Bizim Yazarlarımız da Şehitlerimiz Kadar Kıymetlidir | Bekir Develi ile Peynir Gemisi | Ali Ural

Bizim Yazarlarımız da Şehitlerimiz Kadar Kıymetlidir | Bekir Develi ile Peynir Gemisi | Ali Ural videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=hPMJ91LWqoQ. Online alışverişte güven arayanların adresi, Özboyacı Altın, Bekir Develi ile peynir gemisini sunar. Hoş geldiniz kıymetli dostlar. Cumanız mübarek olsun. Yine bir cuma akşamı da sizlerle beraberiz. Bugün benim için çok özel…

Bizim Yazarlarımız da Şehitlerimiz Kadar Kıymetlidir | Bekir Develi ile Peynir Gemisi | Ali Ural

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=hPMJ91LWqoQ.

Online alışverişte güven arayanların adresi, Özboyacı Altın, Bekir Develi ile peynir gemisini sunar.
Hoş geldiniz kıymetli dostlar. Cumanız mübarek olsun. Yine bir cuma akşamı da sizlerle beraberiz. Bugün benim için çok özel ve çok güzel bir gün. Zira çok sevdiğim bir ağabeyim bugün bizim misafirimiz. Burayı stüdyomuzu şereflendirdi. Yüzlerce insanda, yüzlerce talebede, yüzlerce şair ve yazarda emeği olan. Ömrünü buna vakfetmiş desek ifrat etmiş olmayız. Çok kıymetli bir büyüğüm, şair, yazar Ali Ural hocam bizimle beraber. Hoş geldiniz hocam. Hoş bulduk efendim. Nasılsınız canım efendim? Teşekkür ederim sağ olun. Sizler de iyisiniz inşallah. Ben de iyiyim şükürler olsun. Hani böyle biriyle tanışırsınız bir süre geçtikten sonra 5-10 dakika sonra ya da birazcık tanıdıktan sonra kafanızı da gönlünüzle bir yere konumlandırırsınız onu. İşte o adamdan uzak dur. Bu biraz kafadan atıyor gibi. Bu biraz üfürüççü gibi ya da şöyle dindar, işte daha ahlaksız, argo konuşan, kaba sabah diye böyle kafanızda kategoriler açmışsınızdır. Onu bir yere yerleştirirsiniz. Benim Ali hocamla tanışmam belki 15 seneyi buluyor değil mi muhterem hocam? Bulduk hocam. Kulakları çınlasın kıymetli Bülent Atavesilesi ile tanışmıştık. O zaman Ali hocamı ilk gördüğümde şey demiştim. Ne kadar kibar, ne kadar zarif, ne kadar edebli bir Müslüman diye. Estağfurullah. Ve buradan zerre kımıldamadı bu 15 yıl içerisinde. Çok saygı duyduğum, çok hürmet ettiğim birisiniz. Allah hebeden razı olsun. Çok teşekkür ederim geldiğiniz için hocam. Allah sizden de razı olsun. Ben de sizin için aynı cümleleri kuruyorum. Teşekkür ederim. Nasılsınız hocam? Teşekkür ederim. Çok iyiyim. Siz de iyi misiniz? Bizler de iyiyiz. Şükürler olsun. Bu arada hani bal tutan parmağını yalardır demişler hocam. Yeni kitabını da getirdi. Kağıda sarılı Rüzgar Ali hocamın son şiir kitabı. Dördüncü müydi hocam? Bu beşinci şiir kitabı. Beşinci şiir kitabı hocamın. Bir kitabı olarak beş. Onu da buradan tanıtmış olalım. Bütün ne diyorlar? Seçkin kitapçılarda. Şule yayınlarında zaten biliyorsunuz Şule yayınlarında sahibi oluyor kendisi. Hocam, Hoca Safa geldiniz. Hoş bulduk.
Sizi hep yazarken, anlatırken, konuşurken, dertlenirken görüyoruz. Berdevan mı hocam? Aynı şekilde devam ediyor mu? Çok şükür başka bir yolumuz yok. O yolda yürüyoruz. Hani şey diyorlar ya şu yaşa kadar üreteceğim. Ondan sonra kenara çekileceğim. Artık bildiklerimle iktifa edeceğim falan diyorlar. Var mı sizin de öyle bir şey? Estağfurullah. Öyle değil. İnsan ölene kadar öğrenmek zorunda. Bildiklerinde biraz paylaşırsa bereketli bir hayat olmuş olur.
Şimdi hocam biz Şule yayınlarını biliyoruz. Eserleri biliyoruz. Sizi biliyoruz. Karabatağı biliyoruz mesela. Derginizi, edebiyat derginizi ve talebelere olan iştiyakınızı biliyoruz. Hatta sizin Rahli Tedricatınızdan geçmiş onlarca talebe hemen Instagram’da bu paylaşımı yaptığımda altına onlarca yorum geldi hemen. Öncelikle şundan başlayayım. Siz tohum ekiyorsunuz yıllardır. Meyve vermeyi başladılar mı? Ne alemde bağımız bahçemiz?
