El-Vâsi ve El-Muhît İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 27.Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=vbOqIXw5L4U.
Diyanet TV ekranlarından hayırlı günler sevgili izleyenlerimiz.
Esmadan insana programımıza hoş geldiniz. Rabbimiz Kuran-ı Kerim’de pek çok ayette kendisini Vasi’un alim ifadesiyle, ismiyle tanıtmıştır bizlere. Ayrıca Fusilet Suresinde de İnnehu bi külli şey’in muheyd lafzıyla kendisini tanıtırken el muheyd ismini zikretmiştir. Peki el vasi ve el muheyd esmasının mana muhtevasına hangi anlamlar girer?
Allah’ın ilmini nasıl anlamalı bir beşer olarak bilmenin, bilginin ve bilme sorumluluğunun sınır ve çerçevesini nasıl çizmeliyiz? Ve dahi pek çok sorumuzun cevabını el vasi ve el muheyd esmasının tefekkürüyle keşfedeceğiz inşallah. Kıymetli hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk teşekkür ediyorum sağ olun Canan Hocam. Nasılsınız? Şükürler olsun elhamdülillah siz nasılsınız? Hamdolsun hocam çok teşekkürler. Rabbim iyilik versin. Amin.
Hocam el vasi ve el muheyd esmasının manalarıyla başlasak bu iki esmamızın manası hakkında ne söylemek istersiniz? Çok ilginç ve insan hayatında da çok farklı anlamları olan iki isimden bahsedeceğiz bugün. Hepimizin çok bildiği Rahman, Rahim gibi Kerim gibi Gafur gibi Allah-u Teala’nın en çok kullanılan isimleri değil bunlar. Kur’an-ı Kerim’de az geçen ve aslında bütün hayatı kuşattığı halde toplum tarafından da çok bilinmeyen isimler. Birisi el vasiyye ismi, birisi de el muheyd ismi. Vasi geniş olan kuşatan anlamına gelir. Daha dar olan şeyleri kendi kapsamı altına alan, içine alan demektir. Vasi isminin Allah-u Teala’nın adı olarak anlamı ise ilmiyle, mağfiretiyle, rızkıyla, merhametiyle bütün kainatı kuşatan demektir. El muheyd ise çepe çevre koruyan, gözeten ve yine kuşatan anlamına gelir. Hatta biz muhitimizde deriz şöyle şöyle şeyler var. Muhitimde hiç bunlar yok falan. Muhit ismini kullanırız.
El muheyd de Allah-u Teala’nın o çevreyi, o kainatı yaratışını ve varlığı hepsini bir bütün olarak kuşatışını bize anlatır. Burada aslında hiçbir şey gözünden kaçmayacak biçimde en ufak detaylara bile vakıf olarak bir ihata etmek söz konusudur.
Bu kuşatma Allah-u Teala’nın sadece insanı değil, kainatta bütün olan bitenleri ve her türlü canlıyı her an görerek duyarak ve her an yöneterek kuşatması el muheyd ismiyle Kur’an-ı Kerim’de ifade buyrulur. Az önce de söylediğiniz gibi Ayet-i Kerim’e o her şeyi çepe çevre kuşatmıştır şeklinde Kur’an-ı Kerim’de nazil olmuştur. Hocam Muhit isminin anlamını da açıklarken Rabbimizin ilminin her şeyi kuşattığından bahsettiniz. Bu nasıl anlamalıyız? Oradaki kuşatıcılık öncelikle geçmişi, anı ve geleceği bilmekle çok alakalıdır. İnsanoğlunun bilgisi sınırlıdır. Bazı konularda geçmişi bilmeyiz. Bazı konularda konunun geçmişini tarihçesini bilsek bile şu anından haberimiz olmaz.
