SELÇUK İNAN | “HESAP VAKTİ”

SELÇUK İNAN | “HESAP VAKTİ” videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=hx2QvvWxRUM. 4 buçuk ay önce atılmış bir tweet. Nisan sonu kapatalım diyorum, zira sezon sonu futbolu bırakacağını öngörüyorum. Pandemi nedeniyle bu karar birkaç ay ertelemeli açıklanıyor. Bu süreçte sizlerden sosyal medya hesaplarımıza gelen onlarca DM, YouTube video yorumlarında sayısız istek alıyoruz konuyla ilgili….

SELÇUK İNAN | “HESAP VAKTİ”

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=hx2QvvWxRUM.

4 buçuk ay önce atılmış bir tweet. Nisan sonu kapatalım diyorum, zira sezon sonu futbolu bırakacağını öngörüyorum. Pandemi nedeniyle bu karar birkaç ay ertelemeli açıklanıyor. Bu süreçte sizlerden sosyal medya hesaplarımıza gelen onlarca DM, YouTube video yorumlarında sayısız istek alıyoruz konuyla ilgili.
Hepiniz istiyorsunuz bunu, çok kızgınsınız çünkü. Nasıl olur diyorsunuz içinizden? Onu 2011-2013 yılları arasında canlı izleyebilmiş olanlar çok daha kızgın. Çok etkilenmişler ondan. Aradan geçen 7 sene ve onu çok sevmiş olanların dahi tahammül edemediği bir seviye. Bir kez daha soruyorsunuz aynı soruyu. Nasıl olur bu? Kimseye boşlu kalmayı sevmezsin biliyorum. Öyleyse şu geciken hesabı kapatalım kaptan.
Benim adım Selçuk İnan. Bu benimle, yok hayır. Bu o hikaye değil. Çünkü bu o adam değil. Bu çok konuşmayı seven biri değil. Dolayısıyla bu hesap vakti onun ağzından değil.
10 Şubat 1985’te Hatay’da dünyaya geliyor. 5 çocuklu bir ailenin tek erkek çocuğu. İskenderun’un Kara Ağaç mahallesinde bakkal olan babasının tek bir hayali var. İşleri büyütüp bir market açmak ve başına biricik oğlu Selçuk’u getirmek. Selçuk’un hayali, babasından farklı. Büyük bir futbolcu olmak istiyor Selçuk. İdolu Zinedine Zidan.
O dönem babasına bakkalda çıraklık eden Selçuk o günleri şöyle özetliyor. Bakkalda çalışmanın en güzel yanı işler bittikten sonra dükkanı kapatıp kepenkleri bir kale olarak kullanmaktı diyor. Selçuk’un futbol sevgisinin farkında olan ailesi onu Kara Ağaç Belediye Sporun Futbol Okulu’na yazdırıyor. Henüz 10 yaşında bir çocukken idman bittikten sonra 2 saat serbest vuruş çalışması yaparmış Selçuk. Selçuk 14 yaşına geldiğinde antrenörü Mehmet Kurt ailesine Selçuk’un oldukça potansiyelli olduğunu ve daha iyi bir altyapı eğitimi alması gerektiğini belirterek kendisini dönemin en iyi akademilerinden Çanakkale Dardaneli spora yönlendirebileceğini söylüyor. Çanakkale Dardaneli o dönemin altın ordusu gibi hayal edebilirsiniz.
Mehmet Topal, Hasan Kabze, Gökhan Zan, Okan Koç, Mehmet Yılmaz, Tamer Tuna, Erman Özgür gibi birçok genç yeteneği Türk futboluna kazandırmış bir futbolcu fabrikası. Annesi her ne kadar isteksiz de olsa babasının rızasını alan Selçuk Hatay’dan ayrılarak Çanakkale’nin yolunu tutuyor. Seçmelerde büyük bir beğeni toplayan genç futbolcu adayı takımla oracıkta sözleşme imzalıyor. Lise eğitimini de burada alan ve Çanakkale Dardaneli sporun tesislerinde konaklayan Selçuk, Puff takımda geçirdiği 2.5 yıllık bir sürenin ardından takımın başına teknik direktör olarak Metin Tekin’in gelmesiyle A takıma yükseliyor. Kasım 2002’de. Henüz 17 yaşındayken Konya sporla oynanan Lig maçında sahaya çıkıyor. Bir ay sonra Antalya sporla oynanan Süper Lig müsabakasında ilk resmi golünü atıyor. O sezon toplam 20 maça çıktı ve 2 gol attı Selçuk. Gökhan Zan ile birlikte Çanakkale Dardaneli’nin en dikkat çeken genç oyuncusuydu. A takımda geçirdiği 4 yılın ardından 2005-2006 sezonunun devre arasında Manisa spordan teklif aldı. Manisa spor o dönem gençlere çok önem veren ve İstanbul takımlarının altyapısındaki gençleri kiralayıp A takımda fırsat tanıyan çok başarılı bir pilot uygulamaydı. Ufuk Ceylan, Hakan Balta, Filip Holosko, Yiğit Gökoğalan, Ersan Gülüm, Sezer Öztürk, Caner Erkin, Burak Yılmaz, Galatasaray altyapısından Ferhat Öztorun, Zafer Şakar, Oğuz Sabankay ve Arda Turan. Saydığımız tüm bu oyuncular o günlerde 21 yaşının altındaydı ve Selçuk İna’nın burada geçirdiği 2.5 yıl boyunca hepsi farklı sürelerle Selçuk’la takım arkadaşlığı hatta bazıları oda arkadaşlığı yaptılar.
Bu genç takımın başında o gün itibariyle 42 yaşında olan genç bir teknik adam Ersun Yanal vardı ve tüm bu futbolculara eli değdi. Manisa sporda 75 maça çıkan Selçuk İna’nın çoğu uzaktan ya da free kick olmak üzere toplam 11 gole imza attı. Mart 2007’de Ersun Yanal’ın görevine son verildi ertesi sezon Manisa spor küme düştü. 2008 yılının yaz trenser döneminde Selçuk artık 23 yaşındaydı ve büyük bir trenser yapmaya hazırdı.
Daha önce Ankara gücü ve gençler birliğinde çalıştıran bu takımlarla çarpıcı dereceler elde eden Ersun Yanal Manisa sporda gençlere verdiği önemle bir kez daha futbol kama oyunun ilgisini çekmişti. Mart 2007’de Manisa spordaki görevinden ayrılan Yanal 2008-2009 sezonunun başında Trabzonspor’dan teklif aldı.
