Ufuk Alkım Güven – Türkler ve Göç – CS Özel (4)
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=CJWHuHkjqKo.
Selçuklular göçebe bir toplum. Evvela bunu ifade etmek gerekir. Göçebe bir toplum. Ve hâlâ hazırda yaşadıkları coğrafyada bir problem, bir sıkıntı olduğu zaman sırtlarına evlerini, tabi evlerken burada çadırı kastediyorum, çadırlarını alıp başka bir bölgeye çok rahat gidebilirler, hareket edebilirler. Dolayısıyla sıkıştıkları noktalarda siyasi, ikisadi, ticari, buna benzer faaliyetleri yapamadıkları durumlarda, anlaşamadıkları durumlarda bölgeyi terk ediyorlar. Zaten Desti Kıpçak bölgesinde Kıpçak boy birliği bozulduktan sonra da Türklerin akın akın yaşadıkları bölgeden göç edip, neticede Balkanlara kadar uzanacak bir göç hareketinin başladığını görüyoruz. Burada anladığım bir göç vakası var. Yani belli gruplar bulundukları coğrafyada bir nevi farklı sebeplerle savaş olur, konjonktürel sebepler olur, göçe zorunluluk hissediyorlar ve buraya doğru geliyorlar. Sen de az evvel ifade ettiğin üzere Selçuklular da bu zorunlulukla buraya geldiler. Tam burada yıllardır eğitim öğretiminde de çok fazla üzerinde durulan, hatta literatüre pek çok kez tartışmaya da sebep olmuş, Türklerin göçebe mi, konar göçer mi, nasıl bir toplum olduğuna dair çok fazla bir nevi böyle kavram kargaşısı diyebileceğimiz bir hal var. Burada Türklere sen göçebe dedin. Acaba bu göçebe lafzını hususen mi kullandın? Bir ayrım yapıyor musun burada? Türklere burada konar göçer, yarı göçebe gibi tanımlamaları yapabilir miyiz? Aralarında bir fark var mıdır Veya Hatun? Şimdi Mahmut evvela şunu söyleyelim. Yapısalcılık ya malum senin de bildiğin bir şey vardır. Nedir bu yapısalcılık? En özet ifadeyle söyleyeyim. Külün içerisindeki cüzün çok fazla bir kıymeti yoktur. Sen külliği olanı ortaya koyarsın, içerisindeki cüzleri de o külliği olana göre değerlendirirsin. Teşekkür herhalde doğru özetlemiş oluruz. Genelde son dönemlerde özellikle tarihçilik bu şekilde ele alınıyor. Mesela şöyle söyleyeyim. Müslüman bir toplumda yaşıyorsunuz. Müslümanlık namaz kılmaktır, oruç tutmaktır, zekat vermektir, açak itmektir, kelime-i şehadettir.
Bunları yapıyorsunuz Müslüman. O zaman her Müslüman bunları yapar. Gibi bir bakış açısı değil mi? En özet ifadeyle Amiyanat abirle söyleyecek olursak. Şimdi bu noktada tam olarak meselenin böyle olmadığını ifade etmemiz gerekiyor. Yani Türklere ben göçep ediyorum. Özellikle Selçuklulara ben göçep ediyorum. Tabii o dönemi konuşuyoruz. Göçep ediyorum ama iç içe geçmişlik de var. Yani şehirli unsurların göçebe hayatını, hayatı demeyeyim de göçebe hayat tarzını diyeyim.
Bakış açısını diyeyim daha doğru ifadeyle. Devam ettirdiğini biz görüyoruz. Ama şu, şimdi Konar Göçer, Yaragöçebe, bu ifadelerin ben çok kaypak altının doldurulamaz olduğunu düşünüyorum açıkçası. Yani hatlim mazur görün bu noktada. Ben kafada yordum yani bu işlere biraz. Yüksek İstansa ders dönemindeyken Said Polat hocamızdan da bunun üzerine dersler aldık kendisinin. Bu noktada da bir eseri var. Herkese tavsiye ederim. Selçuklu göçerlerinin dünyası Muhammed Said Polat.
