme denk gelmiş ve turnuva kadrosundaki yerini almıştı. Milli’lerimizin dünya üçüncülüğüyle noktaladığı turnuvada takımın en dikkat çeken oyuncularından biri olmayı başarmıştı Emre. Belki de sırf bu performansın hatırına Inter Emre’ye bir süre daha sabır gösterdi.
Zaman zaman ortaya koyduğu oyunla attığı akıl dolu bir golle ya da tek maçlık insan üstü bir performansla büyülüyordu. 2004 yılında Pelen’in bizzat yaptığı yaşayan en iyi 125 futbolcu listesinde kendine ilk yüz arasında yer buldu. Ama hem Inter hem de Türk futbol severlerin endişesi hep aynıydı. Bizde Emre var, Emre çok iyi futbolcu. Ama nerede Emre? Yine mi sakat?
İstikrar sorunu artık performanslarının önüne geçmeye başlamıştı. Üstelik sadece sakatlık değil, disiplin sorunları da vardı. Kırmızı kartı her zaman cebinde taşıyan bir oyuncuydu. Çok sık görmese dahi istisnasız her seferinde gereksiz yere oyundan atılıyordu. Emre, sizin ne zaman yarı yolda bırakacağı belli olmayan lüks ama arızalı bir otomobil gibiydi. Ve ne kadar pahalı ne kadar güzel olursa olsun o arabayla uzun yola çıkmak istemezsiniz. Emre 2004-2005 sezonunda Inter formasıyla sakatlıyordu. Emre 2004-2005 sezonunda Inter formasıyla sadece 19 lig maçına çıkabildi. Başka bir değişle her iki maçtan birinde yoktu. O dönem kompartman sendromu diye çok ciddi bir sakatlık yaşadım diye anlatıyor Emre. Juventus maçında tekme yemiştim. Ayağımdaki damar tamamen tıkandı. O ayağın kesilmesi bile söz konusuydu. İki gün boyunca bileğimi hissetmedim. Doktorlar bir gün müsaade ettiler. Eğer bir günde daha iyi gitmeseydi diz kapağından aşağı kadar yıracaklardı. Ve toplamda 1.5-2 sene kadar top oynayamayacaktım.
Hayatımda yaşadığım en travmatik olaydı. Çok şükür 2-3 ay içerisinde top aradım. Ama bu sakatlık Inter’den ayrılmamın en önemli sebebi oldu. O yaz Inter Emre’yi hala genç ve değerliyken elden çıkarmamın makul olduğuna karar vermişti. Temmuz 2005’te 5 milyon euro bedelle Nilkaslı United’a transfer olan Emre için yeni bir meydan okuma kapıdaydı. Emre’nin Nilkaslı’a transfer olduğu dönem İngiltere Premier Ligi’nin Avrupa Futbolu’nda zirveye tırmanmaya başladığı dönemlerdi. Hoş İngilizler her zaman kendini zirvede görürler o da ayrı mesele.
Her ne kadar Emre yeni meydan okumaları hazır olsa da İngilizler için bir futbolcunun kendisini başka büyük birlikte kanıtlamış olması çok bir şey ifade etmez. Tahminimce mesle kolay ise o kadar golü Premier Ligi’de alsın geyikleri de buradan geliyor olabilir. Sonuç olarak Emre burada kendisini yeniden kanıtlamak zorundaydı. Artık genç ve potansiyelli oyuncu değildi. 25 yaşındaydı ve olgunluk dönemine yaklaşan futbolunda hatalarının daha az töleri edilebileceği bir çağdaydı. Belki de ilk olarak İngiltere’ye gelseydi kariyeri çok daha farklı olabilirdi. Ama Emre her ne kadar teknik kapasitesinden bir şey kaybetmemiş olsa da yaşadığı sakatlıklar ondan biraz tempo götürmüştü. Üst düzey pozisyon bilgisi, oyun zekası ve ikili mücadeleye girmekten hiçbir zaman geri durmayan tarzı sayesinde hala oyunun iki yönüne de katkı yapabiliyordu. Ancak sakatlıklar burada da peşini bırakmadı. Ona çok daha az tahammül gösterecek bir yerdeydi artık. Üstelik Emre burada sadece sakatlıklarıyla değil, sahada rakip oyuncularla girdiği bazı diyaloglarla da gündem oldu.
