Doç. Dr. Ebubekir Sifil – Bir Postmodern Savrulma: Mustafa Öztürk – Cumartesi Sohbetleri (6)

Doç. Dr. Ebubekir Sifil – Bir Postmodern Savrulma: Mustafa Öztürk – Cumartesi Sohbetleri (6) videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=S39WOCW4FPo. Estağfurullah biz buna savrulmanın postmodernistçesi diyoruz. Modernizm ile postmodernizm arasında esasında bir farklılık yok, usulde farklılık. İşte bu usul farkı bize biraz da bu meseleler üzerine eğilin şeklinde bir telkinde bulunuyor. Daha az…

Doç. Dr. Ebubekir Sifil – Bir Postmodern Savrulma: Mustafa Öztürk – Cumartesi Sohbetleri (6)

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=S39WOCW4FPo.

Estağfurullah biz buna savrulmanın postmodernistçesi diyoruz. Modernizm ile postmodernizm arasında esasında bir farklılık yok, usulde farklılık. İşte bu usul farkı bize biraz da bu meseleler üzerine eğilin şeklinde bir telkinde bulunuyor. Daha az rahatsız ederek hatta mümkünse hiç rahatsız etmeden zehri zerk etme metodu bu.
Bu metod çerçevesinde maturidilik bilhassa çok öne çıkartılır. Maturidilik üzerinden hatta mürciilik propagandası yapılmaya başladı bunu da fark ediyoruz. İmam-ı Azam ve Buhan-ı Nefes hazretlerinden itibaren maturidi çizgi aslında mürciydi. Tabii iddia da ehl-i sünnet mürciyeden oluşmuş şeklinde dillendirenler. Doğrudur, doğrudur.
Bu işleriyle iştigal eden insanlar bu işin temelinden ele alır, ciddi biçimde ilgilenir, alakadar olur ve meseleyi tahkik eder. Ama ben hani buna vaktimiz yok, ilmimiz de yok, ehl-i sünnet inancıyla irca inancı arasında nasıl bir irtibat var diye merak edenlere diyorum ki ehl-i sünnet adına irca propagandası yapanların meseleyi nereye bağladığına bakın. Nereye bağlıyorlar meseleyi?
Mürciyelikte şöyle bir temel kabul vardır. Mürciyeyi diğerlerinden ayıran ana hususlardan biridir bu. Hatta belki en önemlisidir. Bir kimse iman ettikten sonra artık ne yaparsa yapsın, hiçbir masiyet ona zarar vermez. Nasıl ki kafirin hiçbir ameli ona fayda vermez, müminin de hiçbir günahı ona zarar vermez.
Buradan hareketle şeriat diye bir derdiniz olmasın, rahat olun, laik kalarak da cennete gidebilirsiniz şeklinde bir kestirmeden bir netice var. Yani ehl-i sünnet kalarak laik olamıyorsunuz. Laiklikle ehl-i sünnet ateşle barut gibi bir arada durmaz. Laik olan bir kimse ben ehl-i sünnetim demez dese bile inandırıcı olmaz ya da cahildir. Ehl-i sünnetim diyen birisinin laik olması söz konusu olmaz. Ya işi bilmiyordur ya çarpıtma peşindedir. Bu bir tercihtir ehl-i sünnet olursunuz ya da laik olursunuz. Bu bir tercihtir ama bu ikisini bir kulvarda buluşturma operasyonu işte irca inancı burada devreye giriyor. Ehl-i sünnet aslında mürciyedir. Mürciye bakımından da laisizmin itikada hiçbir zararı yoktur.
Hatta itikadın kendisidir dediğiniz zaman buradan laikliğe bir kapı aralıyorsunuz. İşte postmodern metod bu. Modernistler diyorlardı ki ehl-i sünnet yanlıştır, kötüdür. Şeriat kötüdür. Ortaçağ kanunlarıdır şudur budur. Cepheden saldırıyordu yani.
