Allah’ın Lanet Ettiği ve Sevdiği Toplumlar – Ayetlerde İnsan Tipleri 6.Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=RQcYkv_MCbM.
Sürtü, selamun aleykum, bima sabartum, feniyum-u uqbeddar. Bu cüzde yeryüzünde fesat ve fitne çıkaran bazı insanlar, topluluklar anlatılır.
Sözlükte fitne, sureti haktan görünerek bir takım söz ve eylemlerle kargaşa çıkarmak, insanları birbirine düşürmek, bu amaçla çeşitli girişimlerde bulunmak anlamına gelir. Fesada gelince, bu kavramla fitne arasında sıkı bir kan bağı, büyük bir uyum olduğunu söyleyebiliriz.
Zira sözlük anlamıyla bozmak, bozulmak ve Kur’an’da genel kullanımıyla bozgunculuk demek olan fesat, her fitne hareketinin bir bakıma sonucu gibidir. Bu temel ilişki sebebiyle çok kere her iki terim birlikte hatta birleşik kelime gibi kullanılırlar. Kur’an fitne ve fesat peşinde koşanları kınar ve kötüler. Onlara çetin bir azabı müjdeler. Bütün fitne ve fesatların çürümüşlük ve bozulmuşlukların beslendiği bataklık, düşünce fesadıdır. Tevhid inancının yitirilmesi yahut gereklerini yerine getirilmemesi de düşünce fesadının asıl ve en büyük sebebidir. Dolayısıyla Müslüman, arı duru bir imanla Rabbine teslim olmalı, tevhid bayrağının sancağını hep yükseklerde tutmalıdır.
Bu cüzde Rabbimiz konuyu üç grup insan üzerinden anlatır. Bunlar Yahudiler, Hz. Adem’in iki oğlu ve Allah’ın sevdiği mümin topluluklardır. İsrailoğulları aslında kendilerine birçok peygamber gönderilmiş bir vahiy topluluğudur. Ancak bir süre sonra onların dinden uzaklaşması, kitaplarını tahrif edip bozmaları sebebiyle Allah’ın lanetine ve gazabına uğramışlardır. Rabbimiz defaatle onların kalplerini mühürlediğini söyler. Bu gerçek Kur’an’da şöyle ifade edilir.
Allah’a verdikleri sözlerinden dönmeleri, Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve kalplerimiz kılıflanmıştır demeleri sebebiyle, dahası inkârları sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur. Pek azı müstesna artık iman etmezler. Ve yine kalplerinin mühürlenmesinin bir diğer sebebi Hz. İsa aleyhisselamı inkâr etmeleri ve Hz. Meryem’e büyük bir iftirada bulunmalarıdır. Ayrıca Kur’an onların kalplerinin mühürlenmesi hususunda bir hakikati daha ifade eder. Allah elçisi Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük demeleri yüzünden. Halbuki onu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler.
Başkası ona benzer kılındığı için şüphe içine düşürüldüler. Onun hakkında ihtilafa düşenler bu konuda tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanla uyma dışında hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmemişlerdir. Oysa İsrail onları kendilerine apaçık deliller gelmiş bir kavimdir.
Buna rağmen hakikati görmek istememişler, ayetleri inkâr etmişler, peygamberlerini yalanlamışlardır. Onlar buzağıyı ilah edinmiş, Cumartesi yasağını çiğnemeyin denilerek kendilerinden sağlam bir söz alındığı halde bu yasağı çiğnemişlerdir. Elbette İsrailoğullarının bütün bu yaptıkları, zulmetmeleri, birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları,
yasaklandığı halde faiz almaları ve insanların malını haksız yere yemeleri sebebiyle daha önce kendilerine helal kılınan temiz şeyler haram kılınmış, Allah’ın peygamber ve vahiy gönderdiği bu kavmi Yahudileşmeye sürüklemiştir.
İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık.
Yeryüzünde insanlığa rehber olan lider insanlar vardır. Yeryüzünde insanlığa rehber olan lider insanların peşinden koşan toplumlar ve milletler vardır.