Birbirinden farklı maçlarda, baltın forması giyen El Hacı Diouf, Everton’lu Tim Howard, Jalen Raskett, Joseph Yobo ve son olarak da Watford’lu Alhassan Bangura Emre’nin kendilerine yönelik öykçü sözler sarf ettiğini açıklamıştı. İngiltere Futbol Federasyonu her ne kadar bahsi geçen olaylarla ilgili soruşturma açtıysa da yeterli delil bulunmadığına kanaat getirerek Emre’ye herhangi bir ceza vermedi. Emre ise daha sonra Türkiye’de de bir benzerini Didiye Zokora ile yaşadığı bu tür diyaloglarla alakalı kendisini şöyle savunuyordu. Ben öykçü biri değilim. Benim hem Inter’de hem de Newcastle’da oda arkadaşlığımı yapan adam Obafemi Martins’ti. Sağ içinde o an öfkeyle öykçü sözler sarf etmiş olabilirim, hatırlamıyorum. Ama bence sağ içinde kapanması gereken bir konum maç bittikten sonra tekrar gündeme gelmemeli. Öykçülük savunacak hiçbir tarafı olmayan büyük bir insanlık suçu. Emre gerçekten öykçü mü değil mi orasını bilemiyoruz. Ancak benim tahminim ülke olarak bizim öykçülüğe olan bakış açımız en az Emre’nin iki kadar sıkıntılı.
Bu ülkede genel olarak ırkçılık olmadığına hatta siyahilerin sevildiğine sempatik bulunduğuna dair bir algı var. Bizde ırkçılık yoktur, aksine biz dencileri severiz. Ancak söz gelimi bizdenci futbolcuyu övmek isterken yapılan yamyam gibi adam topa ne biçim vuruyor benzetmesi bile o ırka mensup her insanı incitebilecek ırkçı bir söylemdir. Bir insanın ırkçı söylemde bulunması illaki onun ırkçı olduğu anlamına gelmez. Ancak bizim toplumumuzda hassasiyet gösterilmeyen bu ve buna benzer söylemler başka bir yerde insanların sinir uçlarına dokunabilir. Benim tahminim Emre bu toplumsal hassasiyetin farkında bile değildi. Eğer olsaydı en azından özür dilerdi diye tahmin ediyorum. Ama Emre hep sahada olan sade kılır kafasındaydı. Gerçekten ırkçı bir adam değilse bile bu konuda en ufak bir ağırlılık göstermedi. Hiç hassas davranmadı. Uzun lafın kısası bir kez daha kendini savunmak için fazlaca agresif hareket etti. Masum bir adam gibi davranmadı. 2012 yılında Emre’nin İngiltere kariyeri sona erdikten yıllar sonra, Foothead.com adlı bir internet sitesinde yapılan bir anketa katılan futbol severler Emre’yi en nefret edilen futbolcular anketinde ikinci sıraya yerleştirdi. Ancak daha fazla nefret kazanmak Emre’nin hiçbir zaman umursadığı bir şey olmamıştı. Öyle ki sadece İngiltere’de değil, milli maçlar için nadiren geldiği Türkiye’de de rahat durmuyordu. Eylül 2007’de Macaristan karşısında yaptığı bir asist sonrası basın tribününe dönerek yaptığı kol hareketi herkesi şoke etti. Bu hareket belli bir kişiye mi yoksa kendisine eleştiren tüm basın mensuplarına yapılmış bir hareket miydi bilinmez. Ama üstünde milli forma ve A.Yıldız, kolunda kaptanlık pazubandıyla yaptığı bu hareketin ardından bazı futbol severlere şunu söyletmişti. Bu adamın kaptanlığındaki milli takımı desteklemek benim içimden gelmiyor. Emre yine kendisine yapılan eleştirilere cevap vermek için en yanlış yolu seçmişti. Bunun doğal sonucu olarak da biraz daha yalnızlaştı. Aslında hayali kariyerini Avrupa’da noktalamaktı.