Böyle olunca işte bu milletin haçlı seferlerine ya da en son işte Anadolu’nun işgaline gösterdiği o muazzam direnç, mukavemet. Cepheden aldığı saldırılara otomatik olarak, refleksif olarak cevap veriyor. Tavır alıyor. Ama metodu yumuşattığınız zaman o haçlanmış kurbağa örneğinde olduğu gibi insanların savunma mekanizmalarını önce o yumuşak metodla der taraf ediyorsunuz. Arkasından kendi zehirinizi zerk ediyorsunuz. Ehl-i sünnetin ne olduğu kaynaklarında bellidir. İmam Ebu Hanife Hazretlerinin eserleri bugün elimizdedir. Özellikle o beş risale. El fıkkül ekberden başlayarak el fıkkül ebsat, el vasiyye, el alim vel müteallim, el risale. Bunlar elimizdedir. Tarih içerisinde ulemanın bu metinlere yazdığı şerler de elimizdedir.
İmam Ebu Hanife Hazretlerinin fıkıh kitaplarında yönetime dair içtihatları, hükümleri elimizdedir. Hanefi fıkıh müktesebatı olduğu gibi elimizdedir. Dolayısıyla buradan dayıklık çıkmaz. Ama bu mevcut propaganda ve onun metodu hakkında da donanımlı olmamız lazım.
Bunu söylediğimiz zaman karşı karşıya bulunduğumuz şeyin mahiyeti tanımak, karşı karşıya bulunduğumuz tehlikenin mahiyetini kavramak bakımından vazgeçilmezdir. Yani tanımak zorundasınız. Yani bir kimse size hem Ehl-i sünnet söylemi üzerinden hareket ederek ama bir taraftan da tarihsellik gibi bir meseleyi bahse konu ediyorsa orada durup meseleyi ciddiyetle tahlil etme ihtiyacınız var demektir. Tarihsellik dediğiniz şeyle Ehl-i sünnet itikadı bir arada durur mu? Ben burada hemen bu meseleye cevap bağlamana geçmeden önce bir şey söyleyeyim. Bugün yeni nesillerin karşı karşıya bulunduğu en temel tuzaklardan birisi
İslam’ın kendi ıslahlarıyla kendi kavramlarıyla değil gayri-islami ıslahlarla ifade edilmeye başlamasıdır. İslam’ı olduğu gibi asli haliyle öğrenmek istiyorsanız kendi kavramları var, kendi ıslahları var. Oradan öğrenin. Eğer gayri-islami bir dünyada bir zihin haritasında oluşmuş kavramları kullanarak
bir İslami meseleyi konuşmaya başlarsanız orada yola yanlış bir yerden çıktınız. Varacağınız netice yanlıştır. Bu kaçınılmaz bir şeydir. Bunun başında da işte bu son zamanlarda gündemimize gelen dilimize sokulan işte bu tarihsellik kavramı var. Bu kavram nedir? Bunun özü nedir?
İslami bir kısım nasların ayetlerin hadislerin tarihselliğinden bahsedebilir miyiz? Kur’an’ın muhtavasına baktığımızda Aleyhissalatü vesselam Efendimiz’in hanımlarından bahseden, emeğmillerin annelerinden bahseden, Ebu Leheb’den bahseden Kur’an ayetleri var. Bunlar bugüne dair doğrudan bir mesaj taşımıyor. Dolayısıyla bunları tarihsel diyebilir miyiz? Bu tarz sorulara muhatap olduğumda ben diyorum ki bu kavramı kullanmayın. Tarihsellik bize ait bir kavram değil. Tarihsellik kavramını kullanmaya başladığınızda birtakım şeylerin artık bugün son kullanma tarihini doldurup çöp haline geldiğini söylemiş olursunuz. Kabul etmiş olursunuz. Bunu söyleyin ya da söylemeyin. Kabul etmiş olursunuz.
1980 veya 81 yılında İzmir’de bir İslam düşüncesi sempozyumu yapıldı. Bu sempozyum daha sonra kitaplaştırıldı. Tebliğler, müzakereler kitaplaştırıldı. Tarih ilginçtir 1980-81. Orada içinden ilahiyatçılar vardı, yurtdışından İslamologlar vardı, şarkıyatçılar vardı. O şarkıyatçılardan birisi Montgo Merivat, meşhur İngiliz Montgo Merivat da bir konuşma yaptı. O konuşmada muhatap ilahiyatçılara dedi ki biz Batıda Hıristiyan Akademik Çevreler olarak Kutsal Kitabın tarihsel ve edebi tenkit metotlarıyla yeniden okunması ve yorumlanması metodunu geliştirdik.
