Sergen Yalçın Hikayesi | “BEN BÖYLEYİM”
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=WF1PBbHJmEs.
Zordur kendin olmak, bu yüzden herkes başkasıdır. İnsanlar senden hep bir şeyler bekler, hep ister, daha çok ister. İnsanlar eleştirir, sende olanla yetinmez, seni olduğun gibi kabul etmez. İnsanlar sevmez seni. Daha doğrusu sever de seni değil kendi kafasında yarattığı seni sever. İster senin iyiliğini istiyor olsun, ister başka bir şeyin peşinde olsun,
kimse seni senden daha iyi bilemez ve kimse seni senden daha fazla düşünemez. Sergen Yalçın birçok kişiye göre Türk futbol tarihinin en yetenekli oyuncusu. Onu anlatırken istese Real Madridlerde, Bayern Münchlerde oynardı ama kendine bakmadı gibi klişelere girmeyeceğiz çok fazla.
Çünkü benim gördüğüm bu hikaye sonuçları ne olursa olsun, başkalarının ona dayattığı gibi değil, kendi gibi, olduğu gibi olmayı seçen ve bedellerinde ödeyen bir adamın hikayesi. Her ne yaptıysa Sergen gibi yapan Sergen Yalçın’ın hikayesi. Ben o Almanya maçına hiç uykucu çıktım. Kız arkadaşımla çok önemli problemlerim var. Sabaha kadar telefondaydım, öğle ne kadar telefondaydım,
oradan direkt çıktık, maçı geçtik.
Sergen Yalçın 5 Kasım 1972 İstanbul doğumlu. Futbola 10 yaşında Beşiktaş altyapısında başladı. Serpil Hamdi Tüzün onu uzun bir altyapa eğitim sürecinden geçirdi burada. Eşi benzeri görülmemiş bir yeteneğe sahipti.
Bir rivayete göre Sergen’in altyapı maçlarında kullandığı her frikik gol olurmuş. Boşu yokmuş sizin anlayacağınız. 1989’da Türkiye Genç Takımlar şampiyonunu kazanan kadroda yer aldı Sergen. Böyle bir teknik kapasite ve yaşından beklenmeyecek bir oyun zekasının yanında, henüz o genç yaşlarda bile fark edilen bazı handikapları vardı Sergen’in. Örneğin at yarışı tutkusu henüz 11 yaşında başlamış. Hatta al takımla idmanlara yeni çıkmaya başladığı dönemlerde, Beşiktaşlı yöneticiler tarafından takımın tecrübeli isimlerinden biri olan Gökhan Keskin’e emanet edilmişti. Al bu çocuğa göz kula kol Gökhan at yarışı oynuyormuş dediler diye anlatıyor Gökhan Keskin. Daha 17 yaşındaydı. Aradan bir hafta geçti. Bir de baktım ki ben Sergen ve Metin’in oturmuş at yarışı kuponu dolduruyoruz. Beşiktaş’ın 100 yılı aşkın tarihindeki en parlak dönemdi belki de. Metin Ali Feyyaz’ı, Atom Karınca Rıza Çalınbay’ı, Takoz Recep’i, Şifo Mehmedi ile
Gordon Min yönetiminde şahlanan o Beşiktaş takımına 91-92 sezonunda 19 yaşında dahil olmuştu Sergen. Önceki iki sezonda üst üste şampiyonluklar kazanan Beşiktaş, üçüncüsü için savaşırken ligin kaderinin belirlendiği son 6 haftanın tamamında Sergen’i ilk 11 oynatarak ona güvenmişti İngiliz teknikadan. Şampiyonluğu ilan ettikleri İnönü’deki 4-3’lük Galatasaray maçında takımının ikinci golünü atan genç Sergen, üst üste üçüncü ve lig tarihindeki tek namallip şampiyonluğun kazanılmasında önemli bir rol oynamıştı. 93’te Akdeniz oyunlarında Fatih Terim yönetiminde altın madalya kazanan kadronun yıldızlarından birisiydi aynı zamanda. 31 Ağustos 1994’te Fatih Terim tarafından Makedonya ile oynanan özel maçın 86. dakikasında oyuna alınarak ilk kez ameliyye formayı giymenin gururunu yaşadı.
