Dr. Cafer Talha Şeker – Osmanlının Emperyalizme Karşı Son Mücadelesi – Cumartesi Sohbetleri (9)
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=kS0SyB-W8Mo.
Şimdi çok önemli bir şeye değindiniz. Aslında İngiltere William Pitt politikasıyla birlikte biraz süre boyunca Osmanlı’yı destekledi. Çünkü Osmanlı’nın mevcutiyeti İngiltere’nin ticaret kolonisi güzergahında olması hase bile işine yarıyordu. Fakat Gladstone’la birlikte yani Kırım Harbi ve 93 Harbi’nden hemen son. Gladstone’la birlikte bir İslamafik hareket, bir düşmanlık başladı. Bunda ise Osmanlı’nın hilafet gücünün, başta küçük kaynarcı olmak üzere yavaş yavaş artması, nüfuzu olarak artması ve 2. Abdülhamid’in bunu çok iyi kullanması tabi çok etkili. İngiltere bundan korktu ve bir yanda hilafet karşıtı, Osmanlı karşıtı bir cepheye doğru geçmeye başladı. Ve bunun üzerine Osmanlı da Avrupa’nın yükselen gücü olan Prusya’dan küçük Almanya’ya dönüşen, çünkü Avusturya olmadığı için ona küçük Almanya deniyor. Avusturya dahil olsa büyük Almanya deniyor.
Bismarck öncülüğünde 1871’de Aynalı Sarayı da Fransa’ya karşı ağır bir galibiyet alarak onların sarayında kuruluşunu imza atıyor ve hatta orada Bismarck önderliğinde oluyor bu. Neyse, Bismarck tabi real politik gidiyordu. Fransa ve Rusya ile aynı anda savaşmak istemediği için hep bir sulh. İki devletten ikisiyle aynı anda savaşmamı politikası gidiyordu. Fakat daha sonra Wilhelm bu politikayı Weltpolitik’e tahvil etti. Dünya politikasına dönüştü, dünyaya açılmaya çalıştı.
İşte bu dünyaya açılmadı. Osmanlı için az önce bahsettiğim ilahi bir lütuf oldu. İngiltere’ye karşı şimdi Rusya’ya sığınamaz çünkü Rusya’nın emeli burada. Almanya’ya sığınmaya çalıştı. Hatta askeri mektepleri Almanlara verdik 81’de. Almanya ile denge kurdu diyelim. İşte Abdülhamid’in buna zaten muvazene siyaseti deniyor. Tabi bu dengede Almanlar iktisadi olarak daha fahal, çok uzun süre. İşte Berlin, Bağdat, Demiryolu, Cihan Harbi öncesi belki de İngiltere’ye atılmış en ağır gol oldu Almanlar tarafından.
İşte gerçi İngilizler de Fırat Dicle’nin taşımacılığını salan aldı ama Basra’da vesaire bazı kazanımlar elde etmeye çalıştırdı. Ama Bağdat Demiryolu hakikaten telafi edilemeyecek bir kazanım oldu İngiltere için. Almanya ve İngiltere arasında. Hocam burada aslında bu Osmanlı coğrafyasındaki bu iktisadi emperyalizm rekabeti Osmanlı’nın siyasi iktisadi nizamını hatta dini nizamını nasıl etkiledi?
Özellikle bunu Musul ve Hilafet bahsedi, Cumhuriyet bahsedi, hatta Lozan vesaire uzunlarında mesela ele almanızı hassaten rica ediyorum. Evet. Özetlemeye çalışacağım Enes Bey. Bakın dedik ya Demiryolu yapılacak Osmanlı Almanya ile yakınlaştı dedik 1870’lerden sonra, 80’lerden sonra özellikle falan. Ve nihayetinde Konya’dan Bağdat, Irak topraklarına kadar uzanacak Demiryolu projelerinde Almanlar ile anlaşıldı. Fakat İngilizler sürekli devreye giriyorlar. Onların da yine Aydın tarafındaki proje girişimleri vardı. Bir taraftan Almanlar, bir taraftan İngilizler bir denge politikasıyla bu Demiryolu projeleri üzerinde çalışıldı, konuşuldu. Ve bir kısmı da icraate geçti. Fakat bir yandan bu imtihezı Almanlara veriyor, Sultan sona fes ediliyor. İngilizler için tekrar rekabet alanı oluşuyor. Sonra tekrar Almanlar. Yani bu dengeyi 1900’lerin başlarında daha kuvvetli yapmaya çalıştı. Fakat İngiltere ve Alman yarısındaki rekabeti de yordu. Evet. Ve yani nihayetinde Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesi hem İngilizlerin hem Almanların işine yarayacak hale geldi. Çünkü onlar zaten birbiriyle rekabet ediyorlar. Çok güçlü bir rekabetleri var.