Bu sezonun başında Trabzonspor’da büyük bir trenser hareketliliği yaşandı. Alain Zinho, Gustavo Colman, Ceyhun Gülselam, Giray Kaçar, Egemen Korkmaz hepsi o yıl trenser edildi ve tabi bir de Ersun Yanal’ın Manisa’daki prensi Selçuk İna. Manisa spor kariyeri boyunca 18 numaralı formayı giyen Selçuk 2 milyon euro bedelle trenser olduğu yeni kulübü Trabzonspor’da 8 numaralı formanın sahibiydi. Trabzonspor ile çıktığı ilk süperlik maçında fileleri sarsan Süper 8 ertesi haftayı da boş geçmedi. 4-0 biten İstanbul Büyükşehir Belediye Spor maçında takımının ikinci golüne imza atarak Trabzonspor tarihinin 2000. golüne adını yazdırmış oldu. O sezonu 32 maç 3 gol 10 asistle tamamladı Selçuk. Sezon sonu Ersun Yanal takımdan ayrıldı. Yeni sezonu Hugo Boros’la başlayan Bordo Maviller, Belçikalı teknik adama sadece 4 ay dayanabildi. Aralık 2009’da son yıllarda izlediğimiz en iyi futbolu oynayan Trabzonspor’un temellerini atacak camianın efsanesi Şenol Güneş takımın başına getirildi. Büyüm futbolcuların kariyerlerindeki ortak bir nokta şudur. Gençliklerin de hep iyi hocalarla çalışmış olmaları. Nice genç yetenekler kötü hocalar sebebiyle potansiyellerinin yarısına bile erişemeden harcanıp gider. Ancak Selçuk bu konuda gerçekten şanslı bir futbolcuydu.
Futboldan gerçekten çok iyi anladığını düşündüğüm Metin Tekin haricinde herhangi bir futbolsevere, bu ülkenin en iyi 5 teknik adamını say desek, şüphesiz birçok kişinin ilk 5’inde Fatih Terim, Şenol Güneş ve Ersun Yanal yer alır ve Selçuk bu 3 teknik direktörle de çalışacak her birinden ziyadesiyle bir şeyler öğrenecekti. 2009-2010 sezonu bir geçiş dönemiydi. Devre arasında Burak Yılmaz sezon sonunda jaja takıma eklendi.
Kalede Onur Kıvrak, Sağbek Serkan Balcı, Solbek Çale, Stopeller Egemen ve Giral. Ortasağa Kolman Selçuk inan, ileride Alain Zinho, Jaja, Burak ve Umut Bulut. Yedekten sürekli girip katkı sağlayan Engin Baytar ve Yattar’a rotasyonun çok önemli bir parçası olan Ceyhun Gülselam. Bu son 20 yılda gördüğümüz en iyi Trabzon spordu.
Ve bu takımın en ilerinden biri, takımın temposunu belirleyen, tüm ataklara yön veren, oyunun kurulması için topun ona gelmesi gereken, sürpriz freekick golleriyle zor deplasmanların kilidini çözen takımın maestrosu Selçuk inandı. Trabzon spordaki 3. senesinde Şenol Güneş yönetiminde sınıf atlayan birçok Türk futbolcudan biriydi Selçuk. Selçuk inan o sezon Trabzon sporun oynadığı 41 maçın 38’inde ilk 11’de sağdaydı ve bu 38 maçın tamamında 90 dakika forma giydi. Bunu aklınızda tutun çünkü hesap sormaya başladığımızda bu bilgi bize gerçekten lazım olacak. Bu 38 maçta iki kez gol atarken toplam 14 asist yaptı. Özellikle Burak Yılmaz’a yaptığı asistler olağanüstüydü. Müthiş bir zamanlama ile defensin arkasına attığı milimetrik paslar, Burak’ın patlayıcılığı ve son vuruşlardaki bitiriciliği. Bu ikili gol atmanın kısa yolunu bulmuş gibiydi.
Toplam 82 puan kazanılan sezonun sonunda şampiyonluk sadece birkaç gol farkıyla kaçarken Selçuk’un sözleşmesi sona eriyordu. Sezon boyu Selçuk şu an tamamen şampiyonluğa konsantre olmuş durumdayız. Sezon sonu masaya otururuz demişti. Eğer Selçuk’tan bir hesap sorulacaksa bunu ilk soracak olan bu önceliğe sahip olması gereken Trabzon sporlular. Bugün birçok Trabzon sporlu Selçuk inana gerçekten çok kızgın.
Gerçekten harika top oynayan o Trabzon sporda kısa bir süre sonra başlayacak olan çalkantılı dönemin belki son değil ama ilk dökülen yaprağı Selçuk inan. Bu camia Trabzon’da doğmamış olanı daha zor kabul eder. Hataylı Selçuk o yıllarda taraftarın en çok saygı duyduğu isimlerin başında geliyordu. Başka türlüsü söylenemezdi. Bu en kibar deyişle bir ihanetti. Ne deseler haklı olurlar ve ne söyleseler içleri soğumazdı. Ancak bu durumu en iyi algılayacak ve empati yapmaları en kolay olanlar da şüphesiz Trabzon sporlulardı. Selçuk’un bakkal babası Münir Bey bir fenerbahçeli. İskenderun, Halep’e sadece 91 km uzaklıkta ve bu iki il arasında ciddi bir ticaret akışı var. 1992 seneleri Münir Bey çalışmak ve ticaret yapmak amacıyla yılın yarısında Halep’e gidiyor. Selçuk 7 yaşında aklı futbola yeni yeni eriyor. Halasının oğlu hasta Galatasaraylı. Futbol bulaşıcı bir hastalık ve kısa bir süre içerisinde bu Selçuğa da bulaşıyor. Üstüne Galatasaray 92-94 yılları arası üst üste iki kez şampiyon olunca Selçuk’un Galatasaraylılığı geri dönüşü olmayan bir bağlılıkla perçinleniyor. Kendi ağzıyla Popescu’nun penaltısı ardından İskenderun’u birbirine kattığından bahsediyor. Ve demem odur ki Selçuk bu cümleleri her ne kadar Galatasaray’a imza attığı gün sarf etmiş olsa da
bu cümlelerin anlamını en iyi anlayacak olan kesinlikle Trabzonsporlulardır. Bazen para pul işleri bir kenarda kalır. Başka sevdalar vardır. Ben kendimi bildim bileli Galatasaraylıyım. Ortada bir enkaz vardı. Burası kesin.