Ama ayak bileğinden yaşadığı üst üste iki büyük sakatlık, bugünkü eşi, o gün ki nişanlısı Tuğba Hanım’la yaptığı evlilik planları ve İngiltere’de yarattığı bu kötü imaj. Üstüne bir de 2008 Avrupa Şampiyonası’nın ilk maçında Portekiz karşısında sakatlanıp turnuvayı kapatınca piyasası da yokuşa aşağı inmeye başlamıştı. O turnuvada yarı final gören milli takım belki de finale bir Emre Börezoğlu kadar uzaklıktaydı ama Emre yine yoktu. Hepsini alt alta yazıp toplayınca artık eve dönme zamanının geldiğine karar verdi Emre.
Temmuz 2008’de İngiltere’den ayrıldı ve biraz daha sevgi ve tabi ki biraz daha nefret kazanmak üzere İstanbul uçağına bindi.
Emre’nin Türkiye’ye dönüş süreci kendi içinde bir hesaplaşmayı da barındırıyordu. Emre diyor ki benim Adnan Polat’a sözüm vardı. Eğer bir gün Türkiye’ye dönmeye karar verirsem ilk önce Galatasaray’da görüşeceğim demiştim. Ama Galatasaray bana herhangi bir teklif yapmadı. Teklif fenerbahçeden geldi. Ben başıma geleceklerinin farkındaydım. Ben Galatasaray sayesinde bir şey söylemeye çalıştım. Ben Galatasaray sayesinde Emre Börezoğlu oldum ve bunu hiçbir zaman inkar etmedim. O güne kadar Galatasaray’lılardan gördüğüm destek ve sevgi artık nefrete dönüşecekti. Bu ülkede insanlar hep bunların para için yapmayacağı şey yok gibisinden argümanlar üretip bizim duygularımız ya da değerlerimiz yokmuş gibi davranıyorlar. Ama bu karardan hiçbir zaman pişmanlık duymadım. O dönemin şartları onu gerektiriyordu. Ve kim kızar, kim üzülür, kim tepki gösterir diye düşünmedim. 28 yaşında profesyonel bir futbolcu olarak önceliğim kariyerime benim için en doğru yerde devam etmekti. Kimseyi memnun etmek zorunda değildim. Bu sürecin sonunda Emre artık biraz daha yalnızlaşmıştı. Emre gibi bir futbolcunun kendi takımda oynamasını her tarafta ister şüphesiz. Emre her ne kadar keskin sirke olsa da sahaya getirdiği şeyler götürdüklerinden hep daha fazla olmuştur. Fenerbahçe camiası Galatasaray’daki geçmişinden dolayı belki ona başta şüpheyle yaklaşmış olabilir. Neticede Fenerbahçe’den ciddi bir para kazanacaktı ve buraya sadece bu sebepten geldiyse ortada büyük bir sorun var demekti. Ancak Emre kariyeri boyunca oynadığı her takımda giydiği formanın hakkını veren türden bir oyuncu olmuştur. Sağda kazanmak için ne kadar uğraştığını hatta bazen kendini parçaladığını gördükçe Fenerbahçe taraftarlarının da onu kabullenmesi, bağrına basması fazla uzun sürmedi. Emre artık Fenerbahçe ile Emre olmuştu. İlk iki sezonunda sırasıyla Luis Argones ve Christoph Daum ile çalıştı. Her ikisiyle de şampiyonluk sevinci yaşayamadı. Ancak özellikle 2009-2010 sezonunun son haftasında yaşananlar her Fenerbahçe’li için olduğu kadar Emre için de fazlasıyla travmatikti. Emre o geceyi şöyle anlatıyor. Maç bitip taraftarlar üstümüze doğru sevinçle koşmaya başladı. Ben o esnada fazla adrenalininden baygınlık geçirdim. Beni sedye ile soyma odasına taşıdılar. Gözlerimi açtığımda ise kimse sevinmiyordu. Hatta ağlayanlar vardı. Ne oldu diye sordum Bursa Spor şampiyon oldu dediler. Olanları öğrendiğimde ben de tutamadım kendimi. Ben de ağlamaya başladım. Ertesi sezon Fenerbahçe-Aykut Kocaman yönetiminde yeni bir sayfa açtı. Özellikle ligin ikinci yarısında gösterdikleri performansla son 17 maçın 16’sını kazanarak şampiyonluk ipini göğüslediler. Emre Fenerbahçe formasıyla ilk kez şampiyonluk kupası kaldırmıştı. Fakat bu şampiyonluğun kutlaması fazla uzun sürmeyecekti. 