Söz gelmiş şu duvarın arkasında ne oluyor ben onu bilemem. Çünkü görme ve duyma yetilerim ancak belli bir noktaya kadar bana yardım eder ve geleceği hiç bilemem. Dolayısıyla hem geçmişi hem bugünü, anı hem de geleceği kuşatan bir bilgi sadece Allah-u Teala’da vardır. İnsanoğlunun kendi yetenekleri ve duyularıyla sahip olabildiği kadar bilginin çok üstünde muhteşem, mükemmel, eksiksiz bilginin sahibi, o kuşatıcı bilginin sahibi Cenab-ı Hak’tır. Oradaki Muhit isminin ve Vasia isminin her ikisinde de ilimle ve bilgiyle beraber düşünülmesi
aslında Allah-u Teala’nın tabiri caizse gözünden hiçbir şey kaçmayacak, hiçbir şeyi atlamayacak, hiçbir şeyi ihmal etmeyecek ve hiçbir şekilde farkında olmadan yanlış yapmayacak biçimde her türlü varlığı ve oluşu kuşattığı anlamına gelir. Nitekim ayeten kürsüde biz okuruz deriz ki Allah-u Teala uyuklamaz, onu uyku tutmaz, yani bir gaflete dalmaz. Bir anlık dalgınlıkla bile herhangi bir şekilde bilgisinde, ilminde ve kuşatıcılığında eksiklik olmaz. Oysa insanoğlu dalgındır, işte insanoğlu unutkandır, insanoğlu uyuklar, insanoğlu sınırlıdır, arkasında kalanı, göremez sözgelimi, toprağın altını bilemez. Oysa Allah-u Teala bütün yarattığı varlıkların niçin yaratıldığını, nelerden oluştuğunu, ne gibi bir muhtevaya sahip olduğunu, ne zamana kadar yaşayacağını, o varlıkların hangi diğer varlıklarla iletişime geçeceğini, o varlık sayesinde yeryüzünde nelerin değişeceğini, bunların hepsini bilendir. Bir küçücük çiçeğin bile topraktan ne zaman başını uzatacağını, hücrelerinde nelerin var olduğunu, yapraklarında hangi desenlerin oluşacağını, o küçük çiçeğin yeryüzünde ne kadar yaşayacağını ve kimlere mutluluk vereceğini, bunların hepsi Allah-u Teala’nın bilgisi kapsamındadır. Çok daha büyük doğa olayların depremin ne zaman olacağını ya da bir yanardağın ne zaman püsküreceğini bilen Cenab-ı Hak’tır.
Bir insanın gelecekte ne yapıp edeceğini, öyle değil mi? Bilgisiyle kuşatan Allah-u Teala’dır. Dolayısıyla bu Vâsi’ûn-i Alîm, bilgisi her şeyi kuşatan anlamında Allah-u Teala’nın ismi, onun bilmediği, unuttuğu, görmediği, atladığı hiçbir şey yoktur anlamına gelir.
İnsan ise Allah’ın kendisine bahşettiği kadarını bilir, Allah’ın kendisine fırsat tanıdığı kadar, imkan verdiği kadar bilgiye sahip olur. Dolayısıyla bilgimizin sınırlı, Cenab-ı Hakk’ın kuşatıcılığının ise sonsuz olduğunu fark etmek gerekir. Hocam teknoloji ilerledikçe bilgi mirasımız da ilerliyor ve her gün yeni şeyler keşfediyoruz ve öğreniyoruz.
Bu durum bazen bizi bilgimizin sınırları hakkında yanlış vehimlere sürüklüyor. Peki, mugayyabatla ilgili ayetler ışığında da düşünürsek, insanın bilgisinin sınırları nedir? İnsanoğlu eskiden hiç kaydedemediği kadar bilgiyi şu anda kaydedebilme imkanına sahip.
Bulut teknolojileri, internet teknolojileri, bilgisayar, iletişim, bilişim teknolojileri insana eskiye dair daha önce kaydedemediği kadar çok bilgiyi, belgeyi, görüntüyü kaydetme imkanı verdi. Diğer taraftan insanoğlu her gün yeni keşiflerde bulunuyor. Her yıl yepyeni varlıklar tanıyor, dünyanın hiç ulaşamadığı noktalarına ulaşıyor, uzayı keşfediyor. Dolayısıyla insanın keşifleri devam ettikçe bilgisi artıyor. Bilgisi arttıkça da hem yeni şeyler keşfedebilecek gücü ve iradeyi kendisinde buluyor hem de bilgiyi depolayabilecek şekilde imkanlar üretiyor. Bunlar insana her şeyi biliyorum, her şeyden haberim var.