Allah-u Teala Hazretleri tarih boyunca her millete, her ümmete bir peygamber göndermiş ve yeryüzünde iyiliğin, yeryüzünde hayrın, yeryüzünde güzelliğin yayılabilmesi için, bir mücadelenin tarafında olmaları için o insanlara bir misyon ve bir millet olma sorumluluğu yüklemiştir. İsrailoğulları, peygamberler silsilesi içerisinde pek çok peygamberin yanında yer almış, Allah’ın kendilerine bu peygamberler vesilesiyle yeryüzünde iyiliği ve güzelliği taşımanın sorumluluğunu vermiş olduğu ender toplumlardan biridir. Ancak bu sorumluluğu taşımak pek de kolay değildir. Bu sorumluluğu alan İsrailoğulları bir müdde sonra o sorumluluktan kaçmak, o sorumluluğun omuzlarına yükledikleri o yükten kurtulmak ve dinden ve dinin kendilerine sağlamış olduğu o üstünlükten bir müdde sonra uzaklaşmaya başlamışlardı.
Kitaplarını tahrip ettiler. Çünkü kitapların kendilerine yüklemiş olduğu sorumluluklar kendilerini daha ağır, daha yüksek, daha geniş sorumluluklarla karşı karşıya bırakıyordu. Allah onların bu sorumluluklardan kaçınmaları nedeniyle kendilerine öfkelendi. Allah’ın gazabına müstehak oldular ve bu gazap bir müdde sonra onların ihaneti nedeniyle lanete dönüştü ve Rabbımız onları
”Luinel ladhine keferu ala lisâni dâvûde ve îsebni meryem” hükmüyle onları Davud Peygamberin ve Meryem oğlu İsa’nın dilinden onları lanetlenmekle karşı karşıya bıraktı.
Çünkü onlar Allah’ın hükümlerini hafife alıyorlardı. Dolanbaşlıyorlardan o hükümleri işler sız hale getiriyorlardı. Rabbımızın onların iyiliği ve hayrı için, manevi eğitimleri için koymuş olduğu hükümleri, örneğin Cumartesi yasağını çiğniyorlardı.
Rabbımız onların Cumartesi günü ibadetle meşgul olmasını istemişti. Fakat onlar akşamdan özellikle kendi yakınlarında bulunan coğrafyadaki kimi denizlerden balık tutmak için ağlarını akşamdan atıyorlardı.
Cumartesi gününü geçiriyorlardı. Pazar günü o ağaları topluyorlar ve böylece Rabbımızın koymuş olduğu hükmü arkasından dolaşarak işler sız hale getiriyorlardı. Peygamberler Yahudileri uyarmıştı. Onlara karşı Peygamberlerin uyarısı Yahudileri öfkelendiriyor ve onların Peygamberlere karşı düşmanlık beslemelerine sebebiyet veriyordu.
Bu nedenle Yahudiler özellikle ticaret hayatında Allah’ın koyduğu kuralları çiğneyerek faiz alıp vermeye başladılar. İnsanların mallarını haksız bir şekilde yiyebilmek için, ellerinden alabilmek için türlü türlü dolanbaşlı yollar icat etmeye başladılar.
Ve yeryüzünde zulmün, haksızlığın, adaletsizliğin adeta mimarı oldular. Bu Rabb’ımızı öfkelendirdi ve onların adeta sınırlarını daha da daralttı.
Ve Rabb’ımız vahiy göndermiş olduğu, vahiyle mükellef kılmış olduğu bu toplumun kendi özünden koparak Yahudileşme diye kaynaklarımızda ifade edilen bir karaktere bürünmelerini Rabb’ımız öfkeyle karşıladı. Ve onların hükümlerini daralttı, daralttı ve ahirette onlar için büyük bir azap hazırladığını bütün insanlığa duyurdu. Bu cüzde Hz. Adem aleyhisselamın iki oğlundan bahsedilir. Bunlardan biri Habil, diğeri Kabildir.
Allah her ikisinden de kurban isteyince Habil en güzelini, en temizini, verebileceklerinin en iyisini verir. Kabil ise gece ile gündüz gibi farklıdır kardeşinden. O Rabb’ine kurban olarak verebileceklerinin en kötüsünü seçer. Allah iyi olan kendisine ihlasla sunulan Habil’in kurbanını kabul eder. İhlastan uzak olan Kabil’in kurbanı ise reddedilir. Ne var ki Kabil kusuru kendinde aramak yerine kurbanı kabul edilen kardeşi Habil’e haset eder.