22 Mayıs’ta Sivas’ta oynanan şampiyonluk maçının üzerinden yaklaşık 1.5 ay geçtikten sonra adını başladığı günün tarihinden alan bir süreç ortaya çıktı. Her Fenerbahçeliği yorduğu ve yıprattığı kadar Emre’yi de yıpratandı Yoran ama aynı zamanda Emre dahil her Fenerbahçeliği birbirine daha sıkı bağlayan, kenetleyen 3 Temmuz süreci. Bu noktada Ersun Yana tarafından sarfedilen ve sonrasında geçirilen başarısız dönemden sonra birazcık anlamını yitiren, biraz alay konusu olan sözü tekrar hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum. Fenerbahçe savunma yapmaz, yaptırır. Bu söz aslında bizim yaşımız icabı pek bilmediğimiz, pek hatırlamadığımız dönemlerde Fenerbahçenin DNA’sına işleyen oyun kültürünü anlatırmış. Bizden yaşça büyük abilerimiz, babalarımız bir dönemin Fenerbahçesini böyle anlatır. Fenerbahçe bol gollü şampiyonlukların savunarak değil hücum ederek kazanılan kupaların takımıdır. 3 Temmuz kariyerimin en sıkıntılı süreciydi diyor Emre. Her hafta basın toplantısı yapmak zorunda kalıyorduk. Aykut Hoca, Volkan ve ben.
Çünkü bir şeyler yapmak zorundaydık, sesimizi duyurmak zorundaydı. Bütün Türkiye Fenerbahçe’nin suçlu olduğuna inanmıştı. Bizim bizden başka dostumuz yok dedik. Onu bize herkes yaşattı ne yazık ki. Futbolun gerçekliğinden koparak insanları ayrıştırmak adına bunu kullandılar. Keşke hiç olmasaydı. Keşke Fenerbahçe bu kadar yalnız bırakılmasaydı. Emre’nin de dediği gibi bu süreç her Fenerbahçe’nin kendini bir şeyler yapmaya mecbur hissettiği bir dönemdi. Taraftarların klüplerine destek olmak için her yolu denediği bir dönemdi. Teknik Direktör’ün başkanlığa Emre ve Volkan gibi futbolcuların ise camia liderliğine soyunduğu bir dönemdi. Üç Temmuz süreci. Bugün itibariyle gerçekte ne olduğu da kimsenin pek umursamadığı, kimsenin gerçeği aramadığı ama herkesin hakkında fikir sahibi olduğu bir süreç. Herkesin inanmak istediği şeye inandığı bir süreç. Fenerbahçe kimilerine göre suçlu, kimilerine göre ise mavdur. Bu konuda bundan sonra söylenebilecek herhangi bir argümanın kimsenin fikrini değiştireceğini sanmıyorum. Bu yüzden burada mesele Fenerbahçe’nin haklılığı ya da haksızlığı değil. Fenerbahçe camiası tüm organlarıyla bu davada haksızlığa uğradığını inanmış ve davasında da sahip çıkmıştı. Fenerbahçe oturup hüküm verilmesini beklemedi. Kaderini Rıza’a göstermedi. Bu süreci savunarak değil hep birlikte hücum ederek aştı. Bunun doğal sonucu olarak Emre’nin de dediği gibi Fenerbahçe yalnızlaşmıştı. Emre ise biraz daha yalnızlaşmıştı. Sinirlere iyice gerilen bu camia’nın zaten sinirlerine pek hakim olamayan liderlerinden biri olarak Emre artık herkesin gözüne daha da sevimsiz gelen bir figürdü.
Sağ içinde hırsını, öfkesini en ufak şekilde dizginlemeyen rakip oyunculara, tribünlere ya da hakemlere ağzına geleni söyleyen, el kol hareketleriyle, vücut diliyle ya da düpedüz kullandığı kelimelerle tehditler savuran sevimsiz bir adama dönüşmüştü. Emre ben her zaman böyleydim diyor. Yalnızca 3 Temmuz süreci bize bolca düşman kazandırdı ve her yaptığımız olay olmaya başladı. Mesela ben 2012’de 5 aylığına Atletico’ya gittim. O zaman kimse benimle uğraşmadı. Yeniden ülkesini temsil eden gururlandıran Emre olmuştum.