94-95 sezonunda teknik direktör Christoph Daum ile ilmanlardaki çaba eksikliği ve disiplinsiz hareketleri sebebiyle sık sık sorun yaşamasına rağmen onun bir türlü vazgeçemediği oyunculardan birisi olmuştu. Sergen’in bütün kariyeri böyledir zaten. Teknik direktörleri ona hem aşık olur hem de ondan nefret eder. Daum’un sadık yardımcısı Roland Coe, Sergen’le ilgili şöyle bir anısını anlatmış.
Bir gün antrenman bitiminde Daum maçın 11’ini tahtaya yazdı ve maç taktiğini anlatmaya başladı. Bir de baktık ki Sergen ortalıkta yok. Sinirden küplere bindi ve bana hemen Sergen’i bulmamı söyledi. Tehsis binasında Sergen’i aramaya başladım. Bir de baktım ki telefonda at yarış rukbanı doldurtuyor. Sergen hırslı bir futbolcu olmadığını kendi itiraf ediyor zaten. Oldukça rahat bir adam. Cristiano Ronaldo için hazırladığımız kazanan adam videosunda uzun uzun anlatmıştık. Bazıları için sporculuk, bir meslek ya da belli bir yaşa kadar yapılacak bir uğraş değildir.
Paolo Maldini ve Luis Enrique’ye helal alalım. 50 yaşına merdiven dayamış iki adam. Ama belli ki sporculuk onlar için bir yaşam tarzı hayatlarının olmazsa olması. Sergen’e gelirsek, Sergen hiçbir zaman sporcu olmadı. Sergen topçuydu hem de en iyisinden. Ama onu da sadece maçların başlama düdüğüyle birlikte gösterirdi. Hani genç takımlarda hocalar takti gidmen ya da kondisyonarlıklı antrenmanlar yaptırır ya, oradaki genç oyuncuların hemen hemen hepsi bu durumdan bıkkımık duyar. Ya ne zaman maç yapacağız diye düşünür.
Zamanla olgunlaştıkça aslında bu çalışmaların önemini fark ederler. İşte Sergen bunu hiçbir zaman anlayamamıştı. Onun bütün futbol kariyeri maç olsa da oynasak diye düşünerek geçti. Sergen sadece sahada futbolcuydu. Hakem düdüğü çalar, maç biter ve Sergen’in ikinci hayatı başlardı. Bu ikinci hayatta Sergen idman yapmayı sevmez. Futbol konuşmayı, hatta bırak konuşmayı, maç izlemeyi bile sevmez. Sezon başı kamplarına ya geç gelir ya hiç gelmez.
Geldiğinde de vücuda öyle bir yağ bağlamış olur ki futbolcu olduğuna kimse inanmaz. Gecelerin hızlı adamıdır. Bazen ertesi gün ilman olduğunu bile bile sabahlara kadar gezer tozar. Yediğine içtiğine dikkat etmez. Çekirdeğe karşı zaafı vardır. Eğer hiçbir yere çıkmamışsa bile evde oturur televizyon karşısında çekirdek çitleyerek göbeğini büyütür. Her dönemde en az 2-3 kilogram fazlası vardır. Bu sebeple de sahada tıkanır koşamaz. Sergen neden koşmuyorsun sorusuna şöyle cevap verir. Ben koştuğum zaman yoruluyorum bunu bir türlü anlatamadım kimseye.
Tek bir argümanı vardır kendine savunmak için. Ben çok yetenekliyim. Diğer oyuncuların çalışarak yapabildiklerini hatta daha fazlasını çalışmadan da yapabiliyorum. Yine de sezon boyunca 27 maçta forma giyip 8 gol ve 4 asist kaydeden Sergen kariyerinde ikinci kez şampiyonluk sevinci yaşamayı başarmıştı.
Ne var ki Sergen ve Davum arasında sular durulmuyordu. Davum diyor ki onunla iletişim kurabilmek için her yolu denedim. Biraz yakınlık kurmak amacıyla onunla ortak bir at almayı bile düşünmüştüm ama futbolu umursamıyordu. Tek umrunda olan at yarışlarıydı. Bazen idman devam ederken kenara gidip kuponu tutmuş mu diye sorardı. Aldığı cevaba göre de yamuklu bir şekilde çalışmaya devam eder ya da suratını asar idman bitsin diye beklemeye başlardı. Sergen ise o dönemi şöyle anlatmış. Şampiyonlar Ligi eleme maçıydı.