Çok şükür yaşarken meyveleri Allah gösterdi. Bugün bu bahçedeki ağaçlar farklı farklı meyveler veriyorlar. Türk edebiyatında kendilerini kabul ettirdiler. Şiirde, hikayede, romanda, her alanda yaptıkları işin bir heves olmadığını edebiyat kamusu gördü ve takdir etti. Çok şükür Allah bana da gösterdi bunu. Elhamdülillah. Kaç talebinizin kaç kitabı vardır? Yani şu an hiç kestirebiliyor musunuz yani? Tam sayısını bilmiyorum ama 100’e aşkın talebimin 200’e aşkın 300’e aşkın kitabı vardır. Maşallah. Ne kadar güzel bir şey. Ne hissediyorsunuz hocam? Mesela daha düne kadar hani belki doğru dürüst cümle kuramayan, edebiyata bir iştiyakı olan, sanata bir iştiyakı olan ama kendine doğru dürüst ifade etmekte zorlanan o gençleri birkaç yıl sonra kitap imzasında gördüğünüzde ne düşüyor gönlünüze?
Yani ben kendim bir kitap yayınladığım zaman duyduğum heyecandan daha fazlasını duyuyorum. Sevinçten daha fazlasını duyuyorum. Ve onlarla da birlikte oturuyorum aynı masaya imza yapıyoruz. Yani ben onları Türk edebiyatının geleceği olarak görüyorum. Bu milletimiz için bir kazançtır. Ben vesileyim. Türk milleti için bir kazançtır. Bu topraklar için kazançtır.
Çünkü bir ülke her şeyden önce edebiyatıyla köksalar, diliyle köksalar, sözüyle köksalar. Sözü varsa, dili varsa, şiiri, hikayesi, romanı varsa o ülkeden korkmayın. O çok sağlam temeller üzerinde yükselmektedir o ülke. Ben bu kardeşlerimizi gördükçe hepsinin birer bayrak olduğunu, dalgalandığını, bu ülkenin geleceği için, bağımsızlığı için, gücü için çalıştıklarını büyük bir heyecanla izliyoruz. Şükürler olsun. İlk temasları nasıl oluyor sizinle hocam? Mesela benim dikkatimi çekti. Kitabınıza mail adresinizi yazıyorsunuz. Kitap kapaklarının kenarını da hemen açınca orada görünüyor mail adresiniz. O irtibat sağlansın, akış devam etsin, irtibat kopmasın diye mi yoksa?
O yani bu şeyden mail kanalıyla çok az iletişim olur. O sadece ola ki size birisi ulaşmak ister ve yani bunun için bir enstrümanı yoktur, telefonunuz yoktur, başka bir şey yoktur, oradan ulaşabilir diye ama benim talebelerim o kanaldan gelmiyor.
Benim talebelerim birbirlerine söyleyerek, yani burada, bu ocakta yol alırken bunu çevresiyle paylaşıyor ve o çevreden taleple oluyor. Yoksa yılda bir kere duyuruyoruz bu atölyelerin başlayacağını ya da yeni bir atölye açılacağını. Bu da Türkiye Yazarlar Birliği bünyesinde zaten oluyor. Türkiye Yazarlar Birliği böyle bir iki paylaşım yapıyor. Bu kadar yani. Zaten meraklısı, ilgilisi geliyor. Tabii ki yani bu konuda bizim özellikle bir çabamız olmuyor. Arayan yerini buluyor. Peki ilk teması nasıl oluyor sizinle hocam? Mesela Yazarlar Birliği vesilesiyle böyle bir atölye başladı. Oraya ilgili alakalı insanlar geliyor. Neye bakıyorsunuz? Ben vaktiyle bir baş pehlivan çekmiştim de. Babası dedi nasıl anlıyorsunuz dedim bir çocuktan iyi bir güreşçi pehlivan olup olmayacağını dedim. Belki dedi inanmayacaksınız Bekir Bey ama şu dedi kapıdan içeriye babasının elinden tuttu giriyor ya dedi. Evet dedim. Mindere gelene kadar söylerim dedi. Yani bu ne kadar gerçekçi bilemiyorum. Edebiyatta bu nasıl oluyor? Bir metnini mi okuyorsunuz? Oturup sohbet mi ediyorsunuz? Ya da bir müktesebatını mı soruyorsunuz? Ne okuyor? Kimler okuyor? Şimdi ben aradığım çok fazla bir şey yok. Aradığım şu. Gerçekten bunu istiyor mu? Benim aradığım şey bu. İki normal bir zeka yeterli. Yani dahi olmasına da gerek yok. Normal bir zekası olması kâfi.
Çok istemesi gerekir. Üçüncüsü de zaten bu bir elek. Biz çok ciddi bir çalışma yürütüyoruz. Bir taraftan okumalar yapıyoruz. Türk ve dünya edebiyatının bütün şahaserlerini okuyoruz. Yani sınıfta bunları atölyede tartışıyoruz. Bu yazarların neden büyük olduğunu, dillerini, kurgularını ve eserlerinin özelliklerini anlatıyoruz.
Bir taraftan bir okuma süreci, bir taraftan da yazma süreci. Yani bir hafta kitap, bir hafta yazı. Yazı haftalarında öğrencimizin metnini tıpkı MR cihazına girmiş bir beden gibi milimetrik bir şekilde değerlendiriyoruz. Yani bu metnindeki hatalar nedir? Dil hataları nedir? Kurgu hataları nedir? Vesaire.
Öncelikle nasıl yazmaması gerektiğini öğreniyor ve bu bir sabır işi tabii. Nasıl yazacağını ise kendisi bulması gerekir. Önce def’i mazarrak, zararlara ayıklar. Evet. Kendisi bulması gerekir. Bu yüzden bizim atölyelerimizde yetişen yazarların hiçbiri birbirine benzemez, bana da benzemezler.