5 aylığına da olsa cici çocuk oldum. Ama döndüğümde her şey yine aynıydı. Olsun biz Fenerbahçe için insanlarla dost olduk.
Ama Fenerbahçe için insanlarla düşman olmak da güzeldi.
Şahsi fikrim, futbol gibi güzel bir oyun ve düşmanlık gibi ciddi ve sevimsiz bir kelime asla yan yana gelmemeli. Ancak bu tamamen benim fikrim. Belli ki Emre için ne futbol ne de Fenerbahçe bu kadar basit değildi. Emre’yi tanıdığımız bildiğimiz kadarıyla şöyle yaftalayabilirdik belki de. Bu adamın hayata karşı duruşu bu. Agresif ve kavgacı. Bazı insanlar böyledir, bazılarının hayatı kavgadır. Kazandıkları şeyi de kavga ederek kazanırlar, kaybettiklerini de.
Ancak Emre’yi özel hayatında tanıyan, onunla sağ dışında bir araya gelme fırsatı bulan istisnansız herkes aynı şeyi söyler. Emre sağda kendini kalp ediyor. Yoksa sağ dışında tanıyabileceğiniz en iyi adamlardan biri. Yine de biz futbol severler için Emre’nin sağ dışındaki hali tavrı bizi çok da ilgilendirmemeli. Yakın çevresi ve ailesi adına ne mutlu ama bizleri ilgilendiren sağının içindeki Emre’ydi. Emre’nin kavgası sadece rakiplerle, hakemlerle ya da tribünlerle bilindi üstelik.
Zaman zaman, sağa içinde soyunma odasında ya da idmanlarda takım arkadaşları ile, hocalarıyla ettiği kavgalar sık sık haber konusu olur. İşte bu olaylardan biri belki de en ciddi olanı Emre’yi fena bahçeden ilk kez koparacaktı. Aralık 2011’de oynanan bir Bursa spor maçında, sağa içinde Christian Baroni ile kapışan Emre, maçı 2-0 kazanmalarına rağmen bu kavgayı soyunma odasına da taşımıştı. Teknik direktör Aykut Kocaman kendisini uyardığında ise Emre’nin öfkesinden oda nasibini aldı. Basında yer alan bazı iddialara göre Emre hocasını üzerine yürümüş, yumruk savurmuş, pet şişe fırlatmıştı. Bu iddiaların hiçbirine ne doğrulandı ne de yalanlandı. Ancak sezon sonu geldiğinde Aykut Kocaman Emre’nin gitmesi gerektiğine karar vermişti. Kazanma hırsı ve buna bağlı olarak gösterdiği agresyon, zaman zaman takıma zarar verse dahi Emre’yi herkes böyle kabul etmişti. Ancak bu son yaptığı ile çizmeyi aşmıştı artık. Aykut Hoca onun için şunları söyledi.
Bundan sonraki hayatında ona başarılar diliyorum. Kızgın veya kırgın değilim ama Emre ile aramızda yaşanan tatsızlıklar unutulabilir veya affedilebilir cinsten değildi. Emre ise nadiren yaptığı bir şeyi yaparak bu kez hatanın tamamen kendisinde olduğunu kabul ediyor ve hocanın kararını saygıyla karşılıyordu. Atletico madcete transferi Emre’nin kariyerindeki en önemli dönüm noktası belki de. Emre burada takımın çok çok önemli bir parçası olamadı. Zaten Hepi Topu 5 aylık bir maceraydı bu. Ama bu kadar uzun süren bir kariyeri sahip olmasında çok önemli bir etken. Emre Atletico ile ilk idmanına çıktığında hocası Diego Simeone ona 4 parmağını gösteriyor. Tam 4 kilogram fazlam var. Önce şu 4 kiloyu bir ver sonra bu takımda oynar mısın, oynamaz mısın, ne kadar oynarsın onları sonra konuşuruz. Ama şu 4 kiloyu bir ver. Emre artık 32 yaşındaydı. O gün tam olarak daha ne kadar süreyle futbol oynamayı planlıyordu orasını bilemiyoruz. Ancak Atletico’da öğrendiği ilk şey 4 kilonun bir futbolcu için ne kadar çok şey fark ettirdiği oldu.