Davum beni yanına çağırdı o zamanlar aramız baya bozuk. Bak eğer bu maçı kaybedersek beni gönderirler ama ben gidersem seni de burada barındırmam bilmiş ol dedi. Güldüm ve ona dedim ki sen rahat ol ben burada hanciyim sen yolcusun ama yanılmıştı. Evet sezon sonunda Davum gerçekten de yollandı ama Sergen de hanci olamadı Beşiktaş’ta. 1997 yılının Mart ayında Samsun Spor karşısında alınan 4 birlik Malbiet’in ardından dönemin yöneticilerinden Uğur Ekşioğlu bu futbolcular bu formayı hak etmiyor. Başta da Sergen bu kadarı yeter artık Sergen’i satıyoruz demişti. Sergen’in cevabı ise çok daha sert oldu. Ekşioğlu yönetimden ayrılana kadar sahaya çıkmıyorum. 10 numaralı formamı da Ekşioğlu kendi gitsin. Ortalık karıştı. Süleyman Seba Sergen Yalçın’a o dönemin blüp rekoru olan 30 milyarlık bir ceza kesti. Köşe yazarı Adnan Bostancıoğlu şöyle bir yazı yazmış Sergen için. Önemsemiyor Sergen. Aslına bakarsanız önemse değil bir şey var mı emin değilim. Yanlış anlaşılmasın sözünü ettiğim şey bir boş vermişlik değil. Söz gelimi öğle maçlarını izledim ki takım tel tel dökülürken canını dişine takıp ölüydürildiği de oldu. Önemseme hali daha ziyade otorite ya da güce karşı. Malum medya hem otorite hem de güç. Ama o takmıyor öteden beri öyle. Başkanlarla, yöneticilerle, teknik direktörlerle hasılı bir kulübün hiyerarşik yapılanmasında kim varsa takıştı bugüne kadar. Erman Toroğlu’nun çok üzerine geldiği günlerde bir zamanlar kazma bir futbolcu olan Toroğlu bile Brunei Lekette iş bulabiliyorsa ben de aç kalmam. Dolayısıyla gelecek kaygım yok dedi. Kimi zaman özel hayatına dair hikayeler, eşine az rastlanır futbol becerisi ve zekâsını gölgeledi. Taraftarın ona karşı neler hissedeceğini bilememesi hatta aşkla nefret arasında hızlı geliş gidişler yaşaması bundan olsa gerek. Bu mevzu açıldığında kendisi de kabul ediyor Sergen. Çok hatalarım oldu diyor. Evet çok fazla hatası vardı ama her zaman dobraydı Sergen. Karşısındaki kim olursa olsun hep doğru bildiğini söyler sözünü sakınmazdı. Hani bir laf vardır ya bedelini ben ödediğim sürece yaptığım hatalar kimseye ilgilendirmez işte Sergen hep bu kafadaydı. Almak için kendini hiçbir zaman hazır hissetmediği sorumluluklarının altında ezilmekten korktu belki de. Sadece şunu hesap edemedi. Kendi gibi olmak, olduğu kişi olarak kabul görmek için ödeyeceği bedeller çok daha ağır olacaktı. Ülkemizdeki futbolcuların çoğu genç yaşlarda büyük paralar kazanmaya başladığı için eğitim hayatına ya ara vermiş ya da nokta koymuştur. Üniversite mezunu futbolcu yok denecek kadar azdır bu ülkede.
Ama eğer bu bir eksiklikse bunun bütün sorumluluğu da onlara ait değil. Örneğin Sergen neden üniversite okumadı. Üniversite sınavının olduğu gün maç vardı da o yüzden klüp yöneticilerinden izin istedi. Yarım saatliğine gidip gelebilirsin ama maçı sakın kaçırma dediler. Gitti. Yarım saatte elinden geleni yaptı ve çıktı. Sonuçlar haliyle kötü olmuştu. Sergen okur muydu okumaz mıydı bilmiyorum ama gelmek istediğim yer şurası. Genç yaşta gelen şöhret ve büyük paralar eğitimini tamamlamayan bunca genç futbolcunun etrafında bir asalaklar sürüsü yaratıyor.