Kendi bireysel mecralarında kişiliklerine bir zarar gelmeden, edebi arayışları engellenmeden yol alırlar ve her talebe bir ayrı inşa konusudur. Yani az önce bir soruya cevap verdim. Kitap mesela okuma konusu. Şimdi talebelerime seviyelerine göre kitap tavsiyelerinde bulunuyorum okuyoruz ama bir de ayrıca gidişatlarına göre özel reçeteler veriyorum. Nasıl reçeteler yani?
Yani şöyle, sizin bakıyorum Bekir Bey, mizaha karşı bir eğiliminiz var. Yani sizin yazdıklarınızda böyle bir mizah gözü var. O halde sizin dünya edebiyatının ironi alanındaki ustalarını özellikle okumanız lazım. Ben sizin mizacınıza göre, meşrebinize göre
diğer talebelere okutmadığım bazı kitapları size okutuyorum mesela. Bu şekilde herkes kendi şahsi macerasını biricik olarak sürdürüyor ve tamamlıyor. Yani herkesi kovanın içine, kazanın içine atıp aynı kaşıkla karıştırmıyoruz. Zaten fıtri de değil. Olmaz da bu.
Efendim bu zaten Peygamber Efendimizin metodu sallallahu aleyhi ve sellem. Bireysel farklılıkları dikkate almıştır Efendimiz ve herkesi tek bir şablon içerisinde yoğurmamıştır. Belki de bizim bugün hani çokça velilerin şekva ettiği eğitim sistemi de bir türlü o açmazları aşamamızın tek temel nedeni de bu. Yani orada müzisyen olacak olan çocuk da algoritma eğitimi alıyor. İşte coğrafyacı olacak da maceracı olacak da televizyoncu olacak da herkese aynı eğitimi veriyoruz. Enderun mekteplerinin duvarlarında yazdığı söylenir. Burada hiçbir kuş yüzmeye, hiçbir balık uçmaya zorlanmaz diye değil mi? Ne güzel. Peki bu süreç ne kadar bir zaman alıyor? Yani en az 4 yıl sürüyor. 4 yıl boyunca ciddi okumalar ve yazım.
Evet evet sadece yılda 2 ay bir ara veriyoruz dinlensin talebelerimiz diye. Yani her yıl 10 ay olmak üzere 4 yıl devam eden bir atölye çalışması yürütüyoruz. Okuyo okuyo mu yazılır, yaza yaza mı yazılır hocam? Nasıl? Okuyo okuyo mu yazılır, yaza yaza mı yazılır?
İkisi de doğru okumanın yazmanın bir şekli olduğunu söylemiştim. Yani okumak da bir şekilde yazmaktır çünkü okur kendi birikimiyle kendi kültürel geçmişiyle kendi tarihiyle okuduğu için kimsenin okuması diğerine benzemez. O yüzden de bir kitabı okuyan 100 kişi o kitabı 100 kere yeniden yazmış olur. Çok güzel.
Yani okuma da yazmanın böyle çok yüksek bir şeklidir yani. Bunun için bir taraftan da yazmak yazmak da bir çeşit okumaktır okumak da bir çeşit yazmaktır. Yazmak nasıl okumaktır? Çünkü biz yazmak için görmek zorundayız. Görmek de okumanın kapısıdır. Yani biri birinden tefrik edilemez. Birbiriyle. Evet. Yani bizim türkülerimize kadar girmiş kurban olam kalem tutan ellere diyor ya da hem okudum hem de yazdım diyor. Katip arzu halim yaz yâre böyle. Evet. Ayrılmaz birbirinden. Evet birbirinden. Okur yazar diye tanımlıyoruz zaten okur ya da yazar demiyoruz değil mi? Evet. Okur yazar demiyoruz. Peki hocam şimdi talebeler size geliyor ve bu yolculuğa çıkıyorsunuz. Dördüncü yılın sonunda ne oluyor? Sonra yani sen şu dergiye yaz sen kitap çıkar diye siz ondan sonra takip ediyor musunuz? Yoksa artık sen oldun. Yok yok o şekilde ilerlemiyoruz. Nasıl oluyor? Yani zaten kişinin çalışmasına göre ve işte her biri ayrı ayrı yönlendiriliyor buna göre belki ikinci senenin sonunda belki üçüncü senenin sonunda bir hikaye getiriyor ve diyorum ki evet budur.
Şimdi kapı aralanıyor. O görülüyor yani getirdiğim metinde. Tabii ki o görülüyor ama mesela metnin eksikleri varsa işte şunu biraz daha çalış sonunda işte şöyle ama bu bu olmuş ve bunu büyük bir takdirle karşılıyoruz ve ona şunu söylüyoruz aynı kalitede beş eser daha getirirsen. Bu tesadüf olmadığını kanıtlamış olur.