Orada artık yaşlanan vücuduna daha iyi bakmayı, bir sporcu gibi yaşamanın ne demek olduğunu daha iyi anladı. Tecrübesi ve oyun bilgisiyle kendisini bambaşka bir futbolcuya dönüştürdü. Artık sağının her yerine ayak basan Emre olamazdı. Bunu istese bile her şeyden önce vücudu buna müsaade etmiyordu. Ancak sağda fark yaratmanın yeni bir yöntemini bulabilirdi. Atletico’da geçirdiği 5 ayda 17 resmi maçta forma giydi Emre. Kariyerinde ikinci kez UEFA Super Kupasını kazandı. Ancak devre arası geldiğinde artık yenilediği futbolcu kimliğiyle yeni bir başlangıç yapmak istiyordu. 2012-2013 sezonunun devre arasında Aykut Kocaman ile bir araya gelerek aralarındaki sorunu tatlıya bağladı ve Fenerbahçe’ye geri döndü. Bambaşka bir adam olup geldim demişti Emre. Artık sağda enerjisini çok daha ekonomik kullanan, sahip olduğu tecrübe ve oyun zekası sayesinde kendisini bol bol iki stopperin arasına atıp topu ayağına aldığı her an fark yaratabilen bir Emre vardı.
Eskiye oranla çok daha statik, çok daha az mesafe kat eden ama klişe tabirle topu koşturarak oyunu kendi yarasağından başlayarak dizayn eden bir oyuncuya dönüşmüştü. Emre Fenerbahçeliler tarafından sadece liderlik vasfı, kazanma hırsı ya da çok iyi futbolcu olması sebebiyle sevilmedi. Benim fikrim onun Fenerbahçe formasının bu kadar sahiplenmesi, bu camiaya bu kadar aidiyet hissetmesi bazılarının iddia ettiği gibi bir yaranma kaygısı değildi. Emre oynadığın en büyük futbolcu Hacı mı yoksa Alex miydi sorusuna hiç düşünmeden Hacı diye cevap verebiliyor bugün. Üstelik bunu Fenerbahçe formasına giyerken Fenerbahçe kaplanlık pozubanlığını taşırken söyleyebiliyor. Ya da eski kulübü Başakşehir hakkında onuru tebrik ediyorum, analarının Aksütü gibi helal bir şampiyonluk kazandılar diyebiliyor. Bunları sadece Fenerbahçe’de değil başka büyük kulüp oyuncularında katarak düşünelim. Kaç tanesi bunları söyleyebilir? Belki daha da önemlisi kaç tanesi bunları söyledikten sonra aforoz edilmez.
Emre hiçbir zaman kim üzülür kim darılır bunu aldırmadan gönlünden geçeni söylemiş bir adam. Her şeyin doğrusunu bilen her şeyi doğru yapan bir adam olamadı zaten kimsede olamaz. Hatta çoğu zaman yanlışlar yaptı ama doğru bildiğini konuşmaya gayret etti. İşte bu sebepten Fenerbahçe camiasını ve onu bu kadar içine sindirdiğine inanıyorum. O Fenerbahçe’ye para için gelen eski Galatasaraylı Emre olmadı. Oynadığı her yerde olduğu gibi Fenerbahçe’ye de kazanmak için üstelik Fenerbahçe ile Emre olarak geldi.
2013-2014 sezonunda Ersu Yonal’ın göreve gelişiyle 34 yaşında kariyerinde son kez şampiyonluk kupası kaldırdı Emre. O takım paraftarlarının ağız tadıyla keyifle izlediği son Fenerbahçe idi belki de. Tarihinin en erken kupalarından birini kaldıran Fenerbahçe yısan ayında şampiyonluk turunu attı. Emre ilerleyen yaşına rağmen o takımın önemli bir parçası olmayı başarmıştı. Fayda sağlamanın bir yolunu bulmuştu. Zaten büyük oyuncular hep öyle yapar. Emre bundan sonra tam 6 yıl daha futbol oynamaya devam edecekti.
Son bir kupa, son bir şampiyonluk daha 7’ye geçecek bir 6 yıl.
