BARÇA RÜYASI | “Barcelona’nın Başarısının Ardında Yatan 5 Sebep” #5EBEP

BARÇA RÜYASI | “Barcelona’nın Başarısının Ardında Yatan 5 Sebep” #5EBEP videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=1dSIABzC7IU. 5 Sebebin yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün Barcelona’nın son çeyrek asırda yakaladığı çıkışın sebeplerini arayacağız. Bundan tam 15 sene öncesine döndüğümüz zaman La Liga’daki şampiyonluk sayıları tam olarak şöyleydi. Real Madrid’in 29, Barcelona’nın ise 16 adet şampiyonluk…

BARÇA RÜYASI | “Barcelona’nın Başarısının Ardında Yatan 5 Sebep” #5EBEP

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=1dSIABzC7IU.

5 Sebebin yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün Barcelona’nın son çeyrek asırda yakaladığı çıkışın sebeplerini arayacağız. Bundan tam 15 sene öncesine döndüğümüz zaman La Liga’daki şampiyonluk sayıları tam olarak şöyleydi. Real Madrid’in 29, Barcelona’nın ise 16 adet şampiyonluk kupası vardı. Fark neredeyse 2 katıydı. Fakat bugün Barcelona durumu 33’e 26 yaparak, aradaki farkı 7 şampiyonluğa kadar indirmiş durumda. Başka bir değişle, son 15 yılda 10 kere şampiyon oldu ve yine aynı dönemde kazandığı 4 şampiyonlar ligiyle birlikte son 15 yılın en başarılı takımı olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz. İşte bugünkü konumuz Barcelona bunu nasıl başardı? Bu yükselişi nasıl yakaladı? Bu büyümeyi nelere borçlular? Her zamanki gibi 5 ana sebep altında inceleyeceğiz. Bakalım Barça rüyası nasıl ortaya çıktı?
Abone ol ve like tuşuna basmayı unutmayın. Sebep 1 Felsefe Johan Cruyff Sarı fare Cruyff 1988’de teknik direktör olarak çalışmaya başladığında devraldığı Barcelona, mali açıdan krizde olan, sahada başarısız sonuçlar alan ve tribüne seyirci çekmekte zorlanan bir takımdı. Görevini sadece teknik direktörlük yapmak değil, kulübü kendi felsefesiyle yapılandırmaktı.
Elbette yapılanma deyince birçoğumuzun aklına yeniden yapılanma gelir, yeniden yapılanma için de öncelikle eski yapıyı yıkıp baştan yapmak gerekir. Fakat Johan’ın kurduğu yapı, onları belli aralıklarla yeniden yapılanmaya yani eskisini komple yıkıp yeniden inşa etmeye mecbur kılmayan bir yapı olacaktı. Çünkü temel sağlam olduğu zaman üst yapıyı istedikleri şekilde dönüştürebilecek bir esnekliğe sahip olacaklardı. Tarihte modern futbolu onun kadar etkilemiş bir adam daha var mıdır bilmiyorum ama Barcelona’yı daha çok etkileyen birisinin olmadığını söyleyebiliriz. Bu kulübün tarihini ikiye bölmüştü, Johan Cruyff’tan öncesi ve sonrası. Burada sadece teknik adamlık ve yöneticilik yapmadı. İnandığı futbol felsefesinin bir savunucusu olarak kulübe yeni bir kimlik kazandırdı. Cruyff’un futbola ilgili efsane olmuş bazı sözleri vardır. Basit oynamakla ilgili aforizmasını hepiniz bilirsiniz. Ama bence onun felsefesini en iyi anlatan sözleri şunlar. Nitelik olmadan kazanmak sıkıcıdır, nitelik olduğu halde kazanamamak ise anlamsız. Onun inancına göre sadece kazanmak değil, onları izlemeye gelen insanlara keyif veren bir görsel şölen sunmak da bir o kadar önemliydi. Ama aynı zamanda iyi futbol oynayıp kazanamıyor olmak da yeterli değildi. İşte bu felsefeyi Barcelona’ya o kadar iyi adapte etti ki, teknik adam olarak göreve geldiği 1988 yılından bugüne kadar bu felsefe Barcelona’nın adeta kimliği oldu. Ne zaman bol pas yapan, akıcı hücumeden başka bir takım izlesek hep şu örneklemeyi kullandık. Adamlar Barcelona gibi oynuyor. Barça Cruyff’dan sonra hep kendi stili ve kendi kimliğiyle kazanan bir takım oldu. Teknik direktörler ve kadrolar değişse bile Barça stili özenle korundu. Johan’dan sonra hep onun prensiplerini benimsiyen teknik adamlarla çalışıldı. Örneğin Barça’nın bugünkü teknik direktörü Setian Cruyff için şunları söylüyor. Johan Cruyff’un Barcelona’sında oynamak için bir serçe parmağımı hiç düşünmeden verirdi. Johan ise Barça’daki başarısının sırrını şöyle anlatıyor. Bu ülkede her zaman rakibin şanslı olduğundan ya da hakemlerin onların tarafında olduğundan demurarak prim yapabilirsiniz.