Haset, zehirli bir ok gibi bir saplandı mı o insan iflah olmaz artık. Sonunda Kabil, şeytanın vesvesesi ile Habil’i öldürmeye karar verir. Sonunda onu bir yerde yakalayıp seni öldüreceğim deyince kardeşi Habil, onun hasetliğini ve düşmanlığını anlayıp şu ölümsüz sözünü söyler.
Allah sadece takva sahibi olanlardan kabul eder. Beni öldürmek için elini uzatsan bile bil ki ben öldürmek için elimi sana uzatmayacağım. Sadece kendimi savunacağım. Ben alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Eğer beni öldürürsen dilerim hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenesin ve cehennemlik olasın.
Zalimlerin cezası budur. Habil’in kesin ve kararlı bir üslup kullanarak kardeşini bu büyük günahtan sakındırmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden rivayet edilen bir hadise göre kıyamet gününde zalimin mazlumu razı edecek bir sevabı iyiliği bulunamazsa mazlumun günahından alınır, zalime yüklenir ve yeryüzünün ilk kanı dökülür. İlk mazlum kanı. Kabil haddi aşan ve haksızlığa sapanlardan olarak kardeşini öldürür. Hem dünyada hem de ahirette hüsrana uğrayanlardan olur. Yeryüzünde ilk defa cana kıyma ve cinayet çığrını açan kimse olduğu için kendisinden sonra gelenlerin işledikleri cinayetlerin günahına da ortak olmuştur.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadisinde haksız yere öldürülen hiçbir kimse yoktur ki onun kanından Adem’in ilk oğluna bir pay ayrılmasın. Çünkü ilk cinayet işleyen odur buyurmuştur. Katil olan Kabil kardeşinin cesedini ne yapacağını bilemez. Ardından Allah kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeliyen bir karga gönderir. Yazıklar olsun bana. Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim dedi, ettiğine de pişman oldu.
İşte bundan dolayı İsrailoğullarına şöyle yazmıştı. Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kimde bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur. Şüphesiz Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler. Ama bundan sonra da onların çoğu yeryüzünde taşkınlık göstermektedirler. Peygamberimizin ilahi vahyin elçisi seçilmesiyle birlikte insanlara imanı, tevhidi, İslam’ı ve ibadetleri anlatmak üzere büyük bir emek ve gayret gösterdiği bilinmektedir.
Buna rağmen gerek Mekke gerekse Medine döneminde muhahtaplarından kimileri sözleriyle ve yaptıklarıyla Hz. Peygamber’e eziyet ediyordu. Hatta onun ve arkadaşlarının öldürülmesi için tuzaklar kurup planlar tertip ediyordu. Rivayetlere göre Medine Yahudilerinden kimileri Hz. Peygamberi ve sahabeden bazılarını öldürmek için tuzak peşindelerdi. Bu sebeple Yüce Allah adam öldürmenin ne kadar büyük bir cinayet olduğunu göstermek üzere Hz. Adem’in iki oğlunun kıssasını bize aktardı.
Oğullardan biri hakkı, hakikati, Allah’ın yolunu tercih etmekte ve neticede kurtuluşu erenlerden olmaktaydı. Diğer oğul ise şeytanın yolunu seçmekte ve neticede kaybedenlerden olmaktaydı. Öyleyse Müslümana düşen samimiyetle Allah’a iman etmek, ona bağlanmak ve kardeşine karşı gönlündeki buğuz ve düşmanlığa son vermektir. Kur’an aynı zamanda onların da kutsal kitaplarında var olan bir hususa işaret etti. Haksız yere bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek, bir canı kurtarmanın da bütün insanlığı kurtarmak gibi olduğu. Yüce Allah gerek son ilahi vahyinde, gerekse daha önce gönderdiği peygamberleri vesilesiyle insan hayatının kutsal olduğunu bildirmiş. Bu sebeple bir canı korumayı bütün insanlığı korumak kadar üstün bir fazile saymıştır. Bir cana kıymak da bütün insanları öldürmek kadar büyük bir cinayet olarak değerlendirilmiştir. Çünkü bir insan türünü temsil eder ve insanlar bu bakımdan birbirine eşittir.