Bunu kanıtlayacaksın ve biz senin o zaman o beş çalışmandan birini Karabatak dergisinde yayınlayacağız. Karabatak adım atmak kitaba doğru atılan ilk adım. Ondan sonra yine takibimiz devam ediyor yine okumalar yazmalar ta ki bir kitap hacminde olana kadar beğendiğimiz çalışmalar. Ondan sonra da yayınlıyoruz. Bazen bu süreç yani çoğunlukla dört yılın sonunda bu noktaya ulaşılıyor. Bazen beş yılı oluyor bu bazen de üç yıl oluyor nadirat. Ha erkende olmuş. Erkende olmuş o çok çalışıyor. Herkes bir çalışıyor beş çalışıyor. Ama sırf böyle bazıların bahsettiği gibi sırf yaratılış değil yani bir adam doğduğunda şu Oscar Wilde olarak doğmuyor. Yok tamamen çalışmayla olan bir şey ilham elbette vardır ama Allah ilhamı çalışana veriyor. Yani şimdi Allah arılara ilham veriyor mu? Veriyor. Bal yapmak için.
Peki arılar, arıların yarım kilo bal yapmak için on milyon çiçeğe konduğu söyleniliyor. Yani ilham geldi ne yapıyor? Arı oturuyor mu? Hayır. Çiçekler… Harekete geçiyor. Harekete geçiyor. İlham harekete geçiren şeydir. İlham nokta değildir. İlham başlangıçtır. Dün yolculuk yaptık Muhammed kardeşimle. Bu işlere nasıl merak sardığını anlattı bana. Evimizde dedi böyle bir ahizeli telefon var dedi eski usul.
Bir şeyi bozulmuş. Ben de o zamanlar dedi 6 yaşında mıyım 7 yaşında mıyım diyeyim. Dedem dedi ki dedi Muhammed’e gösterin. Muhammed bunu yapar. Boyum yetişmiyor dedi. Beni kaldırdılar. Baktım orada bir ayar yeri var. O kapalı. Onu açtım. Telefon düzeldi dedi. Dedem dedi ki dedi tabi bak ben söyledim Muhammed yapar. Onun kafası çalışıyor böyle elektrik. Ben sırf o takdirin yüzünden kurgucu oldum ağabey dedi. Bugün teknoloji işi yapıyorum dedi. Şimdi hatırlıyorum kulakları çılmasın. Hüseyin Özol diye bir Türkçe öğretmenimiz vardı.
Bilinmeyen kelimeler vardı ya hocam hani böyle metnin içinde bilinmediği. Orada fayton diye bir kelime var. İşte atları bağladığımız bir kızak. Fayton yazıyor işte bununla bir cümle kurun dedi. Akşam ben bir cümle kurdum. Yani silik bir öğrenciydim oturuyordum. Ama böyle konuşmaya ve okumaya merakım vardı hep. Ama kendim ifade edemiyordum. Herkes kurduğu cümle söylüyor işte ben fayton gördüm. Faytonla giderken şunlar rastladım falan. Ben de el kaldırdım. Hoca da böyle edibiyata çok meraklı bir hocaydı. Evet dedi sen de cümleni alalım dedi. Karda hızla sürüklenen fayton taşa takılınca bembeyaz bir karanlığa gömüldü dedim. Hocam yerinden bir fırladı hoca. Durun dedi durun. Herkes sussun dedi. Gel buraya dedi bana. Müthiş müthiş. Buraya gel dedi. Buraya gel. Dön şimdi dedi sınıfa doğru. O cümleyi ben korktum şimdi ne oluyor diye. Lütfen o cümleyi bize tekrar lütfeder misin dedi. İşte karda hızla sürüklenirken taşa takılan fayton bembeyaz bir karanlığa gömüldü.
Bembeyaz bir karanlık. Olağanüstü bir cümle. Önce kurdun cümleleri göster bana dedi. Defterini bana ver. Bugün her sınıfta bunu okuyacağım. Hocam ben o gün dedim ki. Evet galiba bende bir şey vardı. Hayır kesinlikle bir şey var. Bir şey var ne demek. Ben beyaz bir karanlık. Bembeyaz bir karanlık bir oksimorondur. Yani birbirine zıt iki kelimeden oluşan bir tamlamadır. Ve edebiyatın en büyük silahlarından biridir oksimoron. Yani iki zıt arasından gerilim doğurmak. Edebiyatçıların en büyük numarası budur siz. Yani tam kitabın ortasından başlamışsınız. Orta okul 1. sınıfta mıydım 2. sınıfta mıydım neydim. O gün defterimi aldı hoca. Sınıf sınıf bunu gittiğim her sınıfta okuyacağım dedi. Hatta sonra da beni takip ettiğini hissettim. Yani yeni kelimelerle başka dersler dedi. Bana dönüp şey diyordu. Bekir var mı oğlum iyi bir cümlem. Ondan sonra da cümle kuramamaya başladım. Çünkü o bir laf öyle denk geldi.
Ama sonra hiç irtibatımızı koparmadık. Sonra baktım ki hani dediniz ya. Sonra bize bir metin getirir ve biz olmuş deriz. Buradan hareketli bir şey sormak istiyorum. Biz şimdi hani gençliğimizi gömüyoruz ya. Z kuşağı diyoruz yeniler yetişmiyor. Emek eden mi yok yoksa biz takdir etmeyi mi bilmiyoruz?
Şu an eksik olan kısmımız tam olarak nerede?
Biz takdir etmeyi bilmiyoruz. Ben Z kuşağı ya bir defa tanımlamak tanımlamanın ciddi bir hata olduğunu düşünüyorum. Yani bir topluluğa işte Z kuşağı diyoruz. Bunlardan sonra gelenlere ne diyeceğiz? Yani Z alfabenin son harfi. Bundan sonrakilere ne diyeceğiz? Sonra tanımlamayı yaptığımız zaman o tanımlamanın içine girmek için doğal olmayan davranışlar gösterebilir insan.