Her zaman onlardan faydalanmak isteyen, gel abim seninle ortak bir iş kuralım, gel seninle şuraya yatırım yapalım diyen, onları sömüren hatta bazen düpedüz dolandıran abiler sarmış oluyor etraflarını. Sergen futbolu bıraktıktan sonra arada yorumcu koltuğuna da oturdu. Bazen nokta tespitler yaptı bazen düpedüz boş yaptı. Ama genç kardeşlerine şu öğüdü vermeyi de ihmal etmedi. O abiler var ya ne yapın edin o abilerden kurtulun diyor Sergen. 97-98 sezonunda Cem Uzan’ın sahibi olduğu İstanbul spor Sergen’e o dönem için çok büyük bir paraya. Yaklaşık 5 milyon euroya Beşiktaş’tan kopardı. Aykut Kocaman, Oğuz Çetin ve Sergen Yalçınlı kadrosuyla İstanbul spor oldukça başarılı bir sezon geçirdi ve ligi dördüncü sırada tamamladı. Ama Sergen mutlu değildi. İstanbul sporda iyi paralar kazandık orası doğru diyor ama bir gün bir maça çıktık. Kafamı kaldırdım tribüne baktım 15 tane adam var. Dedim ki kendi kendime ben burada ne yapıyorum benim burada ne işim var derken Cem Uzan’ın maddi desteğini çekmesiyle birlikte maaşını alamayan Sergen gemileri yaktı.
99’un yaz aylarında bu kez dönemin kodamanlarından Jet Fadl’ın sahibi olduğu Sears-Jabba spor tarafından bonservise alınan yıldız oyuncu kiralık olarak Fenerbahçe ile anlaştı. Aslında kendisini Galatasaray’da istemişti o dönem ama o Fenerbahçe’yi tercih etti. Bu tercihin büyük bir hata olduğunu düşünüyor Sergen. Ona göre Enform’da olduğu dönemdeydi ve o yıllarda Avrupa’da büyük başarılar yakalayan Galatasaray’a gitseydi muhakkak Avrupa’da büyük bir takıma transfer olabilirdi. Nitekim teknik direktörü Zeman’la sorunlar yaşayan Sergen’in kiralık kontratı fes edildi ve 99-2000 sezonunun devre arasında bu kez Galatasaray’a kiralandı. Çok az kişi hatırlar ama sezon başında Fenerbahçe ile Avrupa Kupası maçlarına çıktığı için statü gereği UEFA Kupası şampiyonluğu yaşayan o Galatasaray kadrosunun içinde yer alamadı Sergen. Lig kariyerinde 3. şampiyonluğunu Galatasaray formasıyla yaşayarak takımına önemli katkılar da bulundu ama sezonun bitmesiyle birlikte Fatih Terim de dahil olmak üzere bütün takım dağılmıştı. Sergen’i de takımda tutmadı Galatasaray.
Euro 2000 elemelerinde oynadığı Almanya maçı Sergen’in bütün kariyerindeki en etkileyici 4-5 maçtan biridir. Maç boyunca Türk Milli Takımının her hücum organizasyonunda Sergen’in imzası vardı. Hele bir de efsane Alman oyuncu Lothar Matthäus’a attığı bir çalım vardı ki birçoklarına göre o sezon sonunda futbolu bırakan Matthäus’un kariyerine bu çalım bitirmiştir. Maçı takip eden Bayern Münich temsilcilerinden biri 28 yaşındaki Sergen’i görünce resmen aklını oynattı.
Böyle bir futbolcuyu nasıl bilmeyiz nasıl tanımayız diye hayıflanarak araştırmaya başladı ve bu araştırma sonucunda Sergen’in şu meşhur ikinci hayatını öğrendi. Bayağı Münich gibi bir kulübün kapısından işte böyle dönmüştü Sergen. Yıllar sonra ünlü İngiliz gazetesi The Guardian’de yayınlanan bir makalede Sergen’in defalarca nasıl Avrupa kulüplerinin kapısından dönmeye anlatılmış. Nasıl büyük bir yetenek olduğundan bahsedilmiş. Bu adam dünyanın en büyük yıldızlarından biri olabilirdi. 60 metreden bir kül tablasını bile vurabilecek bir yetenekliyordu İngilizler.
