FERNANDO MUSLERA | “Yalnız Olmayan Kaleci”
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=n982gJuLe2g.
Kaleciler yalnız adamlardır. Onların arkasında kimse yoktur. Yok yok bir dakika bu hikaye değil. Bu klişeler sıradan olayları anlatmakta çok vaydalı olabilir ama bu sıradan bir şey değil. Sıradan bir hikaye değil. Çünkü bu adam sıradan bir adam değil. Düşünün her sporcunun hatta bırakın sporcuyu günlük hayatınızda sizin bile başınıza gelebilecek talihsiz bir olay.
Milyonlarca insanı nasıl bu kadar etkileyebilir ki? Şu görüntünün günlerdir aklımızdan çıkmıyor olması nasıl açıklanabilir ki? Onun ne kadar mütevazi bir adam olduğunu biliyoruz. Eminim günlerdir aldığı her geçmiş olsun mesajından sonra şunu düşünüyordur. Bu kadar sevgiyi hak edecek ne yaptım ki? Bugüne dek birçok sporcunun hayatını araştırdık sizin için. Dilimiz döndüğü kadar biz anlattık siz dinlediniz. Ama bu sefer durum biraz farklı. Bu satırlar Fernando Musterra’ya bir açık mektup. Hiç izler mi, duyar mı, kendi dilini çevrilir mi, haberi bile olur mu bilmiyorum. Ama bu video Galatasaray taraftarı olsun olmasın. Milyonlarca insanın neden onu bu kadar çok sevdiğini anlatmak için. Fernando Musterra Ağustos 2011’de geldi Galatasaray’a. Geldiği dönemi hatırlayanlar iyi bilir. 3 yıl süreyle zirveden uzak kalan bir takım vardı. Bir beşincilik, bir üçüncülük, bir de sekizincilik. Hemen hemen her mevkide yeniliğe ve gelişime ihtiyaç vardı.
Fakat Galatasaray’ın kalesi ağır bir bunalımdaydı desek yanlış olmaz sanırım. Tafaray ve Mondragon’dan sonra kaleye geçen hiçbir kaleci aynı güveni verememişti. İyi kalecilik yetenek ya da fizik kadar özgüvende gerektiren bir iştir. Bütün büyük kalecilere baktığınızda bunu görürsünüz. Büyük kaleciler gol yemekten korkmaz. Hata yapmaktan korkmaz. Yüzde yüz kendi kabahati olan bir gol yese bile bununla yaşamaya devam edebilir. Yıkılmaz, ayakta kalır. Çünkü o yıkılırsa kale de yıkılır.
Nando’nun Galatasaray kalesindeki ilk resmi maçı da işte böyle bir kabahatle başlamıştı. İstanbul Büyükşehir Belediye Spor karşısında üzerine gelen hemen hemen her topu sektirmiş, tutmaya çalıştığı bir topu elinden kaçırınca da kalesinde golü görmüştü. Bu maçın ardından Musteray’la ilgili elleri küçük, topları bu yüzden sektiriyor gibi yorumlar yapıldı. Sadece iki hafta sonra Karabüt deplasmanında henüz 14. dakikada oyuna anlatıldı. Kabus gibi bir başlangıç. Galatasaray kalesi başına yeni bir bela mı almıştı acaba? Sahi Lazio gibi İtalya’nın en önemli kulüplerinden biri bu adamın gitmesine niye izin vermişti ki? Üstelik bu çocuk pek bir temiz yüzlüydü. Tribünlerin seveceği tarzda bir karaktere benzemiyordu. Galatasaray seyircisi sadece iyi kaleci performansını değil tutkulu kaleci profiline de alışıktır. Takım gol attığında 80 metre depar atıp kutlamaya katılan, hakemleri etkisi altına alabilen, bir bakışıyla rakibini korkutabilen bir kaleciyi kim istemez ki? Kaleci dediğin azıcık manyak olacak, deli olacak. Ama bu adam sanki süt dökmüş kedi gibiydi. Örneğin ben kendi adımı Muslera’nın 1.90 boyunda olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım. Mizacı, bebek yüzlü olması vesaire sanki ufak tefek bir adammış gibi bir izlenimi yaratıyordu. Onun hakkında bir karar vermek için hala çok erkendi. Ama yine de şu az önce bahsettiğim öz güvene hiç sahip olmasaydı, bugün Muslera ismini hatırlamıyor bile olabilirdik. Olanca kalecilik yeteneği ve atletizmine rağmen, takımına ilk 3 hafta itibariyle 5 pouna kaybettirmiş bir kaleci olarak,
Türkiye gibi basınım ve taraftarının en ufak hatanızda humurdanmaya başladığı bir ortamda, teknik direktörü ya da takım arkadaşları ona ne kadar güvenirse güvensin, nando mental açıdan bu kadar sağlam bir adam olmasaydı, tarih olmaya mahkumdu. Bir kalecinin performansını değerlendirirken önündeki savunma hattından bağımsız ele almak pek mümkün değildir. Kalecinin savunmacılarla olan uyumu, onların alışkanlıklarını ezberlemesi, onlara güvenmesi elbette birkaç saatlik antrenmanla halledecek işler değildir. Ve kalecinin performansını doğrudan etkiler.