Fakat İstanbul’da da çok ilginç bir, nasıl diyelim, zeka var. Onların bu rekabetini lehinde kullanıyor. O yüzden o zekanın devrilmesi hakikaten 1909 Osmanlı Hanedanı’nın aslında devrileşidir. Yani sonraki sultanlara haksızlık etmek için söylemiyorum ama sonrakiler tam muktedir olamadılar malum. Şartlar değişti. Ve sultanın üzerindeki mülk, mesela Irak ve Suriye’deki bazı petrol çıkması muhtemel olan arazideyi almıştı. Hazineyi Hassa’ya malum çok önceden devretmişti. Evet. Bunları ve kendi üzerindeki parayı, bunları Doçabank’ta vesaire, onun şeyleri vardı. Bunların hepsini o Selanik’te sürgün edildiğinde zorla baskı yaparak aldılar ve bunları devlete geçirdiler. Ne güzel, iyi devlete geçti diyeceğiz ama devletin elinden almaya hedefleyen birileri de var işte. Halbuki beynelmlel hukuka göre bir ülkeye şikal edilse bile şahısların tasarrufundaki mülkündeki yerlere dokunulmaz. Yani onlar Abdülhamid’in üstünde kalsaydı, oralar hiçbir zaman Lozan’da veya başka yerlerde bir devlet arası paylaşıma konu olmayacaktı. Tabii.
Zaten Lozan’da bu, Lozan kavgası, şey ya Musul kavgası yapılırken Musul Petrolü üzerinde İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar, mesela 1920’de San Remo’da İngilizlerle Fransızlar masaya oturdular, paylaşımı yapacaklar. Almanların payını alacaklar yani. Çünkü Fransızlar yokken İngilizler Almanlarla Türk Petrol Şirketi diye bir şirket grup ortak olmuşlardı. Evet. Adı Türk ama Türklerle hiç alakası yok. Yani Türklerin arazisindeki petrolü paylaşma projesi. Bunun %25 civarında Almanların, %70 civarında İngiliz şirketler de olacaktı.
Yani o Bağdat demiroğlu projesini durdurmaya çalışırken İngilizler Almanlara böyle bir teklif yaptılar. Çünkü o demiroğlu projesinin Irak’taki kısmı petrolle de biraz alakalı. Yani sağ ve sol tarafında belli bir kilometre arazide demiroğlunu yapan şirket yer altı kaynaklarında imtihaz elde ediyordu. Öyle bir şeyler gündemdeydi. Bundan dolayı 1912’de bu şirket kuruldu, Türk Petrol Şirketi. İngiliz-Alman ortaklığında. 1914’te de işte o Said Halim Paşa’dan gelip sözlü olarak bir imtihaz aldılar ama bu mutlak imtihaz değildir. Savaştan sonra, ama İngilizlerle Almanlar böyle ortaklık yaptı ama savaştan sonra Almanlar kaybetti. Savaş oldu sonra malum. Savaştan sonra Almanların payını Fransızlarla paylaşacak şimdi İngilizler. Amerikalılar baskı yapıyor ve bundan dolayı orada Lozan görüşmeleri uzadı. Nihayet Churchill o zamanlar İngiliz müstemlekelerinin başında yani sömürgeler bakanı dedi ki Amerikalılar’a biz Ortadoğu’da Musul’da pay vermedikçe bu meseleye kriz çözülemeyecek anlaşılmıştır dedi. Ve bunun üzerine Rockefeller şirketlerine de Musul’da bir pay verildikten sonra İngiliz, Fransız ve Amerikan şirketler yavaş yavaş, işte ben kırmızı harita dediğim Red Line Agreement diye bir şey yavaş yavaş sonraki yıllarda ortaya çıktı.
Ama onun da oluşması için Hilafet ve Musul’un Türk deneninden alınması gerekiyordu. Çünkü bu İngiliz-Alman rekabeti sona erdi. Almanları İngilizler devre dışı bıraktı. Rusya’da darbe oldu. Rejim değişti. Rusya artık farklı bir gündemdi. Onlar Kafkasya petrollerini aldı. Sustular. Aşağıda Musul’da buralarda payları yok şimdi. Kafkasya petrolünü de aldıktan sonra onlar da zaten Rockefeller ile paylaştı. Bunlar ya arka tarihtir yani arka perde tarihidir genelde.