Her türlü detaya vakıfım gibi bir kibir yüklemesi yaptığı zaman insanın Cenab-ı Hakk’ın sonsuz bilgisi karşısında aslında ne kadar cahil olduğunu unutmasına sebep oluyor. Oysa hani denizler mürekkep olsa, öyle değil mi bütün ağaçlar kalem olsa Allah-u Teala’nın bilgisini yazmakla bitiremezler.
İnsanoğlu hakkında, insanın kendi bedeni hakkındaki bilgi bile tıp ilminin her geçen gün yeni şeyler keşfetmesiyle sürekli yenileniyor ve sürekli tazeleniyor. İnsan bedeni değil mi bugüne kadar keşfedilmemiş ne olabilir ki diyemiyorsunuz hala insan kendini tanıma yolculuğunda bile kesintisiz bir şekilde yola devam ediyor.
Dolayısıyla Allah-u Teala’nın insana açtığı bu yol, bilgi yolu bir ahlak gerektiriyor. Biz buna bilgi ahlakı diyoruz. Öğrenme hevesi ama öğrendikçe kendisini daha fazla sorumlu hissetme, bildiklerinin sonucunda daha fazla insanlığın faydasına olacak şeyler üretme sorumluluğu yüklüyor insana. Köyde yaşayan sadece etrafındaki küçük dünyasıyla, işte baktığı kümesdeki tavuklarıyla, ahırdaki inekleriyle, evlatlarıyla, okula gönderdiği torunlarıyla, tarlasıyla, tapanıyla uğraşan bir insanın bilgisi ve hayatta biriktirdiği tecrübe ile bugün çok daha üst düzey ilmi araştırmalarda,
bilimsel keşiflerde bulunan bir insanın kainatı tanıması, insanı, doğayı ve doğal olarak da Cenab-ı Hakk’ın kudretini görmesi farklı oluyor.
Burada insan yeni şeyler keşfedip de üst düzey bilgiye, entelektüel bilgiye sahip oldukça Allah-u Teala karşısındaki sorumluluğunu, Allah-u Teala’nın kudretinin ve bilgisinin sınırsızlığını fark etmesi ve buradan faydalanması gerekiyor. Oysa modern ve postmodern dönemlerde bilgi ahlakı dediğimiz o Allah’ın bilgisine saygılı, öğrendiklerinden iyilik üretmeye odaklı duruş maalesef bozuldu ve insanlar bilgiyi ahlaka uygun olmayan şekillerde kullanmaya başladı. Hatta Sayın Başkanımızın çok verdiği bir örnek vardır Diyanetişir Başkanımızın, iki büyük şehri içindeki bütün varlıklarla yok eden atom bombaları bilgiyle üretildi. Ama bilgi kimi zaman bir şehri kurutacak kadar büyük bir zulmün sebebi olabiliyor. Dolayısıyla orada insanın bilgisinin iyiliği kuşatması, iyiliğe doğru kullanılması, insanın kendisini yeni şeyler öğrendikçe her şeyi biliyormuş ve bilginin sahibiymiş zannetmemesi,
bilginin sahibinin ancak Allah olduğunu daima fark etmesi ve Allah’ın her şeyi bilgisiyle kuşatan isminin bir tecellisi olarak kendi bilgisinin çok küçük bir alanı kuşattığını da fark etmesi gerekiyor. Hocam bilgi ahlakının altını çizdiğiniz sanki anlattıklarınıza, Kur’an kemdi Hz. Musa ile yol arkadaşının kısasından bahsedilir. Sanki orada da bilmenin ahlakı, bilmenin sınırları hakkında bize bir takım uyarı da vardır. Bu konu hakkında ne söylemek istersiniz? Sizin bir önceki sorunuzda da Mugayyabat dediğimiz gayba dair, insanın asla bilemeyeceği şeylere dair Allah-u Teala’nın bilgisinin sonsuzluğu ile ilgili bir vurgu vardı. Hz. Musa ile Hızır kıssasında da aslında biz bunu görüyoruz.
İnsan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne kadar teknoloji gelişirse gelişsin ve bilgi imkanları ne kadar artarsa artsın asla bilemeyeceği, asla emin olamayacağı ve ancak Allah-u Teala tarafından bilinebilecek şeyler vardır.