Örneğin bir kaleci önündeki oyunculara güvenmezse, kalesini ne zaman terk etmesi gerektiğini de bilemez. Tehlikenin ne zaman başladığını, işin hangi noktada tamamen kendisine kalacağını algılayamaz. Böyle durumlarda dünyanın en büyük, en yetenekli kalecilerinin bile akıl almaz hatalar yaptığına şahit olabilirsiniz. İşte Mustera da tam olarak bunu yaşıyordu.
Bu kadar çok sevilmesinin birinci sebebi elbette geçen 9 yılda gösterdiği inanılmaz performans. İşini iyi yapan insanları herkes sever. Fakat Mustera yaptığı kötü başlangıca rağmen yıllar içinde çıtayı öyle bir yere koydu ki, kendisinden önce özlemlen olan Taffarel ya da Mondragon gibi kalecilerin bile üzerine çıktığını iddia edebiliriz. Geldiğinde sadece 20 bin tane çıtı var.
Sadece performansını arttırmakla kalmadı, oyuncu olarak da gelişti. Mustera doğuştan gelen yetenekleri sayesinde kedi gibi kaleci dedikleri cinsden bir adam. Örneğin Taffarel de Güney Amerikalıydı fakat hafızamızı zorlasak bile onu inanılmaz refleksleriyle, estetik plonjonları ile hatırlamayız. Onun tarzı çok farklıydı. Taffarel öyle bir yer tutardı ki çoğu zaman uçmasına gerekli bir yer aldı. Bu yüzden o da çok güzel bir yer. Bu da çok güzel bir yer. Ama Mustera’nın kalede imkansız gibi gözüken bazı şeyleri başaran bir kaleci. Çoğu taraftar maç boyunca kendi kalesinde tek bir tehlike bile yaşansın istemez. Bazıları tehlikeyi hissedince gözlerini kapatır ya da sağa ya sırtını döner. Fakat kalede Mustera olduğu zaman onun kalesine gelen şutları bile ayrı bir zevkle izlersin. Çoğu zaman onun verdiği güven ön plandadır. Nando bunu yemez dersin. Ama bazen bir bakarsın kaçarı yok, gol pürpür,
Mustera böyle durumlarda sana bazen şunu söyletir. Yok artık Nando hangisini yiyeceksin? Video oyunu gibi şaka gibi bir kaleci. Hissettirdiği en güzel şey de şu olsa gerek. O sadece bizde var. Başka kimsede böylesi yok. Gerçekten haksız rekabet unsuru. Bakın bunları çok az kişi için duyabilirsiniz. Kıskançlık çoğumuzun ifade etmekten kaçındığı bir duygudur. Mustera farkında olmadan adama kıskançlığını bile itiraf ettirir. Mustera Türkiye Super League’in en iyi kaleci dedin. Senden de iyi mi kaleci? Benden de iyi kaleci. Bile mi? Evet. Bazen takım kötü oynar. Hakkıdır da. Önemli olan kötü oynarken de kazanabilmektir. İşte böyle durumlarda sunucu belirleyen şey bir iki oyuncunun özel performanslarıdır. Bir tane adam çıkar, öyle bir şey yapar ki sana hayat öpücüğü verir, nefes aldırır, hayatta tutar. Çıkmadık candan ümit kesilmez misali.