Milyonlarca euro harcanan süper starlar, sahada alınamayan sonuçlar, dargınlıklar, kırgınlıklar, pişmanlıklar. Yıkılacağı sezon hakkını helal etmeyen Samien, bu futbolu görmek istemiyoruz dercesine sahaya arkasını dönüp maçı izlememe protestosu yapan tribünler. Layık değilsiniz. Formayı çıkartın ve çıplak oynayın diye tempo tutan taraftarlar. Galatasaray sezonunu 8. sırada tamamlamıştı. Ortada bir enkaz vardı. Burası kesin. Eğer bir inşaatçıysanız ve ortada bir enkaz varsa bir hafriyat firmasıyla anlaşırsınız. Ancak Galatasaray’sanız ve ortada bir enkaz varsa Fatih Terim ile anlaşırsınız. Bir yandan Moğozları temizleyen Hoca bir yandan yeni inşa edilecek yapı için tuğlaları taşımaya başladı. Fernando Muslera, Emanuel Ebué, Albert Riera, Thomas Uffalusi, Felipe Melo, Yohan Elmander, Engin Baytar ve Selçuk İnan. Bu 8 oyuncuya toplam 18 milyon euro ödenerek yepyeni bir iskelet inşa edildi. Altyapıdan üst yapıya monte edilen Emre Çolak ve Semih Kaya ile birlikte geride kalan sezondan bambaşka çok farklı bir takım kuruldu. Oynadığı futbolda Selçuk bu yeni takımın sağ içindeki mutlak lideriydi. Liderlik kesinlikle doğuştan gelen bir yetenek. Kelime orijinal olarak İngilizce kökenli ve kökü lead etmek yani başı çekmek anlamına geliyor.
Tabii ki bir grubun başını çekmenin, onlara liderlik etmenin farklı yöntemleri var. Bu çoğunlukla konuşarak, iletişim kurularak yapılan bir eylem gibi gözükse de bazı liderler bunu hiç konuşmadan hisleriyle yaparlar. Jest ve mimikler sözlerin yerini alabilir. Bir kol hareketiyle sağ bekini hücuma kaldırabilir. Bir kaş hareketiyle kaleciye topuz sola oynaması gerektiğini işaret edebilir.
Takımın genç oyuncusu pas hatası yapmak üzereyken geriye doğru attığı bir deparla ona pas opsiyonu oluşturup onu ipten alabilir. Birlikte oynadığı herkesi olduğundan daha iyi gösterebilir. Kendisi, kendisi zaten iyi oynamak zorundadır. Lider başı çekmekle mükelleftir. Yeri geldiğinde sırta biner, yeri geldiğinde sırta taşır. 17 Mart 2012. Bu tarihte oynanan maçı canlı izlemiş olanlar bu kısımda anlattıklarımı dinlerken o maç çoktan gözlerinin önünden geçti. Ligin 31. haftasında oynanan bir Fenerbahçe maçı. Skor olarak öyle spektaküler bir durum yok. Selçuk için de aynı şekilde gol attığı ya da asist yaptığı bir maç bile değil ama nasıl bir lider olduğunu çok iyi algıladığımız bir maç. 10. dakikada Musa Sol ile öne geçti Fenerbahçe.
16’da Doktor skoru 2-0 yaptı. Maç başlayalı henüz 16 dakika olmuştu. Galatasaray gerçekten çok kötü top oynuyordu ve o an itibariyle tüm Galatasaraylıların kalbinde korku, aklında tek bir soru vardı. Yine mi hezimet? Mutlaka her Galatasaraylı gibi skorun 16. dakikada 2-0 olmasından o da korkmuştu. Bir şüphesiz bu soru en çok sevindiğin gol hangisi sorusuna Saunders’in Fenerbahçe’ye attığı gol cevabını veren hataylı çocuğun da aklındaydı. Aklında olmayan şey ise şuydu. Adrenali Vücutta korku ve heyecan durumunda salgılanması artan bir hormon. Canlılar korktuklarında iki türlü tepki verirler. 1- Kaçıp saklanırlar. 2- Kalıp savaşırlar.
İşte birinci seçenek başı çeken 8’in aklından dahi geçmedi ve o dakikadan sonra başta da belirttiğimiz gibi konuşmayı çok sevmeyen Selçuk her kadraja girdiğinde takım arkadaşlarına bağırıyor onlara bir şeyler söylüyordu. Galatasaray 36’da Elmander 83’de Hakan Balta’nın attığı gollerle maça ortak oldu.
85’te tac atışını kullanmayı biraz geciktiren Eboe’ye Selçuk’un ettiği ağız dolusu küfür, yan çizgi mikrofonları vasıtasıyla yayına yansımıştı. Oyna artık şu bilmem ne yaptığımın topunu. Öyle istiyordu ki Selçuk kazanmayı. Hırsından göz döndüren öyle bir ruhla sağdaydı ki. 90 artı 4’de Milan Baroş’un topu direğe takıldı. Galatasaray’ın Kadıköy’deki galibiyet hasretini dindirmesi için 8 yıl daha beklemesi gerekecekti. Ancak Selçuk’un o gün ortaya koyduğu ruh Galatasaray adına sezonun hikayesiydi. Felipe Melo’yla birlikte yakaladığı uyum, defens hattıyla kurduğu hissel iletişim kusursuzdu. Süperlikte oynanan 34 maçın 33’ünde tamamı ilk 11 ve tamamı 90 dakika olmak üzere sağdaydı Selçuk. Süper final ve Türkiye Kupası ile birlikte toplam 40 maça çıktı, 13 gol attı, 15 asist yaptı.
Galatasaray sezon sonunda şampiyon olurken Selçuk’un bizlere izlettiği şey bugüne kadar gördüğümüz en başarılı, en dominant ve en lider Türk merkezi orta sahi performansıydı.
Galatasaray’ın bir önceki yıl sezonu şampiyonluk kupasıyla tamamlaması 2012-2013 yılında şampiyonlar liginde mücadele edecek olması anlamı taşıyordu. Hedef her zamanki gibi dünyalardan daha büyüktü.