Ben bu mantığı değiştirmek istedim. Kazan ve en iyi ol mantığını aşılalım. Yaptığımız şey sadece buydu. Benim düşüncem diğerlerinden önce kendine bak. İşte biz böyle yükseldik. Eğer kendi pozisyonunda dünyanın en iyisi olan 11 oyuncuyu aynı takımda buluşturursanız, dünyanın en iyi takımını kurmuş olmazsınız demiş Johan. Takım oluşturmak bambaşka bir şeydir. Elbette felsefeden kastettiğimiz şey sadece sahada oynanan futbolla ilgili değildi. Cruyff’un felsefesi bir yönetim biçimi, bir kültürdü. Ve kuşkusuz Barcelona’nın Real Madrid karşısındaki makus talihini değiştiren en önemli adım, Johan Cruyff’un kurucusu olduğu La Masia Futbol Akademisi idi. Teknik direktörlü kariyerinin bitiminden sonra Barça’nın onursal başkanı olan ve kulübe danışman olarak hizmet eden Johan, daha sonra Ayaks’a da bi benzerini kurduğu bu yapı için birde manifesto hazırlatmış. Bazı maddeleri şöyle. Teknik direktörden sportif direktöre, altyapı hocalarından CEO’ya kadar futbolu sadece futboldan gelenler yönetecek.
Altyapı teknik direktörü maç kazanmak için değil, oyuncuların bireysel gelişimi için orada çalıştığını bilecek. Farklı sistemler oynatan her seferinde ellerindeki en iyi oyuncuları kullanıp maçı kazanmaya çalışan yetiştiricilere yer olmayacak. Altyapı bir sonuç değil, bir sonuca yani A takıma hizmet eden bir araçtır. Yaş gruplarındaki hocalar 8 haftada bir rotasyonla farklı bir takımı çalıştıracak. Bir hocanın gözünde iyi olan bir oyuncuyu diğeri eksik görebilir. Birinin ön yargılı yaklaştığı bir çocuk, bir başka hocanın elinde değerlenebilir.
İşte Johan Cruyff’un temellerini attığı bu felsefe sayesinde Barcelona’nın artık bir kimliği vardı. Sıra sahanın içine geldiğinde ise Johan’ın fikirleri inanılmayacak derecede çılgıncaydı. 2. Ütopya Total Football Johan hiçbir şeyden korkmazdı. Eski oyuncusu Çiki Begerstein onu böyle anlatıyor. İnsanlar kafalarında bir şüphe olduğu zaman sürpü skolojisine girerler.