Yani çünkü o tanımın bir şey tanımlanıyor. Onun dışında kalmamak için öyle değilse de ona benzemeye çalışır. Bu da çok ciddi bir mesele. Şimdi bunları da bir kenara bırakacak olursak benim hiç yeni nesle karşı bir umutsuzluğum yok. Tam tersine çok zeki bir topluluk geliyor. İmkanları da geniş bu topluluğun bizim zamanımıza göre kıyaslanırsa gerçekten çok iyi imkanları var.
Ve ben bu topluluğun içerisinden çok seçkin kalemlerin, seçkin sanatçıların, seçkin düşünürlerin de çıkacağına inanıyorum. Sadece bu gençlik bizim onları sevmemizi ve onlara biraz inanmamızı bekliyor. Biz biraz alıştığımızın dışında davranışlar gördüğümüz zaman veya düşüncelerimizle uyuşmadığını farz ettiğimiz
olaylarla ya da hareketlerle karşılaştığımız zaman hemen siliyoruz, duvar örüyoruz ve kötüleme yoluna gidiyoruz. Ben asla böyle düşünmüyorum. Gençliğimizi de çok seviyorum. Bu gençliğin de bu ülke için çok şey yapacağına inanıyorum. Metinlerden belli mi hocam? Gelen metinlerden bakıyoruz. Kafa başka çalışıyor değil mi hocam? Evet başka çalışıyor. Hızlı gidiyorlar biraz. Ama gitsinler ne yapalım. Yanlış da yapacaklar. Kim yapmamış yanlış?
Ama neticede bunlar bizim çocuklarımızdır. Benim rahmetli babaannem derdi ki bülbül evladı bir gün gelir öter. Ay çok güzelmiş. Evet o yüzden bu çocuklara olumsuz bakmıyoruz. Sevginin halledemeyeceği hiçbir iş yok. Biz bir kere gerçekten sevelim. Sever gibi yapmayalım. Gerçekten sevelim. Bakın insan bir şey sevmesi için illa kendisine benzemesi şart değil. Bir kere sevsek bütün kapılar açılacak. Ama bence yaşadığımız çağ biraz sevgisizlik çağ. Asıl problem de burada yani. Hemen ötekileştiriyoruz değil mi? Hemen. Bundan bir şey olmaz. Olur tabii ya olmaz olur mu yani nelerden neler olmuş. Yani tarihe baktığımız zaman Hazreti Ömer miydi? Yani bir katilden adalet timsali çıkmış. Bir katilden adalet timsali.
Şeyde Medine döneminde münafıkların başı Abdullah İbn-i Übey İbn-i Selül’ün oğlu. Bir tanesi de Ebu Amr. Mescid-i Dirar’ın bâni’si. Alternatif mescid yapan yani Cenab-ı Hakk’ın yıkın buyurulduğu. Oraya yıkın diye emir gelen. Biri Ebu Amr’ın oğlu öteki Abdullah İbn-i Übey İbn-i Selül’ün oğuru. En büyük münafık. Abdullah İbn-i Übey İbn-i Selül’ün oğlu Efendimiz aleyhissalatü vesselamın yanında onun oğlu Abdullah.
En seçkin talebelerden Mescid-i Dirar’ın bâni’si olan Ebu Amr’ın oğlu kim biliyor musunuz hocam? Hanzala, şehid Hanzala’nın Uğut’ta meleklerin guslettirdiği o sahabinin sahabi Hanzala aslında Ebu Amr’ın oğlu. Efendimiz aleyhissalatü vesselam aslında kendi hayatında bize gösteriyor yani savaşın ümidinizi kesmeyin. Geçen gün okudum İkrim-i bin Ebu Cehil. Ebu Cehil’in oğlu iman etmek üzere kapıda belirdiğinde yakın sahabıyla oturan Efendimiz aleyhissalatü vesselam dönüyor diyor ki gelen İkrim’edir. Allah o alem iman edecek. Eğer o artık iman ederse sizin kardeşinizdir. Onun yanında babasının aleyhinde konuşmayın diyor. Bakın. Ebu Cehil ya babasının. Bakın bu o kadar önemli bir işaret ki yani siz onların putlarına sövmeyin ki onlar da sizin dininize sövmesinler.
İlkesi de var. Yani bizim izlememiz gereken nebevi bir metot var. O metot dışlayan, ittiren bir metot değildir. O çağıran, öğreten, ikna eden bir metottur. Yani biliyorsunuz Peygamberin yanına gelip günah işlemek istediğini söyleyen bir delikanlı var. Ben diyor çok seviyorum günah işlemeyi ve ona kötü muamele yapmıyor. Sadece ikna ediyor.
Ya Resulallah ne zaman ne kadar diyorlar yanındakiler? Yapmayıncayı öğreninceye kadar diyor. Biz tekrar tekrar ikna etmeye çalışmak, gönlünü almaya, kazanmaya çalışmak yerine, lanet olsun sana da senin gibi evladada, defol git gözüm görmesin seni diyerek. Hangi sanki kendi duruşumuzu daha muhkem hale getirmiş gibi yapıyoruz. Ama bu şekilde bir neslik var.