Bazen şunu hissettirir. Bugün ne olursa olsun kaybetmeyecek. Üzerinde bir efsun vardır sanki. Bugün geçit vermeyecek. Mustera o gün gerçekten de geçit vermez. Bazen hata da yapar. Her insan kadar. Ama onun yüzünden kaybetmiş olmak kimseye koymaz. Canı sağ olsun deyip geçilir. Çünkü kazandırdıklarına kıyasla bu bir hiçtir. İşini iyi yapanı herkes sever. Ama en çok kazanan adamlar sevilir. Mustera sadece kazanan tarafta yer almaz. Gerçek anlamda kazanır, kazandırır. Kazanmaya alıştırır. Hatta bağımlı hale getirir. Hiçbir zaman kendi belirlediği performans çıtasının altında kalmaz. Arada bir sallansa bile en kritik maçlar, en can alacağınlar geldiğinde şampiyonluk modu açar. Yine kazanır, yine kazandırır. Kazanan adamı herkes sever. Onunla kazanmak zaten güzeldir. Ama onunla kaybetmek bile güzeldir. Çünkü takımın hepsi kötü olsa bile o hep ayakta kalır. Bazen kaybettiğin için değil de sırf onun için üzülürsün. O üzülüyor diye sen kahrolursun. Çünkü görmek istediğin budur aslında.
Kaybettiği için üzülen biri. İçin için şunu bilirsin. Nando kaybettiği zaman senden çok daha fazla üzülen adamdır. Mustera üstün bir kaleci. Aynı zamanda da kazanan bir adam. Ama bu kadar sevgiyi açıklamak için bunlar hiç yeterli değil. Açıklaması bu değil. Bazı oyuncular için şunu sıklıkla duyarsınız.
Sağ dışında tanısan aslında çok efendi çocuk da işte. Sağda bazen kendini kaybedebiliyor. Nando o adam değildir. Sağ içinde de sağ dışında da aynıdır. Onun da kazanmak için çıldırdığına eminim. Ama asla rakibine, tribünlere ya da hakemlere bir saygısızlık yapmaz. Asla yapmaz. Ama bir gün yaptığını varsayalım eminim bunu kazanma hırsıyla falan açıklamaya çalışmaz. Ne yaptıysam takımım için yaptım demez. Ben Gağasaraylıyım diyerek her şeyin üstünü örtebileceğini bilse bile bunu yapmaz. Ağır tahrik vardı demez. Haksızlığa uğrayınca kendimi kaybettim demez. Onurlu bir adam gibi davranır. Yaptığı hatayı meşrulaştırmaya çalışmaz. Her neyse bunları konuşmak zaten anlamsız. Çünkü Moustara zaten öyle şeyler yapmaz. Bilirsiniz gerçi öyle şeyleri yapanlar da sevilir bu memlekette. Ama onları da sadece kendiyle aynı renk olanlar sever. Moustara gibi adamları herkes sever. Sağ içinde haksızlığa bile uğrasa o an nerede olduğunu unutmaz. Üzerinde hala forma olduğunu, maçın henüz bitmediğini unutmaz. Bu onun oyuna olan saygısından gelir. İtiraz edecekse bile adabı ilerler. Öyle ağzından sayyalar saçarak hekemlerin üstüne yürümez. Rakipleri onu tahrik etse bile oralı olmaz. Zaten kimsede Moustara’yı tahrik etmeye kalkmaz. Saygı öncelikle hak edilmesi, kazanılması gereken bir şeydir. Siz saygı göstermezseniz kimse de size saygı duymaz. Moustara düdük çalıp maç bittiği anda başka bir adama dönüşmez. Gider, ezeli de olsa rakibini tebrik eder. Mahallep olduğu için üzgünse onu ayağa kaldırır. Bu arada bunu yapan başka biri olsa belki öyle çok da hoş karşılanmaz. Ama Moustara’ya kimse karışamaz. İşte bunca yılın sonunda kazandığı şey budur. Hem gösterdiği hem de kazandığı saygı neticesinde doğru bildiğini yapmakta özgürdür. Belki bu sayede aslında doğru olanı, yapılması gerekeni yapar. Hem de hiç çekinmeden herkesin gözüne sokarak yapar. Futbolun aslında ne anlama geldiğini, ne demek olduğunu hatırlatır. Hiçbir zaman anlamayacak olanlara bile. Moustara sağ dışında da aynıdır. Sosyal medya hesaplarından dahi kimseyi rahatsız edecek bir şey paylaşmaz. Kendi seyircisine yaltaklanmak için başkalarının gönlünü kırmaz. Tribünlere oynamaz, prim peşinde koşmaz. Mesela Moustara adamlıktan da bahsetmez. Racon kesmez. Kendisinden biz diye bahsetmez. Kimseyi evinden aldırmaz. Bana elleri küçüklediler. Hepsinden tek tek hesap soracağım demez. Her üç Instagram postundan ikisi ailesiyle alakalıdır.