Biz bunlara gayb bilgisi diyoruz. Gayba iman, bilmediğimiz, görmediğimiz halde bazı gerçekliklerin olduğuna iman aslında biliyorsunuz iman esaslarıyla da doğrudan alakalıdır. Allah-u Teala söz gelimi cennetin ve cehennemin varlığından bahseder. Biz iman ederiz, görmedik, bilmiyoruz, duymadık, hissetmedik, yaşamadık ama var dediği için iman ederiz. Allah-u Teala meleklerin varlığından bahseder, gayba iman öyle değil mi? Ahiretin sonsuz hayatın varlığından bahseder ya da kabirlerde bir hesap olduğundan bahseder. Biz bu hesabı bilmediğimiz için görmediğime inanmam deyip de sırtımızı dönmeyiz. Aksine eğer o demişse vardır. Görmesek de, işitmesek de, hissetmesek de bu varlığa iman ederiz deriz.
İnsan bazı şeyleri daha önceden hiç keşfedemediği, göremediği, tespit edemediği sesleri, daha önce yakalayamadığı görüntüleri yakaladıkça, acaba bütün bilgiyi kuşatacak kadar, bütün varlık alemini ihata edecek kadar yeteneğe sahip olabilecek miyim diye bir heyecan duyuyor. Aslında bu biraz böyle Allah-u Teala’nın varlığı ve birliğiyle alakalı tevhidle ilgili de bir sorunun kapısını açıyor insan zihninde. Çünkü her şeyi bilen, gören ve kuşatan, gaybı bilen odur. Buna iman etmediği zaman bir insan, istediği kadar başarılı bir ilim adamı olsun ya da istediği kadar mükemmel bir bilim insanı olsun, onun tevhide yani bilen Allah’tır, gaybı bilen sadece odur ve senin bilemediğin bir yer mutlaka kalacaktır şeklindeki vurguya karşı davranmış oluyor. Burada o bilgi ahlakıyla geçişte, mugayyabat dediğimiz bu insan ne kadar uğraşsa bilemeyeceği hususların altını çizmek ve bunlar karşısında Allah’a saygılı olup haddini bilmek gerekiyor. Bunları Peygamber Efendimiz de hadis-i şeriflerinde sayıyor. Kur’an-ı Kerim’de de ayet-i kerimede gaybın anahtarları Allah’ın elindedir şeklindeki vurgularla bize zikrediliyor. Söz gelimi kıyametin ne zaman kopacağını sadece Allah bilir. Ne zaman bu dünya yerle bir olacak ve bu dünyada hayat sona erecek bunu Allah-u Teala bilir.
İnsanların bunu tespit etmesi ve kesin bir saat vermesi mümkün değildir. İkincisi rahimlerde olanı Allah bilir diyor Kur’an-ı Kerim. Yani bir annenin taşıdığı bebeğin siz bugün ne kadar ultrasonla üst düzey görüntülerini alsanız da işte kız mı olacak, erkek mi olacak, sağlıklı mı olacak, başı büyük mü, kolu uzun mu anlamaya ve görmeye imkanınız olsa da
mutlaka bilmediğiniz bir yanı ve asla doğmadıkça keşfedemeyeceğiniz bir kapalı alanı vardır ki o gayiptir rahimlerdekini Allah bilir diyor. Çok sağlıklı gördüğünüz bir bebek sağlıksız dünyaya gelebilir. Çok canlı pırıl pırıl gördüğünüz bir bebek ölü doğabilir. Kız zannedip de erkek bebek dünyaya geldiğini biz biliyoruz öyle değil mi insanların? Dolayısıyla rahimlerdekini Allah bilir. Yağmur ne zaman yağar, işte şimşek ne zaman çeker, deprem ne zaman olur gibi doğa olaylarının tabiat olaylarının Allah-u Teala tarafından ancak kesin ve net bilinebileceği yine Kur’an-ı Kerim’de ifade ediliyor. Bir diğer hususta yarın ne yapacağınızı Allah bilir diyor. Yani siz birtakım niyetler, birtakım planlar, birtakım yarına dair yarın şunu yapayım diyerek kararlar alabilirsiniz.
Ama yarın ne yapacağınızı, başınıza ne geleceğini, hedeflerinizi gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğinizi, planlarınızın tutup tutmayacağını sadece Allah bilir. Ve en önemlisi de beşincisi ne zaman nerede öleceğinizi Allah bilir. Yani insan elbette emeli uzundur, hayatı uzun olsun, sağlıklı olsun, güzel işler yapsın ister.