Ama bırak transfer yapmayı dünya çapında bir şöhrete bile sahip olamamıştı. Yeni sezonda bu kez adresi Trabzonsporlu ve dört büyük takımda forma giyen ilk oyuncu oldu Sergen. Ama orada da uzun süre kalamayacağı belliydi. Trabzon gibi birçok yabancı futbolcuyla alakta olmakla zorlandığı sakin bir şehirde özellikle de gece hayatının olmayışı hiç ona göre değildi. Sezon sonu geldiğinde artık Sir Jet Bay’la olan kontratı bitmişti ve Bodrum’a tatil yapmaya gitti Sergen. Sezon başı kamplarını sevmediğini zaten söylemiştik. Yabancı bir ülkede bir ay kadar süren 35-40 kadar erkeğin bir arada olduğu bir ortam. Yemek, uyku ve ağır idmanlar dışında yapacak hiçbir şey yok. Eminim ki en disiplinli futbolcular bile bu kamplardan nefret ediyordur. Ama Sergen hiç gelemezdi böyle şeylere. Sırf bu kamplardan birine katılmamak için sezonun başlamasına bir hafta kalana kadar hiçbir kulüple görüşmedi. İki ay boyunca Bodrum’da yedi, içti, yattı, tatil yaptı. Beşiktaş’a dönebilirdi Sergen. Ama söylediğine göre Beşiktaş’ın teklifi komitti.
Üstelik yöneticiler seni bu halde bizden başka kim alır gibisinden konuşarak Sergen’i kızdırmıştı. Onlara şöyle cevap verdi. Akşam haberlerini izleyin ve beni kimin alacağını görün. Ve sezonun başlamasına bir hafta kalana Hacin’in emekli olmasıyla yeni on numarasını arayan Galatasaray’ın bir yıllık teklifini kabul etti. İşte kendisi için çok özel bir teknik adam olduğunu her fırsatta söylediği Lucezcu’yla tanışması bu dönemde oldu Sergen’in. Rummen teknik adam Sergen’in çıktığı ilk idmanın bitiminde yöneticilere şöyle isyan etmişti.
Ama bu konuşmadan sadece beş gün sonra oynanan sezonun açılış maçında sahadaydı Sergen. Arada çıktığı iki üç tane idmanda Lucezcu’nun aklını almayı başarmıştı. Kısa sürede fazla kilolarından en azından bir kısımdan kurtuldu. Fizik olarak hazır olduğum zaman futbol benim için araba kullanmak gibi bir şey. Kimse ayağımdan topu alamaz diyor Sergen. Gerçekten de bazı oyunculara belli bir şey
vegetable içinu. Bukm 1972’den ince r 수 yok mu diye Chuck Asker checked beashes o’su bu u gradually şeyicationser.
memuru edasıyla bu görevi yerine getirir ve başka hiçbir şey yapamaz. Ancak Sergen’in kendi anlattığına göre futbol onun için öncelikle kafasında olup biten, daha sonra da ayaklarını kullanarak hayal ettiği şeyleri gerçeğe dönüştürdüğü bir oyundu. Oyun zekası denen şeyi anlatmak kolay bir iş değil. Çünkü belli tek bir parametresi yok. Birçok farklı özelliğin birleşimi. Ama Sergen kendince çok güzel anlatmış. Beşiktaş’ın efsane altyapı hocası Serpil Hamdi Tüzü’nün isteği üzerine Sergen küçük yaşlardan itibaren
oyunu kafasında kurgulamaya, maç içinde oluşacak herhangi bir pozisyonda nasıl reaksiyon vereceğini, kimin nereye koşu yapacağını, kime pas atacağını, nereden şut çekeceğini, sanki bir film senaryosu yazar gibi kurgulamaya, sonra da eline kağıt kalem alıp çizmeye başlamıştı. Hocanın Sergen’den bunu istemesinin sebebi açıklı sanırım. Onun yeteneğinin, sahada yapabileceklerinin bir sınırı olmadığını çok iyi biliyordu. Bu yetenekte bir oyuncunun hayal etme konusunda da bir sınırı olmamalı ve yaratıcılığını en iyi şekilde ön plana çıkarmak için çalışmalıydı.