Çok uzun uzun tartıştık bu meseleleri. Şimdi niye Konar Göçer, niye Yaragöçebe denmiş de göçebe çok fazla… Aralarında tam olarak nasıl bir fark var? Şöyle yani Konar Göçer için diyorlar ki, işte Türkler yaylak kışlak şeklinde hayatlarını devam ettirirler. İşte yazın yaylak hani yazdan gelir aslında. Biz ona aslında yay yaz demektir. Kışlak da kıştan gelir. Kışın başka bir yerdeler, yazın başka bir yerdeler. Bugün hala biz ben Alanya’lıyım. Alanga’da hala aynı hayat devam eder.
Yazın Alanya çok sıcak olduğu için insanlar yaylaya çıkarlar. Kışın da Alanya sıcak olduğu için aşağıya inerler. Mesela bu şekilde yorumluyorlar. Yani öyle her daim gezmiyorlar diyorlar her yeri. İşte Yaragöçebe de üç aşağı beş yukarı bu şekilde tanımlanıyor. Şimdi şöyle yani bir insan her gün atıyorum işte Isfahan’dan yola çıktı İstanbul’a kadar hayatını hep yürüyerek devam ettiriyor.
Sonra Isfahan’dan işte şeye geçiyor, İstanbul’a geliyor, İstanbul’dan işte Avrupa ülkelerine gidiyor, oradan gemiye atlıyor, Amerika’ya gidiyor. Dünyayı böyle devamı dönüyor. Böyle bir hayat mümkün mü? Hayır. Mümkün değil. Tamam böyle bir hayat da yok zaten dünya gelelinde. Tamam münferit bazı gezgin insanlar, seyyahlar bunu yapmış olabilir ama biz bir cemiyetten bahsediyoruz. Böyle bir şey mümkün değil. Bu hiçbir toplulukta yok. Hiçbir göçer toplulukta, göçebe toplulukta yok zaten.
Dolayısıyla burada göçebe demekte bir beis yok. Ha peki niye bu konular göçer ve yaragöçebe şeklinde ifareler kullanılıyor? Şimdi Avrupa Merkeziyeçilik diye malum bir şey var. Metanarativ, üst anlatı olarak bugün tercüme ediyoruz. Şimdi Avrupalılar, Avrupalılar ve Avrupa’nın siyasi, iktisadi, ilmi tasallutunda ve sömürgesinde kalmış topluluklar dünya tarihine bakarken hep bu meta anlatı, üst anlatı üzerinden meseleye bakıyorlar. Nedir o? İnsanlar evvela göçebeydi. Sonra işte yerleşik hayata geçtikçe gelişme başladı. Yani burada ne var? Gelişme, ilerlemeci bir bakış açısı tarihe. Dolayısıyla insanlar göçebeyse gelişemezler. Göçebe bir hayat gelişmeye engeldir. Şimdi bu noktada eyvallah tamam yerleşikler olarak bunu kabul edelim. Ama yani gelişmişlik niye sadece bizim nazarımızdan veya sadece Avrupa nazarından gelişmişlik olsun?
Yani Türklerin kendi içerisinde bir gelişmişlik anlayışı olamaz mı? Ya da ne bileyim Arapların veya ne bileyim Farslıların veya Avrupalıların kendi içerisinde bir gelişmişlik anlayışı olamaz mı? Pek tabii olabilir. Dolayısıyla bu noktada Avrupa merkezci ya da yerleşik merkezci diyorum ben buna birazcık da. Yerleşik bakış açısıyla meseleye bakmamak gerekiyor.