Çoğunun yaptığını yapar ve risk almaktan kaçanırlar. Fakat Johan sadece bir futbol adamı olarak değil, karakter olarak da ofansif bir adamdı. Kimsenin cesaret edemeyeceği şeyleri söyler ve yapardı. Ne zaman aklına çılgınca bir fikir gelse gelip bize yani oyuncularına anlatırdı. Ve biz de birbirimize şöyle derdik. Bu adam kafayı yemiş olmalı ama sonra bizi bir şekilde ikna ederdi. Nasıl olduğunu biliyorsunuz işte çünkü o Johan Cruyff. Aslında Total Football Johan Cruyff’un icat ettiği bir şey değil. Yaratıcısı Reinus Mechels savunma ve hücum atlarındaki mesafeyi mümkün olduğunca kısaltmaya başlayan bir oyun tarzı. Böylece oyunu geniş mesafelerde oynamak ve topun peşinden koşmak yerine topa sürekli sahip olarak rakibi onun peşinden koşturmak gibi bir ana prensibi var. Bunu mümkün kılan ise her oyuncunun bir diğerinin görevini üstlenebildiği savunmanın forvetten, hücumun kaleceden başladığı, herkesin sürekli hareket halinde olup rakip için markaj yapmayı imkansız hale getiren kafa karıştıran bir sistem. Total Football’u bu ana hatlarıyla anlatmak çok zor bir şey değil. Çünkü geride kalan 50 yılda onu kusursuza yakın uygulayan bazı takımları izleme şansımız oldu. Fakat sadece fikir aşamasında olduğu dönemde Total Football tabiri caizse bir ütopyaydı. Mechels’in başarılı uygulamasından sonra ise Cruyff tarafından Barcelona’ya başarıyla adapte edildi ve onun ardından gelen teknik adamların katkıları ile evrim geçirerek bugünlere kadar geldi. Günümüzde halen Total Football oynayan bir takım olduğunu söylemek güç olsa bile, Barcelona her zaman bu ekolün ana prensiplerini uygulayan ve Total Football’ların esintiler barındıran bir kulüb oldu. Cruyff’un olabilecek en basit ifade ile ”Top izleyen onlar gol atamaz” şeklinde özetlediği, topa sahip olmayı amaçlayan ve hem hücumu hem de savunmayı topa sahip olarak yapmayı hedefleyen bir oyun anlayışı. Rakibi hem fiziksel hem de mental anlamda yıpratan, bezdiren ve oyundan düşüren 11 oyuncunun tamamından topu olumlu kullanmasını bekleyen bir anlayış. Cruyff’un teknik adamlık döneminde kalecisi Zubi Zaret dayı idmanlarda sol açık olarak oynatması ve bu sayede topla olan ilişkisini geliştirmeye başlaması aslında ne kadar ütopik, ne kadar çılgınca bir fikir olduğunu özetliyor. Frank Rekard da devam eden ekol, Pep Guardiola’nın dokunuşlarıyla birlikte zirvesine ulaşmış ve başka bir noktaya evrilmişti. Yeni çılgın fikir, topa rakipten daha fazla sahip olmak değil, onu kendi istemediği sürece rakibe hiç vermemekte. Atak sonlandırmak için rakip kaleye şut atmak haricinde toptan asla vazgeçmeyen belli bir noktadan sonra rakibini onu geri kazanmaya çalışmaktan vazgeçen bir oyun ortaya çıkmıştı. Barça’nın her döneminde izlerini görebileceğimiz gibi,
İspanya Milli Takımı da bu futbolun bir benzerini oynayarak büyük başarılar elde etti. Yeni oyuncular ve yeni teknik adamlarla sürekli modifiye edilmesine karşın bu ekol Barcelona’yı hiç terk etmedi sayılır. Bunun en önemli sebeplerinden birisi de bu ekolu devam ettirmeyi mümkün kılacak oyuncuları yetiştirmekten geçiyordu. Sebep 3 İMA-LA TANE-LA MASYA
Alt yapı meselesi ülkemizde sıkça tartışılan ve önem verilmesi gerektiği konusunda hepimizin hemfikir olduğu bir konu. Mesela bir futbol kulübü her yıl alt yapı organizasyonuna 5 milyon euro civarı harcıyorsa, o alt yapının zaman içerisinde yine en az 5 milyon euro’luk bir değer üretmesi gerekir. Basitçe anlatmak gerekirse A takım için dışarıdan almaya kalksanız en az 5 milyon euro vereceğiniz bir oyuncu yetiştiriyorsa veya dışarıya en az 5 milyon euro’ya satabileceğiniz bir oyuncu yetiştirebiliyorsa o alt yapı organizasyonu çalışıyor demektir.
İşte La Masya Akademisi her iki açıdan da kusursuz çalışan, hem takıma sürekli oyuncu kazandıran hem de sürekli kâr etmeyi mümkün kılan bir imal-a-tane. Cruyff’un da dediği gibi amacı yönelik hizmet eden, sisteme uygun oyuncular üreten ve bu sayede Barcelona’yı dünyanın en başarılı takımlarından biri olmaya devam etmek için astronomik rakamlara transfer yapmaya mecbur kılmayan bir oyuncu fabrikası. Bu yoldan Pique’ye, Chaví’den Iniesta’ya, Messi’den Busquets’e her biri kendi pozisyonu için en ileriden biri olarak kabul edebilecek. Dışarıdan almaya kalksanız bugünün piyasasında her biri için 9 saniyeli rakamları kasanızdan çıkarmanız gereken adamları yok denilecek maliyetlere üreten bir alt yapı organizasyonu. Bunun yanında San Luis Garcia, Giovanni dos Santos, Ojan Kırkiç, Thiago Alcantara, Mikel Arteta, Pedro Rodriguez, Marc Bartra, Gerardo Lifeu bunun gibi sayısız ürünün satışından da kazanç getiren ekstra bir gelir kapısı. La Masya Camp Nou’nun hemen yanında bulunan bir tesis. Genç oyuncuların sadece futbolu değil hayatı öğrendikleri bir yer.