Bir insanın haksız yere öldürülmesi, toplumda öldürme olaylarının yayılmasına, insanların birbirine düşmesine ve toplum düzeninin bozulmasına yol açar. Hukuki bir gerekçe bulunmaksızın bir başkasının canına kıyan kimse yalnızca o kişiye haksızlık etmiş olmaz. Aynı zamanda insan hayatının kutsallığına inanmadığını ve başkalarına karşı hiçbir merhamet duygusu taşımadığını da göstermiş olur. Bu nedenle bütün dinler, hukuk ve ahlak sistemleri haksız yere adam öldürmenin, cana kıymanın büyük bir suç olduğunda birleşmişlerdir. Ancak bu suçu önlemek için alınan cerdirici tedbirler birbirinden farklıdır.
İslam haksız yere insanı öldürmeyi önlemek, toplumun can güvenliğini sağlamak, onları huzurlu ve mutlu yaşatmak için bu suçu işleyenlere dünyada kısas cezasını öngörmüştür.
Allah Teala insan hayatının önemi ve bu hayata kıyanlara verilecek cezalar hakkındaki ayetlerini peygamberleri vasıtasıyla göndermiş ve insanlara tebliğ etmiş olmasına rağmen birçok insan yine de yeryüzünde fesat çıkarmaya ve kan dökmeye devam etmektedir. Yeryüzünde bu tür katiller ve fesatçılar sürekli olarak bulunduğu için İslam bunlara karşı sadece vicdani ve uhrevi ceza ile yetinmemiş, insanların hayat hakkını korumak ve huzurlarını sağlamak için cerdirici dünyevi müeyyideler getirmiştir. Zira İslam nazarında insan hayatı kıymetlidir.
Ayette ifade edildiği üzere nasıl bütün insanların öldürülmesi herkesce çok büyük bir cürüm ve suç ise aynı şekilde tek bir insanın öldürülmesinin de çok büyük ve korkunç bir suç olması gerekir. Zira ayette her ikisinin de büyüklük ve vehamet bakımından birbirine benzediği ortaya konulmaktadır.
Yine ayette kim bir canı kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmıştır buyularak insan hayatına yönelik her türlü zararlı durumun bertaraf edilmesi gündeme getirilmektedir.
Yangın, boğulma, açlık, soğuk ve sıcak gibi insan için öldürücü ve yok edici şeylerden insanları kurtarmak büyük öne marz etmektedir. Zira bir insanın canını kurtarmak, bir insanın yaşamına katkıda bulunmak, bu amacı yönelik her türlü eylem bütün insanlık adına yapılan katka kadar değerli görülmektedir.
Nihayetinde bir insanın yaşamına zarar verecek maddi ve manevi her türlü eylem bütün insanlığa zarar verecek bir eylem kadar korkunç bir suç ve büyük bir ginahtır.
Diğer yandan bir insanın faydası ne olacak, onun yaşamına katkı sunacak maddi ve manevi her türlü eylem bütün insanlık için gösterilen çaba gibi üstün ve değerli olacaktır.
Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilin ki Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.
Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihat ederler. Bu yolda hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir. Müminler yeryüzünün şahit ümmetidir. Onlar Kuran’ı dinlediklerinde, onun hak olduğuna inandıklarından gözleri yaşla dolar. Rabbimiz, biz iman ettik, bizi de şahitlerden yaz diye niyaz ederler. Bu cüzde iman edenlere tavsiyelerde bulunulur. Onların geçmiş kavimlerin yaptığı hatalara ve sapkınlıklara düşmemelere istenir. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından, seni saptırmalarından sakın tavsiyesinde bulunulur. Yine aynı konu üzerinde, Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin çağrısı gelir. Ey iman edenler!
Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez. Seçilecek dost konusunda da Kuran’ın belirlediği kriter, Allah’ın dostu olmalarıdır.
Allah, kendisinin izniyle rızasını arayanları, o kitapla kurtuluş yollarını erdirir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Onları dost doğru yola iletir. Yine bu cüzde Kuran, asıl dostun Allah ve Resulü olduğunu hatırlatır. Sizin asıl dostunuz Allah’tır, onun Resulüdür.
Ve namazlarını kılan, zekatlarını veren ve rükû eden müminlerdir. Kim Allah’ı, onun Resulünü ve müminleri dost edinirse, Allah’ın taraftarları galip gelecektir. Mümin, hem Allah’a güvenen, ona boyun eyen, itaat eden, hem de kendisine güven duyulan kimsedir.