Ama ölümün kendisini ne zaman yakalayacağını ancak Cenab-ı Hak bilir. Onun için bu gayba ait konularda kuşatıcı bilgi Vâsi’un alîm el-muhayyıd olan Allah’ın bilgisidir. Çepe çevre insanı ve ona dair bütün gerçeklikleri kuşatarak insanın geçmişten anne rahmine düştüğü andan sonsuz hayatına varan o muhteşem yolculuğunu her detayıyla bilen Cenab-ı Hak’tır.
Bu Allah’ın insanı bazı şeyleri yapmaya zorlayacağı anlamına gelmez. Allah bilir ama insan karar vererek onları gerçekleştirir. İnsan önüne çıkan yol ayrımlarında iyi mi tercih edecek, kötü mü, sevabı mı tercih edecek, günahı mı kendi karar verir. Allah hiç kimseyi zorla günah işletmez.
Ama o adamın günah işleyeceğini bilir Allah’ın. Allah’ın bilmesi o insana zorla bunu yaptırması ve kaderine bunu yazdığı için insanı da mecburen o kötülüğü işleyeceği anlamına gelmez. Allah’ın bilmesi geçmiş ve gelecek ne olacaksa bütüne hâkim olması anlamına gelir.
Diğer taraftan insanın bu bilgisi hususunda Musa ve Hızır kıssasında çok tatlı bir akış vardır ve çok derin mesajlar vardır. Hz. Musa heyecanlıdır, gençtir, acelecidir. Hemerolu versin. Olan bitenin anlamına hemen kavrayıvereyim.
Bu niye böyle oldu diye hemen bir hesap soru vereyim ister. Oysa o yol arkadaşı, biz Hızır diyoruz biliyorsunuz, ona der ki sabret. Sonra der ki ben sana demedim mi? Sen sabredemezsin. Hz. Musa der ki tamam sabretceğim, bu sefer susacağım. Hiçbir şeyin hesabını sormayacağım. Bunu niye böyle yaptın diye seni rahatsız etmeyeceğim der. Ama o yol boyunca mesela bir gemiye binerler, o gemiyi zedelemeye, o gemiye zarar vermeye başlar Hızır. Tahtalarını söker filan. Hz. Musa diyor ki ne yapıyorsun adamların gemisine niye zarar veriyorsun? O der ki ben sana demedim mi sabredemezsin. Bir bekle bakalım. Yani o geleceğe daha iyi bilgiyi Cenab-ı Hak’tan aldığı için o geminin limana ulaşacağını, limana ulaştığı zaman orada ona çok ileri derecede vergilerle, mükemmel bir gemi olduğu zaman çok ağır vergilerle bir yük yükleneceği. Oysa biraz hasarlı göründüğü zaman onların bu ileride birkaç gün sonra işine geleceği ve bir yardım olduğu gibi farklı farklı alanlarda,
işte korsanlar karşısına çıktığı zaman iyi bir gemi el koyacağı, oysa hafif hasarlı olduğunda onu affedebilecekleri filan gibi, geleceğe yönelik başlarına gelebilecek sıkıntılı durumları önlemek için Allah’ın emriyle bazı şeyler yaptığını Hızır söyler. Bu aslında bizim hayatımızın akışında da böyledir.
Biz bugün başımıza gelen herhangi bir sıkıntının, herhangi bir zararın, hasarın, ziyanın, hastalığın, huzursuzluğun gelecekte bizi ne gibi şeylerden koruyacağını, başka ne gibi daha büyük problemlerden muhafaza edeceğini ya da orada verdiğimiz emeğin gelecekte karşımıza nasıl güzelliklerle çıkacağını,
kabrımızın nasıl ödüllendirileceğini bilemeyiz. Orada işte başımıza gelen her işte bir hayır olduğunu, Allah’ın bilgisiyle insanoğlunu kuşatmasından dolayı o bilgisi gereği insanı hep iyiye yönelttiğini, başımıza geleni de mutlaka bir hikmeti bulunduğunu, aceleci olmamak, sınırlı bilgimizle, bugünü sorgulamamak ve geleceğe yönelik daha sabırlı ve daha Allah’ın hikmetini bekleyen bir duruşa sahip olmak gerektiğini Musa Hızır kıssasından okuyabiliriz. Hocam, galp alanından ve galp bilgisinin Allah’a ait olduğundan bahsettiniz.