Bununla alakalı literatür var. İngilizce literatürde çok çalışma. Aşağıda ise İngiliz, Fransız, Amerikan dedik paylaşım yapacak. Fakat şimdi düşünün bir petrol erazisi var. Buradaki malı paylaşabilmek için önce burada hakkı olan, meşru olan devletten bir izin almak lazım. Türkiye’den izin almak lazım. Yani bu Osmanlı’ydı. Sonra değişti. Malum 1923’den sonra rejim değişti.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti oldu. Siz şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden izin almanız lazım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti izin vermezse bu şirketlerin kendi aralarındaki anlaşmalarının bir hükmü yok. Meşru olarak bir hükmü yok. Hukuken bir hükmü yok. Ve nihayet Lozan’da tam petrol meselesi, Musul meselesi tam çözülmemişti. Milletler cemiyetine eğer İngiltere ile Türkiye arasında çözülmezse bu, Milletler cemiyetine bunu bırakacağız diye bir karar çıkmıştı.
Milletler cemiyeti de İngiltere’nin kontrolünde olan o günkü BM. Ve biz ona azar bile değiliz. Evet. Maalesef cemiyet haklamının o arada azası değiliz. Dolayısıyla zaten azar olsa da bir işe yaramayacak. Çünkü İngiltere’nin nüfusunda olan bir yapı. Orası da nihayet İngiltere’nin lehinde bir karar açıkladı. Bu sefer Ankara Hükümeti buna itiraz etti. Ankara’da da Mustafa Kemal Paşa’nın muhalifleri bu meselede çok hassastar. Yani Musul’u asla vermemek noktası. Çünkü yeni kurulan ülkenin para kaynağı hakikaten Musul olacak. Yani fakir bir ülke, her şeyini kaybetmiş durumda. Yani milli mücadeleyi kazandık diyoruz da ortada ekmek yok. Musul Türkiye Cumhuriyeti’nin ekmeği olacak. Ve Türklerin de meskin olduğu bir mahal. Evet. Ve Türk var, Kürt var, Arap var ama neticede senin mülkün, meşru olarak da senin mülkün. Ve hocam aslında Misak-ı Milli, Mondros’u imza ettiğimiz esnada Türk askerinin bulunduğu yerleri asgari vatan olarak telakki ediyor. Hatta Lozan’a giden heyette bunu onaylıyor, tahsil ediyor. Ve Musul’da Mondros mütarekesinin imzasından birkaç gün sonra işgal ediliyor İngilizlerden. İngilizler oraya birden hamle yaptılar. Hal ile Misak-ı Milli hudutlarına dahil Musul. Bu yüzden de çok mühim. Tabii zaten dahil olduğunu İngiliz, Fransız herkes kabul ediyor çünkü bakın Ankara Antlaşması yapılmadan, 1926’da Türkiye imzayı atıp Ankara Antlaşması kabul etmeden İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar sondaş vurmadılar. Hemen ertesi sene 1927’de de Musul’dan petrol çıktı ilan edildi. Zaten var, biliniyor. Yani ilan etmeye gerek yok. Malumun ilanı oldu.
Evet, kendiliğinden çıkan bir yer orada düz yerlerde. Bakü’de de, Amerika’nın bazı yerlerinde de, Musul’da da kendiliğinden çıkan bir şey. Zaten eskiden de kullanılan bir şeydi, neft. Evet, neft. Dolayısıyla hemen ertesi sene Türkiye’ye imzayı attıktan sonra Ankara Antlaşması ile tamam Türkiye ile Irak’ın sınırını belirledik. Musul, Irak tarafındadır diye Türkiye kabul ettikten sonra ama bir şartla kabul etti. 25 sene boyunca Türkiye’ye %10 pay verilecekti. Evet.