Çünkü sahada olan onun için sahada kalır. Maç bittiğinde umrunda olan tek şey ailesidir. Bu kadar çok sevilmesine rağmen, istese kendi markasını yaratıp servetine servet katabilecekken futbolcu kimliğini değil, onun için üst kimliği olan, Patricia’nın eşi, Kalleş ve Tiziana’nın babası olmayı daha ön planda tutar. Belki de bu yüzden. Bu oyuna yalnızca gerektiği kadar anlam yüklediği için çok özel bir adamım. Düşünün bu takımla 9 yılı devirdi. 14 kupa kazandı. Ve hepsinde de başrollerdeydi.
Kaptanlığa kadar yükseldi. Fakat onun derdi hiçbir zaman otobüsün arka beşlisinde bir yer işgal etmek değildi. Takım içinde gruplaşmalara, cunt tacılık işlerine asla dahil olmadı. Güney Amerikalılar dahil hiç kimseyle birlikte saf tutmadı. Sadece takımının başarısı için çalıştı.
Oyunlarla arasında kurduğu çok kuvvetli bir bağ var ve bu çok farklı bir şey. Herkesin başarabileceği bir şey değildir bu. Kendini olduğu gibi kabul ettirmek bazıları için hayat koyu sürecek bir savaştır. Ama Nando bunu hiç çaba harcamadan, sadece kendisi gibi davranarak başarabilmiş bir adam. Yaşadığı hayat, kazandığı para, kullandığı otomobiller veya sahip olduğu ayrı bir şey. Bu da bir şey. Bu da bir şey. Bu da bir şey. Bu da bir şey. Bu da bir şey. Bu da bir şey. Bu da bir şey. Bu da bir şey. Bu da bir şey.
Bu da bir şey. Bu da bir şey. Bu da bir şey. Bu da bir şey. Bu da bir şey. Bu da bir şey. Bu da bir şey. Bu da bir şey. continues Birkaç bin insan için Müsterrah’ı Müster zmiz decree Pos潮
Türkiye’nin öyle lafın girişi değil, gerçek anlamda ikinci vatanda olduğunu söylemek mümkün. E bu kadar sempatik bir adam olmasının da bunda payı var elbette. Ama eğer illaki klişe bir tabir kullanacaksak, Nandu artık tam anlamıyla bizden biri. Özellikle Galatasaray taraftarı başarıya o kadar alışıktır ki, onlar için çoğu zaman tek gerçek vardır. Her ne olursa olsun, sezon sonu geldiğinde o kupa kalkacak. Ama yönetimsiz, ama teknik direktörsüz, ama forvetsiz, o kupa havaya kalkacak. İşte o tarihsiz geceden beri herkesin paylaştığı şu mesaj. Sen yeter ki iyi ol, bir tane eksik olsun. Ben bunun birden fazla anlamı olduğunu düşünüyorum. İlk ve temel anlamı şu, gerçekten de onun sağlığı çoğumuz için her şeyden daha önemli. Ama altında başka şeyler de var. Örneğin, onsuz kazanmanın gerçekten de ne kadar zor olacağına dair bir bilinçaltı. Ya da belki en önemlisi, onsuz kazanılan kupanın bile sevincinin biraz buruk kalacak olması.
Nazaraya inanır mısınız bilmem ama Fernando Muster’a bugüne kadar çizdiği profilde öyle güven verdi ki, kalesinde öyle sağlam durdu ki milyonlarca insan ona bir şey olacağını aklına bile getirmemişti sanki. Başta da söylediğim gibi, her sıradan insanın, her sıradan günde başına gelebilecek tarihsiz bir olay, milyonlarca insanın nasıl bu kadar etkileyebilir ki? Adınız Fernando Muster aysa etkiler. Adınız bu kadar çok şey ifade edebiliyorsa, gönüllerdeki yeriniz bu kadar büyükse etkiler.
O an herkesin kanı çekilir, herkes dua eder. Muster aysa onca acı içindeyken, çektiği ızdıraptan dudakları titrerken bile renk vermemeye çalışır. Başta ailesi olmak üzere, o an onu izleyen sevenlerini daha fazla üzmemek adını.
Tekrar geçmiş olsun güzel adam, sahiden de sen yeter ki iyi ol, varsın on yüze de bir tane kupa eksik olsun.