Kütüphaneleri, restoranları, konferans salonları ve dinlenme odalıyla oradaki çocukların tüm sosyal ihtiyaçlarına yıntı veren bir tesis. Eğitim prensipleri alışılmışın oldukça dışında. Buradaki oyunculara, özellikle dar alanda toplu oynama becerisini yükseltecek çalıştırmalar yaptırılıyor. Johan Cruyff’un da Bacte Zamanı’nda dediği gibi, Barça için oyuncuların fiziksel kapasitesi ikinci planda. Onlar için öncelik teknik kapasitesi yüksek, pas oyununa yatkın oyuncular yetiştirmek.
Takımın oyun felsefesi gereği, eğer bir oyuncu top kendilerindeyken rolünü kusursuz oynayabiliyorsa, fiziksel defektleri o kadar da mühim değil. Bunun en bazı örnekleri elbette, Xavi, Iniesta, Thiago ve Pedro gibi oyuncular. Birçok futbolcunun kariyerlerinin başında benzer hikayeler yaşadığı anlatılır. Fiziği zayıf olduğu için, bundan topçu olmaz denilen oyuncular hakkında yığınlı hikaye vardır. İşte La Masya’nın farkı bu çocuklardaki cevheri ortaya çıkarmaktı.
Kendi oyun tarzına uygun olarak yetiştirdiği oyunculara kusursuz derecede basit ve efektif oynamayı öğretmek. Kimseden imkansız şeyler yapmasını beklemeden, oradaki gençlere basit şeyleri kusursuz yapmayı zor gibi gözüken şeyleri ise kolay dönüştürmeyi göstermek. Bu sayede eğer varsa fiziksel defeklerini de handikap olmaktan çıkarmak. Barcelona’nın bu akademide yalnızca oyuncu değil, aynı zamanda teknik adam da yetiştirdiğini söylemek yanlış olmaz.
Ruis Enrique, Pep Guardiola ve Tito Villanova’nın antrenörlülü kariyerlerine Barcelona B takımını çalıştırarak başlamaları ve sonrasında elde ettikleri başarılar bunu bize gösteriyor. La Masya’nın kuruluşuyla birlikte Barcelona uzun bir süre boyunca Avrupa futbolunu domine edecek olan yapının temellerinde atmış oldu. Geriye sadece bu bahçeye ekilen tohumların olgunlaşması ve meyve vermesi kalmıştı.
Sebeb 4 Son Ürün Uzay Takımı 2000’lerin başından itibaren La Masya’dan yetişen oyuncular A takıma yavaş yavaş mont edilmeye başlandı. Önce puyol ve çavi sürüldü piyasaya. Onlara sadece iyi futbolcu olmayı değil bu klübe yakışır birer figür olmayı da öğretmişlerdi. Uzun süre kaptanlık pazubanını taşıyan bu ikiliyi asla rekiple dalışırken ya da hakeme itiraz ederken göremezdiniz.
Genellikle takım kaptanlarına böyle bir misyon yüklenmiş olmasına rağmen puyol ve çavi hep centilmen kalmayı seçti. Onları Viktor Valdez izledi. Sağdaki 11 oyuncunun tamamından beklenen topu olumlu kullanma işini iyi öğrenmişti Viktor. Aynı zamanda takım için canını verebilecek türden bir askerdi. 2003’de sessiz bir çocuk çıktı ortaya. Andres Iniesta. Aslında onun çaviye alternatif olması bekleniyordu ama onlar birbirlerinin partları oldular. Bu ortaklık sadece Barcelona’nın değil İspanya Milli Takımının da kaderini değiştirdi.