Fakat o anlaşmaya göre, İngiliz harçlılığındaki o belgeleri ben o kitaba koyup yayınladım. O anlaşmaya göre Türkiye bu hakkını 500.000 sterlin karşılığında, o günkü parayla bugünkü 500.000 sterlin gibi değil, daha kıymetli bir para. Tabii. Ama yine de düşük bir rakam. Türkiye bu para karşılığında bu hakkından ferakat edebilir diye de bir şey vardı. Ve Türkiye’nin bu parayı istemesi durumunda 500.000 sterlin petrol şirketleri üzerinden mi toparlanacak, finansörlerden mi alınacak,
bunu nasıl toparlayacağız diye de İngiliz belgelerinde yazışmalar var. Dolayısıyla biz 1926’dan sonra bu Musul Petrolü’nden 25 sene boyunca %10 aldık mı almadık mı bu da meçhup. Yani onunla alakalı elimizde kesin bir kayıt yok. Bir kayıt belge ortaya çıkarsa biz de aydınlanmış oluruz. Dolayısıyla Musul’u Türkiye’ye bıraktıktan sonra bu büyük dev şirketler kendi aralarında yeni bir toplantı yaptılar. 1928’de ve bir Orta Doğu haritası çizdiler. Evet.
Şimdi tekrar geleceğim geri gelip o mesleğe de gireceğim ama önce şu jeopolitiği söyleyeyim. Bu yeni çizilen harita, bu kırmızı harita dediğim Red Line Agreement kırmızı çizgi haritasıdır demek bu. Evet kitabınızda da kapağını koymuşsunuz. Evet kitabın kapağındaki harita bu. Bu haritada bakın, bu haritanın özelliği burada Kuwait ve Mısır hariç eski Osmanlı toprağında o anlaşmaya göre dediler ki bu haritada şu kırmızı ülkeler Türkiye’den bakın Yemen’e kadar. Evet.
Yani herhangi bir karış yerinde bir yer altı kaynağı aranacak ve çıkarılacaksa bunu bu anlaşmaya imza atan şirketler beraber yapacak dediler. Yani İngiliz, Fransız, Amerikan şirketler. Yani Münferi’den bir hareketin önüne geçmek için. Evet yani İngilizler gelip burada Arabistan’ın şu bölgesinde biz Petrol Haricası İbn-i Suhut’la anlaştık diyemeyecekler. Yani o devlet dışı küresel aktörlerin rekabetten işbirliğine geçtiğinin de burada bir evi……dönüştü ama bakın ne zaman Türkler’den Mosul alındıktan sonra. Evet. Yani 26’da da Türkiye’ye imza çakıp tamam benim Mosul’la eşkim yoktur dedikten sonra Türkiye’de de tabi buna bir itiraz oldu. Fakat basında pek bir şey çıkmadı. Sadece bir yazı yayınlandı. Hakim Eğitim Milliye’de olması lazım. Mosul’dan Mosul’u bırakmak içimizi yakıyor. Bu elbette istemiyoruz. Fakat ne yapalım biz de böyle zor bir şartlarda ülkeyi kuruyoruz. Bizden öncekiler zaten ortalığı batırmıştı.
Biz de böyle yapıyoruz falan filan diye bir yazı çıktı. Bunun dışında basında tartışılmadı Mosul’u devretmek çünkü bu bir Merkez Bankası’nı devretmek gibi bir şeydir. Türkiye’nin parası kaynağı orasıydı yani olacaktı. Evet tabi. Buradan bu şekilde çıkılmış oldu ve İngilizlerin Türkiye’ye yatırım yapacağı konuşulmaya başlandı. Kısa süre sonra da yani biz Mosul’u bıraktık ama şimdi İngilizler artık bazı yatırımcıların buraya gelip bizi desteklemelerine izin verir diye umuyoruz gibi şeyler tartışılmaya başlandı.
Ve kısa süre sonra da İzmir Suikastı vakası başladı. Ve o Mosul’un terk edilmesine, hilafetin kaldırılmasına karşı çıkan bu işleri eleştiren grupların pek çoğu İzmir Suikastı davasında sanık oldular zaten. Bir operasyon daha olmuş oldu. Ve onların siyasi tasfiyesi bu vasıtayla gerçekleştirildi. Bundan sonra oldu ve ilginçtir 1926’ta Sultan Vahdettin de vefat etti. Evet.
Yani Mosul’dan vazgeçtikten sonra, Sultan Vahdettin vefat ettikten sonra Mustafa Kemal Paşa ancak 1927’de İstanbul’a gelebiliyor. Evet. Çünkü Sultan Vahdettin’in cenazesinin İstanbul’a gelme ihtimali var. O bile ortalığı karıştırabilir diye bir gerginlik var o dönem. Çünkü cenaze İstanbul’a gelse buraya katılıma bakılacak, bu bile birden farklı psikoloji oluşturabilir diye. 1926’da Ankara’dan, Ocak 1926’da Ankara’dan İngiltere, Londra’ya o dönem buraya gelen İngiliz Büyükelçisi’nin raporları var.