Allah, iman edip iyi davranışlarda bulunanları yeryüzüne hakim kılacağını, İslam’ı onların iyiliği için koruyacağını, onlara güven sağlayacağını vaat eder. İnsanlar dinlerini terk ederse, Allah hayırlı bir ümmet yaratır. Onlar da Allah’ın dinine hizmet ederler.
Medine, Müslümanların farklı topluluklarla karşılaştıkları, ilk defa olmasa bile uzun süreli yaşam birlikteliğini paylaştıkları Yahudiler ve imanda zafiyet gösteren münafıklarla yeni bir cephe açtı aslında.
Mücadele cephesi. Bu durum, iman edenleri zorladığı gibi toplumda fitnenin ve bazı durumlarda ikiliğin ortaya çıkmasına sebep oldu maalesef.
Yüce Allah, iman edenlere hitap ederek, hiçbir şekilde inanan veya gerçekte ihlasla inanıp inanmayan şeklinde net isimler vermeksizin genel bir tanımlamayla, ey iman edenler başlığıyla buyurmak suretiyle, kim dininden dönerse, kim dininden dönerse,
Allah onların yerine iman edecek yeni topluluklar getirir diye bir uyarıda bulundu.
İrtidat kelimesi, iman ettikten, dine inandıktan, teslim olduktan sonra vazgeçip dönmeyi ifade eden bir kavramdır ve aslında genel olarak inkârla birlikte nifakı da içine alacak şekilde ifade edilmiştir ayette.
Yani aslında inanmadığı halde inanıyormuş gibi davranan kimseler de ayetin kapsamında izah edilecektir.
İmana insanın ihtiyacı vardır, bizim inanmamıza Rabbimizin ihtiyacı yoktur. Çünkü o dilerse bizi ortadan kaldırır, giderir, yerimize ona iman edecek, onu gerçekten seven kendisinin de sevdiği insanlar yaratabilir.
Allah’ın her şeye muktedir olduğunu biliyoruz, bizi yoktan yarattığını gökleri ve yeri, hiçbir şey yokken ortaya bize misal olarak yarattığını ve koyduğunu görebiliyoruz. O zaman bizim yerimize başkalarını dahalke edebilir Yüce Allah. Peki, biz bu durumda ne yapacağız veya yeni yarattığı ve razı olduğu kulların özellikleri neler, bunu nereden bileceğiz?
İşte Kur’an-ı Kerim o noktada bize şöyle açıklama getiriyor ayette, diyor ki Allah’ı gerçekten seven, Allah’ın da sevdiği müminlerin diğer müminlere karşı alçak gönüllü davrandıklarını görürsün.
Ne demek? Yani onlar düşman olan kimselere karşı gösterdikleri o cesur ve bakarlı tavrı mümin kardeşlerine karşı merhamet olarak gösterirler. Neden? Gerçekte imanları içlerine yerleşmiştir de ondan. Ve bunlar Allah yolunda mücadele etmekten asla vazgeçmezler.
Bu Cenab-ı Hakk’ın emrettiği herhangi bir cihat, gayret, dini yayma hususunda ve Allah’ın istediği bütün davranışlar da böyledir.
Kesinlikle bu insanlar herhangi bir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Yani dinlerini yaşama hususunda alaya alınmış olmak, aşağılanmak veya herhangi bir zulme uğramış olmak onları yollarından çevirmez. Çünkü imanları yıkan, itkan, iyice içlerine sinen bir mertebeye gelmiştir. Vazgeçmeyeceklerdir. Yollarını herhangi bir kimseye göre değiştirmeyecekler ve o yoldan asla vazgeçmeyeceklerdir.
Allah’ın aslında bizden beklediği özellikleri anlatan Ayet-i Kerime, onun rahmetinin genişliğini ifade ederek biter. Allah, Vâsi’a isminin de sahibidir.
Yani onun rahmeti, onun rızkı, onun mahlukatı, onun yarattıkları o kadar çoktur ve o bunların tümünü bilecek şekilde bir ilme sahip ve bunların tümüne merhamet edecek kadar güçlü bir Rabb’dir. Allah bize Ayet-i Kerime’de iman edenlere hitap ederek saydığı bu güzel özellikleri kuşanmayı nasip etsin. Onu en çok sevdiğimiz sıraya yükseltmeyi, önceliğimizin Allah sevgisi olmasını bizlere de nasip etsin.
Bunun karşılığı mutlaka onun rızası olacaktır. Çünkü Ayet bize bunu garanti etmektedir.