Akademik çevrede bu bir hayli kabul gördü. Kilise buna şu anda biraz direniyor. Kutsal Kitabı tarihsel ve edebi tenkit metotlarıyla nasıl okursunuz diye direniyor. Ama bir süre sonra onlar da gelecekler buraya. Ben size Müslüman akademisyonel olarak tavsiye ederim bizim Kutsal Kitap hakkında yaptığımız, geliştirdiğimiz bu metodu siz de Kur’an hakkında uygulayın. Korkmayın dinden çıkmazsınız. Bizim imanımız arttı bunu yapınca sizin de imanınız artacaktır. Bu adam ne demek istediği tarihsel ve edebi tenkit nedir? Kutsal Kitap dedikleri o külliyat bağlamında baktığınızda gerek Yahudiler için gerek Hıristiyanlar için 60-70 civarında kitaptan bahsediyoruz. Ve bunların tamamı istisnasız tamamı beşer kaleminden çıkmıştır.
Tamamı Tevrat ve Tevrat dışındaki Yahudi Kutsal Kitap külliyatı, İnciller ve İnciller dışındaki Hıristiyan Kutsal Kitap külliyatı. Yani o ahdi atik ve ahdi cedid dediğimiz koleksiyonun tamamı beşer mahsulüdür.
Bugün bir Yahudinin ya da bir Hıristiyanın bu külliyat içerisinde peygamber olarak inandığı kimse ya da din kaynağı olarak gördüğü kimseye ait unsurları diğerlerinden ayıklayarak elde etmek gibi bir devasa problemi var. Yani bir Hıristiyan için İncillerde İsa Mesih’in mesajı var mıdır? Vardır. Ama bu İnciller İsa Mesih’in kaleminden çıkmadı onun sözleri değil. Matta Marcus Luca Yuhanna’nın kaleminden çıktı onların metinleri. Dolayısıyla bunlara ait Matta Marcus Luca Yuhanna’ya ait sübjektif öznel unsurları oradan ayıklayabilirseniz geriye kalan şey İsa Mesih’in saf mesajı olur. İşte tarihsel ve edebi tenkit bu. İsa Mesih’i o külliyat içerisinde bulmak için oradaki beşer’in unsurları ayıklamak zorundasınız. Kalan İsa Mesih’in mesajı olacak sizin için, sizin bakımınızda. Bunu anlayabiliyoruz. Bu beşer mahsulü her metin için böyledir. Birisi başka biri adına size bir metin naklediyorsa mutlaka orada kendinden bir şeyler vardır. Hepimiz belli bir sosyokültürel tarihsel ortamın içine doğuyoruz. İnaçlarımız var, adetlerimiz var, etkileniyoruz, şartlanıyoruz.
Dolayısıyla o metin bize ait unsurlar taşıyor. Onları oradan ayıklarsanız metnin esas sahibine ait olan unsurlar önünüze çıkar. Peki biz bunu Kur’an bağlamında nasıl yapacağız? Kur’an beşer mahsulü değil ki. Beşer kaleminden çıkmadı ki. İşte o noktadan sonra Kur’an’ın aslında Allah kelamı değil, peygamber sözü olduğu iddiaları konuşulmaya başladı.
Çünkü Allah kelamı olduğunu söylediğiniz anda orada bir tarihsellikten bahsedemiyorsunuz. Ama peygamber sözü derseniz peygamber tarihsel bir şahsiyettir. İçinde yaşadığı ortamın etkileri vardır, o bir beşerdir. Efendim yanılabilir, hata yapabilir, kendi tarihini ve ortamını gözeterek konuşmuş olabilir. Bunları ayıklarsınız geriye kalan da size akmaz, kokmaz, bulaşmaz bir metin, bir yığın verir. İşte baktığınızda bu postmodern metotlar bizim için, daha doğrusu genç kuşaklar için yeni, çok yeni ve meçhul. Kaynağı meçhul, mahiyeti meçhul, hedefi meçhul. Dolayısıyla bu ehl-i sünnetten mürciye çıkartmak gibi ya da ne bileyim işte Kur’an’dan tarihsellik çıkartmak gibi garabetler
bugün çok büyük ölçüde bizim cehaletimizle besleniyor.