Bu amaç doğrultusunda geçen yıl kurulan iskelete sezon başında 4 önemli takviye yapıldı. Nordin Amrabat, Stopper Dani, Selçuk’un Trabzon spordan tanıdığı Umut Bulut ve son olarak Selçuk’un ekürisi hem Manisa hem Trabzon’da kader birliği yaptığı Burak Yılmaz. Bu falusi’nin büyük sakatlığıyla birlikte Sabri 1. kaptanlığa yükselirken Selçuk inan 2. kaptanlık görevine layık görüldü. Eboni’nin yükselen formuyla birlikte Sabri’nin ilk 11’de neredeyse hiç süre alamamasıyla birlikte Selçuk inan kolunda boyutları küçük, anlamı büyük bir kumaş parçasıyla çıkmaya başladı sahia. Ve ne yalan söyleyelim sarı kırmızı parçalı ve yakalı forma, sırtında 8 numara, saçında saç bandı, kolunda pazuband. Kaptanlık ona gerçekten çok yakışmıştı. Kuluş, Braga ve Manchester United. Bu Galatasaray’ın dişine göre bir gruptu. İlk 3 maçta sadece 1 puan toplayan Sarı Kırmızılılar, geri kalan 3 maçtan 9 puan çıkarıp 10 puanla son 16’ya kalma becerisi göstermişti. Bu 6 maçın tamamında 90 dakika sağda kalan Kaptan 2 asist yapmıştı. Ligin 4. haftasında liderlik koltuğunu teslim alan Galatasaray o koltuktan hiç kalkmayacaktı. İlk yarı sona erdiğinde Galatasaray 33 puanla liderdi. Guna Lysall’ın hocaya bir sözü vardı. Şampiyonel liginde gruptan çıkılması durumunda camiaya hediye edeceği adına çilek dediği bir söz. Galatasaray’ın son 1.5 senedir oynadığı oldukça istikrarlı, stabil ve gelecek vadeden bir futbolu vardı. Temelde 4-4-2 gibi gözüken öndeki hücumcuların arkalı önlü oynadığı, kanat oyuncularının orta sağa, beklerin ise kanat haline geldiği sıra dışı bir formasyonla yayılıyordu sağa. Bu taktikteki en kritik rollerden biri 4-4-2’nin arkalı önlü oynayan ikisinden biriydi. Bunun saf kan bir santrafordan ziyade orta sağa ile hücum hantı arasındaki boşluğu birbirine bağlayabilecek bir bağlantı parçası olması gerekiyordu. Top sürmeyi bilen, geri geldiğinde pass, geri geldiğinde shoot atabilecek orta sağaca özelliklerine sahip, skorer bir forvet. Hatırlarsanız bir önceki yıl Fatihlerin bu ihtiyacı yukarıda bahsettiğimiz gerek sinimleri minimum ölçüde karşılayabilecek Necati Ateş ile gidermişti. Ancak Galatasaray artık Şampiyonlar Ligindeydi ve keki leziz, kreması taze olan bu pastanın üzerine bir çilek yerleştirilecekse şayet, işte yerleştirileceği yer tam olarak bu mevkiye olmalıydı. O dönem basında çıkan transfer haberlerini hatırlarsınız. Hocanın listesinin başında kaka sezon başından beri bir numaradaydı.
Kısa bir süre içerisinde takıma katılacak olan Wesley Snyder ise o listede ikinci tercih dahi değildi. Tam olarak bu noktada bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek adına şunu belirtmek istiyorum. Bu tercihin sebebi Snyder’in daha kötü bir oyuncu olması değildi. Demin tarif ettiğimiz üzere Galatasaray’ın oynamakta olduğu futbol derine gelip oyun kurulumuna karışmayacak,
hücum fazlında işi bitirecek, işi bitirmek için topla fazla buluşmasına gerek olmayan kaka tipi bir oyuncuyu çağırıyordu.
Bunları hayır, kaka’ya evet dedim. Ben de onu söyleyeyim bana. Madem açtınız konuyu. Onun dışında herhangi bir transfer konusu veya konuşması olmadı. Eğer Real Madrid Barcelona gibi bir dünya devi değilseniz, bu tip yıldız oyuncu transallerinde birçok parametre vardır ve bu oyuncuları arzu ettiğiniz makul şartlarda Türkiye’ye getirmek mümkün olmayabilir.
Formasyon her ne kadar kaka’yı çağırsa da belli ki o günkü şartlar gereğince makul ve mümkün olan vesleydi. Fatih Terim sırf kaka olmuyor diye henüz iki yıl önce dünyanın en iyi orta sahaları arasında gösterilen 28 yaşındaki bu Hollandalı’nın transferine hayır diyecek değildi. Neticede Çilek Türkiye’ye geldi. Belki asıl plan buydu, belki hocanın listesindeki ilk oyuncuyu alamamış olmanın mahcubiyetiyle yönetim bir Çilek daha getirdi İstanbul’a. Didi’ye de robba. Fatih Hoca mevcut yapıyı, bir buçuk senedir çok güçlü bir futbol oynayan o formasyonu bozmayı hiç istemiyordu. Bu sebepten dolayı ilk etapta Vesti Snyder’i sol önde kullandı. Ancak ilk dört maçın ardından sonuç memnun edici değildi. Galatasaray bu şablonla Çilek’inden maksimum verimi alamıyordu. Ve kadrosundaki tüm oyunculardan maksimum verim almayı ilke haline getirmiş Fatih Terim için her ne kadar istemese de formasyon değişikliği kaçınılmaz hale gelmişti. Adaptasyon süreci sancılı geçse de doğrusunu bulmak için 20 Şubat’ta oynanacak Şalke maçına kadar vakti vardı Terim’in. 4-3-3, 4-2-3-1 birkaç denemenin ardından en optimum şablonu çizdi Hoca. Takım sezonun geri kalanında ve özellikle Şampiyonlar Ligi’nde kanatsız Baklava 4-4-2 oynayacaktı. Bunun gerçekleşmesi için birkaç kişinin ikna edilmesi gerekiyordu. Temel problem Didye Drogba’ydı. Drogba ve Burak birlikte oynayacaksa birinden birinin tırnak içinde yancı olması ve diğerini beslemesi gerekmekteydi. Burak Yılmaz top kontrolü neredeyse hiç olmayan, güçlü fiziksel yeteneklerine rağmen sırtı dönük oynamayı hiç bilmeyen, ona attığınız her topu duvara atmışcasına sektiren bir futbolcu. Burak’ın yapabildiği ve en in yaptığı tek bir şey var gol atmak. Çok patlayıcı bir futbolcu ve kusursuza yakın bir bitirici. Dolayısıyla yancılık görevi kesinlikle Drogba’ya ait olmalıydı. Bu kadar yüksek profile sahip bir santraforu yardımcı forvet olmaya, atan değil attıran adam olmaya ikna etmek, dünya üzerinde bunu yapabilecek çok az sayıda hoca var. Bu denklemedeki diğer problem Selçuk ve Snyder arasında yaşanacaktı. Ortasağının mutlak lideri Selçuk inan artık 8 değil 8.5 oynayabilmeliydi.