Bu kadar muazzam yeteneklerle donatılmış, aynı zamanda da bu kadar takım oyununa yatkın egosuz iki adam. Çoğu takımın hayallerinde görebileceği kadar kusursuz bir oyun kurucu profilinden onlar da artık iki tane vardı. İki sene sonra da Lionel Messi girdi hayatlarımıza. Ergenlikten henüz kurtulan bir çocuk olarak oyunu o kadar olgun o kadar rafineydi ki o yaşta bile normal olmayan bir tarafı vardı sanki. Ronaldinho’nun Barcelona’da çıtayı koyduğu yer çok yüksek olmasına rağmen Messi o çıtayı arşa çıkarmak için and içmiş gibiydi.
Ve son olarak 2008’de Gerard Pique ile Sergio Busquets geldi. Manchester United’da birkaç yıl geçiren Pique, Pep’in takımın başına geçmesiyle hemen geri alınmıştı. Carlos Puyol ile her açıdan birbirlerini çok çok iyi tamamladıkları bir tandem oluşturdular. Puyol’un cengaverliği, atikliği ve liderlik yetenekleri, Pique’nin soğuk kalınlılığı, hava toplarındaki başarısı ve oyun kurma yetenekleri göz önüne alındığında iç içe geçen puzzle parçaları gibiydiler. Sergio ise o günlerden bugünlere en az hakkı teslim edilen, en az saygı görevisi mi olmasına rağmen oynadığı kilit rolle takımın gizli kahramanı oldu. Şu az önce bahsettiğimiz basit işleri kusursuz yapmak onun olayıydı. Önlibero altı numara çapa ya da defensif ortasağı. İşte Sergio Busquets o mevkiinin adamı ama İspanyollar onu anlatırken pivot diyor. Kelime anlamıyla pivot, eksen, hareketli bir şeyin sabitlendiği nokta ya da bir takım işlerin bağlı olduğu insan anlamına gelir.
Klasik bir derin oyun kurucuyla benzer görevlere sahip olan Busquets ise diğerlerinden ayıran özellik ise takımın onu eksen olarak kabul ederek sahiye yayılması ve pass bağlantılarını geriden kontrol eden Sergio’nun her zaman takımın en merkezindeki oyuncusu olmasıydı. Bir başka anlatım ile sağdaki diğer oyuncular bulundukları pozisyonu ona bakarak ayarlıyorlardı. La Masya’dan çıkan bu 7 oyuncunun etrafını doldurmak görece daha kolay oldu. Zaten takımı oluşturmak genellikle bu şekilde yapılması gereken bir iştir. Öncelikle sağlam bir omurgu oluşturmakla başlar. Bunu yaptığınız zaman artık ne ekleminiz gerektiğini bilirsiniz. Etrafının nasıl süslüyeceğiniz hakkında daha net bir fikriniz olur. Savunmanın sahana muhtemelen tarihin en iyi sabitlerinden biri olan Daniel Alves transfer edildi. Merkezde eşsiz oyun kuruculara sahip olan takım sağ kanatada artık sürekli hücuma çıkan hem kanat gibi oynayıp hem de çizgiden oyun kuruculuk yapabilen ekstra bir oyuncuya sahip olmuştu. Üstelik Alves takımın oyun anlayışına kendini çok iyi adapte etti. Sürekli bindirme atmasına rağmen sırf yapmış olmak için orta yapmayan pas oyununa katılarak inatle ve ısrarla boşluk arayan takıma yardımcı olmuştu. Kaleci ile karşı karşıya kaldığı anlarda bile hep gözleri boştaki bir arkadaşını arıyordu. Defensin diğer kanadında ise Alves’e göre çok daha defensif ve çok daha fizikli bir oyuncu Eric Abidal yerleştirildi. Bu sayede bir denge kurulmuş oldu. Abidal hem Alves hücuma çıktığında savunmayı üçleyip emniyeti sağlıyor hem de takımın boy ortalamasını yükselterek duran toplar için büyük önem taşıyordu.
Hücum bölgesinde Eto ve Henry gibi hem çalışkan hem yaratıcı hem de zeki oyunculara sahiptiler. Her oyuncu zaten çok düşük seviyede olan egolarını bir kenara bırakıp Guardiola’nın verdiği direktifleri eksiksiz uygulamaya çalışınca ortaya bir uzay takımı çıktı. Özellikle 2008-2009 sezonunda katıldığı her turnuvayı kazanan Barcelona sadece zirveye çıkmakla kalmamış, arkasında bıraktığı rakiplerle arasına çok ciddi bir mesafe koymuştu.