İşte bu sayede sahaya çıktığı zaman rakiplerinin hep bir adım önünde, her zaman çabuk düşünen ve düşündüğünü hızla uygulamaya koyan Türk futbol tarihinin oyun zekası en yüksek oyuncularından biri olmuştur Sergen. O dönem Galatasaray’daki üst düzey performansını açıklayacak birkaç neden vardı. Örneğin Türkiye’de o zamana kadar legal olan kumarhanelerin kapatılması tam da Sergen’in Galatasaray’da oynadığı döneme denk gelir. Hayatında ilk kez onu anlayan, onunla iktidar savaşı yapmayan ve onu olduğu gibi kabul eden bir hocası vardı. Aslında o takıma baktığınız zaman Sergen’den başka bir şey de yoktu Galatasaray’ın. Perezler, Viktoriyalar, Florcuiler… Sergen Dobrâdem demiştik ya, o sezon şampiyon olmalarına o bile şaşırmış bunu kendi itiraf ediyor. Alın size Sergen ve Ümit Karan arasında geçtiği iddia edilen bir konuşma. Ümit, sana çok net söylüyorum, sen tam bir kazmasın. Sana pas attığım zaman ya kaleye vur ya da topu bana geri ver. Başka bir şey yapmaya çalışma çünkü istesen de yapamazsın. Onun olağanüstü yetenekleri ve Lurche’nin taktiksel disiplini ön plana çıkaran oyunu sayesinde Sergen kariyerinde dördüncü kez şampiyonluk kutladı. Şampiyonlar Ligi birinci tur gruplarından çıkmayı başaran Galatasaray, Barcelona, Liverpool ve Roma’nın bulunduğu ölüm grubunda iddiasını son maça kadar sürdürdü. Sağda koşan, mücadele eden bir Sergen’i ilk kez o dönem izlemiştik sanırım. Çünkü o bile artık farkındaydı ki burası şampiyonlar ligiydi ve burada o bile koşmak zorundaydı. Ancak Galatasaray Sergen’in çapraz bağ sakatlığı sebebiyle oynayamadı. Ali Samyon’daki Barcelona maçında Avrupa’ya havlu attı. Sergen bu sakatlık sebebiyle sadece sezonun son bölümünü değil, Dünya üçüncülüğünü kazandığımız 2002 Dünya Kupası’nı da kaçırdı. Eğer o turnuvada Sergen de olsaydı neler yapardık düşünemiyorum. Galatasaray’la olan kontratı sona ermişti. Artık 30 yaşındaydı ve hiçbir zaman kendine bakmayan Sergen’in bu sakatlıktan dönüp üst düzey bir performans vermesini de kimse beklemiyordu artık. Ama Sergen acayip hırs yaptı o dönemde. Ve Beşiktaş’a imza atan Luchescu ile birlikte yuvaya dönerken kendi kendine bir söz verdi. Dönemez diyenlere inat döneceğim ve Beşiktaş’ı şampiyon yapacağım. Hayatında ilk kez gerçekten çalıştı. Uykusuna yediğine içtiğine dikkat etti hatta çekirdeği bile bıraktı. Ve sezonun ilk maçında sağdaydı Sergen. Beşiktaş’ın 100. yıl şampiyonluğuna imzasını atan adam oldu. Mental açıdan sorunlu veya disiplinsiz oyuncuyu çok gördük. Ama Sergen’i onlardan ayıran şey, eğer ortada bir iddia varsa Sergen en azından sahaya ayak bastığı andan itibaren hırslıydı. Fiziği el vermese bile bazen yürüye yürüye maç kazandırırdı. Çokça hayal etti o günü, bazen rüyalarında gördü. Beşiktaş’a dönecekti, takımı şampiyon yapacaktı ve kupayı getiren golü de o atacaktı. Şampiyonluk maçında inönüde Galatasarayı yıkan golde Tümer’e öyle bir pas attı ki Tümer’e asist yapmaktan başka çare bırakmadı. Sergen attı şampiyonluk geldi.