Şimdi baktığınızda bugün dil anlatan insanları izlediğinizde Allah rızası için yani o üslubu gördüğünüzde ve siz kendinize din seçiyor olsanız. Yani Müslüman olmak ister misiniz? Yani anlatıcılara göre karar verseniz. Bağıran, çağıran, hakaret eden, sürüklü yumruğunu sallayan değil mi?
Ben o yüzden gittiğim yerlerde konuşma yaparken diyorum ki gençliğin halini konuşmayalım. Ne olacak bizim hali biz? İsterseniz buradan başlayalım. Yani şöyle bir muamele yapıyoruz. Sanki çocukları biz yetiştirmemişiz. Sanki bizim elimizde doğmamış. Sanki biz beslememişiz de uzaydan yanımıza evlat diye bir şey ışınlandırmış. Bunu böyle tutuyoruz bir yabancısın gibi. Ne olacak bunun hali? Sen yetiştirdin. Bizim eserimiz aslında.
Tabii ki. Umudunuz var yani öyle mi hocam? Edebiyat alanında da var mı? Hayır. Edebiyat alanında zaten var. Ben Türk edebiyatının köklerinin de çok güçlü olduğunu görüyorum. Yeni gelenlere baktığım zaman şiirde, hikayede, romanda Türk edebiyatının kainatı kucaklayacak kadar güçlü geldiğini
ve bunun üzerinde de büyük bir medeniyetin yeniden inşa olacağını görüyorum. İnşallah. İnşallah. Son yıllarda çok güzel bir akım mı diyelim? Bir temayül oldu. Sezai Karakoç’u merhum. İşte Rasim Özdenören ağabeyi, Cahit Zarifoğlu’yu. Ben bakıyorum gençler takip ediyor ve tanıyorlar ya. Yani belki bundan 10 yıl önce Cahit Zarifoğlu’ndan bahsetsek,
ilgilisi haricinde çoğunluk ya kimdir derdi. Geçen bir kargo veriyorum bir yere. Benim oturduğum sokağın adı Cahit Zarifoğlu Sokağı. Kargocu kız böyle 17-18 yaşında. Ne kadar güzel, ne kadar güzel bir sokak ismiymiş dedi. Ve onun Cahit Zarifoğlu’nu tanıyor olması, bu Cahit Zarifoğlu’nun dünyasında bir karşılığı olması beni o kadar mutlu etti ki belki sadece adını biliyor hiç önemli değil. Ama yapılan diziler, çekilen sinema filmleri, özellikle bakanlıklar, devlet eliyle bu kitaplar dağıtıldı.
Gençlerimizle buluşturuyor olmasını çok kıymetli buluyorum. Siz ne buyursanız. Kesin, estağfurullah. Yani kesinlikle öyle. Yeni değerlerin oluşması dünyadan ayrılan ama eserleriyle varlıklarını devam ettiren değerlerin yaşatılmasına bağlıdır.
Bunun için hepimizin, hepimizin bizden önceki bu değerli kalemlere borcumuz var. Bizim borcumuzu bu dünyadan borçlu gitmemek için bu vefayı göstermeli, bu topraklar için kalemini kullanan bu aziz yazarlarımızı bunlar şehitlerimiz kadar kıymetlidir. Çünkü alimin mürekkebiyle şehidin kanı birbirine eşdeğer tutulmuştur.
Bu yüzden sanat da bir tarafıyla ilimdir. Yani ilimden farklı bir tarafı da var ama ilimle ilgili olan bir tarafı da var. Çünkü her sanatın da bir ilmi vardır. Yani Fuzuli bunun altını çiziyor. Yani nasıl duvar örmek bir ilme dayanarak yapılan bir şeyse, şiir yazmak da bir ilme dayanarak yapılan bir şeydir diyor Fuzuli.
Dolayısıyla bizim mindere çıkan judocular gibi bir şöyle bir bizden önceki yazarları, şairleri bir selamlamamız lazım ki biz de maharetimizi gösterebilelim. Ama önce selamlamak. O vefayı unutmamak. Asla, asla başkalarını yok sayarak, bizden öncekileri yok sayarak, bizden önceki büyük eserleri görmezden gelerek bir varlık alanı inşa edemeyiz. Önce bir saygılılaşım.
Önce bir selam vereceğiz. Sizi gördük, yaptıklarınızı takdirle karşılıyoruz ve bizler de sizin kurduğunuz büyük yapıya katılmak için, çünkü sanat öyle bir yapıdır. Elliot’ın da böyle bir işareti var. Yani sanat büyük bir yapıdır. Her gelen nesil ona bir tuğla koyar, bir katkıda bulunur. Eğer o yapıyla bütünleşecek güce sahipse orada durur yoksa düşer o yapıdan. Bu yüzden bizlerin de bizden önceki bu büyük sanatkarlara saygı duymamız, selamlamamız ve onları kendi neslimize tanıtmamız gerek. Hocam şimdi eskiden otobüste falan gazete okuyan birini gördüğümüzde anlayabiliyorduk. Hatta ucundan, kıyından biz de bakıyorduk ne olmuş ne bitmiş diye. Bugün bir önceki gün olan biten şeyleri gazeteden öğrenmeye çalışan insanlara gülüyoruz neredeyse.
Diyoruz ki, aa onun üstüne neler neler oldu senin hiçbir şeyden haberi yok. Şimdi bunun bir günün kitabının da başına gelebileceği fikri sizi endişelendiriyor mu? Yani gazeteyi biz çok hızlı harcadık yani. Hemen gitti. Şu an alanlar haberdar olmak için değil makale okumak için özel takip ettikleri köşe yazarlarının belki yorumlarını okumak için ki artık ona da ulaşabiliyoruz sosyal medya üzerinden. Kitabı da böyle bir akıbet bekliyor olabilir mi sizce?