Bu onun oyun katkısını düşürecek olsa da Selçuk bunun üstesinden gelebilirdi. Handicap Snyder’i orta sahanın ortasında tutabilmekti. Çünkü oyun yazılımı gereği vesliyi tahtada nereye yazarsanız yazın, şut tehdidi sebebiyle sol iç koridorunda top almayı seven ve içgüdüsel olarak derine gelip oyun kurulunun bir parçası olmayı tercih eden bir futbolcuydu. Sol işte oynayan 8.5’un topla her buluştuğunda, her hücum organizasyonunda önünde bitip ondan top isteyecek birinin olması anlamına geliyordu. Fatih Terim’in varlığında çözülmüş gibi dursa da bu er ya da geç bir problem olacak gibiydi. Yeni çilekleriyle ve yeni formasyonuyla Galatasaray, Şalke’yi bir Şampiyonlar Ligi takımı gibi oynayarak her iki maçta da Burhan 2 ve Selçuk’un yaptığı 3 asistle eledi. Çeyrek finalde Galatasaray Real Madrid’e elenirken tribünlerden yükselen ses, başarıların gelip geçici, asaletin mutlak ve sonsuz olduğunu haykırıyordu. Selçuk sezonu 42 maç 7 gol 13 asistle tamamladı. Oynadığı 42 maçın 41’inde 90, diğerinde ise 83 dakika sahada kaldı. Snyder 13 maç 4 gol 1 asist, Drogba 17 maç 6 gol, Burak Yılmaz ise 39 maçta tam 32 adet golle bitirdi sezonu. Sezon sonu bir başka şampiyonluk kupası daha taşındı Galatasaray müzesine. Sonuçlar bu tip küçük problemleri her zaman halının altına süpürür. O dönem boyunca, o dönemin devamında herkesi de her ne kadar aksini iddia etmiş olsa da, görmek için alim olmaya gerek yoktu. Halının altına bakmak gayet yeterliydi.
Normalde bu tarz istatistikleri pek sevmem ama bunu size izah edebilmenin daha iyi bir yolu yok. Ekranda gördükleriniz sezonun geri kalanında Selçuk ve Snyderin ortalama ısı haritaları. Aslanlar sürü halinde yaşarlar ve sürü halinde avlanırlar. Yaşam alanlarını işaretlerler. Bu ısı haritalarına baktığımda gördüğüm şey, Snyderin kaptanın işaretlediği alana devamlı olarak tecavüz ettiği.
Sürünün tek bir alfası olur ve sürüye liderlik eder. Sürünün işaretlediği yaşam alanına yabancı bir aslan girdiğinde alfa ve yabancı kavga eder. Üstelik bölgeye yeni giren yabancı aslan tam bir alfaydı.
Bu durumda kavga kaçınılmazdı.
Otoritenin olduğu yerde bu kare bir avantajdır. Çeşitlik yaratır, opsiyonu arttırır.
Otoritenin kaybolduğu yerde bu kare ciddi bir sorunu teşkil eder. Freud der ki, Ego şahlanmış bir at üzerindeki şövalye gibidir. Benlik anlamı taşıyan bu kelime hepimizde var. Hepimiz sahibiz. Bu bizi biz yapan şey. Benliklerimiz büyüdükçe egolarımız büyür. Dolayısıyla büyük futbolcuların büyük egoları olur. Ve bunları yönetirseniz tatmin eder ve bunu takımın çıkarları uğruna kullanmayı becerebilirseniz birden fazla atlı şövalyeniz olur. Yok olur da bu egoları yeterince tatmin edemezseniz bu şövalyeler birbirleri üzerine şahlanır. Hocanın ayrılışından doğan ciddi bir otorite boşluğu ve takibinde iki İtalyan hocanın gelişiyle önce takım hiyerarşisinden ardından taraftar nezdinde ikinci plana düşen Türk oyuncular. Bu gözden düşüşün takip ettiği ciddi bir performans düşüklüğü, gönül kırgınlığını bol sıfırlı yeni bir kontrat yaparak telafi etmeye çalışan bir yönetim.
Ego savaşları Durantoplarla başladı. İki senedir takımın free kick ve kornerlerini kullanan ve bu yolla birçok gol ve asiste imza atan Selçuk artık sadece Durantop’un kullanılacağı bölgeye Westley ve Drogba’dan daha yakınsa onlar gelmeden kullanabiliyordu. Yine iki sezondur takımın penaltıcısı olan Selçuk’un elinden bazen Didier’in topu alarak penaltıları kendilerinin kullandığına şahit olduk.
Devamında bu tarz pek hoş olmayan görüntülere de şahitlik ettik. Keşke görüntüleri kullanabiliyor olsak da, Snyder’in istisnasız attığı her golden sonra hatta Selçuk’un asistiyle attığı gollerde bile Selçuk’un olduğu bölgeden uzağa koşarak gol sevincini yaptığını size gösterebilsem ama dikkatli ve hafızası kuvvetli izleyiciler zaten bu sahneleri dün gibi hatırlıyorlar. Evet, Snyder bir süperstar bu bir gerçek.