İNTRO Sonraki yıl Ersu Yonal’a yollarını ayıran ve takımı İsmail Kartal’a emanet eden Fenerbahçe sezon boyunca şampiyonluk iddiasını korumasına karşın son haftalarda yarışa havlu atmıştı.
Özellikle Rize dönüşü, takım otobüsünün kurşunlanması olayı birçok Fenerbahçeliğe göre şampiyonluğun kaçmasının ana sebebidir. Her ne kadar o günkü yönetim bu olayın aydınlatılması adına büyük bir isyan başlatsa da sorumlular asla yakalanamadı. Aziz Yıldırım sezon sunu geldiğinde artık büyük bir operasyonun vaktinin geldiğine karar vermişti. İtalyan sportif direktör Terraneo ile anlaşan ve yeni takımı kurma işini ona devreden başkan, onun verdiği kararları harfiye uyguladı.
Sözleşmesi biten oyuncuların hiçbirinden kalması istenmeyecekti ve oyuncular arasında Kaptan Emre de vardı. Emre diyor ki Fenerbahçe kaptanı olarak ayrılmamın istendiğini bana bir mektupla bildirdiler. Böyle olmamalıydı. Ben alınan her kararı saygıyla karşılardım ama Fenerbahçe’den gönderildiğimi bir mektupla öğrenmemeliydim. Bir gün ben de yönetici olursam kaptanımı asla bu şekilde göndermem. Kodum kesilir o mektubu yine de yazmam. Emre o gün itibariyle üst düzey futbol kariyeri bittiğine inanılan bir oyuncuydu.
Zaten futbol hayatı boyunca sakatlıklardan hiçbir zaman yakayı sığıramamıştı. 24 yıl süren futbol yaşantısında 27’lik maçının geçtiği tek bir sezon olmadı. Muhtemelen hedefsiz bir Anadolu klubunda birkaç yıl daha oynayıp artık futbolun ondan geçtiği gerçeğini kabul ettiğinde bırakacağı tahmin ediliyordu. Ancak hiçbirimiz Emre’nin futbola hala ne kadar aç olduğunu hiç anlayamamışız belli ki. Abdullah Havcı yönetimindeki Başakşehir kadrosuna dahil oldu. Gerçekten hedefleri olan ve ona önemli bir rol verebilecek bir takımdı bu. Üstelik Abdullah Hoca onu verimli kullanabilmek adına ciddi mesai harcıyordu. Emre burada spot ışıklarından uzak bir 4 sezon geçirecekti. Onun da söylediği gibi o hep aynıydı belki de. Yalnızca üstündeki formaya göre daha farklı tepki veriyordu insanlar. Ancak bana kalırsa Başakşehir Futbol Klubu emekli ailelerin yaşadığı sessiz sakin bir aile sitesine benziyordu. Taraftar baskısı ya da maddi sorunların olmadığı, düzenin tıkır tıkır işlediği, herkesin sadece kendi işini yapmakla mükellef olduğu bir yapı. Ortada köklü bir camia ya da liderlik edilmesi gereken bir dava, uğruna kavga edilmesi gereken bir ortak değer yoktu. Sadece futbol vardı. Burası iyi geldi Emre’ye. Futbol oynamaktan ne kadar keyif aldığını hatırladı. 38 yaşında yeniden milli takıma davet bile aldı. Üstelik takımın şampiyonluk için yarışıyor olması, onun rekabetçi ruhunu da tatmin ediyordu. Ancak Emre yine uzun süre uslu duramadı. Kavgadan, dövüşten hiç uzak durmadı. Bize deplasmanında gazetecilerle karıştığı kavgayla bir kez daha şunu söyledi. Yahu yine mi bu adam? İnsanlar artık onu olayların içinde görmekten bitmişti. Artık bir an önce futboldan elini eteğini çekse de kurtulsak dedirtiyordu. Sanki insanların sinirini bozmak için bilinçli olarak böyle davranıyordu. Başakşehir ile üç kez şampiyonluğa çok yaklaştı Emre. Özellikle de 18-19 sezonunun 33. haftasında oynanan Galatasaray maçı Başakşehir klüp tarihi için çok önemli bir sınavdı. Yıllarda son anlarda yarışı havlu atan bu takımın artık kendi kaderini belirleme şansı vardı. Kazanırlarsa şampiyon olacaklardı. Başakşehir 17. dakikada Bayiç’in golü ile öne geçti. Emre yine duramadı. Topu aldığı gibi Galatasaray tribünlerine doğru tekmeledi. Neyin öfkesiydi ki bu acaba? Evet öfke kontrolü konusunda hep problemli bir adamdı. Ama bu öfkeli olması gereken bir an değildi ki. Sevinmesi gereken bir andı.