Hayır kitabı böyle bir akıbet beklemiyor eğer kitap güncelde boğulmamışsa. Yani her kitap her iyi sanat eseri ya da düşünce eseri sadece çağını yorumlamaz. Geleceği de yorumlar. Daha doğrusu gelecek zamanlarda okunduğunda o çağın insanlarına söyleyecek sözü vardır. İşte klasikler dediğimiz kitaplar böyle olur. Bu yüzden ölmezler değil mi? Ölmez. Hocam sonuçlılık. Yüz yıllar geçiyor ve yüz yıllar sonra hala o kitaplar okunuyor. O kitaplardan yeni çağrışımlar elde ediliyor. Ama güncele boğulursa sadece günü kurtarmaya çalışırsa bir eser o gün bittiği zaman o da bir gazete gibi kaybolur gider. Belki de Jose Saramago bu yüzden çok büyük bir yazarsız. Pandemi döneminde bakıyorsunuz korona patlıyor.
İnsanların hiç bilmediği bir hastalık biçimi bir salgım var. Herkes karantinada bir yere kapılıyor. Bakıyorsunuz o yazarın körlük isimli kitabı yüz binlerce satmaya başlıyor. Bir anda tekrar çok satanlarda birinci sıradaydı ben baktım karantina döneminde. Dedim ki işte bu büyük yazar bu yani geleceği de görebilen hani kendince bütün çağlara aynı anda yazabilen iyi bir kalem yani. Evet. Mesela körlükte herkesin kör olduğu bir dünyayı anlatıyor ama orada bir kişi görüyor. Bir kişi bir kadın görüyor. Onun dışında herkes evet görmüyor. Bir körleştirmeden bahsediyor. Bir kitlesel körleşmeden bahsediyor. Kitlesel bir körleşme olduğu zaman insanların nasıl her şeyi normal olarak gördüğünü anlatmaya çalışıyor. Mesela bu yazar böyle ezber bozan çalışmaları var. Ölüm bir varmış bir yokmuş diye mesela bir romanı var. Orada bir süreliğine dünyadan ölüm kalkmış oluyor. Ama bundan dolayı dünyanın dengesi bozuluyor.
Yani ölüm ortadan kalktığı için sigorta şirketleri iflas ediyor işte. Ölüm ortadan kalktığı için şu olmuyor bu olmuyor. O zaman ölümün bir nimet olduğu ortaya çıkıyor. Yani yazarlar ezber bozarak alışkanlıkla körleşmiş duyularımızı yeniden diriltmeye çalışıyorlar.
Evet. Şeyi baktığınızda hayvan şifliğine bakıyorsunuz ta o zamandan bugünün neredeyse şeyi görmüş ülkelerin yönetim şeklinde toplumların çok doğru bir sosyolojik tahlil yapmış. Bu bugün ne kadar cariyse belki 200 sene sonra da o kadar cari yani. Balıyorsunuz kalıp şak diye oturuyor bir yere. İnsanlar anlatıyor orada eleştirdiği baş şahıs Stalindir mesela. Ama sanat eseri öyle bir şeydir ki orada sınırlı kalmaz.
Her çağda kendine göre tekrar yorumlanabilir. Yani aynı yazar George Orwell’ın mesela George Orwell’ın hocası kim Aldo Huxley. Peki Aldo Huxley ne yazmış. Cesur yeni dünya işte cesur yeni dünyanın süzgecinden geçiyorsa bir işte bir sanatçı o hayvan çiftliğini ve 1984 yazabilir.
Cesur yeni dünyayı yazan da kraliyete mensup Eton Kolejinde bir hoca. George Orwell da onun orada talebesi bütün bu yazılanlar aslında aynı zincirin halkaları. Bir silsile gibi değil mi? Halkaları. Dolayısıyla sanat eserlerini değerlendirirken tek bir kitapla yetinmemeli. Onun bağlı olduğu diğer kitapları diğer halkaları da değerlendirmeliyiz. Ben takım adalar diyorum.
Yani şimdi Aldo Huxley’in Cesur Yeni Dünyası olmasa 1984 ve hayvan çiftliği olmazdı. Peki Aldo Huxley’in Cesur Yeni Dünyası nereye dayanarak yazıldı? O da Zamyatin’in Biz adlı romanına dayanarak yazıldı. Yani bu işin asıl distopyaların piri distopya yazarlarının piri Zamyatin’dir Rus.
Ondan sonra işte George Orwell’lar, Aldo Huxley’ler ve birçok yazar o zincirin halkalarını devam ettirmiş oluyorlar. Hani diyoruz ya edebiyat dünyası bir ortak yapıdır. Oraya katılır veya katılamaz sanatçı. Hocam uçuk bir soru sorayım size. Bir çip icat edilse şöyle elinize taksak ve artık bir dile tamamıyla hakim olsaydınız.
Hangi kitapları aslından okumak için hangi dil tercih ederdiniz Rusça mı İngilizce mi? Evet çok zor en zor soru bu. Çünkü bu iyi okurların büyük bir hasretidir aslından okuyamamak yani bir çevirmenin nazarıyla bağımlı kalmak. Çünkü çevirmen bir meseleye ne kadar hakimse ne kadar iyi anladıysa anlatabiliyor aslında. Bir kitabın iyi çevirileri de var kötü çevirileri de var değil mi? Siz eğer aslından okuma imkanınız olsaydı hangi dilde kitapları aslından okumayı tercih ederdiniz?