Sanırım bu durum konuşmayı pek sevmeyen ve pasif agresif karaktere sahip Selçuk’un içten içe haiflandığı ve psikolojik anlamda yüzde yüzünü vermesine engel teşkil eden bir durumdu. Bakın burada hangisi daha büyük oyuncu gibi bir tiyatiye girmek istemiyorum, hangisinin daha iyi olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak farzım ise, Chavy ile Messi’yi kıyaslarsanız şüphesiz Messi daha iyidir ancak bu durum Chavy’nin de çok büyük bir futbolcu olduğu gerçeğini asla değiştirmez. Örneği özellikle Chavy’den seçtim, yok, X ile yazılan Selçuk’tan sebep değil ya da Selçuk’un Chavy yeteneğinde bir futbolcu olduğu için de değil, zaten öyle de değil, sadece profil olarak, kategori olarak o tür bir oyuncu olduğu için. Bazı oyuncular bazı rollerle büyürler. Selçuk’un gerek Trabzon’da, gerek Galatasaray’daki ilk 1.5 sezonunda sizlerin deyimiyle Prime Selçuk’u izlettiği dönemde birlikte oynadığı oyunculara bakalım.
Trabzon’daki partneri, Coleman. Oyun kurulumuna karışmayan, daha çok ileri doğru deplase olan, Selçuk’un ömrünü kesmeyen, onun işine karışmayan bir futbolcu. Galatasaray’daki partneri ise, Felipe Melo. Aynı şekilde Selçuk’un bekçiliğini yapan, hücuma kalkıldığında ileri doğru penetre koşullar atan, dönen topları toplayıp tekrar Selçuk’a iade eden bir futbolcu.
Selçuk, bir ritim oyuncusu. Ritmini bulması çok önemli. Ritim bulmak için her hücum fuzzında en az 5-6 defa topla buluşması lazım. Selçuk alacak, sahayı kolaşan edecek, sahabekini atıp sağa doğru parmak uçlarında koşacak, sahabekten topu geri tekrar alacak, stoperleriyle oynayacak, geriye doğru koşup stoperin ayağından topu alacak ve bu süreçte atağın mühendisliğini yapacak.
Selçuk, kendini ve takımı hazır hissettiği anda ileri doğru atacağı milimetrik bir pasla o umut vaat eden atağa başlatacak. Selçuk’tan tempo bekleyemezsiniz. Tempoyu belirlemesini beklersiniz. Hayali bir senaryoda, Xavi’yi o dönemin en tempolu takımlarından Chelsea’e transfer edelim ve Esiye’nin partneri olarak Lampard’ın yerine Xavi’yi yazalım.
Önü olduğu kadar üst düzey bir futbolcu olabilir miydi? Benim cevabım hayır. Oldukça sıradan bir orta saho oyuncusuna dönüşebilirdi. Üstün pas yeteneklerini sergileyemeyeceği gibi koşu temposu vasat bir futbolcu olduğundan nefes nefese kalmış eli belinde yan pas yapan bir Xavi’yi izleyebilirdik.
Benzer bir durum, yine temposuz ancak yönetmen lakaplı Pirlo içinde geçerli. Peki tamam Pirlo ya da Xavi çok üst düzey bir örnek gibi gelmiş olabilir ki öyleler, öyleyse daha alt seviyeden daha güncel bir örnekle açıklayalım. Sari’nin prensi Jorginho Prime Selçuk’a çok yakın bir roldeyiz dedi kendisini gerek Napoli de gerek Chelsea’di. Orta sahanın ortasında defensin hemen önünde yalnız bir oyun kurucu. Her topun onda toplandığı, tempoyu belirleyen hamşik dahil kimsenin topu almak için yanına yaklaşmadığı Sari Bol’un oynanmasını mümkün kılan maestro. Aynı zamanda Sari’nin yanında Chelsea’ye götürdüğü ve Sari orada kaldığı süreçte bu herif de ne iyi bir oyun kurucuymuş dedirten Jorginho. Soruyorum şimdi size, o Jorginho nerede? Chelsea orta sahasında kaçınca ehemmiyete sahip? Bazı orta sahalar özellikle derin oyun kurucular maalesef böyledir.
Tek bir rolü çok iyi oynayabilirler. Diğer rollerde oldukça vasat bir oyuncu görünümüne bürünebilirler. Takım onlara uygun dizayn edilmediğinde ya da onların etrafına dizilmediğinde performanslarında dramatik düşüşler olabilir.
Şenol Güneş’in takımı Selçuk’un etrafına diziliydi. Fatih Terim’in takımı Selçuk’un üzerine kurulmuştu. Ancak bir İtalyanın takımı Selçuk’un etrafına dizmeyecek olması hiç sürpriz değildi. Takıma geldiğiniz ve elde Snyder gibi bir dünya starı var. Elbette takımı onun üstüne kurarsınız. Kim Selçuk’la uğraşır ki?
Gerek Mancini, Gerek Prandelli çok haklı olarak böyle yaptılar. Snyder takımın oyun kurucusuydu. Selçuk ise Box2box görünümlü Galatasaray’ın herhangi bir orta sahı oyuncusu. Takibinde yaşanacak düşüşü ancak böyle açıklayabiliyorum. Başta üst üste sorduğumuz nasıl olur bu sorusuna bir tek böyle yanıt bulabiliyorum. Bu ana kadar Selçuk’u sütten çıkmış ak kaşık gibi gösterdik farkındayım ve elbette onun da çok büyük hataları oldu. En büyük hatası bu EGO savaşında hep geri adım atan taraf olmasıydı. Kolay vazgeçmesi, insanlara hayır diyememesi ve çok kırılgan bir yapıya sahip olması. Bir Fenerbahçe maçında kazandığı o ruhu başka bir Fenerbahçe maçında kaybedecekti. Sezon boyu oynadığı müthiş futbol Juventus’a attığı harika gol. Snyder çoktan taraftarın sevgilisi haline gelmişti. Snyder’in 9. dakikada attığı golle Galatasaray’ın bir sıfı önde götürdüğü maçın 61. dakikasında cerehaneden bir pozisyonda Selçuk, Snyder’e pas atmak yerine kaleye vurdu ki bu onun nadiren aldığı bir karardı.
Bu karar önce tribünlerin ardından Mancini’nin tepkisine yol açtı. Mancini’nin yaptığı ikazlara kulak asmadı ve ne var ya der gibi bir ifadeyle ellerini iki yana açarak tepki gösterdi. Devam eden dakikalarda bir grup taraftarın protestosuna maruz kaldı ve 85. dakikada sakatlandığı gerekçesiyle oyundan çıkmak istedi.