Ama Emre sevinmeyi bile beceremedi. Maçı 2-1 kaybeden Başakşehir bir kez daha mutlusuna ulaşamamıştı. Emre artık 39 yaşındaydı ve o çok arzuluyor son şampiyonlu kedefi ondan git gide uzaklaşıyordu.
Belki de artık bırakmanın zamanı gelmişti. 2019 yazında belki Emre’nin bile beklemediği bir gelişme oldu. Fenerbahçe Emre’yi tekrar takımında görmek istiyordu.
Emre’nin verdiği her röportajda altını çizdiği bir gerçek var. Her iki cümlesinden birisi şu. Ben futbolu çok seviyorum. 39 yaşında yaptığı bu transferi kamuoyu ama özellikle de Fenerbahçeliler şöyle anlamlandırmaya çalıştı. Tamam yaşı çok ilerledi ama bu takımı onun gibi hırslı, sahi içinde kavga edecek oyuncular lazım. Emre gelsin. Hiç oynamasa bile takıma avilik eder, fayda sağlar. Fakat kaptan bu sözleri bayağı içerlemişti. Fenerbahçe’ye tekrar imza attığı gün aynen şunları söyledi Emre.
Ben 25-26 yaşımdan beri oynadığım hiçbir takımda sadece futbolcu olmadım zaten. Birçok kez kaptanlık pazubandı ben istemeden bana uzatıldı. Ben liderliğimi de abiliğimi de kimse istemeden kimse sormadan yaparım zaten. Ama ben hala futbolcuyum. Futbolu çok seviyorum ve herkes bilsin ki ben buraya oynamaya geldim. Son bir şampiyonunu kazanmak için geldim. Oluruz olamayız orası ayrı ama ben Fenerbahçe’ye futbol oynamaya geldim. Ne tuhaftır ki 2019-2020 sezonunda Fenerbahçe şampiyonluk yarışından hali uzak kalırken
Emre’nin 4 yıl boyunca şampiyonluk kovaladığı Başakşehir o ayrıldıktan sonra tarihindeki ilk şampiyonluğuna ulaştı. Emre için bu son 5-6 yılda yanlış zamanda yanlış yerdeydi diyebilirsiniz belki. Ama o olmak istediği yerde oldu. Futbolu bırakmak istediği yerde bıraktı. Gerçi Emre bu. Bakarsanız yarın öbür gün emeklilik kararını da rafak aldırır, çıkar bir sene daha oynar. Ama şimdilik bu hikaye burada sona erdi. Emre 24 yıllık futbol kariyerinde milli maçlarda dahil olmak üzere 800’ün üzerinde maça çıktı. Eğer bu kadar çok sakatlanmasaydı belki 1000 maç barajını bile geçebilirdi. 11 Galatasaray 6-0 Fenerbahçe ve ikisi Atletico ile olmak üzere toplam 19 kupa kaldırdı. Ne daha fazla sevilme kurumunda oldu ne de daha çok nefret toplamak. Çok daha büyük bir kariyeri sahip olabilirdi. Ama belki daha da önemlisi taraflı tarafsız herkesin saygı duyduğu bir figür olabilirdi. Ama bu yolu seçmedi. Her zaman kazanmak için oynadı, denedi, yanıldı, kazandı, kaybetti. Başardı, hata yaptı, yine başardı, yine hata yaptı.
Emre yaptığı hataların ne kadarından ya da hangilerinden pişmanlık duydu bunu bilmiyoruz. Ama yalnız bir adam olmayı kendisi seçti.
Günahıyla, sevabıyla Türk futbolundan bir Emre Belazoğlu geçti.
Bu videoda tüm videolarımız için teşekkürler.
Bir sonraki videoda görüşürüz.