Aradan yıllar geçti ama bu omurga zirve performansını o kadar uzun süre devam ettirdi ki 2014-2015 sezonunda bu kez Luzien’in yönetiminde aynı oyuncuların etrafında bir rüya takım daha oluştu ve tekrar Avrupa futboluna damga vurdu. Kevin ve Iniesta’nın ilerleyen yaşlarında onörün künü paylaşması için Ivan Rakitic kadroya eklenmişti. Emekli olan Puyol ve Abidal’in görevleri Mascherano ve Jordi Albay’a devrebildi. Eto-Henry ikilisinin yerinde ise yine dünya çapında iki tartışılmaz isim Neymar ve Suarez vardı.
Tarihin gördüğü en etkileyici hücum üstlerinden birini oluşturan Messi Neymar ve Suarez ile Barça kupa üstüne kupa kaldırdı. Sebep 5 Keçi Lionel Messi Bakın artık burada size onun ne kadar yetenekli ne kadar özel bir oyuncu olduğundan bahsetmeyeceğim. Çünkü biz bunları anlatmaktan siz de dinlemekten sıkıldınız ama o hala sıkılmadı.
Messi’yi Messi yapan şey de bu zaten. Kazanmaktan asla sıkılmadı. Hiç doymadı, hiç tatmin olmadı. Tarihin en iyi oyuncularının kariyerlerinde bile sakatlık, formsuzluk, özel hayat gibi sebeplerle belli performans dalgalanmaları kötü geçen 1 ya da 2 sezon muhakkak vardır. Ama Messi’nin en kötü sezon istatistikleri bile 55-60 civarı golesiz toplamının altına hiç düşmedi. Ne fiziksel ne de mental anlamda hiçbir zaman tükenmişlik hissetmedi.
Birçok otoriteye göre dünyanın en iyisi olmasına rağmen hatta bu ünvan aldığı ödüllerle defalarca resmiyete dökülmesine rağmen ben dünyanın en iyisiyim, biraz olsun gevşeyebilirim demedi. Messi’nin hikayesi bir zirveye tırmanış hikayesi değil. Çünkü o kadar uzun zamandır oradaki bizi buna öyle alıştırdı ki doğduğundan beri zirvede oturduğunu düşünüyoruz belki de. Onun asıl hikayesi zirvede kalmak. Bugün Barcelona klübünde tuttuğu yer sahip olduğu ağırlık muhtemelen tarih boyunca başka hiçbir oyuncuya hiçbir klüpte nasip olmayacak cinsden. Messi bu konumun sonuna kadar hak etti fakat yine de asla soyma odasındaki ağırlığını kendi çıkarlarına kullanmadı. Ne teknik direktörlerinin ne de takım arkadaşlarının kuyusunu kazmadı. Etrafında olup biten hiçbir şeyden etkilenmeden sadece hedefe kilitlendi ve tüm enerjisini kazanabileceği kadar çok şey kazanmak için harcadı. Zaman zaman klüp yönetimleriyle anlaşmazlığa da düştü ama hiçbir zaman ayrılma tehditinde bulunmadı. Üstelik onu takımına kapmak için bir servet harcamaya hazır olan onlarca klüp kapısında beklerken. Yalnızca kazanması için askeri şartların sağlanmasını bekledi geri kalanı sahanın içinde hep kendi başını halletti. Bir oyuncu bir klüpte 16 yıl ya da daha uzun bir süre geçirebilir. Örneği fazla yoktur ama duyulmamış şey de değildir. Fakat Messi bu sürenin tamamını öyle bir yoğunlukta oynadı ki aynı hedeflere kendisini ve takım arkadaşlarını tekrar tekrar motive edebilmiş olması inanılmaz. Biz dünyalılar için bir günlüğüne bile olsa kendi yaptığımız günlük işlerimizde bir numara olmak hayalden öte değilken onun bunca uzun süredir zirvede kalması inanılmaz.
Barcelona, Messi olmadan da bu başarıların bir kısmını elbette yakalayabilirdi. Ancak bu durumda sadece dönemin başarılı bir takımı olarak hatırlanırdı. Messi ise başarıyı sürekli kılarak hanedanlığa dönüştürdü.
Felsefesiyle, oyun tarzıyla, sistemiyle, altyapısıyla tıkır tıkır işleyen bu yapının belki de ihtiyacı olan son ve en önemli faktörü kazanan ve kazandıran adam oldu.
Bu videoda Messi’nin Yeni Yeni Yeni Yeni Yeni Yeni Yeni Yeni Yeni Yeni Yeni Yeni