Oyundan çıkarkenki vücut dili, oyundan çıkmadan formayı çıkarması ve devamında yaşanan yakışıksız görüntüler. Bu Selçuk’un o güne kadar aldığı en kötü karardı.
2013-2014 sezonu Selçuk adına psikolojik anlamda her ne kadar kötü geçmiş olsa da Selçuk tamamı ilk 11 olmak üzere toplam 45 maça çıkmış, 9 gol, 10 asistlik çok ciddi bir katkı yapmıştı ve her zamanki gibi 45 maçın 43. de 90 dakika sahada kalmıştı. Ertesi sezonu bir başka İtalyan Cesare Prandelli ile başladı Galatasaray. Özellikle Şampiyonlar Ligi’nde üst üste alınan küçük düşürücü skorlar İtalyan’ın geldikten 3 ay sonra ayrılması anlamına geliyordu. Aralık 2014’te takımı Selçuk’un etrafına dizmesi muhtemel bir hoca geldi. Hamza Hamzaoğlu.
Bu konuda yaptığı tekrarlayıcı beyanatlar sebebiyle her ne kadar dalga konusu olsa da Hamza hocanın en iyi yaptığı şey gerçekten de buydu. Rot balans ayarı bozulmuş Galatasaray’da takım içi dengeleri sağlamak. Selçuk için bu sezonun anlamı büyüktü. Galatasaray’ın şampiyon olması halinde takım 4. yıldızı armasına takacaktı. Bu taraftar ile arasını tekrar düzeltmesi için büyük bir fırsattı. Hamza Hoca formülü sağ içinde Snyder ile Selçuk arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca açmak olarak bulmuştu. Snyder neredeyse bir hücüm elemanı, Selçuk ise neredeyse defensin önündeki bir önli beroydu. Sağının bir yarı alanı Selçuk’a, diğer yarı alansa Snyder’e aitti. İşte o meşhur dengeyi böyle kurdu Hamzaoğlu. Üstelik iki alfayı birbirinden ayrı kafeslere koymak gibi gözüken bu plan oldukça işe yaramıştı. Snyder toplam 44 maçta attığı 14 golle kariyer rekoru kırdı. Aynı sayıda maça çıkan Selçuk ise 7 gol 11 asist üreterek Prime Selçuk’a selam söyledi. Galatasaray sezon sonu şampiyon oldu ve 4. yıldızı armasına işledi. Bu kaptanın Galatasaray ile kazandığı 8. kupaydı. Ertesi sezon yine şampiyonlar ligindeki kötü sonuçlar Galatasaray’ın 3 kupalı hocası Hamza Hamzoğlu’nun görevine son verilmesine sebep oldu.
Takibinde gelen Mustafa Denizli yaraya çare olamadı. Tafarel ve Orhan Atığın geçici teknik direktörlüklerinin ardından göreve gelen Jan-Older Rikerink. Sonun başlangıcı. Kabus gibi bir sezon geride kalmıştı. Galatasaray 2015-2016 sezonunu Osmanlı sporunun ardında 6. sırada tamamlayabilmişti.
O sezon Selçuk’u bir futbolcu olarak izlediğimiz son sezontu belki de. Yine 43 maça çıktı. Çoğu penaltıdan olmak üzere 14 gol 5 asiste imza attı. Israrla ve kasten her sezonun ardından altını çizerek Selçuk’un oynadığı maç ve 90 dakikaların sayısını sizlere iletmeye çalıştım. Muhtemelen birçoğunuz fark ettiniz.
İstikrarın yeterince önemsenmediği, bir şeyi bir kere yapmanın yeterli kabul edildiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Haliyle bu tablonun pek bir önemi olur mu bilmiyorum ama tabloyu şöyle bir ekrana getirecek olursak. 2006-2016 yılları arası. 10 senede. Selçuk’un kulüp kariyerinde çıktığı maç sayısı 400. Bu gerçekten son derece saygı duyulması gereken bir rakam ki bırakın bir orta sahi birçok kalecinin kariyerinde bile böyle bir performans sürekliliği yok.
Bu 10 yılda kaçırdığı maç sayısı sadece 14. 9 tanesi farklı tarihlerde yaşadığı küçük uyruk sakatlıkları, 2 tanesi kart cezası, 3 tanesi teknik direktör tercihi. 10 yılda çıktığı bu 400 maçta toplam aldığı forma süresi 34483 dakika. 34483’ü 400’e bölersek 86 yapar. Bu kaptanın 400 maçta ortalama 86 dakika sağda kalmış olduğunu gösterir. Bu gerçekten saygı duyulması gereken bir rakam. Artık 31 yaşındaydı kaptan. Hikayenin bundan sonrası bir tükenmişlik sendromu belki de. Bu kadar çok maça çıkmanın getirdiği mesleki dezenformasyon, fizikten düşüş, 31 yıllık yıpranmış vücudun futbolun gerekliliklerine cevap vereme iş. Tabi bu süreçte kaptanı üzmeye devam eden psikolojik defekler de mevcut.
Rick Herring’in teknik direktör oluş hikayesini hepiniz biliyorsunuz. Snyder’in tavsiyesiyle altyapının başına getirilen bir Hollandalı, gelişinin ardında bir yıl sonra Galatasaray’a hoca oluyor. Üstelik önceki sezon hangi taktikle oynadığımız belli değil diyerek hamza Hamzaoglu’nun, yeterince iyi idman yapmıyoruz diyerek Mustafa Denizli’nin fitilini ateşleyen, altyapıya tavsiye üzerine hoca getiren Snyder’den başkası değil.
Nitekim Jan Olde takımın başına geçti, buraya kadar bir sıkıntı olmayabilir. Ancak burada etiğin yok oluşunu, Galatasaray değerlerinin anlamını yitirişini göreceğiz. Şimdi benim bazı bildiklerim var. Gördüklerim var, duyduklarım var, şahit olduklarım var. 2016-2017 sezonu, rezidans kültürünün ülkemizde zirve yaptığı yıllar. Böyle bazı rezidanslar vardır. Bunlar ev gibi döşenmiş otel odalarından farksız değildir.
Alım gücü yüksek olan meslek gruplarına hedefler, Türk şirketlerinin yabancı üruplu Siyoları. Özel hastanelerin belli bir zaman dilimi için sözleşmeli olarak çalıştırdığı ümlü profesörler. Ve tabi ki İstanbul takımlarının süper starları, hedef portföy arasındadır. Şunu vaat eder, evinizde hissedeceğiniz kadar sıcak bir ortam ve otelde hissedeceğiniz kadar lüks bir hizmet.