Kariyerindeki beşinci ve son şampiyonluktu bu. Ertesi sezon Beşiktaş kaldığı yerden devam edecek gibi gözüküyordu. Ligin ilk 17 haftasında yeni Ligü yüzü görmeden liderlik koltuğuna yapıştı Karakartal. Diğer taraftan takım Şampiyonlar Ligi’nde boy gösteriyordu. Sergen, Chelsea deplasmanında sergilediği performans ve attığı iki golle
Roman Abromovic’in o pahalı biçilemez takımını yerle bir etmişti. Küçük ama sadık bir hayran kitlesine sahip sanatçılar vardır. Her hafta belli bir günde küçük bir mekanda aynı insanlara şarkı söylerler. Sergen’in de aynı onlar gibi kendi çapında ufak bir uluslararası hayran kitlesi vardı. Vakit ve fırsat buldukça onu izlemeye gelen ya da denk gelirse televizyonda maçını kaçırmayan işte bu maçla birlikte Abromovic’te o kitleye dahil olmuştu. Her şey bu kadar iyi giderken Ligi’nin 18. haftasında oynanan Samsun Spor maçı
Beşiktaş camiasını alt üst etti. O güne dek yenilgi almayan takım 5 kırmızı kart görerek hükmen mağlup olduğu o maçla birlikte sezon sonuna dek tam 8 kez sağdan boynu bükük ayrıldı. Devre arasında İlhan Mansız Japonya’ya yollanmış, Fenerbahçe 11 puan geriden gelerek kupayı kart alan eller arasından çekip almıştı. Sezon sonunda Sergen’in bile dilinden anlayan Luce takımdan ayrılmıştı artık. Rıza Çalınbay’la şansını deneyen Beşiktaş dördüncülükten ileri gidemedi. Bir yıl sonra Can Tigana geldi ama o da yaralara merhem olamadı. Sergen artık 34’lük olmuştu. Bu ilerleyen yaşında fazla kiloları ve idmanlara karşı olan alerjisi onu sağda tutmayı imkansız hale getiriyordu. İlk 11 başlarsa muhakkak oyundan alınıyor, Yedek soyunursa 60’tan 70’ten sonra oyuna giriyor ama çoğu zaman artık çok geç oluyordu. Son iki sezonda çıktığı 55 maçta sadece 5 kez 90 dakika sağda kalabildi Sergen. Sonunda Tigana da isyan etti. Artık onunla uğraşamıyorum. Yollayın dedi. Sergen zeki adam.
Bunun olacağını bilmiyorsa bile eminim ki tahmin etmiştir. Sessiz sedasız bir ayrılık oldu bu. Hem Beşiktaş’a hem de süperlik kariyerine. Üçü Beşiktaş’ta olmak üzere 5 şampiyonluk, 347’lük maçı ve 105 golle yüzler kulübünün seçkin bir üyesi olarak. 2006-2007’de ikinci lük ekiplerinden Etimeskut Şeker Sporla anlaştı Sergen. Futbol hayatı boyunca arzu ettiği sözleşmeyi nihayet imzalamıştı.
Koydurduğu özel maddeler sayesinde idmanlara çıkmak zorunda değildi artık. Hatta İstanbul’da yaşamaya devam etti Sergen. Sadece hafta sonları gelip maçlara çıkıyor ve geri dönüyordu. Ancak her ne yaptıysa burada bile kadro dışı kalmayı başardı. Bir sonraki durağı Eskişehir Sporu oldu Sergen’in. Kariyerine yarışır bir final yapamamıştı belki ama futbol hayatının son günleri de burada ateşli SS taraftarını mutlu etmeye çalışarak geçirdi. Sergen Yalçın 2008 yılında aktif futbol hayatına ki ne kadar aktif olduğu tartışılır nokta koydu. Hollandalı teknik adam Gus Hiddink der ki Yıldız oyuncularla çalışmak sanıldığı kadar da zor değildir. Esas zor olan kendini yıldız zannedenlerle çalışmaktır. Futbol dünyasında böyle belli başlı oyuncular vardır. 20’li yaşların başında onları izlerken şöyle düşünürsünüz. Çok yetenekli çocuk ama işte hep bir ama vardır. İlerleyen yıllarda bu amayı ortadan kaldırabilenler gerçekten yıldız olur. Diğerleri ise 30 yaşına gelir hala aynı şeyi düşündürür. Çok yetenekli oyuncu ama hep bir ama vardır. İşte Sergen bunun istisnası. O amayı hiçbir zaman ortadan kaldıramadığı halde yıldız oyuncu sınıfına girebilmiş bir adam. Sergen koşmadı idman yapmadı. Ne gece hayatından vazgeçti ne atlardan ne de çekirdekten. Hiçbir zaman forma için mücadele etmedi. Onun mücadelesi kendisi olabilmek kendisi gibi kalabilmekti. Çünkü başka türlü mutlu olamayacağını o da biliyordu. Şöhreti dünya çapında olmadı belki ama Türk futbol tarihi bir kitapsa Sergen o kitapta kendine özel bir bölümün sahibi. Sıkça güldüren, bazen kızdıran bazense hüzünlendiren bir bölüm. Gülen Timur Lengin de dediği gibi yarın yaparız adamı Sergen.
Her eleştiriye hayat benim size ne tarzında yaklaşan, hayata biraz çekirdek yiyerek bakan karikatür bir adam.
Gizem şah, gizem şah. Gizem yuva gizem şah. Gizem şahı ben ben.
Mei dee
Altyazı M.K.