Kitaba koydum. Diyor ki bizim krallığımız Anadolu’da lehit bir cumhuriyetin varlığını destekliyorsa, buna yardımcı olmak istiyorsa, Musul meselesinde Türkler’e de ikna edecek bir çözüm yolu bulmamız lazım. Hatta Lord Curzon’un daha sonunda kalem alınan biyografisinde birkaç anektot anlatılır.
Onlardan bir tanesi, biz sırf Musul meselesi yüzünden Türklerle anlaşmaya varmazsak, sırf petrol için savaşı sürdürdüler diye aleyhimizde hem halkımız yani İngiliz halkı hem de dünya kamuoyu baskı yapar, tazlikte bulunur. Tazlikte ifadeleri var. Bu da aslında gösteriyor ki İngilizlerin Musul’da bizim algıladığımız kadar çok ısrarcı olabilecek askeri ve iktisadi motivasyona sahip değiller. Çünkü onlar da harbiden çok yara alarak çıkmışlar.
Bunların dibindeki Irlanda’ya bile istiklal vermeyi, hatta buna karşı bir şey yapamamayı… Zaten Sovyetler diyordu Ankara’daki Sovyet büyükelçisi Ankara’ya baskı yapıyor. Diyor ki 1926’ta aman vermeyin, aman Musul’dan vazgeçmeyin. İngiltere karışık, size daha fazla baskı yapamayacak, direnin falan diyor. Hatta bir espri var. Sovyet büyükelçisi bile neredeyse Türklerden daha fazla üzüldü Musul’un kaybedilmesiyle, Türk hükümetinden diye de o dönemde böyle bir şeyler konuşuldu.
Şimdi tabii hemen kısa süre sonra Haziran’da hatırlıyorum 1926’nın aynı büyükelçiye Ankara’dan Londra’ya yine bir rapor çıkardı, yazı gönderdi. Dedi ki artık Türkiye eski Osmanlı topraklarında hak iddia etmekten vazgeçmiştir, yani Musul’da dahil olmak üzere. Ve artık kendi içine inşa etmekle yönelicek ve biz onun güney hattından, güneyinden bir sınırlarına problem gelmeyeceğine,
biz de kralımız da onlara söz vermiştir diye böyle bir raporu da var. Şimdi tabii bu işin bir de diğer taraftan hilafet tarafı var. Şimdi bakın siz az önce o gösterdik, o kırmızı harita. Siz burada dev yatırımlar yapmaya hazırlanıyorsunuz şimdi. Büyük paralar kazanacaksınız buradan. Ama bir hilafet var, temsili olarak bile olsa, kaldırılmamış olsa, temsili olarak İstanbul’da oturuyor olsa bir halife. Ama bunun bir de Türkler yani problem çıkaran bir millet. Şimdi bu Türk bir halife burada duracak, er ya da geç, bunun Arabistan’da, Mısır’da yani pek çok yerde sempatizanı var. Er ya da bugün susarlar yarın problem çıkarırlar. Yani böyle bir riske almak istemiyorlar. 1882’de Mısır’ı işgal eden İngiltere orada 30 yıl kalıyor ama orada mesela Mütemehdi İsyanı,
Urabi Paşa İsyanı gibi isyanlar oluyor ve bu isyanlarda tabii halifenin onları gizli de olsa şemsilesinin altına tuttuğu, bu isyanları el altında olsa teşvik ettiğini yani ez cümle dışarıda bir hamili tanınan, meşru olarak tanınan bir halifenin bulunması o bölgenin ne kadar sorun çıkarabildiğini Mısır’da çünkü çok iyi tecrübe etmiş İngilizler. Dediğiniz gibi hilafetin sınırı yok. Şimdi mesela Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde bir halife olacak deseniz o günkü dünyada tuhaf gelir.
Çünkü Arap dünyasında Şerif ailesi hilafet ilan edecek fakat bu karışır yani hilafet biraz sınırları pek olmayan bir şey ama burada bir kırmızı harita var bu haritanın içerisinde bir anlaşma yapılacak. Bunun için de halifenin olmaması gerekiyor. Nitekim hilafetin ve Musul’un Türklerden alınmasından sonra bu kırmızı harita oluşabildi.
Burada enerji petrol alanına büyük yatırımlar yapıldı fakat onlar da birbirlerine verdikleri sözü tam olarak tutmadılar. 1930’lu yıllarda Rockweller, Suudi Arabistan’da İbn-i Suud ile anlaşarak yeni bir oyun kuruldu, yeni bir düzen başladı. Bu ve hatta o dönem Suudileri Arap dünyasının lideri yapma projesi başladı.