Herhangi bir süper star, özel mülkünde maç günü ve idman saatleri dışında partileyebilir. Bunda bir sakınca yoktur. Hatta evinde düzenlediği bu partiye, takım arkadaşlarını davet edebilir. Gelen arkadaşlarının biri Alman, diğeri Hollandalı da olabilir. Bunda da bir sıkıntı yoktur. Hatta bu partiye pek münasip olmayan davetliler gelip gidebilir ve bu kimseyi ilgilendirmez. Bu partilerin sayısı her geçen gün artış gösterebilir. Zaman zaman burada kaçak işler dönebilir.
Sağda işini yaptığı, aldığı paranın karşılığını verdiği sürece bu görmezden gelinecek bir şey olabilir. Bakın bunların hepsi olabilir. Gençtir, sağlıklıdır, zengindir, yapmasa daha iyidir ama yapabilir. Neticede antrenmanına geç kalırsa veya antrenmanına ayılamamış vaziyette giderse, ondan hesap soracak bir otorite, bir teknik adam vardır başında. O gereken uyarıyı yapacaktır. Peki ya bu bahsettiğimiz partilerdeki Hollandalı, ertesi sabah ondan hesap sorması gereken teknik adam ise? İşte o zaman işin rengi değişir. İşte o zaman otorite yıkılmış, düzen bozulmuş balık baştan kokmuş demektir. Çürümenin kokusu tüm floryayı sarmış demektir. Hele bir de partileyen adamın üst komşusu, o sezon şampiyon olmuş başka bir takımın solbeki ise
benim bildiklerimi, gördüklerimi, duyduklarımı o solbekin duymamış olma ihtimali yoktur. Bunları bilen o solbekin en yakın arkadaşı, o takımın kaptanı ise, bir de bunlar Manisa’dan falan tanışıyorsa e bunları ona söylememiş olma ihtimali yoktur. Tüm bunları bilen kaptanın da o çürük düzene küfür etmeme ihtimali yoktur.
Mesele artık alfalık meselesi değil, Galatasaraylılık ve Galatasaray’a yaraşır olma meselesidir.
Devamını biliyorsunuz, süreç son derece yanlış yönetilmeye devam edildi. Çürük düzeni temizlemek üzere kiralık katil edasıyla bir hırvat geldi takımın başına. Tutbolcu tavsiyesiyle takıma hoca atayan dönemin Galatasaray yönetimi, amatör içgüdüsüyle hatasını başka bir hata yaparak kapatma gayretine girdi. Süreç şeffaflıktan uzak, halkla ilişkiler programı son derece yetersizdi. Öyle yetersizdi ki baş olan ayaklar haksız, mağdur hatta sevimli gözüktü. Takibinde Buldozer daha farklı bir enkağızı temizlemek adına tekrar hafriyat alanındaydı. Galatasaray’ın müzesine iki şampiyonluk, bir Türkiye, bir süper kupa daha taşıdı. Bu iki şampiyonlukta Selçuk’un bir payı olduğunu söyleyemeyiz. Son verdiği röportajda sağa içinde olmasa da sağ dışında takıma çok yardımcı olduğundan bahsediyor kaptan. Belli ki pasta kesmekten çok daha fazlasını yaptığım hocaya sağ dışında yardımcı oldum demek istiyor. Gözüken odur ki belli bir süre daha yardımcı olmaya devam edecek yapılan resmi açıklamada Selçuk’un sezon sonu jübile yapacağı antrenör olarak kulüpte görev alacağı belirtiliyor. Hatta bazı haber kaynaklarında hocanın Selçuk’a kendisinin ki gibi helikopterli bir jübile tahsis etmek istediği iddia ediliyor.
Ne gelecek, neler getirecek bunu şu aşamada kestirmek mümkün değil ama geçmişi artık hepimiz biliyoruz işte. Selçuk inan son iki sezonunda doğru düzgün top oynayamamış olmasına rağmen toplam 9 sene geçirdiği Galatasaray’da 331 maça çıktı ve 26.000 dakika sahada kaldı ki bu onu Galatasaray’da en çok süre forma giymiş 9. futbolcu yapıyor.
Bu 331 maçta 59 gol attı ki bu onu Galatasaray tarihinde en çok gol atmış 9. futbolcu yapıyor. Yine bu 331 maçta 64 asist yaptı ki bu onu Galatasaray’da en çok asist yapmış 6. futbolcu yapıyor. Ne diyorduk diğer hesap vaktinde? Galatasaray senden bir şey istediğinde vermen gereken tek bir cevap vardır. Evet, Selçuk çağrıldığında geldi.
Oyuna dendiğinde oynadı. Oyun kur dendiğinde oyun kurdu, top kovala dendiğinde elinden geldiğince top kovaladı. Ona pasta kestidiler pasta kesti. Kupa kaldır dediler kupa kaldırdı. Sözleşme uzat dediklerinde sözleşme uzattı. Kontratında indirim yap Selçuk dediler indirim yaptı. Şimdi futbolu bırak dediler futbolu bırakıyor. Antrenör ol dediler antrenör olacak. Yarın öbür gün teknik direktör ol derlerse onu da sorgulamadan yapmaya çalışacaktır.
Evet, belki hiçbir zaman birçoğumuzu kendisine hayran eden 2011-2013 yılları arasındaki Prime Selçuğu tekrar edemedi. Ama Selçuk ona ne yap dedilerse onu yaptı. Konuşmadı, yargılamadı, eleştirmedi, sorgulamadı. Elbet bazı hataları oldu ama her insan gibi, her insan kadar. Geriye dönüp baktığımızda tüm futbol severler kendimize şunu diyoruz. Bugün olduğundan çok daha büyük bir futbolcu olabilirdi. Evet, kesinlikle olabilirdi.
Ancak önünde hala çok uzun ve hala sarı kırmızı bir hayat onu bekliyor. Futbolcuyken gerçekleştiremediği hayalleri gerçekleştirmek adına önünde çok uzun yıllar var. Yanında futbolcuyken gerçekleştiremediği tüm hayalleri gerçek yapmış bir adam. Yolun açık olsun Selçuk İnan. Yolun açık olsun.
Kaptanlığın çok yakıştığı kaptan.