Evet ben gerçekten bu soruya cevap vermek istediğime emin değilim. Neden diyeceksiniz? Şimdi edebiyat açısından baktığımız zaman Fransız edebiyatındaki baş yapıtlarda Rus edebiyatındaki baş yapıtlarda İngiliz edebiyatındaki baş yapıtlarda Fars edebiyatındaki baş yapıtlarda beni çekiyor.
Yani dünyanın bütün dilleri aslında bana gel diyor ama insanın böyle bir imkanı olamaz. O zaman yapılacak şey şudur. Öğrenebildiğiniz bir dil varsa orijinalinden okursunuz. Ben mesela Arapça biliyorum orijinalinden okuyabilirim Arapça eserleri. Ama dünyanın bütün dillerini bilmeme gerek yok diye düşünüyorum. Öncelikle kendi edebiyatımızı yani Türk edebiyatını çok iyi bilmek gerekir.
Herkes hangi millettense o edebiyatı çok iyi bilmesi gerekir çünkü edebiyatın milli bir şey olduğunu düşünüyorum. Dili bilmek edebiyatı bilmek demek değil o zaman doğru mu? Evet hayır. Yani her Türkçe konuşabilen oturup Bedirrahmi anlayamaz yani. Evet anlayamaz. O millete ait olmak o milletin bir parçası olmak o kültüre sahip olmak o eserlerin anlaşılmasını da etkileyecektir. Şimdi tam pınar İngilizceye, Fransızcaya çevrildi ama ben Fransızların huzuru nasıl anlayacağını ya da nasıl yaklaşacaklarını doğrusu merak ediyorum. Saatleri ayarlama enstitüsünü bir işte bir yabancı nasıl ona sirayet eder çevrilse bile. Şimdi bir defa eserler çevrilerek ki bakın biz o lisanı bilsek bile onu biz çevirmiş olacağız. Yine çevrilecek. Doğru.
Yine çevrilecek çevrilen her edebi eser değer kaybeder. Mutlaka değer kaybeder. Aslı gibi olmaz aslı gibi olmadığı için de tam pınarın değişiyle edebiyat milli bir iştir. Yani özellikle de şiir bir başka dile çevrildiği zaman asla kendi mecranı bulamaz. Yani suç ve ceza da değer kaybetmiş midir çevrilerek? Elbette ki. Bunlar rağmen bu kadar çok seviliyor. Evet evet. Yani tabii ki değer kaybetmiştir ama değer kaybetmesine rağmen de büyük bir değerdir. Evet yani buna rağmen büyük. Buna rağmen de büyük bir değer. Ne kadar kıymetli yazarlar. Hocam teşekkür ediyorum. İyi ki geldiniz hocam. Sağ olun. Allah razı olsun. Bitti mi? Hayati Hoca’ya hep soruyorlar son sözleriniz nelerdir diye. O da şey diyor eşhedü enne ilahe illallah diye. Evet ben teşekkür ederim. Çok talebeniz izliyor hocam onlara bir mesaj verin. Davet ettiğiniz için evet talebelerime ne söyleyebilirim onlarla gurur duyuyorum. Onu söyleyebilirim. Sabırla devam etsinler. Bunu söyleyebilirim ve bir ayet-i kerimenin mealini söylerim. İnsana çalıştığından başka yoktur. Elleyselil insani illa masa derim ve noktayı koyarım. Ben de talebeliğe kabul ediyor musunuz hocam? Estağfurullah. Estağfurullah. Ama sizi hocanız keşfetmiş. Evet Allah razı olsun. Ve beyaz karanlığa gömülen bir faytondan söz etmişsiniz. Bence devam ettirir. Allah razı olsun teşekkür ederim. Rahmetli Ömer hocama Mustafa Demirci durup durup sorardı. Hocam Bekir kardeşimizi talebeliğe kabul ediyor musunuz diye. O da hep şey derdi Bekir iyi bir kardeşimizdir derdi. Ne evet ne hayır derdi. Defalarca hep bu muhabbet böyle aramızda şey olmuştu. Beni talebeliğe kabul edemeden vefat etti. Artık öbür tarafta inşallah arkadaş oluruz diyelim cennet arkadaşı. Teşekkür ederim hocam çok sağ olun. Kıymetli dostlar Ali Ural hocamın bütün eserlerini internette ulaşabilirsiniz. Şule yayınlarında. Bakınız hemen şurada gördüğünüz de dördüncü mü beşinci miydi? Niye dört dedim ben ya? Beşinci şiir kitabı. Beşinci şiir kitabı Ali Ural hocamın kağıda sarılı rüzgar. Üstelik buradaki resimlerde Ayşe Ural hanımefendiye aitmiş. Bakınız ne kadar güzel. Böyle ilüstrasyonlar var. Çok sağ olun hocam hediyeniz için de. Peki ben teşekkür ederim. Ayşe de kızım benim. Evet biliyorum ona da selam olsun. Çok teşekkürler.
Evet dostlar bizden bu günlük bu kadar. Haftaya görüşünceye dek ahiriniz evvelinizden hayırlı olsun.
Hoşça kalın.