Peki bu göçerlik dediğimiz zaman illaki yani bir surlar içerisinde bir şehir hayatı, bir ev, dört odalı, dört tarafı çevrili odalar içerisinde hayatını devam ettirmek midir sadece? Hayır o da değildir. Burada göçebenin hayata bakışıyla, tabiata bakışıyla, evrene, insana bakışıyla, devlete bakışıyla bir şehirlinin işte aynı az önce saydığım şeylere bakış arasında farklar var.
Mesela göçebelerde daha çok şifahi kültür hakimdir. İşte yerleşiklerde kitabi yazılı kültür daha çok hakimdir. Tabi bunlar dediğim gibi birbirinin içine geçmiştir. Ben salt yapı salıncı olarak bakmıyorum meseleye. Bugün biz de şifahi olarak bir şeyler yapabiliyoruz. Ama meseleye böyle bakmak benim kanaatim daha doğru yani şunu söyleyeyim özetle. İşte Türkleri gelişmiş bir toplum olarak göstermek için böyle kelime oyunlarına gerek yok. En özetifadesi bu yani söylediklerim.
Eyvallah. Peki burada aklıma takılan bir sual daha var. Selçukluların bu kurulma vetilesi ve göçebe bir toplumdan bahsediyoruz. Bunlar çok büyük kalabalıklarla mı bu coğrafyaya, işte bugün İran diyebiliriz, coğrafyasına doğru geliyorlar yoksa belli bir aşiret reislerinin olduğu ya onların koruyucuları olan belli bir asker yekûnuyla mı?
Yani ictimai bir göç mü var top yekûn yoksa belli küçük grup halinde mi? Bunu sorma sebebim eğer küçük bir grupsa orada zaten yerleşik bir düzen var, bir devlet var, uzun da mazisi ve geleneği olan bir devlet var ya da toplum var diyelim. İslam coğrafyasına ve dünyasına ilerleyen ve tirede hakim olacağını görüyoruz Selçukluların.
Nasıl bir insan popülasyonuyla gelmişler ki bu hakimiyeti tesis etmişler? Aynı zamanda iki ve şeyle bir sual olsun. Şimdi şöyle söyleyelim Kıpçak boy birliği dağıldıktan sonra bölgede zaten şöyle daha geriden alalım meseleyi. Türklerin kadim coğrafyası çok yerleşik hayata müsait bir coğrafya değil.
Gerek ictim şartları, gerek coğrafy şartlar, gerek Çin’in baskısı, gerek Rusların baskısı, gerek havanın soğuk olması. Bunlar çok yerleşik hayata müsait alanlar değil. Ve burada siyasi, iktisadi bir kriz çıktığı zaman insanlar zaten göçe boğuldukları için göç etmekten erinmiyorlar ve akın akın bölgeye doğru gelmeye başlıyorlar. Şuna benzetirler hep.
Kaplar vardır, dolar boşalır. Hiç boş kalmaz ama yani o dolar boşalır da kastım. Biri yerini başka birine terk eder. Devamlı böyle böyle gelirler. Ha şunu da söyleyeyim. Türkler göçebe olmasaydı biz bugün muhtemelen Anadolu’da olmazdık. Yani bugün Anadolu’da konuşup Türkler hakkında konuşup Türkleri göçebe değil demek de yani en böyle nasıl söyleyeyim kibar ifadesiyle yani saçmalıkla demek istemiyorum açıkçası ama yani çok oturmuyor yani öyle söyleyeyim. Dediğim gibi akın akın geliyorlar ve şöyle bir durum var. Siz göçebe bir topluluksunuz, bir muvaffakiyet elde ediyorsunuz ve insanlar etrafınızda birikmeye başlıyorlar. İşte yağma yapıyorsunuz, bir yeri ele geçiriyorsunuz, oradan ganimet elde ediyorsunuz ve etrafınızda diğer göçar topluluklar hemen birikmeye başlıyorlar.
Böyle bir hayat tarzı devam ediyor. Dolayısıyla giderek kalabalıklaşıyorlar.