İsrail’in kuruşcusu olan Siyonist Dobi İngiltere, Arabistan, Amerika hattında Üçgen’inde Suudileri, İbn-i Suud’u Arap dünyasının lideri yaparak Filistin meselesini tanıması için, destek vermesi için böyle bir girişimde bulundu. Bu belki ayrı bir mevzudur, başka bir mevzudur. Burada aslında şunu da göz önünde bulundurmak lazım. Şerif Hüseyin’e İngiltere’nin Mısır Yüksek Komiseri Mecmah’ın bir hilafet vaat ediyor Hicaz Krallığı ile birlikte.
Aslında Osmanlı da bir hilafetti, Şerif Hüseyin de hilafet davasıyla ortaya çıkıyor. Osmanlı mesela hilafeti ilgah ettikten hemen sonra Şerif Hüseyin hilafet iddiasında çıkıyor. Ama tabii kimse bunu kabul etmiyor alemi İslam’da. Fakat şöyle bir durum var. Onlar hilafetin güçsüz olanına da, kontrol altında olanına da hiçbir hal ve şartta müsaade etmiyorlar. Çünkü hilafet 5 yıl, 10 yıl, 20 yıl güçsüz olur ama sonra bir anda siyasi ve stratejik bir güce dönüşebilir. Bunu istemiyorlar. O yüzden cahili bir dikkattir ki hilafet iddiasındaki Şerif Hüseyin’in yerine hilafet iddiasında bulunmayan Suud ailesini destekliyor. Ve onu getiriyorlar İngilizler. Hatta bu Şerif Hüseyin’e de daha sonuna attıkları bir kazık olarak tarihe geçiyor. Çünkü Şerif ailesi Haşimiler iki de bir bize verdiğiniz sözü tutmanız lazım. Bize vaat ettiğiniz Doğu Hak Deniz’deki Arap topraklarını nasıl Sykes Pico’da siz Fransızlara vaat edersiniz böyle şey olur mu diye iki de bir böyle söyleyip problem çıkarmaya başladılar.
Bunun üzerine Suidiler Doğu Arabistan’dan Batı Arabistan’a Hicaz’a gelip Şerif ailesine Haşimilere saldırınca İngilizler sessiz kaldı bu oradaki sizin meseleiniz dedi. Ve dolayısıyla da Haşimilileri de tamamen terk etmedi. Onların da kuzeye çıkıp Ürdülme Irak’ta Suidilerin komşusu ve rakibi olacak şekilde konumlanmalarına da yardımcı olmuş. Evet, evet. Aslında bu çatışmanın daimiliği Balkanizasyon dediğimiz bu bölme siyaseti tabi idare etmenin de oradaki kaynakları sömürmenin de en kolay suhul etli yolu. Zaten bugün de dahil Suriye’de de Irak’ta da yeni bir üçe taksimler fiili olarak siyasi olarak olmasa bile devam ediyor.
Ve Filistin meselesini de bugün tekrar zikretmek gerekirse hakikaten bu devlet dışı aktörlerin şahsi menfaatlerini, sermayeye dayalı menfaatlerini merkeze alarak yaptığı bu harita taksimi, bugünkü aslında hala hazırdaki sorunların, problemlerin en büyük sebebi ve bu taksimler belki de yeniden masaya yatırılmadığında asla bu sorunlar sona ermeyecek.
Bu sadece basit bir Arap-İsrail çatışması veya basit bir yerel çatışmadan ibaret değil, global bir siyasi projenin saycayatları ve yansıması, akisleri. Hocam, ağzınıza sağlık. Gerçekten bu hususlarda bizi tenvir ettiniz. Çok konuşulmayan, konuşulduğunda da farklı cihetten veya
aman işte canım Rosjitler mi, Rockefeller mi, bırakın işte her şeyi Azisrail’e Amerika’ya bağlıyorsunuz diye pejöratif sohbetlerin nesnesi olan bu hususları aslında ilmi olarak da hakikaten konuşabileceğini, konuşulabileceğini çok güzel gösterdiniz.
Bu söylediklerimizin tamamı kaynaklara dayadadır. Ne kaynak derseniz İngiliz haricası, Amerikan haricası, Alman haricası kaynakları ve o kaynaklar üzerinden yapılmış olan çalışmalar. Yani bunlar üzerinden konuşmuş olduk.
İlk Yorumu Siz Yapın