Peki bu konuda yanlışa düşenler, işte fal gibi, kehanet gibi, batıl yollarla bilgisi olduğunu söyleyenlere karşı Müslümanın tavrı, tutumu, bakış açısı nasıl olmalıdır? Orada Peygamber Efendimiz’in çok ilginç bir hadis-i şerifi var. Buyuruyor ki falcıya, kahine, medyuma giden Muhammed’i inkar etmiştir. Muhammed’in getirdiğini inkar etmiştir. Muhammed’in tebliğ ettiğini inkar etmiştir.
Neden? Çünkü bir falcıya gitmek ve gelecekte ne olacak diye sormak aslında galp dediğimiz gelecek bilgisinin sadece Allah’a ait olduğunu, Allah’ın bilebileceğini fark etmemek, Allah’la birlikte bir başkasının da geleceğe dair bilgi verebileceğine inanmak anlamına gelir. Ve bu durum aslında tevhid ile, tevhid inancıyla ve vahdet şuuruyla çelişen bir durumdur.
Burada işte bizim eğlence için bile olsa, işte ama biz eğlenmek için fal bakıyoruz, biz medyumun söylediklerine bir gülelim diye gidiyoruz. Ama arada çıkıyor söylediği falan birbirimizi götürüyoruz gibi, geleceğe dair acaba ne olacak merakıyla bu tarz batıl uygulamalara fırsat vermemek gerekiyor.
Hele hele buradan birtakım insanların bazen de dini kullanarak, işte tırnak içinde söylüyorum hoca kılığıyla, üfürükçülük yapıp da geleceğe dair işte birtakım başına gelecek belalardan onu korumak üzere, para alıp okuyup dokuyup insanları aldatmasına falan kesinlikle fırsat vermemek gerekiyor.
Gelecek Allah’ın bilgisi dahilindedir. İnsan geleceği bilmekle yükümlü değildir ama başına gelen, geldiği an doğru davranmakla, doğru kararlar vermekle, sınırlarını bilmekle yükümlüdür. Yarın yaşayıp yaşayamayacağını bilemezsin ki. Bugün hani Hz. Mevlana diyor ya dün geçti, yarın gelecek mi bilmiyorsun.
Bu andır dem bu demdir, gün bugündür cancağızım diyor bunu değerlendir. Dolayısıyla insanın böyle bir bilinçle böyle herhangi bir şekilde kahinle, medyumla, falla işi olmadan geleceği merak etmektense bugünü ne kadar doğru değerlendirdim, geçmişimden ne kadar ders aldım, geçmişteki doğrularımı ve yanlışlarımı nasıl hesapladım, tarttım, muhasebe ettim ve ben bugün ne noktadayım ona bakması gerekir. Hocam elvasi olan Rabbimiz bütün kulları için her şeyi bol bol yaratmıştır. Yani hangi konuda sıkıntımız veya darlığımız olsa biliriz ki Rabbimizin lütfu rahmeti geniştir. Psikolojide de buna bolluk bilinciyle sanki ifade edilir ama insan da kimi zaman bu konuda vehime kapılır ve yetmeyecek, ne yapacağımı düşüncesine kapılır. Bu durum insanı hangi hatalara sürükleyebilir? Kur’an-ı Kerim’de rızkı yetmeyecek korkusuyla çocuğunu öldürenlerden bahsedilir mesela.
Der ki rızık endişesiyle evlatlarınızı öldürmeyin biz onların da sizin de rızkınızı veririz. İnsanoğlu cimrilik yapar verirsem azalır ben aç kalırım. Öyle değil mi? Oysa verenin Allah olduğunu unutmak demektir bu.
Allah-u Teala’nın vası olması, bu bolluğu bereketi rahmeti insanların üzerine engin bir şekilde kuşatıcı bir şekilde yayması anlamına gelir. Allah-u Teala’nın bu kadar hayatı kuşattığını, sizi koruyup kolladığını ve onun hazinesinde çok olduğunu bilen insan güvenir.
Bu güvenle bu dünyaya beni gönderen Rabbim elbette benim bu dünyada en güzel şekilde yaşamama, en güzel şekilde hayatımı sürdürmeme de imkan verecektir. Güvencesiyle hırslı olmaz, tamahkar olmaz, cimri olmaz, bencil hiç olmaz. İnsanoğlunun ne kadar mütevazi olursa, ne kadar gayret gösterip sonucunu Allah’tan bekleyecek şekilde tevekkül sahibi olursa, ne kadar cömert olup paylaşırsa Allah-u Teala’nın bu vası ismiyle o kuşatıcı engin merhameti, engin rızkı nimeti ve engin affediciliğiyle kendisine dönüş yapacağını bilir. Onun için, hani böyle anne ile çocuk ilişkisinde vardır ya, çocuklar hep bir güven içerisindedir. İşte ben çıkayım da nasıl olsa annem arkamı toplar, ben gideyim de bir yola çıkacağız mesela ihtiyacımız olan her şeyi annem zaten almıştır. Annemin çantasında ne lazımsa vardır. Burada aslında anneye duyulan güven, çocuğa iyi gelir ve o bolluk bilinci dediğiniz şey bir şeye ihtiyacım olduğu zaman beni bir koruyan kollayan gözeten, takip eden var. Hissiyle kendisini iyi hissetmesini sağlar.
Burada Cenab-ı Hakk’ın aslında kulunu bu kadar kuşatmış olması ve bu kadar engin rahmetiyle, sevgisiyle kuluna karşı affediciliğiyle kulunun yanında olması insana o güveni vermelidir. O emniyet hissini ve kendisini iyi hissederek daha ayaklarını yere sağlam basıp dünyada güven içerisinde iyi şeyler yapma hissini ona vermelidir. Bir şekilde eğer bizi bir gözeten varsa, Muhyid ismiyle kuşatan varsa, çepet çevre kuşatan varsa o zaman yalnız değiliz demektir. O zaman yardımsız değiliz demektir ve o zaman hiçbir şekilde iyi niyetlerle iyi bir yola çıkarsak yarı yolda kalmayacağız demektir.
Allah-u Teala’ya olan güvenimizi, imanımızı ve tevekkülümüzü beslemesi açısından da bu Vasiyer ve Muhyid isimlerini daima aklımızda tutalım demektir. Bu güzel sohbet için teşekkür ederiz hocam. Ben çok teşekkür ediyorum sağ olasınız. Değerli izleyenlerimiz bu bölümde el-Vasiyer ve el-Muhiyyid esmasını tefekkür ettik. Rabbimizin el-Vasiyer isminin ilmi, rahmeti, rızlık ve lütufları bütün varlığa yeterli ve geniş olan anlamına geldiğini gördük.
El-Muhiyyid isminin de her şeyin ilmini bütün detaylarıyla kuşatan bilen anlamına geldiğini gördük. Rabbimizin ilim, kudret ve ihsanlarının her ihtiyacı, her sıkıntıyı, her darlığı karşılayacağını fark etmek ve böylece her olup bitene bolluk bilinciyle,
hüsnü zan ile yaklaşabilmek niyazıyla bir sonraki bölümde görüşmek üzere esen kalın efendim.
El-Muhiyyid isminin gereğince her şeyin ilmini, cinsi miktarı, keyfiyeti, amaç ve hikmetleri gibi tüm detaylarıyla bilensin. Bizlere bol ve bereketli rızık, geçim kolaylığı, verdiğin rızıklara karşı şükür bilinci lütfe ile,
vâsi isminin tecellisiyle ahlaklanarak cömertliği kuşanmayı, elimizdeki imkânları, verdiğin rızıkları senin rızan için ihlasla infak etmeyi nasip eyle. Allah’ım! Darlık ve sıkıntı anlarında senin vereceğin genişlikten ümit kesmeyen, olup biten her şeyde bir hikmet olduğu bilinciyle sabredenlerden olmayı nasip eyle. Allah’ım! Senin mağfiretin bizim günahlarımızdan daha geniştir, rahmetin bizim amellerimizden daha güvenilirdir.
Rahmetinin her türlü tecellisine mazhar olmayı, hem dünyada hem de ahirette rahmetinle kuşattığın has kullarından olmayı ihsan eyle bizlere.
Altyazı M.K.